Çetin Altan-Küçük Kızın Öyküsü
Serçeler telefon tellerinden evlerin saçaklarına, evlerin saçaklarından yolun kıyısındaki akasyaların dallarına bir konup bir kalkıyorlardı. Birkaç tanesi zıplaya zıplaya yerde bir şeyler arıyordu.
Hava serince ama bulutsuzdu.
***
Küçük kız, teyzesinin kırpık bohçasındaki kumaş artıklarından kendisine yaptığı bez bebekle oynamak istiyordu.
Bez bebek, arkadaşlarının taş bebeklerine benzemiyordu. Ne yatınca gözlerini kapıyor, ne "mama" diyor, ne de sırtında çıkarılıp giydirilecek türden giysiler taşıyordu. Gözü, kaşı, ağzı, burnu bile mor kalemle çizilmişti. Saçları da, başının orasına burasına tutturulmuş birkaç tutam yün kalıtıntısından olduğu için, taş bebeklerin saçları gibi değildi.
Ama yine de küçük kız oynamak istiyordu bebeğiyle. Biraz uyutup, biraz dövecek, belki biraz da meme verecekti.
***
Birden upuzun boyu, mavi gözleriyle annesini gördü karşısında.
Annesi, yan odadaki minderde fasulye ayıklarken, usul usul kalkmış, terliklerini giymeden bir kedi sinsiliğinde bitivermişti önünde. Çoraplarından bir tanesinin konçu, diz kapağının üstüne düşmüş; ötekinin de, yanıyla arkası üç yerinden kaçmıştı. İki ayak, biçimsiz bir açı çiziyordu yan yana. Baş parmağının fırlamış kemikleri, çorabı tümsekleştiriyordu.
Soğukluğu ciddiyetine ağır basan bir ses, küçük kızın dünyasını yılan kuyruğu gibi kenetleyiverdi:
- Sen ne yapıyorsun orada?
Küçük kız, uzayan alt dudağıyla:
- Hiç, dedi.
Kadın geçit vermeyen bir ağırlıkta:
- Haydi bakalım, bırak onu da ders çalış, dedi.
Küçük kız, teyzesinin yaptığı bez bebeği bıraktı, radyonun dibinde duran çantasından alfabesini aldı.
***
Az sonra kapı çalındı. Küçük kızın arkadaşı gelmiş, birlikte oynama izni istiyordu.
Anne:
- Şimdi olmaz, dedi; dersine çalışıyor, sen de git dersine çalış.
***
Küçük kız da oynamak istiyordu ama ne yapsın?..
Arkadaşıyla çaresizliğin ikiz aynaları içinden bir an öyle bakışıp kaldılar. Arkadaşı:
- Peki, deyip kös kös geri döndü.
***
Küçük kız okuldan gelince, hemen ders çalışmaya alışmıştı. Akşam yemeğine kadar ders çalışıyordu. Akşam yemeğinden sonra da uykusu gelinceye kadar yine ders çalışıyordu. Bayram tatillerinde de ders çalışıyordu.
Arkadaşları kendisini oynamaya çağırdıkları zaman:
- Ben ders çalışacağım, diyordu.
***
Öğretmenler çok hoşnuttular küçük kızdan, annesi de hoşnuttu. Babası görünmez bir özenle:
- Güzel kızım bana bir kahve yapar mısın, diye ılık yaklaşımlar aradığı zamanlarda, annesi:
- Kızı rahat bırak, o şimdi ders çalışıyor, kahveni ben yapayım, diyordu.
***
Kız bir hayli büyüdü. Okula giderken yanında yürüyen sivilceli oğlanlar, hem kendisinden kopya çekmek için defterlerini istiyorlar, hem de yarım yamalak hep birlikte sinemaya gitmeyi öneriyorlardı. Kız defterlerini veriyor, sinemaya gitme çağrılarına:
- Ben ders çalışacağım, diyordu.
***
Kız, ders çalışa çalışa bitirdi okulları; fakülteyi de bitirdi. O sırada karşı mahallede oturan caz meraklısı bir gence tutuldu.
Genç de, kendisini gördükçe kıpkırmızı kesilip önüne bakan, sus pus utangaç kızdan hoşlanıyordu.
Aileler, komşu yardımıyla görüşüp tanıştılar, sonunda ikisini nişanladılar.
***
Artık ikisinin de parmaklarında birer yüzük, yan yana dolaşıyor; hatta bazen sinemaya bile gidiyorlardı. Ama kız durup dururken:
- Benim ders çalışmam gerekiyor, diyordu.
Cazcı genç, şaşkın soruyordu:
- Ne dersi?
Kız:
- Ders bitmez ki, diyordu.
Nişanlıyı bırakıp, evde ders çalışmaya geliyordu.
***
Sonunda evlendiler. Genç kadın ne giyimine, ne evine önem veriyor; eski kitaplarını açıp, durmadan ders çalışıyordu.
Kocası bunalımlar geçiriyor:
- Yahu sen deli misin, diyordu.
Kadın:
- Yok, diyordu; ama ders çalışmak gerek.
Notlar ala ala, kitapların altını çize çize durmadan ders çalışıyordu.
***
Adam soruyordu:
- Ne amaçla çalışıyorsun bu dersleri?
Genç kadın:
- Aklımı karıştırma, diyordu; ben ders çalışmasını seviyorum.
***
Koca trompet çalmak, kadın da durmadan ders çalışmak istediği; ev de, bu arada türbe yıkıntısı bir çöplüğe döndüğü için, bir arada barınamayıp ayrıldılar.
Kadın, ders çalışacak yeni konular buluyordu. Hangi işe yarayacağını bilmediği konular...
Ama hep ders çalışıyordu. Dişi ağrısa dişçiye gitmiyor, mantosu sökülse mantosunu dikmiyor, boyuna ders çalışıyordu. Ders çalışmaktan dünyada ne olup bittiğiyle de ilgilenmiyordu. Yaşamına bir iki erkek daha girdi. Kadın öylesine ders çalışıyordu ki, olar da baş edemediler.
***
Olmadık bir yerde, bir sabah kahvaltısında, yahut bir konser sırasında:
- Benim hemen ders çalışmam gerek, diye tutturuyordu.
- Canım şimdi ders olur mu, dedikleri zaman:
- Olur, diyordu...
- Peki ama ne dersi, dedikleri zaman da:
- Ders işte, diyordu.
Ve ne dersi olduğunu kendi de bilmeden hep ders çalışıyordu. Başlıca iki üzüntüsünden birisi, dersine istediği gibi çalışamamış; öteki de, dersini zamanında bitirememiş olmaktı.
***
Uzun yıllar yaşadı kadın. Babası öldüğü zaman ders çalışıyordu. Annesi öldüğü zaman da ders çalışıyordu. Ne eğleniyor, ne kendine bir şey alıyor, ne berbere gidiyor, ne kimseyi davet ediyor; ders diye bellediği kitapların üstüne kapanıp, ders çalışıyordu. 78 yaşına kadar geldi.
***
Her şeyin karman çorman ve pislik içinde olduğu bir odada, burnunun üstüne düşmüş gözlükleriyle ders çalışmayı bırakmadı.
Tek başına ölürken de, kimsenin duymadığı son sözü şu oldu:
- Dersimi bitiremedim.
Not: 20 yıl önce yazılmış bir yazı... "Kadın, Işık ve Ateş"ten...
...
Beni iki kere sev; biri bugün, diğeri yarın için
...


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla
