İstanbul
“En güvensiz seyyah bile, bu şehre güvenerek gider.”
İstanbul’da hep sizi aradım. Bir 19.yy piyanosunun tuşları arasında sıkışıp kaldım. Hayalinizin peşine düştüm, yedi ayrı tepede kıvrılıp, uzayan uçsuz, unutulmuş yollara, sokak içlerine uzattım feri sönmüş gözleriyle başımı; karanlık kaldırım taşlarının sökülüşüne nezaret ettim Tarlabaşı’nda. Hep sizi arıyordum. O günlerden birinde, sokak serserisi bir köpek ayaklarımın dibine yığıldı kaldı, ağzından eksik etmediği şarap şişesiyle. Belki görmüştür diye sizi sordum. Uzun uzun anlatıp, kokunuzu tarif etmeye çalıştım. İz sürme ve yüzlerce farklı kokuyu hafızasında tutabilme yeteneğinin işe yarayabileceğini düşünmüştüm. Susturup, hatırlar gibi olduğunu söyledi. Alkol ve yaşlılık nedeniyle kısmi bir amnezi sorunu vardı ama neticede bana gerekli olan bilgiyi vermişti. Yakın bir geçmişte kuyruğuna basmakla kalmayıp, yolunuza çıktığı için tersleyip bir de tekmelemişsiniz onu. Nerede karşılaştığınızı sorduğumda, Pera’da Londra Oteli önünde, dedi. Otelde gece bekçisi olarak çalışan arkadaşı Korkut’un “gün ışığı korkutuyor beni, bu yüzden gece bekçiliği yapıyorum” sözü üzerine şarap eşliğinde yaptıkları derin bir sohbet sonrası oradan ayrılırken karşılaşmışsınız. Bundan fazla bir şey söylemedi. Istırabı yüzünde ve konuşurken dudaklarına iliştirdiği tebessümde gizliydi. Sızıp kalmıştı.
Her seyyahı hüzünlendirir bu şehir.
PASTIRMA YAZI
Şehir aromatik bir kokuyla iç geçiriyordu. Eski İstanbul’da olduğu gibi, her gece bir yerlerde bir şeyler yanıyordu. Bu kez yangın bir şarküteri dükkânına uğramıştı. Şimdi kızarmış pastırma kokusu da şehrin kokuları arasına katılmıştı. Bu cezbedici kokuyu duyan herkes bedava sandıkları için bir kuyruk oluşturmuşlar, sıralarını bekliyorlardı.
Bir kuyruk, beklemeyi işaret eder. Kuyruğun kendisi de bekler aynı zamanda.
Bu kuyruk: Bir uçağın kuyruğu da olabilir, ( bu bakışın mahiyetine ve cihetine bağlıdır)
yılan da/ yalan da olabilir.
U
Alfabenin 25. harfi. Uçmak fiili şöyle açıklanıyor.
UÇMAK: Kanatlarla havaya yükselmek; buharlaşıp, gazlaşıp havada dağılmak; renk kaçmak,
solmak; gayet sevinç ile davranmak; kaybolmak.
UÇMAK / KAYBOLMAK
Aramalarıma geceleri de devam ettim. Gece kulüplerine, barlara girip çıktım. Her girdiğim yerde bir kadeh şarapta kayboldum. Sabaha karşı ayakta dikilecek halim kalmıyor, amonyak kokulu, loş yerlerde uyuyakalıyordum. Her uyanışımda, sokakserserisiköpeği de başını kucağıma koymuş horlarken buluyordum. Konuşmamakta ısrar ediyordu it. Kaç kez bıçak çekip tehditler savurdum konuşması için, bıçak açmadı ağzını. Peşimi de bırakmadı. Ne yalan söyleyim, alışmıştık birbirimize.
Ama siz yoktunuz, bunca çaba boşa gidiyordu. Bir felaketle karşı karşıyaydım; ateş kırmızısı tüyleriyle sokakserserisiköpek bu felaketi haber veriyordu sessizce.
Bıçağın gölgesi yüzüne vurdu. Bıçağın gölgesine uzandı, uyudu. Ürpertiyle uyandı. Alaturka helâya doğru yalpalayarak yürüdü. Nişanladı. Deliğe doğru bir yol buldu çişi. Delik direndi. Çiş dayattı. Kabul etmek zorunda kaldı delik. İşte o zaman anladı imkânsızlığını…
Bulmanın… Silkeledi. Toparlandı. Yürüdü. Durdu. Geveze bir kalbin konuşmalarını dinledi.
Bıçaklı gölgeyi, pantolonuyla donu arasına gizledi. Tekrar yola koyuldu. Dışarıda da bir gece başlıyordu.
Şaşırtıcı bir yanı var bu itin. Ona it denmesinden hoşlanmadığını bir gün, ayak bileğimi nazikçe dişleri arasına alarak gösterdi. Ad koyma yüzünden de epey bir sürtüşme yaşadık. Orphe adını önerdiğim de, romanı okuduğunu ve bu ismi sevmediğini söyledi. Sonun da Biko adında anlaştık. Tuhaf yetenekleri var: Islıkla “ konuşarak aşkı öldürmeyiniz” şarkısını çalıyor. 68 kuşağından olduğuna hiç kuşkum kalmadı. Aramalarımızı birlikte yürütüyoruz artık. Ne yazık ki, burnu gençliğinde olduğu kadar iyi koku almıyor, bu yüzden iz sürmekte zorluk çekiyoruz. Bazen birbirimizi kaybettiğimiz bile oluyordu. Her şeye rağmen iyi bir yol arkadaşıydı, üstelik konuşmaya da başlamıştık.
Sahiplenmek ve sahiplenilmek konusunda bazı çözülemeyen problemleri vardı. Benim, onunla birlikte olmak istediğimden çok emindi. Ama o benimle birlikte olmak istiyor mu, işte bundan kuşkuluymuş. Elimden ne gelirdi. Üçüncü dünya matematiği ile bunu çözmek zordu. Sorunlu ilişkimize bu problemi de ekleyerek, suyun akışına bıraktık her şeyi. Bir sürü şeyin de üstünden atladık. Arayışımızı temellendiren şey de bir kayma olduğu hissine kapılmama neden olan Biko ile aramızda gelişen tuhaf ama bir o kadar da anlamlı olan dostluğumuzun seyriydi sanki. Sürekli tartışıyorduk, hem de her şey üstüne. Günler, sinemasal bir efektle birbiri ardına hızla takvimden düşüyordu. Özlediğimiz ve arzuladığımız şeye ulaşmamız giderek güçleşiyor, olanaksızlaşıyordu. Özlem: Daha önce olmuş olanı. Arzu: henüz olmayanı içeriyordu.
O da, ben de yorgun düşmüştük kovalamaktan. Bazen yaklaştığımızı hissediyorduk size. Ardınızda bıraktığınız izler, vaktinde orada olmazsak bir süre sonra siliniyordu. Bu da Biko’nun işini iki kat güçleştiriyordu. Vazgeçmeyi düşündük, sonra vazgeçmekten vazgeçtik. Unuttuklarımızı hatırladık, sonra hatırladıklarımızı unuttuk. Kırılan onurumuzu onaracak ikame bir durum bulamadık. Direncimiz kırıldı. Demokratik ve aromatik bir ortamdı ve Biko’nun ateş kırmızısı tüyleri dökülmeye başlamıştı. Gözlerimin önünde eriyor, siliniyordu. İlk günlerdeki arayış heyecanı, yerini budalaca bir serüvenin sonunda duyulan pişmanlık yakınmalarına ve her şeyden sızlanmaya bırakmıştı. Eklem ağrılarından, yorgunluktan, ülserinden, arayışımızın bir felsefesinin olmayışından bahsediyor, amacımızdan sapıp yalnızca ‘arayış’ ediminin tutsağı olduğumuzu, arayışımızı şekillendiren nesneden uzaklaştığımızı, yolculuğumuzun kökenini unuttuğumuzu, sadece ‘yolda’ olmanın bizi ilgilendirdiğini, başka her şeyi dışarıda bıraktığımızı söyleyip duruyordu. İhtiyarlığın getirdiği fiziksel bazı sorunları anlayabilirdim ama bu kadarı fazlaydı. Tam bir ihtiyarlık psikozuydu. Özgünlüğünü yitiriyordu. Gençliğinin bir daha ele geçirilemez bir biçimde yitirilişi karşısında duyduğu ıstırap onu kahrediyordu. Genç köpekleri asla yanına yaklaştırmıyor, onları müthiş kıskanıyordu. Marazi bir kıskançlık kıskacına yakalanmıştı.
Uzun sürmüş bir günün ardından yığılıp kaldığımız bir türkü barın arka kapısında şöyle dedi: “ Sev (me ) dim seni.”
Dökülen dişleri nedeniyle ve alkolün ve yaşadığı hayatın değiştirdiği hırıltılı, tıslamalı ses tonuyla söylediği şeyin, önce kulaklarıma ve oradan da beynimin gerekli yerlerine ulaşırken yolda bozuluma uğramış ve karışmış olması muhtemeldi. Bu yazıyı kaleme alırken bile hâlâ hangisini söylediğinden emin değilim.
“ Birlikte olmak da istemedim hiç. Yalnızca bana tattırdığın sahiplenmek / sahiplenilmek duygusu hoşuma gidiyor, gururumu okşuyordu.” diye devam etmişti. Çektiği bu kısa söylevden yorulmuş ve uyuyakalmıştı.
Bardağı taşıran damla olmuştu bu söylev.
Gölgeli bıçağını çekti. Yüzüne düştü gölgesi. Yanağında bir yara gibi duruyordu. Şehir, yarısına kadar yenmiş ve bırakılmış bir barbunya pilaki konservesi gibi kokuyordu. Gözlerini açtı, yüzündeki sararmış tüyler korkuyla dikeldi. Kuyruğunu bacak arasına sıkıştırdı.
Bu kuyruk Biko’nun da, bir uçak da, bir yılan da, bir yalan da olabilirdi.
Geveze bir kalbin konuşmalarını dinledi. Bıçaklı gölgeyi, pantolonuyla donu arasına gizledi tekrar. Yürüdü. Gece devam ediyordu. Arkasında bıraktığı kansız bir darbenin, iç-kanamalı halini düşündü. Güldü.
Başka bir şehirdeyim. Uzakta. ŞİMDİ aramıyorum sizi. Belki de ilk yanlışım sizi orada aramak oldu. Aslında, bu şehirde de sizi bulabileceğimi ümit etmiyorum, ama sizle ilgili o kadar çok şey var ki BURADA.
Bu şehir çürümüş çiçek gibi kokuyor. Üstelik Biko da yok artık.
SONSÖZ
Bu yazıyı bir zarfla, serüvene düşkün bir postacının ellerine bırakarak, sizi bulmasını dilemekten başka yapacak bir şeyi kalmayan bu adamın serüvenini ANLAR ve ARAR, bulamadığını bulursunuz ümidiyle gönderiyorum.
Bu zarf size ulaşırsa eğer, ben niye aynı yolu izleyerek size ulaşmayayım?
Olcay Halulu


LinkBack URL
About LinkBacks

