Müziksiz bir yaşam yanlışlıktır, demiş Alman düşünür Nietzche. Kimbilir bu sözü söylediğinin üzerinden ne kadar zaman geçtikten sonra kendi yaşamına kendi elleriyle son vermiş. Bir an için bırakalım Camus’nün intihar bir seçimdir, savını bir tarafa ve bir anlık ya da bir süreç sonunda ruhsal bir bozukluğun dışavurumu olduğunu kabul edelim yaygın kanıya uyarak. Acaba intihar sırasında da müzik dinliyor muydu? Ya da Wagner’in Parsifal’i çalsaydı yanıbaşında, intihar, sadece bir tasarı olarak mı kalırdı? Biraz kestirme bir yoldan getirirsek sözün sonunu: Ruhsal bozunmanın onarımında bir işe yarar mıydı Wagner?
Birbirinden bağımsız federe nedenlerle psikolojisinin çivisi çıkmış çok insan tanıdım, hatta bir tanesi de şu an bu satırları yazan insandır desem çok da yanlış bir söz söylemiş olmam. Daha neler, deli misin sen? Evet biraz deliyim de...
Deli olmaktan neden bu kadar korkar ki insan? Hem korkmayın, inanın biraz deli olmak iyidir de bu toplumda. Kime ne zararı var ki kendinizden başka? Herşeyden önce, özgürlüktür delilik. Dünyanın merkezi olmaktır. Örneğin ben, yaşadığım kentte bir diktatör olduğumu xxxxx ediyorum. Kim ne diyecek? Hayır değilsin, desin sıkıysa; deli olan benim. İster diktatör ilan ederim kendimi, ister kızılderili reisi, el ne karışır.
Evet şimdi, son derece commandante bir diktatörüm. Hatta ve hatta da şu saatten itibaren icraatlarıma başlıyorum. Eğitim, sağlık, ekonomi geçiniz gayet uzun vadeye yayacak zamanımız var, nasıl olsa ömür boyu diktatörüm, hepsini düzeltmeye vaktim var.
Ben işe müzikle başlıyorum. Şehir merkezlerine, her mekanın her saatindeki ambiyansa uygun parçaları çalabilecek bir düzenek kuruyorum. Günün her saati bizim Wolfie’yle nefes aldığı gibi Viyana’nın. Kent sokaklarında günün her saati dünyanın kimbilir neresinden sıyrılıp gelen sesler konuk olacak kulaklarınıza.
Günün her saatini de sokakta geçirmez ki kentimin insanları. Sokaklarda gezmeyip akşam bir an önce olsun da evime döneyim düşüncesiyle yanıp tutuşarak şirketlerinde zaman geçiren kentli yoldaşlar da var elbet. Sizleri de unutmadım meraklanmayın hemen. Bir kere, şirketleriniz mali konularda bağımsız, ancak çalışanların memnuniyeti konusunda da Bağımsız İstanbul Cumhuriyeti’ne bağlı. Diyesim o ki, her kafasına esen emekçi arkadaşımız müzik setinin play düğmesine basarak bir TOP10 müzik market işkencesi yapamayacak. Hazır yeri gelmişken, frekans bandlarını işgal eden “ilaç gibi radyo”lar ve birşey ef-em’ler de çok fena yasak. “İlaç gibi radyo”ların yayın yapması yasak değil, ancak dinlenilmesi yasak. Madem dinlemesi yasak, o halde neden yayınları yasak değil, gibi saçma bir soru soranları da duyar gibiyim. Af buyurun, bendeniz commandante d’Istanbul, biraz deliyimdir de... Aklı fikri hala, birşey ef-em’lerde kalan karşıdevrimcileri tespit edebilmek için, o birşey ef-em’lerin yayınları serbest. Dinlemeye yeltenenler ise devrime ihanetle yargılanıp, Maurice Ravel’in sol major piyano konçertosunu baştan sona eksiksiz ve kulak tırmalamadan çalana kadar Kız Kulesi’ne kapatılacak. Herhalde, bu karşıdevrimci arkadaş, karşıdevrim parçalarına kazandığı bağışıklıktan dolayı bir anda allak bullak olacak ve delirdiğini sanacaktır. Oysa ki sevgili dostum Maurice ile birlikte bu adamı kendi normal çizgilerimize çekmiş olacağız.
Bu arada, Bağımsız İstanbul Cumhuriyeti’nde “İstanbul süper starını arıyor!!!”, “İstanbul en yağız anadolu delikanlısı türkücüsünü arıyor!”, “İstanbul annesinin hörekesini arıyor!” yarışmaları da yasak. Müptelası olan ve tedavisi mümkün olmadığı müzik otoritelerince sabit görülen umutsuz vakalar ise, acilen sınırdışı edilecekler. Yürü, sür limuzini İzmit’e, denilecek mesela devrim komitesi tarafından sayın organizatör arkadaşlara. Kendilerini İzmir Marşı’yla falan değil, Franz Liszt’ten Macar Rapsodisi’yle uğurlayacağız.
Bir de benim ve komitedeki diğer arkadaşların sinirlerini çok fazla bozan bir İstanbul’un Kurtuluşu sendromu var. İstanbul’un kurtuluşunda da Suna Kan’dan keman çalması rica edilebilir, kaytan bıyıklı mehteran amcaların yerine. Her ne kadar sevgili Suna Kan’ın ahtı olduğunu bilsek ve “sokaktaki adama keman çalmam” demiş olsa da, Bağımsız İstanbul Cumhuriyeti’nde “sokaktaki adam” tanımına uyan insan pek kalmayacağı için, belki ricamızı kırmaz.
Toplu taşıma araçlarında CD, kaset ve em-pe-üç-çalar bulundurulması kesinlikle yasak olacak. Uzun yolculukların başında da hadi bas gaza demek yerine, Frank Sinatra amcamızın ruhunu şad etmek amacıyla “fly me to the moon, and let me play among the stars.” diye eşlik edilecek otobüs şoförleri ve muavinleri tarafından. İstanbul Cumhuriyeti’nde karşıdevrimcilerin çok terbiyesiz sokak eylemlerine asla müsade edilmeyeceği için, İstanbul polisi eylemcileri topladığı gibi Yıldız Şale köşkü’ne götürecek. Yıldız Şale Köşkü’nün içine hafif bir Buenos Aires havası verilecek. Yedi gün yedi gece Piazzola yansıyacak köşkün duvarlarından, eylemciler tango yapacak. Yoruldum, ben anlamam, odunum ben, diyen olursa hayhay, buyrun akordeon burada, yaylılar burada, bir de sizden dinleyelim...
Devlet sanatçısı gibi saçmalıklar yok bizde. Caz Festivali’nin değişmez konuğu İbrahim Ferrer olurdu yaşasaydı; ne de olsa geldiği toprakların da bir commandantesi var tıpkı benim gibi. İyi manzaralar sosyal kulübü kurulacak kentin kıyı şeridine çöreklenmiş gazinomsu restoranlara el konularak. İşte üstad, burası da bizim Buena Vista Social Club diyececeğim Ferrer’in ruhuna. Bir gece Thelonious Monk gelir, bir diğer gece Boris Vian, bir bakarsın Wayne Shorter rüzgar gibi gelip geçmiştir, bir önceki gece de Charlie Haden’le Pat gelmişlerdir neredeyse boylarından büyük enstrümanlarıyla. İyi de tüm bunları sizin Buena Vista Social Club’ınıza getirecek paranız var mı? Diye soracaktır Ferrer. Elbette ki paramız yok, ama cep telefonlarına en dingildek melodileri yükleyebilecek teknolojimiz olduğuna göre, o içimize sindiremediğimiz ve hazımsızlığını yaşadığımız teknoloji yeter de artar bile bu isimlerin tüm eserleriyle bir kez doldurmaya bizim iyi manzaralar sosyal kulübünü...
Bu bir rüyadır, operetini görenleriniz vardır. Belki de bu gördüğüm rüyadan ben de bir müzikal çıkartabilirdim. Keşke... Deli diktatör müzikali... İsmi bile hazır: La musical de commandante dément... Dedik ya yazının başında; müzikal kirliliğin hat safhada yaşandığı bir toplumda, deli olmak iyidir bazen müzikal berraklıkla tedaviye muhtaç akıllıların arasında...
BURAK BALK


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
DÜ...