İstanbul
Erguvanlar açarken bir erguvan ağacının altında oturup Boğazı seyrettin mi hiç?Saçlarını bahar rüzgarında serbest bırakmışsan baharın kokusu seni alır kimbilir hangi duygusal diyarlara götürür.Gündüzse mavisine büyülenebilirsin,grup vaktiyse ufka takılırsın,geceyse ışıklarıyla bu dünyadan tamamen uzaklaşırsın.
Gece sarayımızın bize yasak giriş kapısındaki büyük pencerenin genişlşğinde iki kişi rahatça oturabilir ve İstanbul’u Boğaziçi Köprüsünü izlerdik.Aynı giriş kapısının tavanlarında koridor boyunca yaldızlı tavan süslemelerinin aralarında İstanbul’dan manzara resimleri vardı.İkinci kata giriş merdiveninin tavanındaki yaldız kabartmasını izlemeye doyum olmazdı.Kabartmalar farklı derinlik boyutlarında boyanmıştı.Ve merdivene bakan camlı sera görünümlü açık bir alan mevcuttu.Gündüz uzun süre o merdivende oturunca kabartmadaki geometrik yıldız desninde,camdan yansıyan güneşin ışınlarında her an farklı boyutta bir desen oluşuyordu.İzlemek son derece hayranlık uyandıran bir zevkti.
Bizim sarayda bizim yaşlarda geceleri piyano çalan bir ruh gezerdi.Bizim hiç görmediğimiz hatta işlevini bilmediğimiz çok sayıda odalar,dehlizler,sarnıçlar,hatta boğaza kadar uzanan sonunda orta boy bir kayığın varlığından söz edilen güvenlik sebebiyle yorumundan inandığımız çok uzun tünelimiz vardı.Zemin katta hizmetlilerin odalarının varlığı normaldi de taşlarını gördüğümüz mezar odası korkutucuydu.Dört tane havuzumuz vardı.Farklı bahçelerimiz vardı.Bizim hiçbir zaman inme yolumuz olmayan.Bir köşede bahçeden yükelen eşsiz hoş kokulu bir ağaç uzanıyordu.Çiçekleri çok güzeldi.Türkiye’nin her bölgesinden olan tümümüz hiçbir zaman o ağacı görmemiştik.Adını bilmiyorduk.Bahçenin surlarının belli bölümlerinde demir oymalarla oturma,izleme alanları oluşturulmuştu.Ve aralarından boğazı izlemeye doyum olmazdı.Her birinin farklı görüş alanı olurdu.En özel bahçemiz çıkılmasıns iznimiz olmayan Cennet Bahçesi’ydi,orası ulaşılmazdı.Ancak özel bir kapıdan çıkılabilirdi.Havuz şekilli ve minikti.Kenarında da çok güzel bir kız heykeli vardı.Sınırsız renk ve kokuda güllerle bezenmişti.Çok özel yüksek ve yasak bir bahçeydi.
Bizim gezdiğimiz alanlardada desen verilmiş yeşillikler,baharı müjdeleyen leylaklar,manolyalar açardı.
Ancak iki tane demir kapı vardı ki;kapı olarak hayal edemeyeceğiniz kadar büyük boyutlu ve güzeldi.Orada büyüklük boyutlarını farklı yaşıyorduk.Pencereler normal kapılardan çok yüksek boyutlu,aynalarda tabiki devasa boyuttaydı.Odalar,koridorlar,odalara açılan alanlar tabi ki saraylara göre olacaktır.
Bir gün televizyonda Kandilli Kız Lisesi’nin yandığını ağlayarak izledik.Benim mezuniyetimin ertesi yılıydı.Türkiye’nin ilk kız okuluydu.Ve yazlık Kandilli Sarayı’ydı.Kimileri bürokrasi yüzünden dedi.Sonuçta kültür mirasımız yok olmuştu.Altı senelik orta ve lise olarak eğitim veriyordu.Gece dolaşan ruha gelince.Yangın merdiveninden birinci kata inen büyüklerce yeni gelen küçüklere yapılan bir şakaydı.Mezar odası da kullandığımız çeşmelerin başında bulunan mermer süslemelerin benzerlerinin bulunduğu bir odaydı.
Gerçekten bir prenses bu sarayda bulunduğu bir gece elindeki şamdandan tutuşarak yanıyor.Ağır bir yanıktır ve bu sebepten hayatını yitirir.
Sıla isimli dizideki Sıla’nın işyeri aynı sarayın restore edilmiş halidir.Çok küçük bir bölümde geçmektedir.
*Yazı bir arkadaşıma aittir.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla