NAKŞİBENDİLİK RAPORU 1. SAYFA
Selamun aleyküm
Tasavvuf ne kur anda nede hadislerde bahsi geçen bir yaşam biçimidir peygamberimiz devrinde adı bile yoktur sadece ashab ı suffa denilen bir küçük ilim zikir gurubuna peygamberimiz ehemmiyet verirdi. Tarikat adlı kurumlar peygamberimizden çok sonra çıkmışlardır başta masum gibi görünen bu kurumlar daha sonra İslam dinin temel ilkelerini zedelemeye başlamışlardır. sözde peygamberimiz zamanından sonra bozulma olmuş mutasavvıflara göre tarikatlar insanlara yardım edecekmiş gibisinden vaatlerle İslam dünyasına yayılmışlardır madem tarikatlar bazı boşlukları dolduracaklardı neden peygamberimizin yüzbinlerce hadis i şerifinde bildirilmiyorlar? Peygamberimiz sav istese kendisinden sonra bu kurumlar a başvurulmasını söyleyebilirdi fakat ne ayet ne hadis bu kurumlardan bahsedilmemektedir vede mutasavvıflar ayet ve hadisleri işlerine geldiği gibi yorumlamaktadırlar.
Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim, Allah-u Teâla’nın hiç bir şeye benzemediğini bununla birlikte bütün varlıkların dışında ve onların yaratıcısı olduğunu ifade etmektedir.
“O'nun benzeri hiç bir şey yoktur“ (Şura 11)
Oysa tasavvuf, esas itibari ile Allah (cc)’ın her şeyin öz kaynağı olduğunu savunan bir düşüncedir. Dolayısıyla tasavvufa göre kainatta ne varsa her şey (haşa) onun bir parçasıdır. Tasavvufun temel taşı budur.
Çok kişisel olan nafileler ve dualar hariç namaz, oruç ve zekat gibi ibadetler, gerek Hz. Peygamber (sav), gerekse ilk Müslümanların hayatında askerlik yapmaktan, atış eğitimi görmekten, düşmana karşı savaşmaktan, hatta ticaret yapmaktan, tarlada pazarda evde çalışmaktan, yada kitap okumaktan ve ders vermekten farksız bir ruh ve anlayış içinde uygulanmıştır. Dolayısıyla İslam’da manevi yada ruhî cephe denebilecek yaşam tarzı işte budur ve bu kadar doğaldır. Aksine Resulullah (sav) hayatında çileler, ayinler, semanlar, zikir halkaları, “hu” çekmeler, enstrüman ve rakslar, rabıta ve meditasyonlar asla yoktur. Halbuki sofilerin hepsi bu anlayışın tam tersine büsbütün ruhani bir yaşam sürdürmüşlerdir.
Ve hala bu yaşam düşünce biçimi sürmektedir bugüne değin 356 tarikat kurulmuştur.
Altını çizerek ifade edelim ki toplumumuzda (Kur'an ve Sünnet) kaynaklarına başvurarak doğrudan bilgi alabilmiş eğitimli insan sayısı %1.5'tur. bu oran çok azdır. Gizli yapılmış anketlere göre coğrafyamızda; Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ölüm sonrası hayata ve kadere samimiyetle inananların sayısı elli bin kişiyi bile geçmemektedir! Bu gerçek, Türkiye'deki halkın büyük kısmının, Kur'an'daki İslâm'la hemen hiç bir ilişkisinin bulunmadığını kanıtlamaktadır. Bu gerçeğin zor sayılabilecek kadar kanıtları vardır. Bunlarıdan önemli birkaçını şöyle sıralamak mümkündür;Tasavvuf yerine, Nakşibendi şeyhleri tarafından mistisizm teriminin hiç kullanılmaması kültürel yetersizlikten kaynaklanmaktadır ki bu da, tasavvufla uğraşanların başka bir çelişkisidir. Çünkü tasavvufta aynen felsefe gibi hem söz hem anlam bakımından Yunan kaynaklıdır. Nasıl ki, felsefenin aslı filosofi (philosophy) ise, tasavvufun da aslı teozofi (theosophy)’dir. Her ikisi de eski yunancadır. Ama başta Nakşibendiler olmak üzere tasavvufla uğraşan insanların tamamı bu gerçeği anlayabilecek kültür ve bilgiden daima yoksun bulunmuştur.
2. SAYFA
Tasavvuf sözcüğünün Arapça “suf”, “safa”, yada “suffe”’den geldiğini ileri sürenlerin tümü yanılmışlardır. Bu yanılgının en büyük nedeni ise, M. 850 yılından sonra başlayan ve 1850 yıllarına kadar süren İslam tarihindeki taklit ruhudur. Dolayısıyla tasavvufla uğraşanlar kötü niyetli ve maksatlı olmakla suçlanmasalar bile en azından kültürel yetersizlikleri, sınırsız hayale dayanan ütopik anlayışla birleşince onların, şirk dinlerinden (Hint-İran-Yunan) tahmin edilmeyecek ayrılıktaki düşünce ve inanış biçimlerini alıp İslam’a mal etmiş olabileceklerini ihtimali güçlenmektedir
İnsanların tarikat e girme amaçları çok nedenli olabilmektedir mesela mistizm i yaşamak ilginç şeyler görmek gibi yada tarikattekilerin güvenini kazanıp maddi menfaat sağlamak gibi sıralayabiliriz, tarikattaki şeyhin amacı müridini sözde Allaha kavuşturmaktır
Nakşibendi tarikat ı hindistantandan gelmektedir bu gerçeği cemaatteki cahil müridlerin çoğu bilmez hindistanta yaşayan bazı alimlerin hint felsefesini islamla karıştırmış halidir 1810 yılında Osmanlının en karışık olduğu dönemde Hindistan a hiç sebeb yokken giden cüneyd bağdadi, Abdullah devlevi ye biat etmiştir rabıtayı Osmanlıya getirmiştir o dönemde Osmanlı imparatorluğu vahahbiliğe karşı mücadele verdiği için halk a moral verme açısından Nakşibendilere ses çıkarmamış kısa bir sürede rabıta yurdun her yanına yayılmıştır cüneyd bağdadi için yogi diyenler olmuştur(yani yoga yapan kişi) görüldüğü üzere rabıta tamamen hint felsefesinin beşiği hindistantan gelmiş islamla hiçbir alakası yoktur ibadetmi ayinmi olduğuna şeyhler bile cevap verememektedirler.cüneyd bağdadi ölüm döşeğindeyken vasiyet yazdırmış vasiyetinde kendisinden sonra dergah açılmamasını istemiştir ölüm döşeğinde pişman olduğu bariz ortadadır.
RABITA NEDİR= müridin kendini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını(ondan metafizik anlamda güç aldığını yada nurlandığını) zihninde canlandırmasıdır sözde Allahın nurunu müridine veren mürşit onu Allaha çok yaklaştırmıştır. tarikatteki seyri sülüğün son halkası olan fenafillah makamı yani Alalah varma onda erime (HAŞA) yogadaki NİRVANA dır Budist rahiplerin vardığı en son makam burada sözde yogacılara göre evrensel ruhla insan ruhu pekişir ve sonsuz huzura varılır görüldüğü gibi rabıta tamamen Budizm felsefesinin İslam dinine girmiş halidir(yani tarikat e ) hristiyanlığın Yahudiliğin tahrif edilmesi gibi İslam dinide kısım kısım bozulmuş tahrif edilmiştir, bizler kuran ve sünnet, ve hadis üçgeninden ayrılmamalıyız duyduklarımızı okuduklarımızı ayetlerle kıyas etmeliyiz. Rabıta ile yaptırılan aslında yoga daki meditasyon(kendini şartlandırma) yoğunlaşmadır mürid e psikolojik rahatlamadan başka bir yararı yoktur vede asla Allahla bütünleşme diye bir şey olamaz ve Allah bu dünya hayatında görünemez! Musa aleyhisselam bile çok görmek istemiş.. Allalhu teala bir dağa bak oraya tecelli edeceğim demiş ve dağ paramparça olmuştur.
Tasavvufçular rabıtaya kanıt olarak şu hadis ve ayetleri kanıt göstermektedirler
3.SAYFA
Kişi sevdiği ile beraberdir (hadis) 2- ey iman edenler Allah a itaatsizlikten sakınınızve ona sizden hoşnut olacak vesileler arayınız (k.kerim 5/35) 3- o, sizin aranıza sevgi ve acıma koydu(rum suresi 21)
Görüldüğü gibi bu ayet ve hadisin rabıta ile hiçbir alakası yoktur efendiler kendilerine göre yorumlamışlardır.sorduğunuzda hiçbir nakşi şeyh i Hindistan a gidip bu tarikat ın aslını araştırmamıştır yada işlerine gelmemiştir.
Üstelik tarikatte verilen zikir dersinde(vird) her 100. tespihatta bir ilahientemaksudi ve rıdaike matlubi denerek ara verilmekte ardından tekrar zikre devam edilmektedir.bunun aynısını Budist rahiplerde zikir esnasında ara verip nefes alarak yapmaktadırlar, tarikatte neden ara verilir tam emin değilim fakat, müridin kendini kaptırmaması vecd halinden zarar görmemesi için olabilir diye düşünüyorum
Nakşibendi silsilesi hz ebubekirden geldiği söylenir oysa bırakın rabıtayı, tasavvufun tarikat ın esamesi bile yoktu şah ı nakşibendin asıl adı Muhammed bahauddindir bu isim ona sonradan mutasavvıflar tarafından konuşmuştur 1318-1389 Nakşibendi tarikatının kurucusudur. Türk asıllıdır. O da Buhara’da doğmuş büyümüştür. Nakşibendiliğe “üveysilik” anlayışının bu şahıstan itibaren yerleştiği sanılmaktadır. Üveysilik; bir şeyhin kendinden önce yaşamış ve ölmüş olan bir ruhaniden “feyiz alarak” yani metafizik bir ilişkiyle ondan bir takım bilgiler edinerek yetişmesi ve ermesidir.
Nakşibendilikte mürşit vefat ederken yerine seçilen muhterem kişiye gavs lık devredilir oysa silsilenin başlangıcındaki kişiler birbirlerini hiç görmemiş tanımamış kişilerdir silsilenin gerçeklikle alakası yoktur
Cematte alimlere atfedilen evliya menkıbelerinin çoğu İslam gerçeğine aykırıdırörneğin= mürşiti kamil secdeye vardığında 18 bin alemin secdeye gider(gibi)imamı rabani nin namaz vaktini kaçırmamak için güneş e işaret edip yerinde durdurması (gibi) mürşidin müritlerinin(sayısı 20 bin kişi) gece yatakta uyurken kaç kere sağa sola döndüğünü bilmesi (gibi) oysa peygamberimize (sav) bile zehirli koyun etini bile yedirmişlerdir peygamberimiz bunu kendi başına bilememiştir.
Sözün özü islamiyetin ilk yüzyıllarında bilimde teknikte fende ileriye giden Müslümanlar sonradan çıkıpta dünyaya önem vermeyin diyen teslimiyetçi hazırcı (hint-iran) menşeli sözde alimler yüzünden İslam dünyası MAHVOLMUŞTUR!!!!!
KAYNAKLAR=bizatihi ben ve http://feridaydin.tripod.com/Rabita.PDF
http://www.hilafet.com/dergi/H160-169/H168/05.htm
http://www.hilafet.com/dergi/H160-16...170-171/06.htm


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla