• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
10 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7

    ***SaVAş KaRşITI ŞİİRLeR***

    ÇOCUKLARINIZ İÇİN

    Savaş sonrası sayımlarda
    Şu kadar ölü, şu kadar yaralı
    Kadın, erkek sayısız kayıp…
    Elden ayaktan düşmüş
    Geride bir o kadar da sakat,
    O kara günleri anımsayalım diye…

    Zorumuz ne insan kardeşlerim,
    Amacınız kökümüzü kurutmaksa,
    Yetmiyor mu tayfunlar, taşkınlar,
    Bunca aç, bunca sayrı, kırım, kıyım,
    Sayısız işkence kurbanları…
    En kötüsü,
    Güngünden başımıza inen bu gökyüzü!

    Bu toplanıp dağılmalar ne oluyor
    Yüksek düzeylerde?
    Neden alçakgönüllü değilsiniz,
    Sözünüz mü geçmiyor birbirinize,
    Hangi dilden konuşuyorsunuz?
    Barışsa eğer istediğiniz
    Uçaklardan başlayın işe
    Önce çirkinleşen savaş uçaklarından…
    Ya insanları bir yana bırakıp
    Sivrisineklerin kökünü kurutun
    Ya da bataklıkları!

    Sonra geçin karasineklere!
    Ne kadar da çoğaldılar son sıcaklarda
    Yer gök tüm karasinek,
    Yaşamımızı karartmak için.
    Bir güç denemesi yapsanız da,
    Onların yaşamını siz karartsanız!
    Yoksa siz de mi barıştan yanasınız,
    Onların özgürlüğünden yana?

    Kolay değil, barıştan yana olmak
    Özveri gerek yüksek düzeylerde.
    Gene de bir nedeni olmalı, diyorum.
    Bu toplanıp toplanıp dağılmaların.
    Phantom'ların pazarlanması değilse
    Denizaltıların sığınmasıdır
    Dost limanlara
    Ya sağcı gerillaların barındırılması…

    Ah uzak görüşlü yetkililer,
    Bıraksanız da büyük sorunları bir yana,
    Biraz da ulusunuz için,
    Halkınız için konuşsanız…
    Çocuklarınız için…
    Kökleri kuruyup gitmeden!

    Ocak Katırı Alagöz adlı şiir kitabından 1987
    Bütün Şiirleri 1927-1991(Çınar Yayınları)



    Rıfat ILGAZ




    **************************

    HİTLER SAVAŞININ TARİHİNİ TAŞIYAN BİR MEZAR TAŞI


    Hoş gördün, baba, askere gitmemi, anne, beni saklamadın,
    kötü öğütler verdin bana, ağabey,
    ablacığım, uyarmadın beni!



    Bertolt BRECHT

    Çeviri : A. KADİR - Asım BEZİRCİ


    ************************


    TOPRAĞA DÜŞEN

    Ona "Haydi
    Savaşa dediler
    Başkaca birşey
    Söylemediler

    Aldılar köyünden
    Davulla zurnayla
    Geride üç çocuk
    Bir eş ve bir ana

    Eline bir silah
    Tutuşturdular
    Ve karşılaştı
    Düşman ordular

    Vurulup düştü
    İlk çatışmada
    Göğsünde bir oyuk
    Üç delik alnında

    "Ey bu topraklar için
    Toprağa düşen"
    Bir karış toprağın
    Var mıydı yaşarken?


    Ataol BEHRAMOĞLU


    ************************


    SAVAŞTA ÖLENLER


    Her yer tıklım tıklım ölü
    Acı boğacak beni boğacak beni
    Otlar yalnızlıktan kupkuru
    Ama suçlu ben değilim ben değilim
    Katillerle bir olmadım olmayacağım da
    Özgür kalacağım işte böyle bir başıma
    Ve insanoğluna bundan sonra da
    Ne ölüm dokuncak ne dirim.



    Paul ELUARD

    Çeviren : A. KADİR / Asım BEZİRCİ



    ***************************

    MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI
    İKİNCİ BÖLÜM
    I
    Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,
    Atlantiğin dibinde
    dirseğime dayanmış.
    Bakıyorum yukarıya:
    bir denizaltı gemisi görüyorum,
    yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,
    yüzüyor elli metre derinde,
    balık gibi, efendim,
    zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.
    Orası camgöbeği aydınlık.
    Orda, efendim,
    orda yeşil, yeşil,
    orda ışıl ışıl,
    orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.
    Orda, ey demir çarıklı ruhum,
    orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,
    orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,
    orda bir hamam tasının mahrem şehveti,
    mahrem şehveti efendim,
    gümüş kuşlu bir hamam tasının
    ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.
    Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları
    kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının,
    orda hayat, tuz, iyot,
    orda başlangıcımız, Hacıbaba,
    orda başlangıcımız
    ve orda hain, çelik ve sinsi
    bir denizaltı gemisi.
    400 metroya kadar sızıyor ışık.
    Sonra alabildiğine derin
    alabildiğine derin karanlık.
    Yanlız ara sıra
    acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde
    ışık saçarak.
    Sonra onlar da yok.
    Artık dibe kadar inen
    kat kat kalın sular kati ve mutlak
    ve en dipte ben.
    Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,
    upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin
    dirseğime dayanmış,
    bakıyorum yukarlara.
    Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır
    dibinde değil.
    Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.
    Omurgalarının altını görüyorum,
    omurgalarının altını.
    Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.
    Dümenleri ne tuhaf suyun içinde
    İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor.
    Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,
    karınlarını gördüm
    ağızları da orda.
    Gemiler şaşırdılar birdenbire,
    herhalde köpekbalıklarından değil.
    Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim
    bir torpil.
    Gemilerin dümenlerine baktım:
    telaşlı ve korkaktılar.
    Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı,
    gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini
    karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.
    Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.
    Gazgemileri düşmana ateş açarak
    insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak
    batmaya başladılar.
    Mazot, gaz, benzin,
    tutuştu yüzü denizin.
    Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,
    yağlı ve yapışkan
    bir alev deryası efendim.
    Kıpkızıl, gömgök, kapkara,
    arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.
    Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.
    Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.
    Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.
    Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:
    lunatik.
    Geçti kargaşalığı,
    girdi deniz dünyasının cennetine.
    Fakat durmadan iniyor.
    Kayboldu ıslak karanlıkta.
    Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.
    ve direği, efendim, bacası yahut
    nerdeyse yanıma düşer.
    Yukarda insanla dolu denizin içi.
    Bir tortu gibi dibe çöküyorlar
    tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.
    Baş aşağı, baş yukarı,
    uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.
    Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan
    onlarda iniyorlar dibe doğru.
    Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.
    Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası
    ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.
    39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce
    Münihli Hans Müller
    Hitler hücum kıtası altıncı tabur
    birinci bölük
    dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.
    Münihli Hans Müller
    üç şey severdi:
    1-Altın köpüklü arpa suyu
    2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.
    3-Kırmızı lahana.
    Münihli Hans Müller için
    vazife üçtü:
    1-Çakan bir şimşek
    gibi mafevke selam vermek.
    2-Yemin etmek tabancanın üzerine.
    3-Günde asgari üç çıfıt çevirip
    sövmek silsilelerine.
    Münihli Hans Müller'in
    kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:
    1-Der Führer.
    2-Der Führer.
    3.Der Führer.
    Münihli Hans Müller
    sevgisi, vazifesi ve korkusuyla
    39 ilkbaharına kadar
    bahtiyar
    yaşıyordu.
    Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli
    Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli
    Anna'nın
    tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine
    şaşıyordu.
    Diyordu ki ona:
    -Bir düşün Anna,
    yepyeni bir manevra kayışı takacağım,
    pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.
    Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,
    balmumundan çiçekler takacaksın başına.
    Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.
    Ve mutlak
    hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.
    Bir düşün Anna,
    tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye
    top, tüfek yapmazsak eğer
    yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?
    Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler
    çünkü doğamadılar,
    çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce
    bizzat harbe girdi Hans Müller.
    Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında
    dibinde Atlantiğin
    benim karşımda durmaktadır.
    Seyrek sarı saçları ıslak,
    kırmızı sivri burnunda esef,
    ve ince dudaklarının kıyılarında keder.
    Yanı başımda durduğu halde
    yüzüme çok uzaklardan bakıyor,
    İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.
    Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı,
    ve artık bir daha arpa suyu içip
    yiyemeyecek kırmızı lahanayı.
    Ben bütün bunları biliyorum, efendim,
    ama o bütün bunları bilmiyor.
    Gözü bir parça yaşlı,
    silmiyor.
    Cebinde parası var,
    çoğalıp eksilmiyor.
    Ve işin tuhafı
    artık ne kimseyi öldürebilir
    ne de kendisi ölebilir bir daha.
    Şimdi şişecek birazdan,
    yükselecek yukarıya,
    sular sallayacak onu
    ve balıklar yiyecek sivri burnunu.
    Ben
    Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken
    yanımızda peyda oluverdi
    Liverpul Limanından Harri Tomson.
    Gazgemilerinden birinde serdümendi.
    Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.
    Gözleri sımsıkı kapalıydı.
    Şişman ve matruştu.
    Bir karısı vardı Tomson'un:
    tavan süpürgesi gibi bir kadın,
    tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz
    ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.
    Bir oğlu vardı Tomson'un:
    altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,
    tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.
    Tuttum Tomson'un elinden.
    Açmadı gözlerini.
    "-Vefat ettiniz" dedim.
    "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:
    Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti
    ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.
    Fakat değişecek hürriyette bu son *****,
    harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.
    Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.
    Adalet: ihtilalsiz.
    Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.
    Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:
    buna Kenterburi başpiskoposu
    bizim tredünyonun reisi
    ve karım razı değil.
    Ay bek yur pardın.
    İşte bu kadar,
    nokta, son."
    Sustu Tomson.
    Ve ağzını açmadı bir daha.
    İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,
    hele hümoru seven ölü İngilizler.
    Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.
    Şiştiler yan yana,
    yan yana yükseldiler yukarı doğru.
    Balıklar Tomson'u afiyetle yediler,
    fakat dokunmadılar ötekisine,
    Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.
    Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,
    sen de hayvansın ama
    akıllı bir hayvan...

    Nazım HİKMET (1902 - 1963)

  2. #2
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7
    KÜÇÜK ASKER
    Küçük asker, silah elde
    Kahramanca ilerliyor
    Karşısında bütün belde
    "Kahramanım, yaşa!" diyor...

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden hizmet ister.

    Vatan için çeker emek
    Herkes; bu borcu herkesin.
    Vatan demek ninen demek,
    Sen nineni sevmez misin?..

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden şefkat ister.

    Vatan senden hayat umar,
    Sen yaşarsan o canlanır;
    Vatan için ölmek de var,
    Fakat borcun yaşamaktır...

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden kuvvet ister.

    Minimini omuzların
    Taşıyacak yarın tüfek;
    Tüfek değil, vatan yarın
    O omuza yüklenecek...

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden gayret ister.

    Küçük asker dinle bunu:
    Sakın boşa silah atma;
    Kılıcını, kurşununu
    Haksızlığa karşı sakla...

    Küçük asker, küçük asker!
    Hak da senden kuvvet ister.

    Tevfik FİKRET




    ************************


    BAZI ŞEYLERİ A&#199KLIYORUM


    Soracaksınız: Leylaklar nerede hani?
    Gelincik yapraklı metafizik nerede?
    Sözcüklerine incecik delikler açıp
    onları saçan yağmur nerede?
    Kuşlar nerede hani?


    Her şeyi anlatayım.


    Kent dışında yaşardım,
    Madrid dışında, çanlarla,
    saatlerle, ağaçlarla.


    Görülürdü oradan
    kurumuş yüzü Kastilya'nın
    meşin bir okyanus gibi.
    Evime
    çiçek-evi derlerdi, sardunyalar fışkırırdı
    duvarlarından çünkü:
    güzel bir evdi
    köpekleriyle, çocuklarıyla.
    Hatırladın mı, Raul?
    Rafael, hatırladın mı?
    Hatırladın mı, Federico?
    yerin altında,
    hatırladın mı, balkonlarında o evin
    Haziran ışığı çiçekler doldururdu ağzına.
    Kardeşim, kardeşim!

    Her şey
    o kalın sesler, tezgâhların tuzu,
    kabarmış ekmekler çıkaran fırın
    ve heykelleriyle Argüelles pazarı
    kurumuş bir mürekkep hokkasıydı sanki aldatmalar içinde:
    yağ akardı kaşıklara,
    ayakların, ellerin derin çarpıntısı
    sokaklarda büyürdü,
    metreler, litreler, temel
    ölçüsü yaşamın,
    balık yığınları,
    rüzgâr gülünü bile şaşırtan
    soğuk güneşiyle kiremitler,
    patateslerin ince, çıldırmış beyazlığı,
    domatesler yuvalanırdı denize dalga dalga.

    Bir sabah tutuştu bunların hepsi,
    bütün canlıları yutmak için bir sabah
    fışkırdı topraktan
    şenlik ateşleri,
    silah vardı artık,
    barut vardı artık,
    artık kan vardı.
    Haydutlar geldi uçaklarıyla,
    yüzükleriyle, düşesleriyle haydutlar,
    takdisler dağıtan kara keşişleriyle
    haydutlar geldi gökyüzünden
    çocukları öldürmek için,
    çocuk kanı aktı sokaklarda
    düpedüz çocukların kanı aktı.

    Çakalların bile tiksindiği çakallar,
    kuru çalıların bile tükürdüğü taşlar,
    yılanları bile iğrendiren yılanlar!
    Yüzyüze gelince bunlarla
    kanını gördüm İspanya'nın,
    kabarıyordu
    bir onur ve bıçaklar dalgasında boğmak için sizleri!

    Hain
    generaller:
    ölü evimi görün,
    bakın paramparça İspanya'ya:
    erimiş maden akıyor her evden
    çiçek yerine,
    her çukurundan İspanya'nın
    İspanya yükseliyor,
    her ölü çocuktan bir tüfek fışkırıyor,
    gören bir tüfek,
    kurşunlar doğuyor her cinayetten,
    o kurşunlar günün birinde
    on ikisinden vuracak yüreğinizi.

    Soracaksınız: Şiiri neden
    düşleri anlatmıyor, yaprakları
    ve büyük yanardağlarını anayurdunun?


    Gelin görün kanı sokaklardaki.
    Gelin görün
    kanı sokaklardaki.
    Gelin görün kanı
    sokaklardaki.


    Pablo NERUDA


    Çeviren : Ülkü TAMER







    ************************


    SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR


    Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki. Sana yarın su boruları ve vanalar yerine
    çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız. Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin
    nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Fabrika sahibi. Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat
    etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Odasındaki ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Hastası başındaki doktor. Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Kürsüdeki din adamı. Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Vapurdaki kaptan. Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Havaalanındaki pilot. Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Cübbesi içindeki yargıç. Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. İstasyondaki adam. Sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...


    Sen. Kentin varoşlarındaki adam. Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Normandiya'daki ana ve Ukranya'daki, sen Frisko ve Londra'daki ana. Sen Hoangho ve Missisippi' deki
    ve Hamburg ve Kore ve Oslo'daki ana., bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar, sizden
    yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse, dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
    HAYIR deyin!... Analar, HAYIR deyin!...

    Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:

    Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek, dev mamut
    kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu, deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı, önceleri
    öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü, yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi
    rıhtım duvarlarına karşı, ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.

    Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında, büyük
    çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.

    Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı, her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde
    ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında, korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.

    Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak, pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda
    donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.

    Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.

    Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un, son kase çilek, kabak
    ve diğerleri bozulup gidecek, ekmek ters çevrilmiş masaların altında, parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek,
    ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak, tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak, yok edilmiş
    bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak, ufalanacak,
    ufalanacak.

    Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında yalnız ve yanıtsız
    ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak, o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları
    ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan, kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç
    soruyu soracak : NEDEN? Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek, yıkıntılar üzerinde esecek, çatlaklar
    arasından akacak, bu ses, ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak, kan birikintileri üzerine düşecek,
    duyulmayacak, yanıtlanmayacak, son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.

    Tüm bunlar olacak, yarın, yarın belki, belki hemen bu gece, belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz.
    HAYIR demezseniz!...



    Wolfgang BORCHERT

    Çeviri : Rahman HAYDAR







    **************************


    SÜNGÜ
    Kardeş payı
    yapmak için mi
    uzattın süngünü
    elimdeki
    elmaya

    Sunay AKIN


  3. #3
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7
    BOLİVYALI KÜÇÜK ASKER

    Bolivyalı küçük asker,
    Bolivyalı küçük asker,
    sırtında tüfeğin, gidiyorsun
    tüfeğin Amerikan malı
    tüfeğin Amerikan malı
    Bolivyalı küçük asker
    tüfeğin Amerikan malı.

    Sinyor Barrientos verdi onu sana
    Bolivyalı küçük asker
    Mister Johnson' un armağanı
    kardeşini vurman için
    kardeşini vurman için
    Bolivyalı küçük asker
    kardeşini vurman için.

    Kim bu ölü, bilmiyor musun
    Bolivyalı küçük asker?
    Bu ölü Che Guevara,
    Arjantinliydi Kübalıydı
    Arjantinliydi Kübalıydı
    Bolivyalı küçük asker,
    Arjantinliydi Kübalıydı.

    En iyi dostundu senin,
    Bolivyalı küçük asker,
    yoksulların dostuydu
    doğudan dağlara kadar
    doğudan dağlara kadar
    Bolivyalı küçük asker
    doğudan dağlara kadar.

    Gitarım tepeden tırnağa
    Bolivyalı küçük asker
    yas tutuyor, ağlamıyor
    ağlamak insan işi
    ağlamak insan işi
    Bolivyalı küçük asker
    ağlamak insan işi.

    Sırası değil ağlamanın
    Bolivyalı küçük asker
    ele mendil yakışmaz şimdi
    ele tırpan yaraşır
    ele tırpan yaraşır
    Bolivyalı küçük asker
    ele tırpan yaraşır.

    Para veriyorlar sana
    Bolivyalı küçük asker
    alıp satıyorlar seni
    bu iş zalimin işi
    bu iş zalimin işi
    Bolivyalı küçük asker
    bu iş zalimin işi.

    Vakti geldi uyanmanın
    Bolivyalı küçük asker
    dünya ayağa kalktı
    erkenden doğdu güneş
    erkenden doğdu güneş
    Bolivyalı küçük asker
    erkenden doğdu güneş.

    Doğru yolu tutmaya bak
    Bolivyalı küçük asker
    kolay bir yol değil bu
    kolay değil, düzgün değil
    kolay değil, düzgün değil
    Bolivyalı küçük asker
    kolay değil, düzgün değil.

    Şunu öğrenmen gerek
    Bolivyalı küçük asker
    kardeş dediğin vurulmaz
    kardeşini vurmaz insan
    kardeşini vurmaz insan
    Bolivyalı küçük asker
    kardeşini vurmaz insan.



    Nicolas GUILLEN

    Çeviren : Ülkü TAMER





    ************************


    BİR BARIŞ ŞARKISI
    F.P.R. için

    Dedenin başka dedelerden çaldığı
    o çiçekli California' nın portakal ağaçları altında
    düşlemiştin belki bir zamanlar
    başkanı olmayı ulusunun,
    onurlu bir yurttaş olmayı ya da.
    Dedenin dedesi İtalya' dan
    bir düş yüzünden kaçmıştı belki,
    bir ev, bir yuva ve yeni umutlar kurmuştu
    yeni bir ülkede, Kuzey Amerika' da.

    (Varsayım olabilir bunlar,
    ama sayfalarını okumaya çalışıyorum tarihinin,
    düşlerin gerçekleşmeyecek,
    o ülke mezarını kazdı çünkü
    portakal ağaçlarının çok uzaklarında.)

    Bilmiyordun belki de
    nerede olduğunu Vietnam' ın,
    şimdi her öldüğün yerin,
    yarıda kalmış çocukluğun orada yitirdi
    sağduyu adına ne varsa,
    -bilmiyorum neden, sen de bilmiyorsun-
    orada sarıldın sahici bir silaha,
    gölgelerle, ağaçlarla savaşıyorsun,
    yollar, kayalar, taşlar ve rüzgar
    ve tüten dumanı kendi ateşinin
    ve senin olmayan bir ormanın sessizliği,
    su, sıcak, yağmur ve kurşunlar,
    kendi getirdiğin kurşunlar senin karşında şimdi.

    Olamaz sanmıştın bütün bunlar,
    düş görmüyordun oysa,
    içinde bir şeyler kırılmıştı
    bir şeyler kırmıştı dallarını
    dedenin diktiği portakal ağaçlarının,
    orada olmak isterdin, uzaklarda,
    bir barış şarkısının gölgesinde,
    ama o şarkı kesildi şimdi,
    gelip yıktılar evlerini, yuvalarını, yeni umutlarını
    Vietnam adı verilen ülkenin,
    bu adı hiç duymamıştın belki
    seni yolladıkları o acı güne kadar
    dostlarında birlikte, hiç bir şey söylemeden,
    açıklamadan nedenlerini;
    yolladığın o topraklardasın yine
    ölüyorsun, ölüyorsun, her gün ölüyorsun
    kendi getirdiğin silahların altında.

    D. Fernandez CHERICIAN (Küba, 1940)


    Çeviren : Ülkü TAMER





    *****************

    ASKER
    Uykusuz geceler bunlar
    dağ başlarında, nöbette.
    Uzakta, çok uzakta,
    tek tük ışıklarını seçtiğin şehir
    sokaklarında kısık sesle
    şarkılar söylediğin.


    Cevat &#199PAN



    *********************


    YENİ ER

    Savaş çıkmıştı
    Orduya aldılar onu
    Tüfek verdiler
    Mermi verdiler
    Süngü verdiler
    Bomba verdiler
    Gaz maskesi verdiler
    Tanımadığı adını bilmediği
    Bütün gereçleri verdiler
    Dağ başında gözcüydü o
    Aşağıda ırmak sanki bir gelin-
    Sanki bir kuş - yeryüzünde akan bir kuş
    Orman koyu yeşil - yeşil - açık yeşil
    Sanki bilgeler arası çağsal toplantı
    Ki mavi söylencelere benzemektedir
    Yarısı görünen göl
    İşte başaklar sallana sallana
    Sürezi yenilemekte evrensel bir devinim
    Hepsi bir severlik içinde sessiz
    Ötelere ulaşmaktadırlar kendi varlıklarından
    Baktı yeni er üstüne başına mırıldandı:
    Peki niye
    Bunca güzelliklere karşı
    Böylesine çirkin giyinmek



    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA





    *********************


    GAZİ

    Gövdesi çelik, yüzü çocuksu
    yiğitlik ve sevinç doluydu
    aç kurtlar gibi saldıran düşmanı
    öldürmek için yola koyuldu.
    Altı azizler gibi parladı askerde
    alçakgönüllü her yana koştu
    birinci atıldı savaşa
    sonuncu bıraktı.

    Arkadaşları yaydı ününü
    dört yana
    dağlar, ovalar
    hep onu alkışladı.

    Karanlık ve korku diyarında
    yıllarca bir hayvan gibi
    yaşayan bir kahraman
    şimdi bir insan paçavrası,

    Yüzü sapsarı
    saçları omuzlarında
    baktım
    sanki bir zafer anıtı.
    Çakılıp kalmış
    yolun ortasında
    sağ eli
    koltuk değneğine dayalı.

    İncil' den barış ve sevgi üstüne
    bir söylev dinliyordu sırıtarak
    el yerine
    ceketinin boş kolunu sallayarak.

    Markos ÇİRİMOKOS
    (Yunanistan, 1872-1938)

    Çeviren . Boz / Refik Durbaş






    ***********************

  4. #4
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7
    HÜCUMDAN ÖNCE

    Ölüme giderken şarkı söylenir,
    Ama önce
    ağlayabilirsiniz gönlünüzce,
    Çünkü hücumdan önce o bekleyiş
    en korkunç olayıdır savaşın.
    Ve siyah bir tozla kirlenen
    Bir maden gibidir kar
    Patlayış!
    ve bir dost öldü işte.
    İşte beni görmeden geçti ölüm.
    Ama şimdi sıra bende.
    Benim, avcıların önündeki
    tek av parçası şimdi.


    Semyon GUDZENKO


    **********************



    HARP &#199CUĞU

    Devran değişti çocuğum!
    Son savaşta oldu bu kötü işler:
    Kiminin göğsü kabardı, kudurdu:
    Çoğunun gözü doldu.

    Devran değişti çocuğum!
    Baba, batan bir gemide öldü:
    Bir esir kampında kardeşleri,
    Anasını zaten bilmiyordu.

    Devran değişti çocuğum!
    Ekmek kokulu sevgi nerde?
    Masal dünyamız bu mu?
    İki gözü iki çeşme.


    Oğuz TANSEL




    *********************


    SAVAŞA HAYIR

    Halk, dört duvar cenderede,
    Düşünür mü özgürlüğü, karın zil
    Gözlerinde güvercin kanadı,
    Uzatır düşsü duyargalarını;
    Kendi kendilerini görürler.
    Işıklanıverir yollar bir gün:
    Birden, yıkılır kara duvarlar.
    Her varlık yerini alır,
    Çalışan bilekler isteyince:
    Hele de sevi dolu yürekler,
    Barış yazılır gökyüzüne;
    Barış içinde olmalı evren.
    Doğmak da, ölmek de, dostlukla.
    Var olmanın soylu yasası:
    Barış, Sevi. Barış, Sevi. Barış...


    Oğuz TANSEL




    *********************

  5. #5
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7
    RÜZGARLARIM KONUŞUYOR
    VII

    Ben bir harp esiriydim
    Bulutları seviyordum, hürriyeti seviyordum
    İnsanları seviyordum, yaşamayı seviyordum
    Bulutları gözlerimden boşalttılar bir gece.

    Yalan söylemeyen bir dünyada.
    Ben de yalan söyleyemem.
    Ve ben şeffaf, tertemiz
    Pırıl pırıl bağırıyorum:
    Yetişir oltaya yem
    Dile küfür olduğumuz,
    Yetişir bozuk para gibi savrulduğumuz.

    Gözlerim var, görüyorum:
    Yarı çıplak, çırılçıplak
    Ölülerle dolu toprak
    Ölüler sarmaş dolaş
    Ölüler sivil, asker, ihtiyar
    Ölüler buram buram
    Nefret kokuyor

    Ve dilim var, söylüyorum:
    Benim de altçenemi
    Gözlerimi alacaklar belki de
    Yaşamak ve hürriyet istedim diye
    Ve belki de bir sabah
    Gün doğmadan az önce
    Heykelim dikilecek
    Bir darağacına.



    Cahit IRGAT






    *************************


    DÜŞMAN YAKMIŞTI EVCEĞİZİNİ

    Düşman yakmıştı evceğizini
    Yok etmişti kimi var kimi yoksa.
    Nereye gitsindi şimdi asker
    Kime anlatsındı kederini.

    Yürüdü asker, acılar içinde,
    Köyün bitimindeki mezarlığa.
    Üstünü ot bürümüş bir tümsek
    Bekliyordu onu orda.

    Durdu asker, sanki bir yumruk-
    Tıkamıştı boğazını.
    Dedi ki: "Geldim, bak, Proskovya
    Karşıla kahraman kocanı.

    Büyük bir sofra donat hemen
    Konuklarla dolsun evimiz.
    Böyle bir günde eğenmeyip
    Ne zaman eğleneceğiz?..."

    Yanıt veren olmadı askere
    Ne de bir karşılayanı...
    Sıcak yaz rüzgarı sadece
    Sallıyordu tümseğin üstündeki otları...

    Mihail İSAKOVSKİ (Rusya, 1920)






    ***************************


    CAMICHI

    Giyotinle ölüm cezası bugün,
    Kırallar hariç, istenmiyor.
    Bu satırları yazan sana
    Ölümüm çarmıhta olsun diyor.
    Kanıma banıp yazıyorum:

    Ündü, şuydu buydu, boş hepsi,
    Tanrı da duysa kınardı sizi.
    Bir yerde ipe çektirin kendinizi.
    İple gecenin barınağı
    Sizin için biçilmiş kaftan.

    Ormanın kıyısında yüksükotları şaşkın,
    Sarsınlar isterdim etrafını mezarımın.
    Bir dal kopar da kaynat iç bu ottan
    Kurtulursun o ağrılarından.

    Bana bir parça iyi bir mermer verin
    Üstüne adımı altın harflerle yazın,
    Rastgele bir ağacın yanına dikin
    Ölüm tarihimi koymayı unutmayın.

    Askerliğe alışamadım gitti,
    Yarı demir yarı pamuk ipliği
    Ama dosta canımı vermeyi bildim
    Yasaklarına karşı kilisenin.

    Bu çilek kokuları nerden geliyor?
    Koruyucu-yargıçlar, kıral içiyor, diyorlar
    Ben, Bourtibourg vursunlar beni istiyorum
    Durun! Ben çarmıhta ölmek istiyorum.

    Ben aşkımı işte kağıda döktüm
    Benim de kısmetim bu yeryüzünde!
    O kutsal-ruh olsaydı bende de
    Ölümümden başka bir şey istemezdim
    Onun ışığı yanıp dururken böyle.


    Max JACOB (Fransa, 1876 - 1944)

    Çeviren : İlhan BERK





    **************************

    BİR İSPANYOL ÇİFTÇİNİN MEZAR TAŞI

    İlençli bir asker olayım diye askere aldı beni Franko,
    Kaçmadım, korkuyordum çünkü, adamı kurşuna dizerlerdi.
    Korkuyordum-özgürlüğe , hakka karşı geldim bu yüzden
    İran varoşları altında. Ama ölüm yine yakamı bırakmadı işte.


    Attila JOZSEF (Macaristan, 1905 - 1937) (Çeviren : İlhan Berk)



    ***********************



    N&#214ETTE
    Bir kurtuluş savaşını anarak
    Gece saat on.
    Nöbetteyim.
    Toprağın üstünde geceyi
    kara bir kabuk gibi hissetmedeyim.
    Ve kuşlar kadar hafif vücudum,
    içerim rahat.
    Yorgun bir asker gibi serildi uykuya hayat.

    Gece saat on.
    Nöbetteyim.
    Ne olur uzatsalar nöbetimi aylarca!
    Böyle ta barışa kadar,
    ihtiyar anacığımı düşünmeden,
    memleketimin türkülerini söylesem
    içimden!

    1940, Diyarbakır



    ***********************


    KOĞUŞ

    Tekmil koğuş uyudu şimdi.
    On bir nöbetçisi,
    belki dört defa saydı uyuyanları.
    Sonra kendi kendine bile görünmeden,
    o kadar yorgun ve bitkin
    yere çöktü.

    Artık herkes başka uykuda.
    Hüseyin onbaşı,
    çıplak yolunda yürür Avanos' un.
    Beyşehir' li Ahmet,
    bir tas ayranla çıkarır yorgunluğunu
    talim yerinin.

    Nalbant İsa,
    bir dağ ortasında oturmuş,
    ev ekmeği yer.

    Maksut çavuş çarşıdadır.
    Merzifonlu tarlada.
    Çorumlu türkü söyler Karacaoğlan' dan.

    Biride bizim Darendeli,
    gerine gerine bir şeyler oluyor,
    hiç utanmadan.

    A. KADİR
    1940, Diyarbakır



  6. #6
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7

    MAHKUMLAR


    Ekseriya sabaha karşı
    Kurşuna dizilir mahkumlar
    Bir sünger taşına döner
    Anne sütünden yapılan heykel

    Bari şu trampetler çalmasa,
    İnsan gürültüye gitmese!..



    Orhon Murat ARIBURNU




    ***********************


    MİHALİYOS

    Askere aldılar Mihaliyos' u bir gün.
    Güzeldi, yiğitti, çalımla gitti,
    Maris ve Panayotis' le birlikte.
    "Hizaya gel" i bile öğrenemedi.
    Mırıldanıp durdu hep: " Onbaşım,
    "köyüme döneyim ne olur bırakın beni..."

    Ertesi yıl, bir hastanede,
    konuşmadan göğe bakıyordu...
    Dikmişti sulanan gözlerini yukarı,
    sıla özlemiyle, sessizce,
    yalvarıyor gibi söylüyordu:
    "Evime döneyim ne olur bırakın beni..."

    Mihaliyos öldü bir gün.
    Askerler soydular onu,
    bir çukura koydular
    Maris ve Panayotis'le birlikte.
    Toprak attılar üstüne,
    ama ayaklarını dışarda bıraktılar:
    Boyu pek uzundu fukaranın!

    Kostas KARYOTAKİS (Yunanistan, 1896 - 1923)
    Çeviren : Ahmet yorulmaz / Asım Bezirci





    ********************


    ASKERLER ŞARKI SÖYLEYEMEZ

    Başçavuş! Başçavuş!
    Nasıl istersin şarkı söylememizi,
    kısılmışken sesimiz
    sıla özlemiyle?

    Emrediyorsun, gözdağı veriyorsun,
    ama şarkı söylemek istemiyor canımız.
    Bırak da dinlemeyelim emrini,
    bu yıl baharın ovalara getirdiği
    acının lavları akıp gitsin, bırak,
    renkli oyunlarda kaybolsun...

    Başçavuş! Başçavuş!
    Askerler şarkı söylemez.
    Uyarlar ancak
    sessizce emirlere,
    göğüslerine dayıxxxxx
    tüfeklerini temizlerler.
    Ama iyi bilesin:
    Şarkı söylemez askerler!

    Kostas KOVANİS (Yunanistan, 1930)

    Çeviren : Ahmet YORULMAZ



    *******************


    KURŞUN ASKER
    Kent yaşamı bu
    bir oyun oynanır ki geceleri
    bulan hınzırca bulmuş
    deli eder adamı.

    Buyurun işte.
    Tam geceyarısı.
    Zırrr telefon.
    Sesi kargadan beter.
    -Bölüyor uykunu ortasından.
    Ve sen kurşun asker
    fırlıyorsun yataktan
    arıyorsun almacı karanlıkta
    -oldum olası görev duygusu yani-
    ve güçlükle yutkunarak
    Aloo, diyorsun, alo!..
    Ama kaskatı susuyor
    öbür uçtaki.
    Bir kötücül soluma kulağında.
    Belli ki nişan alıp sıkıyorlar birine kurşunu
    ve zonklamayabaşlıyor şakakların
    düş falan değil
    yanlışlık ise hiç değil
    işte acımasız oyun

    Söz götürmez
    sinirlenmeye de gelmez efendim
    yokluyor işte birisi bizi.
    Görünmez kulağını dayamış da uzaktan
    izliyor ne yapıp ettiğimizi.
    Belki aklından çıkmış
    bir eski göz ağrın
    düşün dur bakalım
    hangisi?
    Sakın Ölüm hazretleri olmasın?

    Ve artık
    başka çare yok
    açık bırakarak almacı öylece
    kalk
    aç bütün ışıkları
    düğmesine basıver teybin
    doldur iki bardak
    ağzı ağzına
    geç masa başına hemen
    iyice yerleş
    olup olacağı bu, tacın tahtın
    çek kağıdı önüne
    sarıl kalemine
    işte efendim alınyazın!
    Ve ben
    böyle bir saatte zehir zemberek
    kadeh kaldırmak istiyorum
    ve içmek iri iri yudumlarla
    yaşasın şiir diyerek.
    Şiirler!
    Tek varlık, elinde avucunda ozanın,
    düşmanı bile varsa
    şiirler onun en bağlı düşmanı.
    Var olun şiirler!
    Kaldırma gücü neyse kanatların
    sizin sessiz direnişiniz de öyle,
    doğal yeteneğin ürünü olun şiirler
    ve öncüye öncülük edin hep!
    Edin ki
    onurlandırsın bizi
    ulaştığımız düzey,
    sağlığınıza
    -bilinenler ve bilinmeyenler-
    sağlığınıza,
    kaldır kadehini heyy
    kurşun asker!
    Bizi
    dostlarımız unutabilirler
    - bu olağan-
    ama düşmanlarımız
    hiç bir zaman!


    Lubomir LEV&#199V (Bulgaristan, 1935)
    Çeviren : Fahri Erdinç / Kemal Özer





    ********************


    ASKER ÇİZMELERİ İÇİN TÜRKÜ
    Duyduğumuz ökçelerin sesi
    Asker çizmelerinden çıkar
    Şaşkın kuşlar havalanır
    Kısarak bakar kadınlar gözlerini
    Anlarsınız baktıkları yeri

    Duyuyor musunuz davulların seslerini
    Hadi asker
    Hadi vedalaş artık
    Kaybolur bölük sislerin içinde
    Uğurlayanlarsa pırıl pırıl ortada

    Nedir erkeklik asker
    Geri döndüğün zaman
    Kadınlar bilir onu yalnız
    Bilir de koyunlarına saklar
    Tavuğun civcivi sakladığı gibi

    Kadınlarımız da nedir kardeşim
    Evinin eşiğine bastığın zaman
    Buyur edip karşılarlar ama
    İnsanın çalınması evde de tükenmez

    Boş verdik geçmişe
    Geçmiş yalan
    Gelecekler eh aydınlık
    Tarlalarda kargalar
    Bir daha besili
    Savaşan sesi
    Kulağımızdan ayrılmadı daha

    Bak yine sokaklarda çizmeler
    Yine kuşlar şaşkın havada
    Yine kadınların gözleri kısık
    Yine bakıyorlar ardımızdan
    Tıraşlı asker enselerimize



    Okucava

    Çeviren : Nevzat ÜSTÜN








    **************************


    İMZASIZ MEKTUP

    Anasına yazdığı
    mektubu buldular
    askerin alnında,
    bitiremeden daha
    kapmıştı rüzgar.
    Şaşırdılar hangisine vereceklerini
    bekleyen bunca ananın
    imzasızdı çünkü.

    Kostas PİGADİOTİS(Yunanistan,1915)
    Çevirenarianna Yerasimos/Kemal Özer


    *********************


    KIŞLANIN DIŞINDA
    Kalpağımı kafese
    Kuşu kafama koydum dışarı çıktım
    Ne o dedi komutan sokakta
    Selam vermek yok mu artık?
    Hayır, dedi kuş;
    Selam vermek yok artık.
    Bağışlayın, dedi komutan:
    Ben var sanıyordum da.
    Aldırmayın canım, dedi kuş,
    Her insan yanılabilir.

    Jacques PR&#201ERT

    Çeviren : Teoman AKTÜREL


    ******************

  7. #7
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7
    ŞEHİTLİK


    I
    Ben bir bahriye neferiyim
    Gözlerimi balıklar yedi
    Görmek ve ağlamak bitti benim için
    Uzun boylu adamdım sağlığımda
    İnanmazsanız elbiselerime bakın

    Biri diyor ki ben de askerim
    Ne farkın var öteki ölülerden
    Eskiden evlerde otururduk
    Dışında kaldık bütün kapıların
    Şimdi duvardan geçiyoruz

    Biri de diyor ki
    Uzunluğuna kollarımın hatırası
    Hala başım ağrıyor

    Yalan hepsi bunların inanmayın
    Biz yokuz diyor bir başkası

    II
    Akraba ölülerin kılığında geliyorlar
    Kolayca girmek için odama
    Bir bakıyorum amcam kardeşim
    Bir bakıyorum Polonyalı bir gedikli çavuşu
    Hemen de konuşuyor

    Bir kızım vardı beş yaşında
    Ölmüş şimdi beraberiz
    İçi sıkılıyor burada
    Ellerini Varşova'da unutmuş
    Çember çeviremiyor

    Ve bir ses
    Ne patates çapalamak
    Ne taş kırmak
    Ne de yük taşımak pazara
    Burada rahatım iyidir

    Biri de karısını merak etmiş
    Evden haber soruyor bana

    Üstümden kaputumu aldılar
    Öldüğüm zaman
    Üşüyorum
    Önümüz de kış

    Sonra bir ağızdan konuşuyorlar

    III
    Bir bardaktan su içiyoruz
    Birlikte yemek yiyoruz akşamları
    Kimisi sevgilimize aşık
    Kimisi evlat olmak istiyor anamıza
    Sebepsiz gidip geliyorlar vapurlarda
    Tramvayda aramıza giriyorlar
    Yeniden uzun uzun yaşamak istiyorlar
    Bizden ayrılmadıklarına bakılırsa



    Oktay RİFAT





    **********************


    GÜN AĞARIRKEN SİPERLERDE

    Karanlık eriyip gidiyor -
    Zaman hep o tekinsiz zaman.
    Sadece bir canlı varlık sıçrıyor elinden -
    Garip alaycı bir fare -
    Kulağıma takmak için
    Bir gelincik koparırken siperden.
    Hey gidi garip farecik - vururlardı seni de
    Bilseler böyle ırk ayrımı gözetmediğini
    Şimdi dokundun ya şu İngiliz eline,
    Aynı şeyi bir Alman' a da yaparsın kuşkusuz -
    Çok geçmeden canın çeker de geçersen
    Aramızda uyuyan çayırları.
    İçinden gülüyorsundur giderken
    Baktıkça o delikanlılara:
    Sırım gibi, korkusuz bakışlı,
    Senden daha az yaşama şansı olan
    Ve ölümün keyfine bırakılmış,
    Uzanıp sere serpe toprağın bağrına
    Fransa' nın delik deşik edilmiş ovalarında.
    Nedir gözlerimizde gördüğün
    Çelikle alevin gürlemesinde
    Şu dingin havanın içinde?
    Nasıl bir çırpınış - hangi korkulu yürek?
    Gelincikler ki - kökleri insan damarlarında-
    Soluyorlar, durmadan solup düşüyorlar;
    Oysa güvenlik içinde benim gelincik
    Kulağımın ardında,
    Yalnız tozlanmış biraz.

    Isaac ROSENBERG (İngiltere, 1890 - 1918)*
    Çeviren : Cevat Çapan
    * Askere alınan şair Fransa' ya gönderilir ve ırk ayrımı gözetmeyen farelerin cirit attığı bir siperde öldürülür! (Sunay Akın)




    *********************

    ASKER MARŞI

    İki asker kışlanın dışında
    gece soğukta - taratata!
    iki kuş gibi donmuş, afallamış ve aptal
    yapayalnız kış ortasında;
    geceleyin kışlanın dışında.

    Köylülerim uykudadır
    bu saatte soğukta - taratata!
    yüreğim desokağın ayazında
    yaralı ve ayaklar altında
    bu saatte, sokağın ayazında.

    Koca bir başkent, donanmış
    otomobillerle tramvaylarla - taratata!
    gönlümse korkak ve öfkeli
    yalpalayıp duruyor asfaltta
    yabancı ve kocaman bir başkentin ortasında.

    Uyuyordur bu saatteköyümde herkes
    sevgilim unutmuştur beni - taratata!
    zavallı, öksüz gönlüm
    savurup attığı cılız ot rüzgarın
    köyümde bu saatte herkes uykuda.

    İki asker kışlanın dışında
    gece soğukta - taratata!
    donmuş kara kuşlar, afallamış ve aptal
    yapayalnız kış ortasında,
    geceleyin kışlanın dışında.


    Mihalis STASİNOPULOS (Yunanistan,1903)

    Çeviren: Marianna Yerasimas / Kemal ÖZER





    ************************


    TAŞTAN ASKER
    İlk oyuncak neydi?
    Kilden mi yapılmıştı, sazlardan mı?

    -Taştan bir asker yaptım
    kurtarsın diye babamı,
    sonra boyadım onu
    yağmurla.

    Asker, dağları aş bu gece,
    o iri adamın mağarasına git,
    köşede duran babamı getir.

    Ülkü TAMER (1937)



    ***********************


    YURDU İÇİN

    Savaş sürüyordu daha...
    Ve küçük çavuş
    sarışın, tombul karısını düşlerken
    yatıyordu üstünde
    obüslerle altüst olmuş toprağın.
    Kahverengi, yeni postallarıyla
    iki ayağı
    dizlerinden paramparça...

    Karısı, lambası yanık, ıssızevinde
    bekliyordu duymayı kunduralarının sesini,
    kimbilir nasıl yansıyacaktı
    silinmiş tahta merdivende?
    (izinli geleceğini yazmıştı kocası.)

    - "Yaralanma sonucu ölüm!" dedi doktor.
    Ve mektup imzasını bekliyordu generalin:
    " Yurdu için öldü..."
    Dışarda,
    savaş sürüyordu daha...

    Andreas VENTURATOS (Yunanistan,?)
    Çeviren : Ahmet Yorulmaz



    *************************


    ASKER
    Savaşta geçti tüm yaşamım,
    yağmurlu siperlerden gördüm a
    doğuşunu güneşin.
    Irmaklardan geçtim geceleri.
    Bir elim, bir ayağım ve başım sarılı.
    Bir elim, bir ayağım ve bağrım çamur.
    Gözlerim suskun, kederli.
    Dudaklarımın arasında bir gül,
    gülün ucunda bir gülümseme,
    yaşamım boyu tüm kazandıklarımla dolu
    bir arka çantası gibi.



    Nikiforos VRETTAKOS (Yunanistan, 1912)

    Çeviren : A. KADİR / Panayot Abacı

  8. #8
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7
    KIBRISLI BİR ASKER
    KEDERLİ TÜRK&#220ER SÖYLÜYORDU

    Kıbrıslı bir asker kederli türküler söylüyordu
    yalnız başına yaşayan dağlardan
    çok uzak yıldızlara sesleniyordu

    yükseliyordu hep aynı ezgi
    yükseliyordu karanlıkta
    ağlayan bir ağıt
    inleyen yakarış gibi.

    Kıbrıslı bir asker kederli türküler söylüyordu
    hiç bir zaman öpülemiyecek
    bir sevgiliydi çağırdığı
    adları unutulmuş özlemlerden sözediyordu

    belki onun türküsü,
    küçük bir askerin çalınmış gençliğiydi
    kimbilir belki,
    hiç yaşanmamış bir hayattı anlattığı.

    Kıbrıslı bir asker kederli türküler söylüyordu
    telörgüler üzerinde yaralı bir kuş ötüyordu
    duydum onu yüreğimin en derin yerinde
    sesi çırpınarak yıldızlara uçuyordu

    yağıyordu yıldızların gçzyaşları
    ışış ışıl yağıyordu.

    Söyle kederli türkünü küçük asker, söyle
    aksın gözyaşlarımız bu hazin ezgilerle
    gözyaşlarımız yıkasın,
    kardeş kanına bulanan ellerimizi
    silsin savaşın ve aldanışın izlerini
    gözyaşlarımız temizlesin bizi.

    Mehmet YAŞIN





    ********************


    SEVGİLİMİN TÜRKÜSÜ

    Sevgilimin türküsüydü deniz
    mavi sesine demir attı savaş
    sevgilim,
    ölü asker.

    Sevgilimin türküsüydü buğday
    altın bakışlarına kelepçe vurdu savaş
    sevgilim,
    ölü asker.

    Sevgilimin türküsüydü barış
    beyaz gülüşünü ikiye böldü savaş
    sevgilim ölü asker.

    Duyuyorum sevgilimi
    türkü söylüyor ölü asker,
    evimizin kapısını çalıyor mavi türküler.
    Duyuyorum,
    barış için en güzel türküleri söyler
    savaşta ölenler

    Mehmet YAŞIN (1959)





    ***********************


    İKİ ASKERLİ MASAL

    İki asker vardı,
    birinin gözleri gök rengi
    maviş bebeklerin beşiğiydi gözleri.

    İki asker vardı,
    birinin kulakları kocamandı
    işitirdi yavrulayan cıvıldayan sesini

    İki asker vardı
    İki asker vardı
    - onlar ki düşmandı -
    Ve silahlar patladı
    ve silahlar patladı

    - Kocaman kulaklı askerin gözlerindeki beşiği
    kıyar mıydı maviş maviş yavrulara.

    - Şöyle soralım ya da -

    - Gökgözlü asker işitebilseydi eğer
    kocaman kulaklı askerin kulağındaki sesi
    kıyar mıydı cıvıl cıvıl yavrulara.



    Mehmet YAŞIN





    **************************


    &#199CUK ASKERLERİN MASALI

    Vurulmuş çiçekli tarla kuşu
    nöbetteki küçük askerin dostu
    nergis tarlasına damlamış kanı

    şıp
    şıp

    gelincikler düşmüş

    şıp
    şıp

    yaralı küçük kuş yaşamak istiyormuş
    hüzünle bakmış görememiş hiçbirşey
    - Öldüm mü yoksa!
    - Elveda kardeşler, elveda...

    Gözyaşlarından bir nehir akıyormuş
    Kıbrıs' ın tam ortasında
    asker çocuklar ağlıyormuş iki ucunda.



    Mehmet YAŞIN





    ************************


    KOLSUZ KAHRAMAN MASALI

    Dolaşır dururum panayırlarda
    Kemane çalarım tek kolumla
    Eskiden tüfek tutardım onunla
    - Tray lay lay la.

    Kollarım yerindeyken
    Kaldırırdım en ağır eşyaları
    Değiştirirdim yanan lambayı
    - Tray lay lay la.

    İnanmazsanız sorun karıma
    Onu nasıl sarardım kollarımla
    Severdim okşaya okşaya
    - Tray lay lay la.

    İyi nişancıydım kollarım varken
    Tetikler ne işe yarardı
    Benim kollarım olmasaydı
    - Tray lay lay la.

    Mehmet YAŞIN



    **********************


    ERMİŞ KAHRAMAN MASALI

    Savaşta elleriyle yüzünü örten asker
    utanıyordu insanları görmekten
    utanıyordu insanlara görünmekten,
    - "Tanrım! yer yarılsa da dibine girsem."

    Kabul oldu duası

    Mehmet YAŞIN




    ************************


    SESSİZ ANLATILAN MASAL

    " Sessiz Asker" diye çağırırdı arkadaşları
    iç cebinde küçük bir Kuran
    boynunda okunmuş muskası
    cennete gidecekti vurulduğu an.

    Tanrı bir avuç kül halinde buldu ölüsünü
    Kuran ile muskayı göremedi
    diye sanmayın onu cennete götürmedi.
    İç geçirdi Tanrı:
    -Böylesine acı ölümle ölen insan
    cennete gider mutlaka
    cennetim olsa

    Mehmet YAŞIN



    **************************


    BAYRAMLIK

    Koyunlar keçiler ve koçlar için
    Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı
    Bu barış var ya, bu barış
    Cephedekiler için o kadar barış

    Can YÜCEL




    **************************

  9. #9
    cevabı rüzgarda saklı devinizm adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-07-2005
    Mesajlar
    4,427
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7
    Çok anlamlı şiirler.

    Kimi zaman silahlar kadar etkili olabilir şiirler.

    Paylaştığın için teşekkürler.
    "diyelim ki, sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.neler olacağını merak ettim.hepsi bu."(jim morrison)

    türkforum'da sosyal bir deney başlıyor...
    mesajları rapor etme özelliğinin önemi
    şikayet merkezinin kullanımı




  10. #10
    endonezya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-11-2005
    Mesajlar
    4,485
    Karizma Gücü
    7
    BARIŞ

    Barış ilan edildi nihayet
    Herşey eski halini aldı
    Ne olduysa cephede ölene oldu
    Bir sabah aldılar evinden
    Güneşli bir gün vardı dışarda
    Ağaçlar da henüz çiçeklenmemişti
    Ne kadar durgundu Allahım deniz
    Ve bir daha dönmedi geri
    İşte bütün hikâye
    Annesi ağlıyor şimdi

    Muzaffer Tayyip USLU




    *****************


    BİR NİNNİ YA DA TÜRKÜ

    Çocuğum uyusan bir güzel
    Ölümleri düşünmeyi bıraksan da
    Nasıl olsa şimdi korkunç amcalar
    Ateşler akıtmıyor göklerden
    Çocuğum güzelce uyusan da
    Uyansan güneşli bir güne
    Nasıl olsa şimdi uzaktan
    Tank gürültüleri gelmiyor
    Nasıl olsa dindi yağmur gibi
    Makineli tüfeklerin sesleri
    Sanırım yarına kadar bizi
    Öldürmeyi düşünmez kimseler
    Sen de bilirsin ki bir akşamla bir sabah
    Arasında ne güzel yüzyıllar vardır
    Uyu tadını çıkar yaşamanın
    Değil mi ki savaşların çocuğusun
    Daha çok sevmelisin her şeyi
    Çocuğum bir güzel uyu şimdi
    Hem o kadar üstünde durma
    Öleceksek öleceğiz nasıl olsa
    Yaşam dediğimiz bu güzellik
    Kırılgandır dayanamaz korkuya





    Afşar TİMUÇİN



    *******************


    BAĞIŞLA BENİ ŞİİR

    Bağışla beni şiir,

    Bu yıl da yeni yılın umut veren ilk şiirini yazamadım...

    Bu ayazda, sokakta evsiz barksız insanları düşündüm...

    Daha dün güneşe aldanıp da sürgün veren filizi;

    Kursağı boş sığınağına varamayan kuşu,

    Bir şiirde okyanusu üç yılda geçen serçeyi düşündüm...

    Dünyanın dört bir yanında ölüm gibi büyüyen açlığı;

    Bitmek bilmeyen savaşları,

    Acılı anaların daha da artacağını,

    Ölüm oruçlarını, acıyı, zulmü ve kan emicileri;

    İşbirlikçileri, itirafçıları,

    Yağlı urganlarıyla iftiracıları düşündüm...

    Yeni Hiroşimalara gebe dünyayı;

    İşkenceyi, kayıpları, katliamları,

    Zevki sefa içinde tepinen

    Kapitalizmin insan kanlarıyla besili hayvanlarını düşündüm...

    Üzüldüm, ağladım, tiksindim...

    Ve sıktım yumruğumu dağ gibi bir öfkeyle

    Kavgayı güzel eyleyen emeğin önünde saygıyla eğildim...

    Bağışla beni şiir,

    Bu yıl da yeni yılın umut veren ilk şiirini yazamadım...




    ******************



 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. AKP savaş kışkırtıyor
    SİYASET ve POLİTİKA ARENASI bölümünde BilimselSosyalist tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 10.08.11, 16:17
  2. Sİlah KarŞiti Kampanya’nin İÇ YÜzÜ
    2005 Konuları bölümünde Tangriberdi tarafından açılmış
    Yanıt: 6
    Son Mesaj: 15.09.05, 19:19
  3. Savaş çığırtkanları gene işbaşında.ABD ile savaş senaryoları
    2005 Konuları bölümünde obi wan kenobi tarafından açılmış
    Yanıt: 21
    Son Mesaj: 26.02.05, 16:30

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •