Yedi tepesini içinde taşıyan, nicelerine ilham kaynağı olan, eşi benzeri bulunmayan, lanet olası şehir...
İstanbul...
Lanetliği, bağımlılığından geliyor. Ne psikolog dinliyor, ne ilaç dinliyor, içime düşeni bırakmam diyor.Taşı toprağı altın deyip gelen, yalanmış dese de gidemeyen, burada doğan, doğmaz olaydım diyen ama kurtulmaya da çalışmayan yığınla insan dolu bu şehir. Esrarlı, ürkütücü, şefkatli, gaddar, karamsar, umut veren şehir...
İstanbul...
Nedir peki bu şehirde hiç düşünülmeyen, yapılmayan, akla gelmeyen..
İçinde İstanbul olmayan bir İstanbul aslında istenen, hem de ne istediğini bilmeden.
Beylerbeyi’nden arabana bindin, teybini açtın İstanbul radyosu başladı arabesk çalmaya, otoparkından çıktın, trafikte durdun. Korna sesleri rahatsız etmedi seni, çünkü alışıksın İstanbul'a. Mevsim kış, hava soğuk ama is pus daha üşütüyor ruhunu, bedeninden. Karşıya geçeceksin Emirgan'a çay içmeye, Boğazın incisi diye güzelim boğazına sarılmış tasmanın üzerine ulaşabildiğinde yaklaşık bir saat geçti bile. Ama alışıksın sen İstanbul'a. Kafanı sağa çevirdiğin zaman, tasmanın üzerindeyken, ne kadar vahşi bir şehirdeyim ki bir tasma bile yetmiyor diye geçiriyorsun içinden, ikincisini görünce. Zaten yürümüyor ki yol, hep bir şeyler geçirmek zorundasın kafandan zaman geçsin diye. Beşiktaş'a ulaştığında bir yorgunluk basmaya başlıyor üzerine, müziği kaldıramaz oluyorsun, kapatıyorsun. Yağmur şiddetini arttırdıkça sanki araba sayısı da gittikçe artıyor. Yine içinden bir şey geçireceksin ya, arabaların aslında yağmurun şiddetine oranla ürediğini ve doğal bir olay olduğunu düşünüyorsun. Ortaköy'ü geçip Bebek'e yaklaştığında otoparkından araba seline ilk girdiğin andan beri 2,5 saat geçtiğini fark ediyorsun, ama yadırgamıyorsun alışıksın sen İstanbul'a. Yaklaştın işte Emirgan'a herhalde 30 dakikada falan orada olurum diye geçiyor şimdi de kafandan. Gerçekten de öyle oluyor, nihayet geldin keyif çayı içmeye keyifsizce. Oturduğunda aklından ilk geçen, dönüş yolunda çekeceğin eziyeti bildiğin için, bir an önce çayını zıkkımlanıp yola çıkman gerektiği oluyor. Ve öyle de yapıyorsun, ne içtiğini, neden burada içtiğini bile anlamadan kalkıyorsun daha ısıtamadığın koltuktan. Aynı yol, aynı çile, aynı düşünceler ve eve ulaşmanın verdiği keyif, rahatlama...Ama alışıksın sen İstanbul'a.
İçinde İstanbul olmayan bir İstanbul dedim değil mi ? Şimdi bu hikayenin içinden İstanbul'u çıkaralım, bakalım nasıl olacak...
Beylerbey'inden çıkıyorsun evinden. Kış mevsimi, soğuk ama nefesleri açan tertemiz bir hava. Yürümek geliyor biraz içinden sessiz yolda. Bir faytona işaret ediyorsun az sonra, Üsküdar'a ulaşmak için. İki tane atın ahenkli adımlarının çıkarttığı ritmik bir ses eşliğinde geliyorsun Üsküdar'a. Vapura bindiğinde dışarıda durmak istiyorsun soğuğa rağmen, boğazın eşsiz güzelliğini seyretmek için. Sanki uçsuz bucaksız gibi geliyor boğazın iki tarafı o anda, hiç bir engel takılmıyor gözüne bu sonsuzluğu seyrederken. Vapurdan indiğinde Beşiktaş'da ki faytonlar zaten seni bekliyor. Herhalde 45 50 dakika falan oldu evden çıkalı ama hiç farkında değilsin ki, her dakikasında daha bir hafif hissettin kendini. Fayton seni Emirgan'a getirdiğinde, çay bahçesine girmeden önce sahile yaklaşıyorsun iyice, bu güzelliği biraz daha seyredeyim diye. Çayını söylüyorsun, kitabını açıyorsun zamanın nasıl geçtiğini anlamadan gelen semaverde ki çayın boşaldığını anlıyorsun. Gideyim artık diye düşünüyorsun hiç canın istemese de...
Ben İstanbul'un içindeki İstanbul'u söküp atabilmek istiyorum, O beni içinden söküp atmadan önce.
K. B.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

Ş
arada bir içinde ,kafamı çıkarıp, etrafa baktığım, sonra korkup geri kaçtığım... kırılmasına izin vermediğim...