Yüreğinde biriken ve henüz adını koyamadığı duyguların ikilemindeydi. Bir türlü ne yapacağına karar vermiş değildi. Yüreğindeki duyguları tarif edemiyordu. Mutsuz değildi ama bu günü yaşamakta onu mutlu etmeye yetmiyordu. Geçmişte yapamadığı bazı şeylerin mutsuzluğunu mu hissediyordu acaba? Bu soruya da kesin kez evet veya hayır diyemiyordu. Ve düşünüyordu, geçmişi mi anımsasa, yoksa geleceği mi hayal etse.
Kıymetli bir hazine gibi içinde sakladığı en değerli duygularına, yüreğinden geldiği gibi hükmedeme ne kadar zor olsa da… O, duyguları öldürmeden korumak yerine, ömür dediğimiz doğumla ölüm arasındaki şu kısacık zamanı doyasıya özgürce ve önyargısız… Yaşamak istiyordu belli ki.
Serçeler sevinç çığlıkları atıyordu. Bir umudu olursa adını SEVİNÇ koyacaktı. Güneş en sarı rengiyle sımsıcak kucaklıyordu hayatı. Serçelerin cıvıl cıvıl sesleri ona moral veriyor yaşama ümidini hatırlatıyordu. Ve O, yaşıyordu. Peki, duygularındaki can sıkıcı bunaltı ve her şeye karşı isteksizlik neydi. Oysa serçeler ne güzel ötüyordu neşeyle ve birbirleriyle bazen fısıldaşır, bazen de hep beraber bir oyunu canlandırır gibi. Güneş henüz doğmuş havanın geceden kalan rutubeti daha kırılmamış, cadde ve sokaklarda tek tük insanlar hızlı adımlarla geçiyordu. Ancak birazdan hareketlenme başlayacak taşıtların gürültüsü şehri kaplayacaktı. <******>
Kim bilir kaçıncı çiy düşmüştür kırmızı gelinciklerin üstüne yaylalarda diye düşündü. Son kadehini bir dikişte içti. Bu gün sarhoş olmak istiyordu. Bugün dünyanın en mutlu insanıydı. Bu gün en çok sevdiği arkadaşından haber almıştı,
“Ümit bir kuştur kalbimizde hiç susmaz” hepimiz kendi penceremizden gönül gözümüzle gördüğümüz kadar çevremizdeki olayları ve doğadaki değişiklikleri algılarız. Kendimizin veyahut karşımızdakinin iç dünyasında hissettiklerini ve en önemlisi gerçekle hayalperestlik arasındaki farkı nasıl anlarız; diye düşündü.
Oysa ümit ettiği kadar veya hiç ümit etmediği halde hedefe yaklaşacağını veya uzaklaşacağını biliyordu. Ümit etmeyi, hayal ve hayalperestliği birbiriyle hiçbir zaman karıştırmamıştı. Onun için bir şeyi tanımlamak akıl işi, hayalperestlik ise akıldışıydı. Peki, peki ya aşkı tanımlamak veya tarif etmek mantıkla mümkün müydü? Hayal etmeden bir aşkı, bir sevdayı yaşamak onu; ta iliklerinde, yüreğinin derinliklerinde ve de hücrelerinde hissetmeden, geceleri kalkıp onu düşünmeden, gözlerini gözlerine çivilemeden, birlikte yaşanacak geleceği düşlemeden; deliksiz uyumak yatakta mümkün mü?
Bir şeyi ümit etmek yaşama evresi içinde yüreğin heyecanı, arzusu ve ihtirasıydı. Bir şeyi ümit etmek beklemekti. Ümit ettiğin şeyin gerçekleşmesini sabırla beklemekti. Her şeyden ümidini kesmiş bir kalp hissetmiyordur, insanın, ümidi kalmamış hayalleri tükenmişse, duygusal yaşamı da bitmiş demektir. Ümidin içinde sevgi varsa, kalbimizdeki kuş iyi kuş mudur? Ümidin içinde korku varsa korkarak ümit etmek kalbimizdeki kuşun sustuğu anlamına gelir mi? <******>
Elbette gelmez.
Kimileri korkuyla ümit eder.
Kimileri hasretle, sevgiyle.
Kimileri şefkatle.
Kimileri nefretle ümit eder.
Ümitle gerçekleşen arzular vardır.
Hayal ise üç boyutlu beyinsel bir mutluluk tur yaşanım içinde diye düşünerek hayallere daldı kahramanımız...
alıntı


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla


