• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
1 sonuçtan 1 --- 1 arası gösteriliyor
  1. #1
    etiyopya adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    03-02-2007
    Mesajlar
    674
    Karizma Gücü
    0

    MODERNİTE, POSTMODERNİTE VE ETİK (Zygmunt Bauman la söyleşi )

    MODERNİTE, POSTMODERNİTE VE ETİK*
    Zygmunt Baumanla Söyleşi (Dogu-Bati dergisinden alınmıştır.)


    Cantell& Pedersen: Modern ile postmodern arasındaki ilişkiye dair, sizin temel düşünceleriniz nelerdir?

    Bauman: Şunu söylemeliyim ki bugün, postmodernite kendi için (für sich) modernitedir. Bu modernite, kendi yanlış bilincinin ötesine geçen ve başından bu yana aslında yaptığı şeyin -ki bu belirsizlik ve çoğulculuk üretimidir- ne olduğunu anlayan, rasyonel düzen ve mutlak hakikat gibi, en başta belirlenmiş amaçlara asla ulaşılamayacağı gerçeğiyle kendisini uzlaştırır. Bazı sosyal bilimciler, "geç modernite" hakkında konuşmamız gerektiğini öne sürmekte. Ancak ben, daha fazla entelektüel cesaret sağlayan ve de sizin, modern zamanlara özgü belirli söylemlerce sınırlandırılmanıza izin vermeyen, postmodernite terimini tercih ederim. Böylece siz kendinizi bir yana bırakıp neler olup bitiğine dışarıdan bakmaya ve yeni konseptler, yeni ifadeler ve yeni modellerle ortaya çıkmaya çalışabilirsiniz.

    Açıkçası, postmodern teori adı altında yazılan her saçmalığı kabul etme zorunluluğu olmaksızın, geç modernitedense, postmodernite hakkında konuşmak daha sağlıklı bir karardır. Aksi takdirde bu terminolojik tartışmada zaten pek de bir şey bulamayız, çünkü postmodern kavramının bizzat kendisi, moderniteye bağlı olduğumuz gerçeğinin bir itirafıdır. Belirli bir toplum türüne işaret etmesi dışında, o "post" hiçbir şeydir.

    - Postmodernite tartışması neden önemlidir?
    Bauman: Çünkü bu tartışma, modernitenin gelişiminde bir öz-bilinç düzeyidir; ne yaptığımız konusunda fazlasıyla eminiz. Bu yüzden, belirsizlik ve olasılığın hep burada, bizimle kalacağını biliyoruz. O zaman bize düşen, onlarla nasıl yaşanacağını öğrenmektir.

    -Postmodern durumu kavramak için toplum, normatif grup (sınıf/ topluluk) ve toplumsallaşma gibi klasik sosyolojik kategorileri bırakıp; bunları toplumsallık, habitat, öz-oluşum(self-cohstitution) ve ö'z-toplanım (self-assembly) kategorileri ile kontrol edip değiştirmeyi öneriyorsunuz. Neden?

    Bauman: Ne yaptığımızı idrak edersek, olasılık ve belirsizliğin her zaman bizimle olacağını bilirsek, ancak ondan sonra toplumsal sistem ve toplum hakkında konuşmayı kesip; toplumsallık,: habitat ve öz-bilinç gibi süreçler hakkında konuşmaya başlayabiliriz. Bu kategorilerdeki amaç, çağdaş yaşamın zamansal ve mekânsal akışını yakalamaktır. Onlar anlamlarını, hayâtın
    bir "bilardo topû"na benzediği düşüncesi etrafında düzenlenmiş olan, "yapı","sistem", "belirleyiciler", "sınırlamalar" gibi Ortodoks kelimelere olan zıtlıklarından alırlar. Günümüzde, her zamankinden az olan "belirlidir" ve hatta az, "sonsuzdur" {Today, less is than ever before is "given" and even less is"forever").
    Aidiyet "toplulukları", kurulur ve dağıtılır ve öz-oluşturma faaliyeti neredeyse bu süreçle eş anlamlıdır. Bizler ilişkilere gireriz ve ilişkiye girerek onları yaratırız; ilişkileri koparırız ve ilişkiyi kopararak onları dağıtırız. İlgilerin, dikkatlerin, etkileşim ve/veya tanınma alanlarının yön değiştirmesi.... Uzun bir süre böyle yaşadık; çok yalanlarda bir yerde, düzenli, şeffaf bir dünya olduğuna ve bir "tarihin sonu"na inandık. Bir kez, rasyonel olarak düzenlenmiş mükemmel bir dünyaya ulaştığımızda, her şey durulmaya başlayacaktı. Manc'dan Weber ve Durkeim'e kadar -onların, gözle görülür bazı gerçeklikler tarafından yaratılan düzensiz ve kaotik dünyayı değiştirmek için oluşturduğu politik ideolojilerinin yanı sıra- her yerde benzer perspektifler görebilirsiniz. Dünyayı bir sistem olarak sunma yönündeki son büyük girişim» Talcott Parsons' un teorisiydi.

    -Postmodern topluluk biçimlerinin temel karakteristik özellikleri nelerdir?

    Bauman: Çok kısa bir cevap vermek gerekirse, bu tür toplulukların en karakteristik özellikleri akıcılık, akışkanlık ve değişebilirliktir. Modernite ve Belirsizlik ile Postmodernitenin Yansımaları 'nda da belirttiğim gibi, postmodern topluluklar, üyelerinin tercihlerini belirleyen ve onlardan önce gelen Ferdinand Tonnies'ın Gemeinschaft'mdan çok, Immanuel Kant'ın estetik topluluklarına benzemektedirler. Onların, üyelerinin vaatleri dışında dayanacaktan bir dayanak noktası yoktur ve bu yüzden topluluklar, üyelerinin ilgileri canlı tutulduğu ve duygusal vaatler güçlü olduğu müddetçe yaşayabilirler. Aksi durumda, tarihe karışırlar.

    - Postmodern, sık sık estetikle ilişkilendirilir. Sözgelimi Featherstone, gündelik hayatın estetize olması hakkında konuşur; yine Harvey, postmoderni estetiğin etik üzerindeki hegemonyası olarak görür. Estetikten de söz etmekle beraber siz, dikkatinizi daha çok etik üzerinde yoğunlaştırı-yorsunuz. Postmodernite, ahlâkın, gerçekten ait olduğu yerde, -sözgelimi eyleyenlerimle birlikte- daha çok bulunduğu bir zamandır. Siz bu durumu, estetiğin vurgulandığı postmodernite teorilerine bir karşı duruş olarak görüyor musunuz?

    Bauman: Ben, postmodernitenin etik yanının vurgulanması taraftarıyım ve estetize olma (aesthetization) hakkında yazan insanlara katılıyorum. Demin söylemeye çalıştığım gibi postmodern topluluklar, estetik toplulukları hatırlatıyor. Ama etik konular postmodernite için daha merkezi bir öneme sahiptir, çünkü insani ilişkilerin etiksel düzenlenmesini ele almanın modern şekli, bir sona doğru yaklaşıyor. Bu modern biçim iki yönlüydü: İlk olarak o, kilise veya devlet gibi örgütler ve kurumlar aracılığıyla, ahlâkî sorumluluğu bireylerden devralma çabasıydı; ikinci olarak da bu modern biçim, benim "adiaphorization" dediğim şeydi. Aidophoric, imani bakış açısıyla ilgisi olmayan demekti ve de kilisenin onlara dair bir duruşu yoktu. Yani bu sorular ne iyi ne de kötüydü. Ben "aidophorization"u bir alegori (benzetme amaçlı) olarak kullanıyorum: Günümüzde olan şey, ahlâk açısından aidophoric olarak gösterilen bir takım önemli insan davranışlarıdır- onların ahlâkî bir bakış açısıyla ilgileri yoktur. Örgütler tarafından düzenlenen çoğu faaliyet aidophorizatiıon ile karşı, karşıya kalır: bir kişinin, yaptığı işle ilgili ahlâkî bir sorumluluk kaygısı duymaması. Ahlâkî düzenlemenin her iki biçimi de, günümüzde kriz içindedir; bizlere ne yapmamız gerektiğini söyleyen büyük kurumlara artık güvenmiyoruz. Kiliseler, siyasî partiler, akademik kurumlar vb. otoritelerini önemli oranda yitirmektedirler. Bireylerden koparılıp götürülen sorumluluk duygusu geri dönüyor- siz ve ben, kendi kararlarımızla başbaşayız. Mutlak ve evrensel olmanın tüm görünürlüğüne sahip ahlâkî bir kodumuz yok. Sanki modernite hiç yaşanmamış gibi, yeniden, ahlâkî sorunlarla karşı karşıyayız: Bireysel sorumluluğa doğru gerisin geri püskürtülüyoruz. İşte bu nedenle, toplumu, ahlâkın yaratıcısı ve koruyucusu olarak gören sosyolojik ahlâk teorilerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Postmodern durumu anlamaya çalışan herhangi bir çabada, bu çok önemli bir unsur gibi görünmektedir.

    -Modern öncesi zamanlar ile postmodern zamanlar arasında herhangi bir benzerlik görüyor musunuz?

    Bauman: Biz kimi zaman, modern öncesi toplumları "geleneksel" diye adlandırırız. Bizim "geleneğin rolü" dediğimiz şey aslında "Ben seni izlerim, sen beni izlersin" konumunda yaşayan insanların içinde bulundukları bir durum düşüncesidir. Herkesin kontrol altında olduğu ve herkesin, paylaşılan gelenek ve göreneklerin belirli bir düzeyine doğru çekildiği bir ortam. Kelimenin en geniş anlamıyla bu, modern öncesi durumdu. Bu durum, modern hayatın anonimliğiyle yer değiştirdi. Modern öncesi zamanların tersine modern zamanlarda bizler, çoğunlukla birbirini tanımayan yabancılar arasında yaşıyoruz. Bu nedenle soru şudur: Komşulann göz hapsi, yerel topluluklar veya komşular tarafından uygulanan bir baskı olmadığı zaman, insan davranışında belirli bir öngörülebilirlik ve düzen nasıl sağlanabilir? Modernitede bu, gerçekte insanları zapt-u rapt altına alan baskının ve çoğu insan davranışını ahlâka karşı sorumsuz kılmanın desteklediği, zorunlu ahlâkî kodların belirlenmesiyle gerçekleştirildi. Şimdi bizler, hâlâ yabancılar topluluğunda yaşıyoruz ve bu açıdan değişen bir şey olmadı - henüz Tonnies'ın yerel topluluklarına geri dönemedik. Ama "yüce kanun" (big code) un eski gücü yok ve bu nedenle ilk kez, ortaya çıkacak sonucun ağır yükümlülüğünü taşımak şartıyla, cinsel partnerimiz, eşimiz, çocuğumuz ve anne babamızla olan ilişkimizi tartışmamız gerekmektedir.

    -Pek çok insan postmoderniteden rahatsız ve onu, nihilistik bir görecelik yaratmakla suçluyorlar. Oysa bu nihilizm kategorisinin neredeyse hiç betimsel değeri yoktur. Bu nihilistik kategori daha çok, insanları hedef alan ve değerden yoksun değil de başka değerleri olan bir polemik kategorisidir. Böyle bir suçlama sizce neden bu kadar yaygın?

    Bauman: Ben, zaten sizin sorunuzda da üstü kapalı olarak varolan cevabı verebilirim; ki mantıklı olan da budur. Bizler daima, üzerinde yürüyeceğimiz sağlam temeller düşleriz. Ancak postmodernite -"herşey akıp gidiyor, canın ne isterse onu yap" gibi bir düşünceye mahal vermeyen bir postmodernite-doğru ve. yanlış tarz, doğru ve yanlış kültür vb. gibi keskin ve hızlı ayrım yollarının olmadığı anlamına gelir. Bu da bizleri ahlâkî tercih ve sorumluluk sorununa geri götürür -size sorumluluk yükler ve çoğu insan da bundan rahatsızlık duyar. Yapıbozumcular (deconstructionists) gösterdi ki her inanç, tanım ve kesin ifade aslında pek çok farklı ve keyfi yorumun çapraz kesişiminden başka bir şey değildir. Dolayısıyla gidebileceğiniz, sadece bir
    başka yorum olacaktır. Yanlıştan doğruya değil; yorumdan bir başka yoruma... Bu da rahatsız edicidir ve postmodern kuşkuculuğa yapılan itirazların nedeni budur.


    - Modernite ve Belirsizlik kitabınızda "postmodernite, modernite için bir şanstır; tolerans, postmodernite için bir şanstır; dayanışma da tolerans için bir şanstır" diyorsunuz. Toleranstan dayanışmaya doğru geçişi nasıl sağlayacağız?


    Bauman: Bu sorutabilecek en zor soru! Ancak benim cevabım basit: bilmiyorum. Bana kalırsa postmodern dünyada bizler, sürekli kesişim noktala-nndayız ve bu nedenle de kesişim noktalarını geride bıraktığımızdan hiçbir zaman emin olamayacağız.
    Burada iki tür toleranstan söz edebiliriz: İlki, kayıtsızlığa ve hali hazırda Avrupa'nın tamamında yürürlükte olan bir tür yabancı düşmanlığına götürür. Diğer teorik olasılıksa elbette ki dayanışmadır. Gelgeldim, oraya nasıl ulaşabileceğimi bilmiyorum. Benim işim kahinlik değil ve sosyal bilimler kehanete hiçbir zaman itibar etmez. Otoritelerini, kehanetler üretmek için kullanan sosyal bilimciler, yalancı peygamberlerdir. Çeşitli ihtimaller hak-, kında spekülasyon üretmek, sonuçta, hepimizin yapabileceği bir şeydir.

    -Dayanışmacı bir tutumun tohumlarının atılmasının bir yolu olarak, kapsamlı bir olasılık öneriyor musunuz?

    Bauman: Evet, ama biz şimdi farklılıklar üzerine bir tolerans hakkında konuşuyoruz. Yani aşın derecede karışık bir konu. Ötekinin, bilinmeyenin, yabancı olanın karşısında hissedilen endişenin, herhangi bir sosyal düzenlemeden ne derece daha zorlu olduğunu söylemek kolay değildir. Avrupa' da şu an yaşanmakta olan, çok hızlı bir artış gösteren göç olgusudur; Avrupa Birliği'nin yükselişiyle birlikte, göç, git gide daha belirginleşecek ve görünen o ki halklar gittikçe birbiriyle kaynaşacak; ötekinin, yabancı olanın mevcudiyeti normal bir fenomen haline gelecek. Ekonomik olarak insanların kendilerini güvende hissettikleri refah dönemlerinde, böyle bir durum hiçbir toplumsal sorun yaratmaz. Yaşanmakta olan yabancı düşmanlığı patlaması, milliyetçilik, göçmenlerin kini vb. mevcut ekonomik kriz ve işsizlikle bağlantılıdır. Bu fenomenin ne kadar süreceğini söylemek çok zor.

    -Siz, ihtimal, belirsizlik, çoğulculuk ve çeşitlilik tarafından şekillenen bir postmodern durum tahayyül ediyorsunuz. Buna kanıt olarak neyi görüyorsunuz?

    Bauman: Bu çok önemli bir soru. Belirsizlik ve çoğulculuğun sirayet ederek yayılmasına birkaç örnek vermeye çalışayım. Arirsto'nun katarsis düşüncesini, onun trajedi teorisini hatırlıyor musunuz? Orada belirtildiği üzere, dramanm rolü izleyiciye katarsis sunmaktı. Katarsis "arınma" anlamına geliyordu. Drama, bir şekilde yolunu kaybetmiş insanları gösterirdi. Onlar kendilerini, acı ve ızdıraplarla dolu anormal bir durumda bulurdu. Dramanm sonunda anormallik aşılır ve siz tekrar normal olana dönerdiniz: ahlâkî düzen yeniden inşâ edilmiştir. Çağdaş sanat çok basit bir nedenden ötürü, katarsisin icra ettiği rolü sergilemez. Çağdaş sanatçı, anormal bir insani durumdan farklı olarak, bir "normal" bulunduğunu kabul etmez ve yine o, sizin yanlıştan dönmenizi sağlayabilecek bazı genel ahlâkî kural ya da emirler olduğuna da hükmetmez. Zor durum ve belirsizlik olarak deneyimlediğimiz şey, anormallik değil, kalıcı bir insani durumdur. Her şey belirsizdir; modern drama, film ve romanın sonunda otoriter bir çözüm yoktur. Tersine, eğer insanlar kesinlik ve güvenilir cevaplar anyorlarsa, onlara, bu arayışın nafile bir çaba olduğu söylenir. Çağdaş sanatta dünya, iyilerle kötüler arasında bir ayrım olarak sunulmaz. Sözgelimi, kahramanlarının ülkelerini savunurken korkunç suçlar işlediği casusluk romanları, tipik olarak belirsizlik sunar.
    Mikhail Bakhtin, Rabelais'in Gargantua ve Pantagruel adlı eserlerine i-lişkin olarak "karnaval kültürü" kavramım geliştirmişti. Karnaval kültürü, sıradan yaşamın zamansal tersine dönüşüydü. Bakhtin'e göre bunun amacı, normalliğe, gündelik hayatta olması gerektiği kadar bir gevşeklik kazandırmak ve normalliği daha dayanılabilir kılmaktı. Çağdaş kültürde, karnaval kültürü çevreden merkeze doğru kaydı. Örneğin Britanya'da yıllık döngü iki parçadan oluşur: İlki, insanların tatil için ayrılmış özel alanlardaki mini -Disneyland'lara gittikleri yaz aylan için para biriktirmeleri, öteki ise noel için yaptıklan hazırlıklardır. Karnaval öğeleri, normal yaşama anlamını vererek, yıla egemen olurlar. Bakhtin'e göre karnaval sadece, acımasız normalliği daha iyi vurgulamaya yarayan kısa süreli bir istisnaydı. Şimdi ise roller tersine döndü; üstelik daha da kötü biçimde: Günümüzde, "televizyonda görünmek" gerçekliğin onaylanmasıdır. Oyun olmak, gerçek olmanın şartıdır. Bu yüzden aile için önemli olaylar -onlann gerçek olduğunu ispatlamak için-videoya çekilir. "Gerçekten gerçek" olmanın çağdaş tanımı, bir ekranda görünmektir; gerçekliğin bir yansıması olarak kullanılan şey, gerçekliğin standardı haline gelmiştir.
    Belirsizlik ve olasılığın yayılmasının diğer bir örneği, kuşkunun yarattığı gerilimin artık geçici bir fenomen değil, kalıcı bir durum olmasıdır. Simulasyon (sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmak) ve dissimulasyon (sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak) erezyona uğratılmıştır ve bundan ötürü Baudrillard, simulasyon ve dissimulasyon yerine simulacrumdan (-mış gibi olan/ gerçek-miş gibi..) söz eder. Biz artık taklit ile gerçeklik arasındaki farkın o kadar da önemli olmadığını düşünüyoruz.

    ÖZGÜRLÜK VE BASKI

    -Özgürlükte siz, çağdaş toplumun özgürlüğün baskısıyla değil de özgürlüğün (tüketim özgürlüğ&#252 kendisi sayesinde bütünleştiğini savunuyorsunuz. Daha da yakınlarda, Modernite ve Belirsizlik te, bize özgü bağımlılığımızda, doğal olarak kendi kendine yetmeyen varlıklar olarak, serbest bir şekilde nasıl tanımlandığımızı analiz ediyorsunuz. Kitabınızda özgürlükle ilgili iki farklı iddia var gibi. Biri, sosyal bilimlerin, insanın görece özerkliğini kü-çümsediği, diğeri ise postmodernitede özgürlüğün, tarihsel açıdan sıra dışı bir rol kazandığıdır. Bu okumaya katılır mısınız?

    Bauman: Evet, ama bu soru, bireylere moderniteden daha fazla Özgürlük sağlayan postmodern durumla ilgili, önemli bir soru değil. Gerçekten onu nasıl ölçebileceğimi bilmiyorum. Bence her türlü özgürlük, bir sosyal ilişkidir: Ben ne kadar çok özgür olursam, bir başkası o kadar az özgür olacaktır. Özgürlük, kendi iradenizle hareket etme yeteneğinizdir. Senin, özgürlüğü kendi tarzında gerçekleştirebilmen, başka birisinin ödün verip teslim olması gerektiği anlamına gelir. Bunun doğaya dönük özgürlükle hiçbir ilişkisi yoktur. Bilhassa, taşı yontarak şekil veren heykeltraşın özgürlüğüyle! Taşlarının dışında kimseye hesap vermek durumunda olmayan heykeltraşın durumunda, kişi ne kadar çok yetenekliyse, o ölçüde sanatsal ideallerini gerçekleştirme özgürlüğüne sahip olacaktır. Toplumdaki özgürlüğü göz önüne alacak olursak, kendi arzulannızı ne kadar iyi gerçekleştifebilirseniz, bir başkası da kendi arzulannı gerçekleştirmede o kadar kötü olacaktır. Bu nedenle "toplumdaki toplum özgürlük miktan"nı nasıl ölçebileceğimi bilmiyorum.
    Postmodernitede olan, özgürlüğümüzün kaderimiz olarak kabul görmesidir. "Özgürlüğe mahkum olduğumuzu" ve bunun çok riskli bir durum olduğunu biliyoruz. En son kitabında Galbraiht, modernite tarihinde ilk defa insanlann çoğunluğunun, risklerden daha ağır basan özgürlük fırsatlanna ulaştığım belirtiyor. Modernite sayesinde daima, bir ayncalıklı insanlar azınlığı olmuştur. Bunlar toplumun kendilerine daha az müdahale etmesini bekleyen elit tabaka üyeleriydi. Ancak nüfusun çoğunluğu -eğer kendilerine izin veril-seydi-oylanyla onlan düşürüp, gelirin devlet eliyle yeniden dağıtımını tercih, ederdi. Bu çoğunluk, özgürlüğün, kendi aleyhlerinde işlediğini hissetti. Daha yeni yeni varlıklı ülkelerde, özgürlükte mevcut olan tüm riskleri alıp, kendi ayaklan üzerinde durarak ve vergi ödemeyip devlet güvencesini kaybederek refaha ulaşan insan çoğunluğuna rastlamaktayız. Galbraiht, tüketici olarak özgürlükleriyle çok az şey gerçekleştirebilen insanlann, sistematik olarak alaşağı edileceği sonucuna vanr. Günümüzün yoksullan -kültürel olarak; sosyal ve öz-tanımlanna göre- sömürülen üreticiler olmaktan çok, defolu tüketiciler (flawed consumers) dir. Onlar ne Pasifal ve Promethous gibi özgürlüğün müjdecisidirler, ne de alternatif bir geleceğin habercisi. Üstelik politik cazibeleri de yoktur. Onlar yalnızca bizim yaptıklanmızı yapamayan
    insanlardır ama eğer yapabilselerdi korkunç derecede mutlu olurlardı. Öz-oluşumun, sosyal bütünleşmenin ve sistematik yeniden üretimin merkezine doğru, piyasa seçimleriyle birlikte aynı anda hareket eden piyasa standartları, ahlâkî sorumluluklara hakim olma ya da onlann yerine geçme eğilimi gösterir.

    -Çevre gibi bir konu hakkında ne düşünürsünüz? Bu bir müşterek çıkarlar konusu olabilir mi?

    Bauman: Tekil konular, politikayı meydana getiren şeyler değil de, hükümetler üzerinde baskı uygulayan konular olursa, belki o zaman gelecek için yeni bir akım olabilirler. Geleneksel siyasî partiler, toplumu ikiye bölen temel bir çatışma durumuna dayanırdı. Ancak günümüzde, ötekilerin tümüne hakim olan böyle bir çatışma yoktur. Her biri değişik biçimlerde toplumu kesen, pek çok farklı çatışma vardır. Bu farklı çatışmalar nasıl bir araya getirilebilir? İşte soru bu.

    -Çağdaş toplumda ne tür baskı mekanizmaları işlemektedir?

    Bauman: Kısaca: bağımlılık, baştan çıkarma yoluyla sağlanır. Uzmanlar ve tüccarların tavsiye ettiği, her türlü sorunu çözecek cazip öneriler. Baştan çıkarıcı öneriler, tüketiciler tarafından coşkuyla karşılanır; ancak bunlan bir kere kabullendiniz mi piyasaya ve uzmanlara bağımlı hale gelirsiniz. Evlilik danışmanlanna bir kez bel bağlamaya görün, evlilik hayatınızı nasıl sürdüreceğiniz konusunda uzman tavsiyelerine gittikçe daha bağımlı hâle geleceksiniz. Bu bir "yumuşak bağımlılık (velvet dependency)"tır; ki insanlar bu bağımlılığı aktif olarak arar ve isteyerek seçer. Özgürlük, pek çok harika şey sunar ancak kişisel huzur için çok önemli olan bir şeyi sunmaz: kesinlik-yaptığınız şeyin doğruluğundan ve yapmaya karar verdiğiniz şeyin yanlış olmadığından emin olmak. Böyle bir kesinlik aramak, insanları daha derin bir bağımlılığa sürükleyecektir.

    -Peki, bu baskı mıdır?

    Bauman: Bu bir "yumuşak baskı" dır. Doğrusunu isterseniz, ben daima özgür tüketiciler hakkında konuşurum; çok geleneksel bir biçimde baskı altına alınmış müreffeh insanlar hakkında değil. Onlar hâlâ, ne yaptıklannı kontrol edebilen, onlara para veren ya da vermeyen, onlann her an hanelerine tecavüz edebilen kurumlara, günün 24 saati bağlıdırlar. Ama bugün, Foucault'un panoptical (kuşatıcı) iktidan, bir azınlık için kullanılmaktadır. Çoğunluk için o, bir tür kendi bağımlılığını yaratmaktır. İnsanlar pazarlama şirketleri, teknolojik veya bilimsel uzmanlar, psikologlar, psikiyatristler vb. ile memnuniyetle, isteyerek ve güle oynaya bağımlılık ilişkisine girmektedirler.

    -Ama bu çok fazla tek taraflı olmadı mı? Uzmanlığın kullanımını, Giddens 'in yaptığı gibi, bir tür kişisel güçlenme olarak göremez miyiz?

    Bauman: Uzmanlık hizmetlerini alanların çoğu, herhangi bir beceri öğrenmez. Bunun yerine onlar, artan bir biçimde, hayatlarının daha geniş bölümlerini uzmanlar için meşru nesneler olarak tanımlarlar. Psikiyatrinin gelişimine bakın! Neredeyse herkes psikiyatrik tedavinin potansiyel bir nesnesi oluncaya kadar, psikiyatri, sıradan yaşamın gittikçe daha çok parçasının psikiyatrik vakalar olarak tanımlanmasına dayanırdı. Ben bunun "muktedir kılıcı" (enabling) olduğuna inanmıyorum; o sadece olumsuz anlamda varolabilir. Bizim, uzmanlık gereksinimi doğurmayacak başka yeteneklerimiz yoktur. Gittikçe teknolojiye ve danışmanlardan aldığımız teknoloji-biçimli davranış reçetelerine bağımlı hale geliyoruz. Bu "yumuşak" badadır, çünkü zulüm hissi vermemektedir. Tersine, alışıldık cevap şudur: "Ben şimdi daha akıllıyım ve kaderimin iyi bir efendisiyim". Ancak yine de bu, bîr özgürlük kısıtlamasıdır. Birisinin tarifesine uyuyor ve artık sorunlarla mücadele etmiyorsunuz; başkalannın o sorunlan sizden alıp götürmesine izin veriyorsunuz. Ben bunun iyi ya da kötü olduğunu söylemiyorum. Tüketici Özgürlüğü, birey ve toplum hayatında nasıl da öylesine yer etmiştir ki, artık bağımlılıkla karşı-laştmlmamaktadır! İşte ben bunu anlamaya çalışıyorum. Özgürlük, bağımlılığın zıttı değildir; bağımlılıkla iç içe geçmiştir: sizler, uzmanlardan daha çok hizmet alıp daha özgür olurken, onlara daha da bağımlı hale geliyorsunuz. Demek ki özgürlük bağımlılığı arttınr.

    SOSYOLOJİ

    •Sosyolojinin günümüzdeki durumunu nasıl görüyorsunuz?

    Bauman: Sosyoloji, özellikle baskın Amerikan formu içerisinde, onun, kamu idarecilerine, ekonomik ye siyasal hayata yardım edebileceği gibi bir yalan vaatten gelişmiştir. Amprik sosyolojinin muhteşem gelişiminin arkasında, Amerika'daki iki büyük bürokrasi -savaş ve refah bürokrasisi- vardı. Bu, toplumsal çatışmalan çözmek, grevleri, isyanlan ve muhalefeti engellemek gibi pratik amaçlan olan bir amprik sosyolojiydi - insanlann ve kurumların amaçlannı fark etmelerine yardımcı, olmak gibi. Soğuk savaşın bitişi, bireyselci serbest piyasa toplumuna geçiş ve refah devletinin çökmesi nedeniyle, her iki bürokrasi de şimdi büyük bir kriz içerisindedir. Bu yüzden sosyolojinin geleneksel temelleri yavaş yavaş aşınmakta hatta yok olma sürecindedir. Bugün Amerika'da sosyologlar arasında çok büyük bir endişe hâkimdir, çünkü bazı sosyoloji bölümleri şimdiden dağılmış durumda. Ben bu durumdan kaygı duymuyorum, çünkü benim sosyoloji anlayışım Amerika'dan ziyade, Alman ve Fransız sosyoloji geleneğindeki Kıta Avrupa anlayışıdır.
    Sosyolojinin herhangi bir sorunu çözebileceğine hiçbir zaman inanmadım: Bizler sorunlan çözmüyor, sadece onlarla daha çok sıkılıyoruz. Walter Benjamin'e katılıyorum: Tarih, ihtimaller mezarlığıdır. Her tarihi gelişme, bir çok ihtimalin katledildiği anlamına gelir. Sosyoloji, bu katliamdan kurtulup, varlığını sürdüren ihtimalleri canlı tutmaya dair olandır. Bu, şunu gösteriyor ki her çözüm önerisi, her inanç kesin ve evrensel değildir, her şey tartışmaya açıktır ve tartışılmalıdır. Dolayısıyla bu noktadan hareket edecek olursak, kimsenin Amerikan sosyoloji bölümlerindeki dağılmayla ilgili bir kaygı taşımasına gerek yoktur. Çünkü onlar zaten tamamen farklı bir şey yapıyorlardı.

    'Sosyolojinin kurucularının rolü, geleneksel olarak hep güçlü olmuştur. Şayet postmodern onların altını oyuyorsa, günümüz için onlar, ne anlam ifade etmektedir?

    Bauman: Bir anlamda, klasiklere geri dönüyoruz. Bu, klasiklerin söylediklerini tekrar ediyoruz demek değildir ama yeniden, benzer türde bir sosyoloji yapıyoruz demektir. Klasik sosyologların ayırdedici özelliği, kendi zamanlarının büyük sorunlarıyla ilgilenmeleriydi. Yalnızca, içine atıldıkları bir kent toplumunda, kadın ve erkeğin zor durumunu anlamaya çalışan Weber, Durkeim ve Simmel geleneğinde olan budur. Eğer onlardan geriye kalan bir şey varsa, o da sosyolojinin tekrar yapıyor olacağı şeyin de bu olacağıdır. Dolayısıyla bir devamlılık söz konusudur ama aynı zamanda bir kopukluk da vardır. Klasik sosyologlar, rasyonel olarak organize olmuş bir topluma doğru ilerlediğimize inanmışken, biz artık buna inanmıyoruz. Onlar tarihin, bir ilerleme ve bir göstergesi olduğuna inanmışken, biz artık buna da inanmıyoruz. Bize göre tarih, sadece, önceden verilmiş istikametleri olmayan bağımsız bir olaylar dizisidir.

    -Küreselleşmenin ve Avrupa 'nın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

    Bauman: Her şeyden önce, postmodernitenin küreselleşmeye uygun olup olmadığı konusunda pek emin değilim. Postmodernite, dünyanın ayrıcalıklı bir bölümüne ait bir kültürdür ve dünyanın bu bölümünün tipik bir özelliği olan, üst derecede tüketim ve zenginliğe bağlıdır. Bu, herkesin hayat tarzına uydurulamaz. Normalde uyarıcılar (stimuli), üzerinde yükseldikleri ekonomik ve sosyal, temeller olmaksızın hareket ederler, bir tür bağımsızlık kazanırlar. Onların başarılı olmaları için gerekli olan şartlar sağlanmasa da başka yerlerde de uyarıcı olurlar. Ama uyarıcılar tek başlarına, sösyo-ekonomik temeller olmaksızın hareket ettiklerinde, öngörülemez sonuçlar doğurabilirler. Bana göre, komünizme ölümcül darbeyi postmodernizm indirmiştir. Komünizm, bundan böyle daha çok çelik, daha çok kömür, sulama sistemlerinin inşâsı vb. gibi, tamamen artan üretimle ilgili olan modern dünya ile birlikte yaşayabilecekti. Ancak o, eğlence, özgürlük, oyun, çeşitlillik vs. üzerine kurulu dünyayla beraber olamadı. Komünistlerin üretemediği şeyler bunlardı. Peki bu, Rusya, Ukrayna veya Bulgaristan'da postmodern bir toplum bulabileceğiniz anlamına gelir mi? Sanmıyorum. Uyarıcı oradaydı ve zaten olacakların fitilini ateşlemişti. Sonuç, tahmin etmesi çok zor, bir tür karışım olacaktır.
    Bugün Avrupa'daki en önemli fenomen, ulus-devletin yavaş yavaş zayıflayarak yok olmaya yüz tutmasıdır. Ulus-devlet, ekonomik yönetimi, siyasî otoriteyi ve kültürel hegemonyayı birleştiren, tarihte bir eşi daha olmayan bir kurumdu. Bugün ekonomik küreselleşmesinden dolayı ekonominin dümeni ulus-devletten uzaklaşmaktadır ve ulus-devlet, artık kendi kendisine yetebilen ekonomik bir sistem değildir. Kültürel hegemonya ise devletten aşağıya doğru kaymaktadır: Bu hareket, ekonomi gibi yukarıya doğru değil; sosyal hareketler, topluluklar, etnik gruplar yönünde aşağı doğrudur. Ulus-devletten geriye kalan, ekonomik yönetim ve kültürel hegemonyaca desteklenmeyen saf siyasî otoritedir. Acaba bu kurgu (saf siyasî otorite), diğer iki sütunu olmaksızın daha ne kadar varlığını sürdürebilir, merak ediyorum. Her halükârda, galiba ulus-devletin sonuna yaklaşmaktayız. Ama hangi sonuçlarla olduğunu söylemek zor. Bizler, zıt yönlerde başı çeken, ekonomik küreselleşme ve kültürel kabileleşmeye aynı anda tanıklık ediyoruz. Nasıl ele alacağımızı bilemediğimiz, yeni bir durumdur bu. Çünkü bütün bir sosyoloji, bu üç unsuru (siyasî otorite, kültürel hegemonya ve ekonomik yönetim) da kapsayan bir duruma alışıktı ama beklenmedik bir anda, her birinin kendine ait bir mekânı oldu ve aralarındaki etkileşimin nasıl olacağı şimdilik belirsizdir.

    * Çeviren: Aytaç Yıldız; Telos, fail 192, Issue 93, pl33, 12p.
    Bu mesaj en son " 05.04.07 " tarihinde saat 16:01 itibariyle etiyopya tarafından düzenlenmiştir...
    .
    .
    .
    .
    .
    .
    .

    {Super**68 "düşünen hayvan"ın önde gideni {Super**68

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Söyleşi (izmir)
    2006 Konuları bölümünde chatlax99 tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 06.04.06, 12:45
  2. LEVENT ÜLGEN söyleşi
    2006 Konuları bölümünde *daphne* tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 23.02.06, 16:18

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •