• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
4 sonuçtan 1 --- 4 arası gösteriliyor
  1. #1
    csyasoo adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-07-2005
    Mesajlar
    16,466
    Karizma Gücü
    10

    Psikiyatri İktidarı (Alıntı) / TY SENDIKA CALISMASI !




    Yapı ve Kredi Yayınları
    Çeviren: Selahattin Hilav.

    1973-1974 –Psikiyatri İktidarı


    İki olgu arasında, hiç kuşkusuz, tarihsel bir karşılıklı bağlantı var:
    XVIII. yüzyıldan önce, delilik sistemli bir biçimde bir yere kapatmanın konusu olmuyordu; bir tür yanlış ya da yanılsama olarak düşünülüyordu. Klasik çağın başlarında bile, delilik, bu dünyanın kuruntu-varlıklarından biri olarak görülüyor, onların arasında yaşayabiliyor, ancak aşırı ve tehlikeli biçimler edindiğinde onlardan ayırtlanıyordu.

    Bu durumdan, deliliğin hakikatinin ortaya çıkabileceği ve ortaya çıkması gereken ayrıcalıklı yerin hastanenin yapay alanı olmadığı anlaşılır. Benimsenmiş iyileştirme yerlerinin ilki, doğaydı. Çünkü doğa, hakikatin görülebilen formuydu; yanlışı giderebilme, kuruntu-varlıkların ortadan çekilip gitmesini sağlama gücüne sahipti. Bundan ötürü hekimler seyahat etmeyi, dinlenmeyi, gezinmeyi, bir köşeye çekilmeyi, kentin yapay ve boşuna dünyasından uzaklaşmayı öğütlüyorlardı.

    Esquirol, bir psikiyatri hastanesinin planlarını tasarladığında, bunu hatırlayacaktı. Nitekim, her avlunun ferah bir biçimde bir bahçeye bakmasını salık veriyordu. Kullanılan bir başka iyileştirme yeri, tersine çevrilmiş doğaydı, yani tiyatroydu. Hastanın önünde kendi deliliğinin komedisi oynanıyordu, bu delilik sahneye konuyor ve ona bir an, kurgusal bir gerçeklik veriliyordu; dekorlar ve kıyafet değiştirmeler yardımıyla, bu delilik, sanki gerçekmiş gibi ortaya konuyordu. Ama böylece tuzağa düşen yanlışlığın, bu yanlışlığa kurban olanın gözü önüne apaçık serilmesi amaçlanıyordu. Bu teknik de, XIX. yüzyıl da henüz tamamen ortadan kalkmamıştı. Orneğin Esquirol, enerjilerini ve mücadeleden tat almalarını harekete geçirmek için, melankoliklere yönelik davalar uydurmayı öğütlüyordu.

    XIX. yüzyıl başlarındaki bir yere kapatma uygulaması, deliliğil yanlıştan daha çok düzgün ve normal davranışa oranla ele alınmasıyla zamandaştır. Yani deliliğin, çarpık bir yargı olarak değil de, isteme, tutkuları yaşama, kararlar alma ve özgür olma tarzındaki bir bozukluk olarak görüldüğü; kısacası, hakikat-yanhş-bilinç ekseninde değil de, tutku-istenç-özgürlük ekseni üzerinde yer aldığı dönemle zamandaştır. Bu, Hoffbauer’in ve Esquirol’ün döne midir. “Hezeyanı zar zor görülebilen deliler vardır; tutkuları, manevi duygulanımları çığrından çıkmış, sapık ya da ortadan kalkmış olmayan hiçbir deli yoktur... Hezeyanın azalması, ancak deliler ilk duygulanmalarına geri döndükleri zaman kesin bir iyileşme belirtisidir.’ Gerçekten de, iyileşme süreci nedir? Yanlışın ortadan kalkması ve hakikatin yeniden belirmesi midir? Hayır, bu değildir; ama “makul sınırları içinde manevi duygulanımların geri dönmesidir; dostlarını, çocuklarını görme isteğidir, duyarlığın gözyaşlarıdır, derdini açma, ailesine yeniden kavuşma gereksinimidir; alışkanlıklarını yeniden edinmedir”.

    Oyleyse, düzgün davranışlara bu dönüş hareketinde, tımarhanenin rolü ne olacaktır? Kuşkusuz, tımarhane, öncelikle, XVIII. yüzyılın sonunda hastanelere yüklenen işlevi yerine getirecektir. Yani akıl hastalığının hakikatini ortaya çıkarmayı olanaklı kılacak, hastanın çevresinde hastalığı maskeleyen, karman çorman eden, sapmış formlara sokan, sürdüren ve yeniden hızlandıran ne varsa hepsini bir yana itecektir. Ama Esquirol’ün modelini ortaya koyduğu hastane, hastalığın iç yüzünün ortaya çıkarıldığı bir yer olmaktan çok, bir karşı karşıya gelme alanıdır. Bozuk bir irade, sapık bir tutku olan delilik, burada, sağlam bir iradeyle ve ortodoks tutkularla karşılaşmalıdır. Bunların yüz yüze gelmesi, kaçınılmaz ve daha doğrusu arzu edilen çatışması, iki sonuç doğuracaktır: hiçbir hezeyanda dile gelmediği için elle tutulur hale gelemeyebilen hasta istenç, hekimin sağlam istencine karşı gösterdiği dirençle, rahatsız lığını apaçık ortaya çıkaracaktır ve öte yandan, burada ortaya çıkan mücadele, iyi sürdürülürse, sağlıklı istencin zaferi, bozuk istencin baş eğmesi ve kendinden vazgeçmesiyle sonuçlanacaktır. Demek ki burada, bir karşıtlık, mücadele ve boyun eğdirme süreci söz konusu. “Karışıklık yaratacak bir yöntem uygulamak, kasılmayı kasılmayla yok etmek gerekir... Bazı hastaların tüm karakterini boyun duruk altına almak, iddialarını yenilgiye uğratmak, taşkınlıklarını evcilleştirmek, gururlarını kırmak ve bu arada ötekileri uyarmak, yüreklendirmek gerekir”.

    XIX. yüzyıl psikiyatri hastanesinin çok acayip işlevi, işte böyle ortaya konur. Bu hastane, teşhis ve sınıflandırma alanıdır; düzenlenimleri büyük bir bostanı alda getiren avluların (bunlarda sınıflandırılmış hastalıklar ayrı ayrı yer alır) oluşturduğu bir botanik bahçesidir. Ama aynı zamanda, karşı karşıya gelmek için kapalı bir alan, kişi kişiye savaş alanı, zaferin ve baş eğmenin söz konusu olduğu kurumsal bir alandır. Tımarhanelerin büyük hekimleri (Leuret, Charcot, Kraepelin gibi), hem hakkında edinmiş olduğu bilgiyle hastalığın hakikatini açıklayabilen ve hem de hastalığı hakikati içinde meydana getiren ve istencinin hasta üzerindeki etkisiyle hastalığa gerçekte boyun eğdiren kişidir.

    XIX. yüzyıl tımarhanelerinde uygulanmış bütün tekniklerin ya da yöntemlerin —tecrit, özel ya da açık sorgulama, duş yaptırma gibi uygulamalar, cezalar, ahlaksal görüşmeler (teşvikler ya da uyarmalar), sert disiplin, mecburi çalışma, ödüller, hekim ile bazı hastaları arasındaki tercihli bağıntılar, hastayı hekime bağlayan bağımlılık, elinde tutma, hizmet etme ve kimi zaman da kölelik ilişkileri—, evet bütün bunların işlevi, tıp kişisini “deliliğin efendisi” haline getirmekti. Yani deliliği, saklandığı, gömülü ve sessiz kaldığı zaman hakikati içinde ortaya çıkaran ve deliliğe egemen olan; onu yatıştıran ve hem de ustaca zincirden boşandırdıktan sonra yatıştıran ve gideren kişi haline getirmekti.
    devam edecek
    benim notum: diğer efendilik ilişkileri için de ipuçları var sanki...
    Bu mesaj en son " 26.04.07 " tarihinde saat 22:51 itibariyle csyasoo tarafından düzenlenmiştir...

  2. #2
    csyasoo adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-07-2005
    Mesajlar
    16,466
    Karizma Gücü
    10
    Öyleyse şematik olarak şunları söyleyebiliriz: Pasteurcü hastanede, hastalığın “hakikatini üretme” işlevi, gittikçe silikleşmişti. Hakikatin üreticisi olan hekim, bir bilgi yapısı içinde gözden kayboluyordu. Buna karşıt olarak Esquirol’ün ya da Charcot’nun hastanesinde, “hakikat üretimi” işlevi, aşırı ölçüde büyür, hekimin kişiliği çevresinde yücelir. Ve burada söz konusu olan, hekimin üstün iktidarı İsterinin keramet taslayıcısı Charcot, bu tip işlevselliğin, hiç kuşkusuz, en simgesel kişisidir.

    Bu yüceltme, tıp iktidarının, güvencelerini ve haklı çıkmalarını bilginin ayrıcalıklarında bulduğu bir dönemde ortaya çıkar. Hekim uzmandır artık, hastalıkları ve hastaları bilmektedir; kimya ya da biyoloji bilgininin bilgisi türünden bir bilgisi vardır onun ve müdahale etmesinin ve karar vermesinin dayanağı da budur. Bundan ötürü, tımarhanenin psikiyatra verdiği iktidar, tıp bilimiyle bütünleşebilir fenomenler üreterek kendini haklı çıkarmalıydı ve aynı zamanda, bir temel ve en üst iktidar olarak da maskelemeliydi. İpnotizma ve telkin tekniğinin, hastalığı saklayan uydurma belirtiler sorununun, organik hastalık ile psikolojik hastalık arasında ki ayrımsal teşhisin; psikiyatri uygulamasının ve kuramının merkezinde uzun yıllar (en azından 1860’tan 1890’a kadar) yer alması da bu açıdan bakınca kolayca anlaşılıyor. Bu alanda en yetkin, fazlasıyla mucizeli bir biçimde yetkin noktaya, Charcot’nun servisindeki hastalar, tıpsal iktidar-bilme’nin talebi üzerine, sara hastalığı normuna uyan ve dolayısıyla organik bir hastalığın terimleri içinde okunup çözülmeye, bilinmeye ve tanınmaya elverişli belirtileri üretmeye başladıkları zaman ulaşılmış oldu.

    Bu, tımarhanenin iki işlevinin yeniden paylaştırılıp birbirinin üstünde yer aldığı (bu iki işlev, bir yanda hakikatin sınanması ve üretimi, öte yanda fenomenlerin saptanması ve bilgisidir) kesin sonuçlu dönemdir. Artık bundan sonra, hekimin iktidarı, temel özelliği bilgiye tamamen açık fenomenler ortaya koymak olan bir akıl hastalığının gerçekliğini üretme olanağı sağlıyordu. Bu açıdan, isterik kadın, en yetkin hastaydı, çünkü bilinmeye ve tanınmaya açıktı; yani tıp iktidarının etkilerini, hekimin bilimsel bakımdan kabullenilebilir bir söylem uyarınca betimleyebileceği formlar içinde bizzat isteri hastası kadın kopya çekerek ortaya koyuyordu. Bütün bu işlemi okunaklı kılan iktidar bağıntısının belirleyici rolü ise bulunup ortaya çıkarılamazdı. Çünkü, isterinin yüce erdemi, görülmedik bir uysallık ve gerçek bir epistemolojik ermişlik olduğu için, hastalar bu rolü kendiliklerinden yükleniyorlar ve bu durumun sorumluluğunu da kabul ediyorlardı. Bu rol, belirtilerde, hastalıklı bir telkin olayı olarak görülüyordu. Artık bundan sonra, her şey, bilen özne ile bilinen nesne arasındaki bilgi berraklığı içinde sergileniyordu.

  3. #3
    csyasoo adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-07-2005
    Mesajlar
    16,466
    Karizma Gücü
    10
    Şöyle bir varsayım ileri sürebiliriz: bunalım baş göstermiştir ve karşı-psikiyatrinin henüz belli belirsiz farkedilen çağı, Charcot’nun betimlediği isteri krizlerini, bizzat kendisinin yarattığı konusunda kuşku duyulduğu ve çok geçmeden de bu konuda kesinlik sağlandığı zaman başlamıştır. Burada, Pasteur’ün bir keşfi, yani hekimin, mücadele etmesi gerektiği hastalıkları yarattığı düşüncesiyle eşdeğer bir bulgu söz konusudur.

    Ne olursa olsun, XIX. yüzyılın sonundan sonra psikiyatrinin geçirdiği bütün büyük sarsıntılar, aslında, hekimin iktidarını sorguya çekmişe benzemektedir. Yani hekimin bilgisinden ve hastalık konusunda açıkladığı hakikatten çok, hasta üzerinde gerçekleştirdiği etki ve iktidar söz konusudur. Daha açıkça şöyle diyebiliriz:Bernheim’dan Laing’a ve Basaglia’ya kadar, soru konusu olan şey, hekimin iktidarının söylediği şeyde ne tarzda içerilmiş olduğu ve tersten ele alınınca da, hakikatin, hekimin iktidarı tarafından nasıl üretildiği ve düzenlendiğiydi. Cooper şöyle diyordu: “Bizim sorunumuzun özünde, şiddet yer almaktadır”. Basaglia’nın görüşü ise şöyleydi: “Bu kurumların (okul, fabrika, hastane) ayırt edici özelliği, iktidarı ellerinde tutanlarla ellerinde tutmayanlar arasındaki kesin ayrılıktır.” Yalnızca psikiyatri uygulamasının değil, psikiyatri düşüncesinin de bütün büyük reformları, bu iktidar bağıntısı çevresinde ortaya çıkar. Yani bütün bu reformlar, söz konusu bağıntının yer değiştirmesini, maskelenmesini, bir yana atılmasını ya da ortadan kaldırılmasını gerçekleştirmek için yapılmış girişimlerdir. Karşıpsikiyatriyi, eskiden, hastane alanı içinde hastalığın hakikatini üretme görevini yüklenmiş psikiyatrın rolünü sorgulayan girişim olarak düşünecek olursak, modern psikiyatrinin tümünün, temelinde, karşıpsikiyatrinin at oynattığı bir alan olduğunu söyleye biliriz.

    Bundan ötürü, modern psikiyatri alanını bir uçtan öbür uca geçen karşıpsikiyatriler’den söz edilebilir. Ama tarihsel, epistemolojik ve siyasal açıdan birbirinden apaçık biçimde ayrı olan iki süreci titizlikle ayırt etmek belki de daha iyi olacaktır.

    Once, “psikiyatrisizleştirme” hareketi ortaya çıktı. Charcot’dan hemen sonra beliren hareket budur. Burada söz konusu olan, hekimin iktidarını ortadan kaldırmaktan çok, bu iktidara, daha sağlam bir bilgi adına yer değiştirtmek; ona başka bir uygulama noktası ve yeni ölçüler sağlamaktır. Amaç, Charcot’nun kafasızlığının (ya da cehaletinin), yanılgılara düşerek hastalıklar, yani sahte hastalıklar üretmeye sürüklediği bir tıp iktidarını, makul etkililiği içinde yeniden kurmak için, akıl hastalıkları tıbbını psikiyatrisizleştirmektir.

    1) Psikiyatrisizleştirmenin ilk formlarından biri, bu akımın eleştirici kahramanı olan Babinski ile başlar. Bu anlayışın amacı, hastalığın hakikatini tiyatrovari bir biçimde üretmeye çalışmaktan çok, onu, tıpatıp gerçekliğinin sınırları içine sokmaktır. Çünkü hastalık, çoğunlukla, tiyatrovari bir davranışa kendini bırakmaktan türeyen, yani organik olmayan ve telkinden kaynaklanan bir sonuçtur. Dolayısıyla, hekimin hasta üzerindeki egemenliği, bundan böyle, katılığından bir şey kaybetmeyecek, ama bu katılık, hastalığın, tam anlamıyla asgariye indirgenmesine yönelecektir. Yani hastalığın akıl hastalığı olarak teşhis edilebilmesi için gerekli ve yeterli işaretlere ve bu belirtilerin ortadan kaldırılması için gerekli tekniklere yönelmek söz konusudur.

    Başka bir deyişle, burada söz konusu olan, psikiyatri hastanesini, bir tür pastörleştirmek ve Pasteur’ün, hastanelere uyguladığı aynı basitleştirme işlemini uygulamaktır. Yani amaç, teşhis ile tedaviyi, hastalığın doğasının bilgisi ile belirtilerinin ortadan kaldırılmasını, doğrudan doğruya birbirine eklemlemektir. Sınama anı, yani hastalığın, hakikati içinde ortaya çıktığı ve tamamlandığı an, tıp süreci içinde yer almasıdır. Hastane, tıp iktidarının en sağlam biçimde varlığını sürdürdüğü, ama delilikle karşılaşmak ya da onun karşısına çıkmak zorunda olmadığı sakin bir yer haline gelebilir. Psikiyatrisizleştirmenin bu “mikroptan arıtılmış” hastalık belirtisi üretmekten kaçınan formuna, “sıfır üretimli psikiyatri” diyebiliriz. Ruhsal-cerrahi ve farmakolojik psikiyatri bunun en önemli iki formudur.

    2) Öncekinin tam tersi olan bir başka psikiyatrisizleştirme formu da vardır. Burada söz konusu olan, deliliği, hakikati içinde en yoğun biçimde üretmektir. Ama bu, hekim ile hasta arasındaki iktidar bağıntıları; tamıtamına bu üretime yatırılacak, ona tam anlamıyla uygun olacak, onun tarafından aşılmayacak ve onu denetim altında tutacak biçimde gerçekleştirilmelidir. “Psikiyatrisizleştirilmiş” tıp iktidarının bu biçiminde sürdürülmesinin ilk koşulu, tımarhane alanına özgü bütün etkilerin devre dışı bırakılmasıdır. Her şeyden önce, Charcot’nun keramet gösterme tavrının içine düştüğü tuzaktan sakınmak gerekir. Hastanedeki boyun eğmenin, tıp otoritesiyle alay etmesinin ve bu suç ortaklıkları ve karanlık kolektif bilgiler alanında, hekimin hüküm yürüten biliminin, istemeyerek ürettiği mekanizmalar içine düşmesinin önlenmesi zorunludur.

    Başbaşa konuşma kuralı ve dolayısıyla hekim ile hasta arasındaki özgür sözleşme ve bağıntı etkilerinin yalnızca söylem düzeyiyle sınırlandırılması kuralı (“Senden bir tek şey istiyorum; bu da, aklından geçenleri apaçık bir biçimde söylemendir”) söz konusu dur burada. Bu aynı zamanda, söylemsel özgürlük kuralı (“Hekimini yanılttığın için övünemeyeceksin artık, çünkü sorulara cevap vermeyecek ve aklına geleni söyleyeceksin, bunlar konusunda ne düşündüğümü sormak zorunda da değilsin; bu kurala aykırı davranarak beni aldatmak istersen, gerçekten aldatılmış olmayacağım; kendin tuzağa düşmüş olacaksın, çünkü hakikatin üretilmesini bozmuş olacaksın ve bana birkaç seans daha fazlası için para ödeyeceksin”) ve dolayısıyla, bu ayrıcalıklı yerde ve hekimin iktidarının uygulandığı eşi benzeri olmayan bu saatte yaratılan etkilerden başkasına gerçeklik tanımayan kuralıdır ve tamamen sessizlik ve görülmezlik içine gömüldüğü için, herhangi bir karşı etki altında kalmayan bir iktidardır.

  4. #4
    csyasoo adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-07-2005
    Mesajlar
    16,466
    Karizma Gücü
    10
    Psikanaliz, tarihsel açıdan, Charcot travmatizminin yol açtığı bir başka büyük psikiyatrisizleştirme formu olarak görülebilir. Başka bir deyişle psikanaliz, psikiyatrinin üstün iktidarının paradoksal etkilerini silmek için, tımarhane alanının dışına çıkmaktır; ama aynı zamanda, hakikat üretici olan tıp iktidarının, bu üretimin aynı iktidara her zaman denk düşmesi için hazırlanmış bir alanda yeniden kurulmasıdır. Tedavinin temel süreci olarak aktarım kavramı, bu uygunluğu bilgi formu içinde kavramsal olarak düşünmenin belli bir biçimidir. Aktarımın parasal karşılığı olan ödeme yapmak, bu uygunluğu, gerçeklik içinde güvenceye bağlamaktır; yani hakikatin üretiminin, hekimin iktidarını tuzağa düşüren, ortadan kaldıran, deviren bir karşı-iktidar haline gelmesini engellemenin bir tarzıdır.


    İkisi de iktidarı koruyan, ama biri hakikat üretimini ortadan kaldırdığı ve öteki, hakikat ile tıp iktidarını uygun duruma getirmeye çalıştığı için, her ikisi de iktidarın koruyucusu olan bu iki büyük psikiyatrisizleştirmeye karşı çıkan da, karşıpsikiyatridir. Bu bakımdan, tımarhane alanının dışına çıkmaktan çok, bir iç çalışmayla bu alanın sistemli bir biçimde yıkılması ve hastaya, sıfırlamaya çalışacak yerde deliliğini ve deliliğinin hakikatini üretme iktidarını aktarma söz konusudur. Buradan yola çıkılarak, psikiyatrinin, bilgi terimlerine (teşhisin doğruluğu ve tedavinin etkililiği) dayanan hakikat değeri ile hiçbir ilişkisi olmayan karşıpsikiyatrinin amacının ne olduğu kavranabilir sanırım.

    Karşıpsikiyatride, kurum içinde ve kuruma karşı mücadele söz konusudur. XIX. yüzyılın başlarında büyük tımarhane yapıları ortaya konduğunda, bu yapılar, toplumsal düzenin (bu düzenin, delilerin düzensizliğine karşı korunması gerekiyordu) gerekimleri ile tedavinin gerekleri (bunlar, hastaların ayrı tutulmasıydı) arasında olağanüstü bir uyum olduğu ileri sürülerek haklı çıkarılıyorlar dı. Hastaların ayrı tutulmasını haklı çıkaran Esquirol, bunun beş nedeni olduğunu söylüyordu:

    1) delilerin kişisel güvenliğini ve ailelerinin güvenliğini sağlamak,
    2) delileri dış etkilerden kurtarmak
    3) kişisel dirençlerini kırmak,
    4) zorla bir tıp rejimine sokmak,
    5) onlara, yeni düşünsel ve ahlaksal alışkanlıklar kazandırmak

    Burada her şeyin, iktidarla ilişkili olduğu görülüyor; yani delinin iktidarını egemenlik altına almak, onun üzerinde etki gösterebilecek dış iktidarları engellemek, deli üzerinde bir tedavi ve yetiştirme iktidarı (bu, bir “ortopedi” iktidarıdır) kurmak söz konusu burada. İmdi, karşıpsikiyatri, işte, bu iktidar bağıntılarının yeri, dağılım formu ve mekanizması olan kuruma saldırır. Arındırılmış bir alan da, saptama ve gerektiği zamanda ve tarzda müdahale etme olanağı verebilen bir kapatmanın haklılığına dayanan bu kurum, kurumsal ilişkiye özgü egemenlik bağıntıları doğurmuştur. Esquirol’ün talimatının XX. yüzyıldaki etkilerini saptayan Basaglia şöyle der: “Hekimin iktidarı, hastanın iktidarı azaldığı oranda baş döndürücü bir hızla artar ve hasta, bir yere kapatılmış olmasından ötürü, kendisini istedikleri herduruma sokan hekimin ve hastabakıcıların elinde, haklarından yoksun bırakılmış olan ve hiçbir yere baş vuramayan bir yurttaş haline gelir.”

    Çeşitli karşıpsikiyatri türlerinin, kurumsal iktidarın bu uygulamaları karşısında benimsedikleri stratejilerle birbirinden ayırt edilebileceğini sanıyorum. İki yanlı ve Özgür bir sözleşme aracılığıyla bu uygulamalardan sıyrılan (Szasz); uygulamaları durduran ya da yeniden ortaya çıkarlarsa uzaklaştırılan ayrıcalıklı bir yer düzenleyen (Kingsley Hall); bu uygulamaları bir bir saptayan ve klasik tipte bir kurum içinde yavaş yavaş ortadan kaldıran (Cooper); ve aynı uygulamaları tımarhane dışında daha önce bir bireyin akıl hastası olarak ötekilerden ayrı tutulmasına yol açmış olan başka iktidarlara bağlayan (Gorizia) karşıpsikiyatri türlerinden söz edilebilir. İktidar ilişkileri, psikiyatri uygulamasının a priori’sidir.

    Bu ilişkiler, tımarhane kurumunun çalışmasını koşullandırır; tımarhanede, bireyler arası bağıntıların dağılımını belirler, tıp müdahalelerinin formlarını yönetir. Karşıpsikiyatri ise, bu durumu tersine çevirerek söz konusu ilişkileri sorunsal alanın merkezine yerleştirir ve öncelikle bunları sorguya çeker.

    İmdi, bu iktidar ilişkilerinde her şeyden önce içerilmiş olan, delilik-olmayan’ın, delilik üzerindeki mutlak hakkıydı. Burada, uzmanlık terimleriyle kaydedilmiş bir bilgisizlikle uğraşmakta olan hak, sağduyu hakkı, yanlışları (hayaller, sanrılar, fantasmalar) düzelten gerçekliğe ulaşma hakkı, bozukluğa ve sapmaya kendini zorla kabul ettiren normallik hakkı söz konusudur. Deliliği, tıp biliminin elde edebileceği bir bilginin nesnesi olarak ortaya koyan, onu hastalık olarak oluşturan ve bunu da söz konusu hastalığa yakalanan “özne”nin deli olarak dışlandığı, yani hastalığı konusunda her tür iktidardan ve bilgiden yoksun bırakıldığı anda gerçekleştiren, işte bu üçüz iktidardır. “Senin çektiğin acı ve başkalarına benzemezliğin konusunda, bunun bir hastalık olduğunu belirlemeye yetecek kadar çok şey biliyoruz. Ama bu hastalığı, onun üzerinde ve ona oranla hiçbir hakkın olmadığını bilecek kadar da tanıyoruz. Bilimimiz, deliliğini hastalık diye adlandırmamızı olanaklı kılıyor ve dolayısıyla biz, yani hekimler, seni ötekilerden farklı bir hasta yapan deliliğe müdahale etme ve teşhis koyma yetkisine sahibiz ve işte bundan ötürü sen bir akıl hastası olacaksın.” Bir bilgiye yer veren bu iktidar bağıntısının (söz konusu bilgi de iktidarın haklarını temellendirmektedir) etkisi, “klasik” psikiyatriyi ayırt eden özelliktir. Karşıpsikiyatrinin kırmak istediği çember de işte budur. Karşıpsikiyatri bunu, bireye deliliğini sonuna kadar götürmesi görevini ve hakkını vererek (hasta bu görevi ve haklı, başkalarının katkı da bulunabilecekleri, ama bunu akıl sahibi ve normal olmaları dolayısıyla kendilerine verilen iktidar adına gerçekleştirmeyecekleri bir deneyim içinde yaşayacaktır); davranışları, acıları, istekleri, bunlara yüklenmiş marazi statüden sıyırarak yalnızca sınıflandırma değeri taşımayan, ama aynı zamanda karar ve buyruk vermeyi sağlayan bir teşhisten ve belirtiler yorumundan kurtararak ve nihayet, deliliğin akıl hastalığı olarak, XVII. yüzyılda başlayan ve XIX. yüzyılda tamamlanan tescilini geçersiz kılarak gerçekleştirme
    amacındadır.

    Deliliğin tıptan kurtarılması, karşıpsikiyatri uygulamasında, iktidarın sorgulanması sorunuyla karşılıklı ilişki içindedir. Bence karşıpsikiyatrinin, hem psikanalizin, hem de psiko-farmakolojinin ayırt edici özelliği olan “psikiyatrisizleştirmeye” karşı çıkması, bu açıdan ölçülüp değerlendirilebilir. Gerçekten de bunların her ikisi de deliliğin aşırı ölçüde tıplaştırılmasından başka bir şey değildir. Ve böylece birdenbire, deliliğin o tuhaf iktidar-bilme formu olan bilgi karşısında olası kurtuluşu sorunu gündeme gelmektedir. Deliliğin hakikatinin, bilgi bağıntılarından bambaşka bağıntılar içinde gerçekleştirilmesi olanaklı mıdır? Bunun, kurgusal bir soru, ancak Ütopya içinde yer alabilecek bir soru olduğu söylenebilir. Ama gerçekte bu soru, psikiyatrisizleştirmede hekimin —bilginin kuralcı öz nesinin— oynadığı rol konusunda her gün karşımıza çıkan bir sorudur.
    Bitti

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Bir sendika ağasının anatomisi
    HABERLER ve GÜNDEM bölümünde topalaliş tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 23.08.11, 18:09
  2. Sendika başkanı, işçinin 1.5 trilyonunu atlara yedirmiş
    2005 Konuları bölümünde hakdin tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 24.08.05, 11:15

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •