Biriktirdiğim hiçliği getirdim sana, geçen zamanı ardıma alıp geldim ve yine sana sormadan döküldüm kapına, sabahtan eksik renklerle… Üstüm başım toz, toprak ve çokça kendim dağınık, dikiş tutmaz… Dikiş tutmaz sancıların koynunda hangi düzgün cümle aklıma gelse, aklıma gelen dilime dolanıyor. Bir kaç kem, küm biraz ‘a’ birazda ondan bundan sonra, ele avuca sığmaz bir konuşmamak çörekleniyor boğazıma ve susmak, susuyorum…
Tanrıdan anlaşılmayı dile(n)mek geçiyor içimden, bırakıyorum içimi anlaşılmayı dile(n)mek ağır geliyor. Kendimi tutuyorum, dilime dolananı küfür ile çözüyorum… Çözülüyorum hayata beni bağlayan tüm anlamlardan.
Beni tut, iki satır arasında bir ‘ölüm’ kol geziyor. Tut ki gece hep sabah oluyor. Tut ki ben seni seviyorum. Tut ki Dünya bir yalan. Tut ki yokluğununki dışında tüm sancılar cümle dışında. Tut ki, tut ki yaşamak sen’lik ben’lik değil, bize göre… Beni tut bir yaşamakta, yaşamak çözümsüzlük içersin geride kalanlara(!) İçinde senin olduğun bir yaşamak var bu şehirde ve sen yaşayabileceğim başka bir hayatın hatırasısın bende… Bu şehir sensizliği yüzüme çarpsa bile…
Sensiz yıllarım olmaya başladığından beri gamzelerimi boğdum yüzümdeki çizgilerin kendine derin kuytuluklarında. Yalnız yalancı ve sahte birkaç tebessüm oldukları yerde yüzümde sırıtarak kaldılar, o kadar. Yalnızlığımda camlar kırdım, acayip küfürler ettim. Kendime bulaştım, kafamı kırdım. Şarap kırmızısı sarhoşluklarım ve şarap ertesi ekşimsi sevişmelerim oldu. Gözlerinden tattığım sarhoşlukla yüzüme şarap kırmızısının o ayıp, o utanan tonu yapıştı. Şarap kırmızısının utanan tonu ezdi beni… Keskin sözlerle sivri acılara, kalın sigaralarla büyük öksürüklere bulaştım. Büyük öksürüklerle uzun geceleri sarstım ben, sarsılmadım…
Yine gecedir ve gece yine aşılmaz perdeler çeker gerçeklerin üzerine… Pencerenin diğer yanı sen, olduğum yer yokluğun… Yalnızım. Yalnızca, yalnız… O kadar yalnız… Yalnızım, zulamda ölümüm işte harf, harf karşındayım. Gözlerinde kocaman bir yalnızlık sarsıyorum. Sana demiştim ya aşk’a b’aşk’a hiçbir harfi yakıştıramıyorum, b’aşk’a, b’aşk’a yazarken bile… Hala öyle varsın dil bilgisi yazdıklarımı yadırgasın. Aşk’a b’aşk’ a hiçbir harfi yakıştıramıyorum… Odanın ışığı sönük üstüne, üstüne karanlığı çekmişsin. Sana bu gece vakti karanlık yakışmıyor bu gece…
Daha önce gözlerinde gördüğüm bir pırıltı atlatılamamış sıcaklığı gürültüsünde saklı, soğuk demirin üzerine düşmüş. Sıcaklığı gürültüsünde saklı soğuk demir avucumda, avucum terliyor… Aşk’a b’aşk’a harfler sana karanlık yakışmıyor bu gece… Bu gece vakti yakışıksız ne varsa en yakışıklı ölümü çağrıştırıyor çığlık, çığlığa… İçimin benden rahatsız sesiyle konuşuyorum ‘‘ sus, sus, sus’’(!)Bedenimi ve beynimi geceyle ve ilk kez ve son kez sarsacağım(!)
Bana sustu tüm renk ve sesler biliyorum. Bana sustu tüm iklimler ve şiirler… Çirkin parıltısını beynime, atlatılamamış sıcaklığının gürültüsüyle işledi soğuk demir, biliyorum… Biliyorum oldu tüm bunlar, sen bu satırları okumadan, bilmem kaç zaman önce hem de… Ben kendimi tanıyorum(!) Zulamdan çıkarttığım ölümüm bedenimde soğudu… Keşke sen giderken sarsılan yüreğime yetiştirseydim, ölümümü… YOKSUN
Bir saatte balkonun süsüdür, dışarısı.
Bir saatte her acı, tek renk.
Ambulans sireniyle dolarken hayatıma, yaşamak Kalıveririm…
Düşündüğümü yazmam bir saatte
Vakit geçtir, geçmiştir.
Bir saatte gülüşüm sevinçten,
Uykum huzurdan, yoksundur.
O saatte hep, sen yoksundur…
Kenan Ocak


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla


