Öyle bir yağmur yağıyordu ki, insanlar kaçışıp duruyorlardı. Yağmur inadına hızlanıyordu. Neredeyse dışarıda kimse kalmamıştı ki bir kız, şemsiyesini açamamıştı bir türlü. Kim bilir kaç dakikadır uğraşıyordu. Bunu gören bir çift göz kendini dışarı attı. “Bırakın lütfen hanımefendi, bir de ben deneyeyim”… Olmadı, o da açamadı. Çocuk şemsiyeyi bir kenara atıp kızın elinden tuttu ve içeriye girmek için koşmaya başladılar. İçeri girdiklerinde hallerine gülüyorlardı. Ve hala elleri ayrılmamıştı. İkisi de birden farkında vardıklarında elektrik çarparcasına bıraktılar ellerini tutuşturmayı. Kıpkırmızı olmuştu ikisi de. Kız yere bakıyor, çocuk ise sağa sola dönüyordu. Biraz zaman geçtikten sonra ikisi aynı anda konuşturlar. Ve sadece “Ben…” diyebildiler. Ardından tekrar gülüştüler. “Ben Ümran”, “Ben de Ömer… Ömer Lütfü”… Tabi ki ikisi de memnun olmuşlardı, bu hallerinden de belliydi… Ve yağmur dinmişti. Tekrar başlaması için içlerinden dua ediyor gibiydi gözleri. Başlamadı. Kız eğilip şemsiyesini aldı ve teşekkür etti. Dışarı doğru yöneldi Ümran, bir an yavaşladı ve bir şey duymak için bekler gibi oldu ama “gitme” diyemedi Ömer…
Ve bir ay geçti. Birbirlerini unutamamışlardı. İkisi de iş arıyordu o günlerde. Büyük bir holding sınırlı sayıda eleman alacaktı. Müracaatlar Pazartesi günü… Pazar günü birbirlerinin rüyalarına girmişlerdi. Pazartesi sabahı buruk bir tebessüm vardı ikisinin de yüzünde. Holdinge önce Ömer girdi, birkaç saniye ardından Ümran. Yüzyüze gelmemişlerdi ve birbirlerinden haberleri de yoktu. İsimler sırasıyla okunuyordu. “Ömer Lütfü SARAL” dediler. Geldi ve gülümseyerek dosyasını açtı. Gülümsemesi birden telaşa dönüştü. Başvuru formu yoktu. Birkaç sıra arkadan ismi duyup gelen Ümran, elindeki kağıdı Ömer’e uzattı ve “Galiba bunu arıyorsunuz. Düşürmüşsünüz…” dedi. Ömer arkasını döndü… Telaşı tekrar gülümsemeye dönüştü. Elini kağıda uzattı ve öylece durup birkaç saniye gözlerini Ümran’dan ayırmadı. Teşekkür edip kağıdı aldı ve arkasını dönüp görevliye uzattı. Ömer’in sırası geçti ve dosyasını toparladı… Gitmeye hazırlanıyordu. Birkaç metre ötedeki Ümran’a gözlerini çevirdi tekrar, giderken. Yavaşladı ve bir şey durmak için bekler gibi oldu ama “gitme” diyemedi Ümran…
İki hafta geçti. İkisine de aynı mektuptan birer tane geldi. Mektuplarda işe alındıkları yazıyordu. “Acaba o da mı?” diye düşünmeden edemediler. Ertesi gün ikisi de işe başlamıştı… Sürekli birbirleriyle karşılaşıyorlardı fakat gözlerini birkaç saniye sonra kaçırıp işlerine devam ediyorlardı. Böylece günler geçti. Hatta aylar geçti. Hala gözleri konuşuyordu ikisinin de. Dillerinden hissettikleri bir türlü dökülemiyordu. Bir sabah ikisi de holdinge yarım saat erken geldiler. Sadece güvenlik görevlileri vardı. Kapıda karşılaştılar. Gülüştüler ve birlikte asansöre yürüdüler. İkisinin de eli aynı anda tuşa uzandı, elektrik çarparcasına ellerini geri çektiler. Ömer sonra tuşa bastı, 6. kat… Göz göze geldiler ve uzun süre konuşmadılar. İkisi de birlikte, aynı anda “Ben…” dediler. Tekrar gülüştüler. Ve Ümran; “Ben seni seviyorum..” dedi. Ömer; “Ben de” … Ve birbirlerine sarıldılar. Henüz 5. kattı.
Birkaç saat sonra televizyonlar son dakika haberleriyle yayınlarına ara verdiler; “Bir saat önce yaşanan artçı depremde maddi hasar fazla olmazken, büyük bir holdingde asansör ipinin kesilmesi sonucu iki genç, hayatını feci şekilde kaybetti…”
İki gencin cenazesi aynı yerde toprağa verildiler. İkisinin de günlüğü birbirinin kopyası gibiydi… Günlükleri okuyan aileleri mezarlarını yan yana koydu… Ö mer L ütfü ve ÜM ran gibi siz de hiçbir şey için geç kalmayın… Sonra birlikte yaşayacak bir ÖM e RÜ mran’nüz olmayabilir…


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla