• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
8 sonuçtan 1 --- 8 arası gösteriliyor
  1. #1
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0

    Mutlu Deli Diktatör Müzikali...

    Müziksiz bir yaşam yanlışlıktır, demiş Alman düşünür Nietzche. Kimbilir bu sözü söylediğinin üzerinden ne kadar zaman geçtikten sonra kendi yaşamına kendi elleriyle son vermiş. Bir an için bırakalım Camus’nün intihar bir seçimdir, savını bir tarafa ve bir anlık ya da bir süreç sonunda ruhsal bir bozukluğun dışavurumu olduğunu kabul edelim yaygın kanıya uyarak. Acaba intihar sırasında da müzik dinliyor muydu? Ya da Wagner’in Parsifal’i çalsaydı yanıbaşında, intihar, sadece bir tasarı olarak mı kalırdı? Biraz kestirme bir yoldan getirirsek sözün sonunu: Ruhsal bozunmanın onarımında bir işe yarar mıydı Wagner?

    Birbirinden bağımsız federe nedenlerle psikolojisinin çivisi çıkmış çok insan tanıdım, hatta bir tanesi de şu an bu satırları yazan insandır desem çok da yanlış bir söz söylemiş olmam. Daha neler, deli misin sen? Evet biraz deliyim de...

    Deli olmaktan neden bu kadar korkar ki insan? Hem korkmayın, inanın biraz deli olmak iyidir de bu toplumda. Kime ne zararı var ki kendinizden başka? Herşeyden önce, özgürlüktür delilik. Dünyanın merkezi olmaktır. Örneğin ben, yaşadığım kentte bir diktatör olduğumu xxxxx ediyorum. Kim ne diyecek? Hayır değilsin, desin sıkıysa; deli olan benim. İster diktatör ilan ederim kendimi, ister kızılderili reisi, el ne karışır.

    Evet şimdi, son derece commandante bir diktatörüm. Hatta ve hatta da şu saatten itibaren icraatlarıma başlıyorum. Eğitim, sağlık, ekonomi geçiniz gayet uzun vadeye yayacak zamanımız var, nasıl olsa ömür boyu diktatörüm, hepsini düzeltmeye vaktim var.

    Ben işe müzikle başlıyorum. Şehir merkezlerine, her mekanın her saatindeki ambiyansa uygun parçaları çalabilecek bir düzenek kuruyorum. Günün her saati bizim Wolfie’yle nefes aldığı gibi Viyana’nın. Kent sokaklarında günün her saati dünyanın kimbilir neresinden sıyrılıp gelen sesler konuk olacak kulaklarınıza.

    Günün her saatini de sokakta geçirmez ki kentimin insanları. Sokaklarda gezmeyip akşam bir an önce olsun da evime döneyim düşüncesiyle yanıp tutuşarak şirketlerinde zaman geçiren kentli yoldaşlar da var elbet. Sizleri de unutmadım meraklanmayın hemen. Bir kere, şirketleriniz mali konularda bağımsız, ancak çalışanların memnuniyeti konusunda da Bağımsız İstanbul Cumhuriyeti’ne bağlı. Diyesim o ki, her kafasına esen emekçi arkadaşımız müzik setinin play düğmesine basarak bir TOP10 müzik market işkencesi yapamayacak. Hazır yeri gelmişken, frekans bandlarını işgal eden “ilaç gibi radyo”lar ve birşey ef-em’ler de çok fena yasak. “İlaç gibi radyo”ların yayın yapması yasak değil, ancak dinlenilmesi yasak. Madem dinlemesi yasak, o halde neden yayınları yasak değil, gibi saçma bir soru soranları da duyar gibiyim. Af buyurun, bendeniz commandante d’Istanbul, biraz deliyimdir de... Aklı fikri hala, birşey ef-em’lerde kalan karşıdevrimcileri tespit edebilmek için, o birşey ef-em’lerin yayınları serbest. Dinlemeye yeltenenler ise devrime ihanetle yargılanıp, Maurice Ravel’in sol major piyano konçertosunu baştan sona eksiksiz ve kulak tırmalamadan çalana kadar Kız Kulesi’ne kapatılacak. Herhalde, bu karşıdevrimci arkadaş, karşıdevrim parçalarına kazandığı bağışıklıktan dolayı bir anda allak bullak olacak ve delirdiğini sanacaktır. Oysa ki sevgili dostum Maurice ile birlikte bu adamı kendi normal çizgilerimize çekmiş olacağız.

    Bu arada, Bağımsız İstanbul Cumhuriyeti’nde “İstanbul süper starını arıyor!!!”, “İstanbul en yağız anadolu delikanlısı türkücüsünü arıyor!”, “İstanbul annesinin hörekesini arıyor!” yarışmaları da yasak. Müptelası olan ve tedavisi mümkün olmadığı müzik otoritelerince sabit görülen umutsuz vakalar ise, acilen sınırdışı edilecekler. Yürü, sür limuzini İzmit’e, denilecek mesela devrim komitesi tarafından sayın organizatör arkadaşlara. Kendilerini İzmir Marşı’yla falan değil, Franz Liszt’ten Macar Rapsodisi’yle uğurlayacağız.

    Bir de benim ve komitedeki diğer arkadaşların sinirlerini çok fazla bozan bir İstanbul’un Kurtuluşu sendromu var. İstanbul’un kurtuluşunda da Suna Kan’dan keman çalması rica edilebilir, kaytan bıyıklı mehteran amcaların yerine. Her ne kadar sevgili Suna Kan’ın ahtı olduğunu bilsek ve “sokaktaki adama keman çalmam” demiş olsa da, Bağımsız İstanbul Cumhuriyeti’nde “sokaktaki adam” tanımına uyan insan pek kalmayacağı için, belki ricamızı kırmaz.

    Toplu taşıma araçlarında CD, kaset ve em-pe-üç-çalar bulundurulması kesinlikle yasak olacak. Uzun yolculukların başında da hadi bas gaza demek yerine, Frank Sinatra amcamızın ruhunu şad etmek amacıyla “fly me to the moon, and let me play among the stars.” diye eşlik edilecek otobüs şoförleri ve muavinleri tarafından. İstanbul Cumhuriyeti’nde karşıdevrimcilerin çok terbiyesiz sokak eylemlerine asla müsade edilmeyeceği için, İstanbul polisi eylemcileri topladığı gibi Yıldız Şale köşkü’ne götürecek. Yıldız Şale Köşkü’nün içine hafif bir Buenos Aires havası verilecek. Yedi gün yedi gece Piazzola yansıyacak köşkün duvarlarından, eylemciler tango yapacak. Yoruldum, ben anlamam, odunum ben, diyen olursa hayhay, buyrun akordeon burada, yaylılar burada, bir de sizden dinleyelim...

    Devlet sanatçısı gibi saçmalıklar yok bizde. Caz Festivali’nin değişmez konuğu İbrahim Ferrer olurdu yaşasaydı; ne de olsa geldiği toprakların da bir commandantesi var tıpkı benim gibi. İyi manzaralar sosyal kulübü kurulacak kentin kıyı şeridine çöreklenmiş gazinomsu restoranlara el konularak. İşte üstad, burası da bizim Buena Vista Social Club diyececeğim Ferrer’in ruhuna. Bir gece Thelonious Monk gelir, bir diğer gece Boris Vian, bir bakarsın Wayne Shorter rüzgar gibi gelip geçmiştir, bir önceki gece de Charlie Haden’le Pat gelmişlerdir neredeyse boylarından büyük enstrümanlarıyla. İyi de tüm bunları sizin Buena Vista Social Club’ınıza getirecek paranız var mı? Diye soracaktır Ferrer. Elbette ki paramız yok, ama cep telefonlarına en dingildek melodileri yükleyebilecek teknolojimiz olduğuna göre, o içimize sindiremediğimiz ve hazımsızlığını yaşadığımız teknoloji yeter de artar bile bu isimlerin tüm eserleriyle bir kez doldurmaya bizim iyi manzaralar sosyal kulübünü...

    Bu bir rüyadır, operetini görenleriniz vardır. Belki de bu gördüğüm rüyadan ben de bir müzikal çıkartabilirdim. Keşke... Deli diktatör müzikali... İsmi bile hazır: La musical de commandante dément... Dedik ya yazının başında; müzikal kirliliğin hat safhada yaşandığı bir toplumda, deli olmak iyidir bazen müzikal berraklıkla tedaviye muhtaç akıllıların arasında...


    BURAK BALK
    Bu mesaj en son " 29.04.07 " tarihinde saat 12:23 itibariyle KendindenZiyade tarafından düzenlenmiştir...
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  2. #2
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0
    WILLIAM MORRIS'İ AĞIRLARKEN

    Gecenin bir vakti uyandım. Kapının zili ısrarla çalıyor ve bir yandan da yumrukluyor dışarıdaki davetsiz ve muhtemelen de münasebetsiz şahıs. Hışımla açıyorum kapıyı ve bir hayalet görmüşçesine geri kapatıyorum. Evet gördüğüm bir hayalet sanırım. William Morris'in ne işi var bu saatte burada ve İstanbul'da? Hiçbir yerden haberler getirdiğini söylüyor. Madem haberler hiçbir yerden, buyur ediyorum içeri.

    Elinde bir film afişi Ken Loach'ın: Ülke ve Özgürlük. "Ken'i nereden tanıyorsun sen?" diye soracak oluyorum, sonra vazgeçiyorum. Yaklaşık yüz yirmi yıl önce ölmüş bir adamın burada ne işi olduğundan daha anlamsız değil herhalde. Kaldı ki, yeni yetme devrimcilik oynadığımız günlerimizde izlediğimiz filmin sonundaki dizelerin sahibi de Morris'ti. Nasıl unuturum?

    Lissitzky'nin bir tablosunu çıkartıp "Beyazları Kırmızı Kamayla Vurun adı sana neyi çağrıştırıyor?" diye soruyor. Anlaşıldı, Morris'in gideceği yok, bütün gece batıya dönüp kübist, sonra doğuya dönüp konstrüktvist yudumlar alacağız az önce açtığım şaraptan.

    Yazılarımı yazdığım bilgisayarımı görünce tuhaf bir bakış atıyor kaşlarını yukarı kaldırıp Morris. "İnsanlara, insansal olanı anlatmak için bu makineyi mi kullanıyorsun?" diyor. "Makineleşmek üzerine bir şiiri de var üstelik sizin dilinizi kullanan bir şairin, bilir misin adını?" diyor hemen ardından. Bu Morris artık fazla ileri gidiyor.

    Ama hassas noktamı da biliyor olsa gerek, siyah-beyaz bir Meyerhold tiyatrosu fotoğrafı gösteriyor bana. "Tiyatro işçilerinin kostümleri nasıl?" sorusu tuhafıma gidiyor. Oyunculardan "tiyatro işçileri" diye söz etmesi ilginç. Dekorlar çok güçlü, neredeyse izleyeni yutacakmış hissi uyandırıyor. "Meyerhold'un en sevdiğim yanı," diyorum, "Stansilavski'nin elinde yetiştiği halde, Stanislavski'ye posta koymuş olması. Bir de Brecht tiyatrosuna esin kaynağı olması elbette.". "Stanislavski'ye posta koyması neden hoşuna gidiyor ki?" diye biraz aptallaşarak soruyor Morris. Nasıl açıklayabilirim ki? Aslında Cehov oyunlarına duyduğum hayranlıktan ve Stanislavski'nin Cehov oyunlarını zorlama bir dram şeklinde sahneleme takıntısına gıcık olduğumdan ve aslında Meyerhold-Stanislavski ayrışmasının pek de umurumda olmadığından...

    Beckett tiyatrosuyla aklını bozmuş biri olarak bir kez olsun, insanların bir bakıma mekanikleşmiş hareketlerini gözlemleyip sahneye aktarmayı düşünmemiş biri olarak biraz da çekiniyorum açıkçası Meyerhold'dan söz açıldığında. "Biz buna 'biyomekanik oyunculuk' diyoruz." diyor. "Bedene düşen görev herşeyden fazladır sahnede, işte bu yüzden bir bakıma tiyatro işçisi diyoruz ya." diyor... "Anlamlı bir benzetme aslında diye düşünüyorum ama yine de... "diye ekleyecekken, neyse ukalalığın da gereği yok gelen konuğa karşı diye vazgeçiyorum.

    Burjuva sanatının karşısında durmaktan söz ediyor Morris. Burada ufak bir itirazım olacak ama yanıt vermeye çekiniyorum. Çünkü, bozmak istemiyorum, makineleşen dünyada insan kalabilme kavgasını sanatla anlatma ütopyasına inanan o yüreği incitmek istemiyorum. İncitmek istemiyorum, yaşadığı toplumu hem maddi hem kültürel olarak yüceltmek amacını önüne katmış o yüreği ve izinden gidenlerin anısını. Sadece anlamak istiyorum.

    Bir Mayakovski portresi asılı duruyor duvarımda. Morris'in de dikkatini çekiyor bu anlaşılan. "Yoldaş Mayakovski!" diyor ancak, bir çocuğun heyecanıyla. Aslında düşüncelerinden de çok, duygularının med-cezir'ini yansıttığı dizelerini okumaya başlıyor hemen Mayakovski'nin:

    "bir varmış bir yokmuş
    derler hani:
    aşkın küçük sandalı
    hayat ırmağının akıntısına kafa
    tutabilir mi!"


    Gözlerimi kapatıyorum ve Paris'te kimbilir hangi bulvarda Mayakovski'yle el sıkışıyoruz. Moskova diye bir kent olduğundan, yazgısının izin vermediğini söylüyor Paris'te ölmesine. "Sokaklar fırça, meydanlar palettir bize." diyor ve yalnız bir Moskova gecesinde öldüğü yazıyor Le Monde'un ilk sayfasında...

    Gözlerimi açıp düşten uyanıyorum. William Morris'i arıyorum evin odalarında, bulamıyorum. Duvardan umut dolu bir hüzünle bakan Mayakovski de yok ortalıkta. Konstrüktvist şaraptan bir yudum daha alıyor ve aynı ütopyaya, aynı heyecanla yaşamlarını adayan tüm sanat insanlarını geçiriyorum tek tek aklımdan. Hala o söz yankılanıyor sanki aynı bulvarında Paris'in, "Sokaklar fırça, meydanlar palettir bize". Oysa ben bu yazıyı bir İstanbul gecesinde kaleme almıştım, nasıl olur? Herhalde William Morris'le fazla kaçırdık şarabı. Yoksa neden, İstanbul'da şehreminiliği döneminde kubbeler miğfer, minareler süngümüz nidaları atan bir adamın da konstrüktvizmden çok etkilendiği ve bu sözüyle Mayakovski'ye bir gönderme yapıp yapamadığı üzerine kafa yorayım ki, hiç gereği yokken...


    Dipnot: Bu yazı ilk kez, 09.04.2005 tarihinde Fenerin Işığında programında Antu Radyo'da yayımlanmıştır. (B.B)

    BURAK BALK
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  3. #3
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0
    GEREĞİ DÜŞÜN&#220DÜ...

    Diz kapaklarına düşmüştü eski defter sayfalarının ağırlığı. Mevsim değişikliğinde tüy döken kuşlar gibi soyulmaya başlamıştı parmak uçlarının derisi. Sağlıklı düşünme egzersizlerinden geriye kalmış yorgun bir bellek çevrilmişti dikenli tellerle, isyan etmesin diye. Gazete fiyatlarına endeksli ansiklopedilere geçecek bir hastalıktı onunkisi.

    Anormal derecede normal bir devinim içinde sürükleniyordu çevresindeki kalabalık. Paradoksal cümleler kurmaya bayılırdı. Anlaşılmamakta buluşmaktı amacı insanlarla. Ucu çekildiğinde çözülüverecek bir karmaşıklık yaratmıştı dışarıya karşı çizdiği portresinde. O ipin ucunu çekmeye cesaret edenler çıktı mı, kendini onlardan çekiverirdi geri. Kurallarını kendisinin koyduğu oyun bunu gerektiriyordu. Ne kadar anlamsızlaşırsa ve anlaşılmazlaşırsa evrendeki noktasal konumu o derece anlamlı olacaktı hesapta, kurallar gereği.

    Çözümsüzlük en iyi çözümdür, anlamsızlık yaşamdaki tek anlamdır, sevgisizliği bile severek başlamalı herşey, en sahici hayaller gerçek kılar yaşayacaklarımızı, kararsızlıkta da olsa karar kılabilmek bütün mesele, varoluşsal bir yitiş sürecinde(???).... Kendi sözlüğünden ilk göze çarpanlardı bunlar. Kendi sözlüğüydü; onun bilinmez yanlarını açıklayan, kendisiyle bile paylaşmaktan sakındığı yüzünü tül perdenin gerisinden belirten. Ara sıra karıştığı toplulukta, yarattığı o sarmaşık karmaşıklığındaki çözümsüz bilinmezliğinin havasını soludukça bencil, ama saf bir haz dolardı ciğerlerine.

    Hüngür hüngür ağlatan bir komedi ve kahkahalarla gülünesi bir dramdı yaşam ona göre; öyle olmalıydı daha doğrusu. Zıtlıkların birbiri içine geçip kendilerini koruduğunu fark edebilmekti yaşamdan “varsa eğer" bir anlam çıkartabilmek. Herşeye rağmen, parlaklığıyla birazcık ısıtan ışıktı istediği, umursamazlar topluluğundan bulaşıcı bir salgınla solunum yoluyla girmişti bedenine karalar bağlamış duygular. Taşıyıcı olanlar, bağışıklık da kazanmıştı aynı zamanda islenmiş beklentilere; ancak onun bedeni hepsinden daha zayıftı. Bu tam olarak, doğru olmasa bile; o böyle olduğuna inanıyordu ya; bu yeterliydi. Zaten herkesin kendi üzerine zimmetli doğrusu en doğruydu; diğerlerinin doğrularıyla kesişimi boş küme bile olsa bu en temel gerçekti. Gerçek bir taneydi.

    Fark edilmemekten sabıkalı bir miskinlik vardı üzerinde yıllardır. Yolda yürürken, dönüp yüzüne baksınlar diye kaç kişiye omuz atmıştı kim bilir. Her defasında ilgisizce “ve sanki hatalıymışlar gibi" özür dileyip, sokak taşlarındaki çizgilere basmamak için tekrar başını önüne eğenler çıkmıştı önüne. Özür dilemekle bağışlanacağını mı sanıyorsun? deme cesaretini hiç bir zaman bulamadı kendinde. Korkaksın sen, dedi kendine, haykırsana hadi, kanatsana gırtlağını bağırmaktan; beni fark etmeniz için illa ki yüksek binaların tepesinde, uçurumun kenarında ödünç sigara tüttürürken, birilerinin 'dur atlama, bak hayat güzel' sözcükleriyle vıcıklaşmış bir senaryonun esas oğlanı mı olmalıyım, ya da her dokunuşumda cebime astronomik olmaktan çok post-enflasyonist paralar akıtan damalı bir top mu tekmelemeliyim, desene!!! Kaç isyan girişimini tepmişti bu ve bunun gibi. Bu geçici duyguların hırçınlığı bile sıradanlaşmıştı artık.

    Hesaplarının hiçbiri tutmamıştı; büyük insanlık bilinmeyene ilgi duyma yetisini kısırlaştırmıştı; ya da kökünden götürmüştü her neye benziyorsa o yetiyi. Eğer o yeti yitmeseydi, en başta onun kendisini fark ederlerdi. Anlamak üzere yatırırlardı beyaz bir masanın üzerine; ayaklarını masaya uzatarak, 'pipomu verin önce' derdi, inceleyen meraklıların bembeyaz keçisakallı ve hayretlerini, at kişnemesini andıran bir sesle dışavuran, en yaşlısı. Gitgide dağınıklaşırdı masanın üzeri, onun duyguları çıkmaza ilerledikçe kararlı adımlarla. Sonra bir bakmışız ki, serzenişler serzeniş olmaktan çıkıp x'e sarınmış, çırpınışlar y'de bulmuş kendini, korkuların bedenine uygun bir z bulunmuş ve dünyanın tüm alfabeleri de bir araya gelip, onun duygularının dalgalandırdığı su da yine onun çırpınışlarının seyir defterini formülleştirmeye yetememişler. Günden güne derine inen yaralar açan duygular sonsuza giderken neyin sıfıra gittiğinin cevabı tanrısal bir giz gibi kalmış sonra bir de. Nasıl? Kim merak edecek ki bunu; saçmalıyorum işte, dedi.

    Yıllar önceki güneşli bir kış günü geçti gözlerinin önünden. Topluca katıldıkları bir yürüyüşte serseri bir kurşunun, kucağına serdiği arkadaşını hatırladı. Ne taşınan tabutun arkasındaki kortejin en önünde, ölünün canlı günlerinden bir fotoğrafını taşıması ne de uykusuz geçen geceler ne de şair dostlarının arkasından yazdığı dizeler geri getirecekti onu. Her yıl bir karanfil atardı denize onun için, seneler öncesine bir atıf. Affet, derdi her defasında; ben de böyle olsun istememiştim. Bu cümleyi günah sayanlar, düşlerini duydukları dünyaya dair düş kurmayı yasaklamışlardı. İnandığı değerlerden onu aforoz eden düşünsel ruhbanların sahte samimiyetleri de canını sıkıyordu. Hastalığının nedenlerinden biri de buydu. Aynı gündoğumunda aynı düşü gördüklerim ve görmediklerim beni anlamama lüksüne sahipse, ben de anlaşılmazlığın sınırlarını genişleteyim de görsünler bakalım, dedi. Sinsice yayıldı hastalık tüm hücrelerine.

    Sırnaşık bir kedi kabartmıştı tüylerini o sabah; penceresinin demirlerinde. Bana aşkımı getir, dedi kediye; okunmamış mektupların büyüsü kadar yumuşaksın ve sıcak. Pencereyi kapattı, özgürlük içerideydi artık; ayaz bir tutsaklık saldırıyordu her delikten içeriye. Bedeninde tutsaklaşmış arzularıydı bu tarifsiz üşümenin nedeni belki de. Kim bilir nerede bırakmıştı, ertelememe yeminini. Bilinci şekil değiştirdiğinden beri kendine verdiği sözlerin de önemi kalmamıştı. Sallanan koltuğu eliyle hafifçe sarstı; koltuk başıbozuk dingildemeyle tepki verdi. Siyah tek hakimiydi bütün renklerin; mavi de siyahtı artık.

    Koltuk sallanırken on yüz bin milyon film karesi geçti gözlerinin önünden; daha doğrusu, o, beyninde kaynayan anı topluluklarının gözlerinin önünden geçtiğini sandı yalnızca bir an. Bir tekme savurdu çıplak ayakla koltuğa. Keşke çocuk mezarı büyüklüğündeki ayağının sızlamasını bastırmasaydı, sinsi hastalığın kapanmayan yaralarından düşen damlalar. Yürek kanaması mı koymalı adını, biryaşamböylegeçtivegitti sendromu mu, yoksa anlaşılmazlıkçıkmazı mı? Ansiklopedilere geçecek kadar derin ve bilinmezdi ya yara hesapta. Nasıl olsa kimse bunu da anlamayacaktı.

    Duvara sabitlenmiş, ev biçimindeki saatin üs katındaki pencere açıldı. Saat evin kuşu çıktı ve on iki kere hafifmeşrep öpücükler gönderip tekrar aynı pencereden içeri girdi. İlk aşk kadar donuk ve kırılgandı on iki öpüş de. Kendi kendine yaşadığı tüm çekişmeleri havada asılı bıraktı öylece. Bugün her günkü temsilden daha iyiydin, dedi kendi gürültüsünün sahibine. Bir zırh gibi ya da iki koltuk değneği gibi yanında taşıdığı anlaşılmazlığı, ütüsünün bozulmamasına dikat ederek çıkarttı ve özenle katladı. Beklenmedik, ölümden daha ölümcül bir saldırı kokusu burnunun direğini sızlattığında tekrar giyilmek üzere....

    İşte yaşamın tek anlamı. Buradayım. Burada değilsin, burada değiller, burada değil. Ben dememiş miydim, dedi, bu iğreti cümleden tiksinti duyduğunu bile bile; boğazını yakıyor bu soru insanın; saatler dinlenmeden çalıştıkça. Gereği düşünüldü; bir yerden başlamak lazım dedi; kötülük çiçeklerini koklayarak, arada sırada, ölüme kimseye açılmamış sırları dökerek, ama sevgisizliği severek tutmalı bir ucundan bu seyirlik tablonun. Az önce perdeyi aralayıp baktığı pencereyi açtı; haydi allahın cezası seni, dedi.

    Kedi, şüpheli bakışlarla süzüldü pencereden içeri ve sallanan koltuğa kuruldu. Bütün gece, sallanan koltukta inip çıkan tüy yığınını seyretti boş bakışlarla. Boş ama huzurlu bakışlar kalmıştı sabaha; çünkü bu evde bir yaşam vardı; anlamlı ya da anlamsız. Yaşamalardı hepsi...


    BURAK BALK
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  4. #4
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0
    KEMANI AĞLAYAN KIZ

    -Kapatmak zorundayım, kusura bakma, dedi. Gözlerindeki acıma dolu ifadeyle eğildi üzerime: gelmeyecek işte, sen de biliyorsun. Zaten kırmızı şarabımız da kalmadı. Yalan söylüyordu besbelli; yıkık bir meyhanede bulunamayacak en son şeydi kırmızı şarap. Bağıracak gücüm de kalmamıştı saatlerdir:

    -Kemanı ağlayan kızı bekliyorum dedim ya size, aşağılık herifler. Günlerdir onu aradığımı hepiniz biliyorsunuz, buraya geleceğini söyledi son olarak, dedim sesimin çıkıp çıkmadığının ayırdında olmadan. Gerçekten de beklediğim O’ydu; kemanından gözyaşları akan kız.

    Ruhundaki gizli geçitlerin kapılarını aralayan herkes yere düşen o damlalara dokunabilirdi. Yıkık meyhanenin kapısında çalardı kemanını, yayı her yukarı çekişinde canını yakardı, aşağı çekerken de gözlerini kurulardı. Her duyduğum nota içimden, bir daha yerine gelmeyecek taşları söküp sonsuzluğa atar ve o, sevgisizlikten donup kalmış ellerini o boynu bükük alete sarardı.

    -Yazamıyorum, anlamıyor musun, dedim meyhanenin garsonuna. O kızın öyküsünü yazacaktım ve o yok; bunun ne demek olduğunu biliyor musun sen?

    Sözlerim kemancı kızın dünyasını özetlemeye yetiyordu zaten. Onun öyküsünü yazabilmek için ihtiyacım vardı ona; sevgimden ya da ona özel bir duygudan dolayı değil. Sevgisizlik, geceyle yıkanmış siyah bir tül gibi esir almıştı is lekeli elbisesinin örttüğü bedenini. Dedem gibi giyindiği halde, kemanından çıkardığı seslerin de bir o kadar kadınsı kokmasından mıydı, kalbini açıp keşfedilmemiş köşe bırakmamak isteyişim içinde? Yüzünü bile hatırlamıyorum; yalnızca keman çalışından tanıyabilirim zaten onu.

    -Kahretsin yazamıyorum, şarap getir bana!

    Garson her zamanki çekingen tavırlarıyla gitti, bir şişe daha şarap getirdi ve onu içtikten sonra meyhaneyi terk etmem gerekeceğini söyledi. Bunun, benim bileceğim iş olduğunu söyleyerek döke saça doldurdum bardağımı. O kemandaki yakarışı yazmam gerektiğini anlatmaya başladım garsona. O tuhaf kız şarkılarını çalmalı karşımda, ben ise, içimden kopan o huysuz parçaları yapıştırmalıydım özenle, bir bir boş sayfaların üzerine. Yaramaz çocuklar gibi uçuşmalıydı şarkıların yazılı olduğu görüntüler gözünün önünde.

    -Konuşmaz mı kimseyle hiç, hep öyle tepkisiz mi durur? Hoş, konuşmasından daha içten ya çaldıkları; sanki duygularının karşısına koskoca bir boy aynası yerleştirmiş gibi.

    Garson boş bakışlarla, bir an önce şişeyi bitirip çekip gitmemi istercesine ya cevapsız bırakıyordu sorduklarımı, ya da söylediklerimi başıyla onaylıyordu. Kızı hiç tanımıyordu sanki, tanımamaktan çok umursamamaktı aslında o anki tavrı. Oysa ben ne kadar da benden sayıyordum yüzü gözlerime yabancı olan o şüpheliyi... Sevgisizlik, güvensizlik tüm çiçeklerini her renkten açtırımıştı duruşundaki ürkeklikte.

    Sevgi ne renktir? Sevgi beyazsa, sevgisizlik siyahtır; peki ya sevgi, şimdi de sürdüğü gibi griyse ne olacak? Sevgisizliğe renk bırakmayacak denli bencil yaşanan sevgilerden payına yıkık, eski bir meyhanenin kapısında müzik yapmak düşmüştü. Güvenmek profilden fotoğraf çektirmekti; yüzün güzeliğinin tümünü esirgercesine... Güvensizlik kendinden başlıyordu, başkalarında da hayat buluyordu ve sevgisizliği de yanına alarak gökkuşağını oluşturmaya başlamıştı uzunca süredir. Kimsenin onu umursamadığına aklını yormadan çekiyordu yayı anne şefkatiyle; ancak dışarıdan cansız görünen bir varlığa sunabileceği anne şafkatiyle.

    -Yazacaklarımın canı cehenneme, bul onu bana; hemen, deyiverdim kendimi de hayrete düşürerek.

    Vicdanımı kendi yönettiğim mahkemede beraat ettirme değildi bir anda üstüme çöken. Daha önceleri, hiç tanımadığım bir kadını yazacaksam onu mutlaka düşleyegeldiğim aklımdan geçti, garsonun öfke dozunun yükseldiği işaretini veren bakışlarına tanık olduktan hemen sonra. Kemanı ağlayan kızı da bu yüzden istiyordum. Hiç görmediğim o yüzün sahibini, ilk gördüğüm an öpecektim en baştan çıkarıcı sıcaklıkla, kararlıydım. İlk kez biri için önemli olduğunu bilecekti, ve ben onu sevdiğim için değil, o, ilk kez sevginin rengini sevgisizliğin tam karşısına koyabildiği için mutlu sayacaktım kendimi. Ne günlerdir yıkanmamış saçlarının doğal parlaklığı, ne de ağzından diline ve dudaklarına yayılan salyaları tiksindirebilirdi beni ondan.

    Sevgi dengedir; aşk dengesiz, gözyaşı dengedir; kahkaha dengesiz; gülmek dengedir; ağlamak dengesiz; yaşam dengedir; yaşam dengesiz. Yaşamı öğretecektim sürekli ağlayan kemana;

    -Dengelemek ortalamak mıdır, yaşamı dengelersen ortalama bir yaşamda mı süpürürsün her yaşını? Başını geriye doğru salladı garson. Ben devam ettim:

    -Yaşamı ortalamak için değil, ya yükseklerde gezerek, ya da sürüngenler gibi toprakta soluyarak dengelemelisin. Ona, tüm çelişkilerini farklılaştırarak, ondan, tutarlı bir parça yapabilmek için yardım edeceğim, göreceksin. Hele bir gelsin buraya... Başı dönerken yürümeyi öğrenecek. Aşk döndürecek başını çünkü, sevgi hafiften sersemlemiş yüzüne soğuk su serperek yolunu görmesini sağlayacak. Ona öyle bir şey vereceğim ki, günah çıkartır gibi, silinecek tüm geçmişi belleğinden.

    Ona, acının renginde kanayan bir geçmişi unutturacak ne verebilirdim ki sanki? Kendimi oyaladığımı düşündüm kısa bir süre için. O kemancı kız karşısında o denli güçsüzdüm ki, her yanımı yazın yağan kar gibi saran şaşkın ürpertinin kaynağı kemanla girdiğim yarıştan, daha ilk anda yenik çıkıyordum. Onu, ölü ellerinde inleyen aletten daha iyi anlayabileceğime ve anlatabileceğime inanacak kadar budala olmayı nasıl becerebiliyordum, bilmem. Tüm duyuları körelmişti besbelli; ‘gözlerimle şarkı söylesem duyamazdı’, parmaklarımı gezdirsem yüzünde, kokusunu alamazdı elimin. Çaldığı keman ondan daha canlıydı.

    -Nefes alan bir ceset mi istediğim benim? Keman çalan bir ceset, sağır, kör, dilsiz, teni hissizleşeli asırlar olmuş bir ceset mi sevecek beni? Cesetler için de sürer aşk, ama mezarları üzerine sevdikleri çiçeklerden bırakırsa sevgilileri, ve o çiçekleri bırakan sevgilinin, hiç dinlemedikleri bir şarkıyı mırıldandığını duyarlarsa, ve bir gece ansızın, uykusunu bölmeden bir öpücük bırakabiliyorlarsa sevgilinin boynundaki en soğuk yere, yaşıyor demektir aşk, ölüme rağmen, inatla. Oysa, onun için karanlık bir kurtuluşun adı ölüm, bizim konuştuğumuz dilde ise, zaten yaşamı selamlamamış hiç. Saçmalamaya mı başladım sence, dedim birden, garsona dönerek. Önüne düşen başını ve kapanmış gözlerini ani bir irkilmeyle bana yöneltti:

    -Haklısın, evet doğruluk payı var elbet söylediklerinde, dedi. Uzun süren sessizlikten yararlanarak iki kadeh şarabı da sildikten sonra masadan, hiç beklemediğim sözleri, ummadığım insandan duymanın verdiği şaşkınlıkla sarhoş olmaya başladım sandım; sarhoş değildim. Bu garsonun bu kadar hızlı, inanarak, ağzıyla değil yüreğiyle konuştuğuna hiç rastlamamıştım çünkü:

    -Onu seviyorsun, çünkü o sensin, benim, annen, baban, en yakın dostun, her sabah kapıyı açtığında yüzyüze geldiğin komşun, iş arkadaşın, tüm sevdiğin kadınlar, seni buraya getiren şoför, sol kulak memendeki o izin sahibi öğretmenin, yaşamına giren herkesi toplamış o kendinde, anlıyor musun? Kendini ne kadar ait hissetmesen de, içinde yaşadığın toplumun yarattığı bir tür o.

    Sözünü kestim:

    -Ne demek istiyorsun? Bu toplumla ters düştüğümü bilmezmiş gibi konuşuyorsun. Ters düştüğüm bir ressamın resmini nasıl evimin baş köşesine asabilirim?

    -Elbette ters düşüyorsun, dedi sakince ve devam etti; kaçtıkça uzaklaşamadığın çok şey sunmuş sana toplum. Sen koştukça yolunu kesmiş hep ve kendi doğrularından, kendi inandıklarından, kendi yasaklarından, kendi kaygılarından birer parça enjekte edivermiş kanına her yolunu kesişte. Önemsememişsin önceleri, nasıl olsa panzehirleri duygu dünyamda fazlasıyla var demişsin. Önemsemedikçe de kendine katmışsın onları farkında olmadan. O kemancı kız da, bu toplumun yarattığı oyunculardan biri. Görmek istemeyen, görse de bilmediğine inanmaya şartlanmış, duymamak için ne dünyaya ne insanlara bir kez olsun derin bir iç çekişle kulak vermeyen, duygularını gizleyen, düşündükleri ya olmayan ya da olsa da, onları dile getirmeyen, paylaşmak sözcüğünü sözlüğüne hiç yazılmamış kabul eden, yaptığı işten başka hiçbir sorumluluğu olduğuna inanmayan kör, sağır, dilsiz, tepkisiz, donuk ve de soluk bir oyuncu işte o. Kemanının ağlayışına iç geçirdin kaç kez; bir kez olsun sordun mu kendine, acaba ıslak bakışlarla nasıl olurdu yüzündeki masum ifade diye? Bir kez düşünmedin mi, ağlayanın kendisi değil, kendini kanıtlarken kullandığı bir “şey” olduğunu, kendini kanıtlamak için ağlatacak “şeylere” gerek duyduğunu?

    O kadar hızlı konuşmuştu ki, söylediklerini beynimde ayrıştırmam biraz uzun sürdü. Haklıydı garson anlaşılan, ama tepkisiz, sessiz kalacak denli kişiliğimi yitirmiş olduğum koca bir yalandı. Kendi inandığım gibi yaşadığımı, doğrularımın olduğunu, toplumdan bu yüzden farklı olduğumu, kendime ait bir ben olduğu için de, kendim gibi yaşamaktan korkmadığımı yineledim ona oracıkta

    -O halde, kokuşmuş bir silüeti gördüğün o kızı bekleme daha burda, ne dersin?
    -Haklısın sanırım, ben ortalama bir yaşam sürmüyorum ki, ortalama kaygılarla, ortalama duygularla, ortalama aşklarla...

    Bir an, konuşmama ara verdim, dışarıdan gelen sese kulak kabarttım. Garsonun da gözleri açıldı. Ne olup bittiğini daha iyi anlamak için ışıkları kararttı ve cam kenarına yaklaştık. Yanılmamışım; bir kadın çığlığıydı duyduğum, sokağın köşesindeki parktan gelen. Herşeye isyan edercesine haykırıyordu, haykırmaya gücü kalmadığı için sesler yerini iniltilere bıraktı, kadının tüm hayallerine kara bir perde inmişti bir anda besbelli. Direnme gereksinimi duymamaya başladığını anladım biraz sonra, tecavüze yeltenen adamın kollarına kendini zayıf ve ümitsizce bırakıverdiğinde. Bir korku filminin final sahnesini seyrediyorduk sanki ikimiz de; nefesimizi tutmuştuk. Kendi içimde, kendimle mücadele ediyordum, çaresiz kadını kurtaramayacak da olsam, hiç olmazsa ona el uzatma konusunda. Garson ne düşündüğümü sezecek olmalı, daha fazla düşünmeme ve kapıyı açıp ilerlememe fırsat vermeden:

    -Saçmalama, dedi, aptal olma. Görmüyor musun, adam böyle bir işe cesaret ettiğine göre, mutlaka ya silahı vardır, ya da yaralayıcı bir aleti. Bulaşmaya hiç gelmez böylesine.

    -Doğru söylüyorsun, dedim, kapat perdeleri ve kapıyı sıkıca. Gördüklerimiz de burada, aramızda kalsın o halde, kimse bilmesin sırrımızı. Başımızı ağrıtmayalım ha, ne dersin?

    Kapıyı sessizce kilitledi, perdeleri dikkatlice çekti ve tüm ışıklar sönükken bir mum yakıp bir kadeh de kendisine getirdi. Kısa bir sessizlik oldu. Ben bir az önce yaptığımızı sorguluyordum, bir de o kemancı kızı düşünüyordum. Konuşacak halim olmadığı gibi, düşünecek halimin de kalmadığı bir anda, konu açmak için söze başladı:

    -Boşver şimdi olan biteni de, o kemancı kızı hala istiyor musun, düşünebildin mi sana söylediklerimi?

    -Söylediklerini düşünmeme gerek bile kalmadı, dedim, çünkü anlıyorum artık, o kızı, o kemanından gözyaşları damlayan kızı neden bu kadar benimsediğimi ve farkında olmadan ona bağlandığımı... Çok iyi anlıyorum hem de... Çok iyi...

    O kızın çaldığı şarkılardan düşenlerle ürperip ona bağlanmamla başlamıştı herşey, o gece, daha önce karşılaşmamak için hep yolumu değiştirdiğim bir “ben” ile tanışmamla son bulmuştu. Aynda gördüğüm insan yabancı mıydı, yoksa onu tanımayan “ben” miydi asıl yalan olan? Bunun yanıtını belki o biliyordur; o geceden sonra bir daha hiç görmediğim ve aslında o geceden önce de görüp görmediğimi bilmediğim o kemanı ağlayan kız...


    BURAK BALK
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  5. #5
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0
    BU NE BİÇİM OYUN BÖYLE?

    Kalantor bir tiplemenin ardında çözümsüz bir kişiliğe ev sahipliği yapıyordu. Yine saat çalmıştı. Beş dakika daha uyusa ne olurdu sanki. Geç kalıyorsun, dedi yanındaki yarı uykulu sesin sahibi. Zaten uykulu ya da uyanık olması pek fark etmiyordu yanındaki sesin sahibinin. Gayet centilmence geçen gece karşılaşmalarının, hatta karşılaşmamalarının sabahı böyle stresli olurdu. Bu golsüz beraberlik durumu iyice canını sıkmaya başlamıştı son günlerde zaten.

    Tamam kalkıyorum, dedi. Saati, yanındaki sesin sahibine bakmadan, o sesin sahibi için biraz ileri kurdu. Banyoya ilerledi, aynadaki haline bakmaya gereksinim duymadan duşun musluğunu açarak altına girdi. Eskiden düzenli olarak yaptığı işlemi gerçekleştirmeye yeltendi. Önce gevşedi, sonra kendinden iğrendi. Belki de o sesin sahibiydi kendinden iğrenmesinin nedeni. Bir süre sıcak suların ayaklarının kenarında birikmesini izledi. Sonra bu anlamsız bekleyişin ne kadar da aptalca olduğunu düşünerek çıktı banyodan. Ütülü elbiselerini giyindi aceleyle. "Ben çıkıyorum." dedi, yanında uyuyan sesin sahibine. Eliyle tuhaf bir işaret yaptı sesin sahibi. Herhalde, 'tamam, bana ilişme de ne halt edersen et' olmalıydı işaretin konuşma diline çevirisi.

    Araba kullanmaktan nefret ediyordu; şehir trafiği insan kostümüne bürünmüş nice ayıların hegomonyası altındaydı. Her gün dinlediği radyo istasyonunu açtı. O Grande Amor çalıyordu; Stan Getz ve Joao Gilberto... Tam üç dakika sonra otoyolun yönü, niceliği önemli olmayan bir ölçüde başka bir tarafa döndüğünden, dingildek sabah müziklerinin çaldığı bir istasyonla karışacaktı şu an dinledikleri. Hatta o bunları düşünürken üç dakika geçivermişti ve tıpkı geceden kalma sıfır-sıfır'lık dostluk maçına duyduğu hınca benzeyen duygularını gıdıklayan bir şarkı yapışıverdi kulağına. Dört viyadük geçene kadar da yön değiştirmeyecekti ve öz be öz yerli işkence süregidecekti. Zaten gece de bir bok olmamıştı.

    Gökdelenperver bir şehir halkıyız, diye geçirdi içinden, toplu konut idaresi ve beşbenzemez kurumlar tarafından şehrin uzağına kurulan kent simulasyonu yerleşkeleri geride bırakırken. Halbuki gecekondurmayı da severiz, diye güldü olmayan bıyığının altından çünkü yolun diğer tarafı da bir gece ansızın kondurasım geldi deyip de, haydi konduralım şeklinde kapatılmış alanlarla doluydu. Biz de bir gece kondurabilsek, diye yine bir önceki geceyi düşündü. Hayal bu ya, zaten evine neredeyse bir komşu il kadar uzak bir yere kurulmuş olan işyerine giderken, hayal kurmadan geçmezdi zaman ve derken Antonio Carlos Jobim'den Triste parazit yapmaya başladı dingildek sabah müziğine, şu gecekondu semtinden bir delikanlı aşık olsa gökdelenperver semtten bir kıza ve hatta geceleyin kondurulmuş arazinin hâlâ ormanlık kalmış bölgesinde bir ağaç altında oynaşırlarken genç kızımız hamile kalsa yağız delikanlımızdan. Gürül gürül akan nehirler ayırırdı bir zamanlar aşıkları, endüstriyel dönem şairi de asi bir nehri değil, saatte iki yüz kilometre hızla akan bir otoyolu görevlendirecektir bu çok Ertem Eğilmez senaryoyu düşlerken. Oysa bu çok Ertem Eğilmez senaryoda bile, bir ağaç altları var kodaman babanın kızı ile demirci ustasının oğlunun; bizim yatağımız var da ne oluyor? dedi.

    Adi Uskumru, her gece süründürüyordu Mendirek Bey'i. Süründürmek bir tarafa, adamcağız hasretinden kuruyup bitiyordu. Azıcık kadının eline dokunacak olsa, Uskumru hiç istifini bozmadan cevabı yapıştırıyor ve kıçını dönüp uyumayı sürdürüyordu: "Çok istiyorsan kerhaneye git..." Mendirek Bey de geceden bilenmiş vaziyette başlayınca güne, hayatın her ayrıntısına sataşıyor, dahası tüm bu ayrıntılar da gayet dağınık bir şekilde çarpıyordu zihnine. Bunca yıldır No-Frost bir hayat arkadaşı olur da insanın, hiç gel-git yaşamaz mı her güne başlarken?

    Sesli konuşmaya başlardı yolun burasından sonra. Es kaza gören biri olsa, deli derdi adama, ama zaten bu şehirde normal olanlar koruma altındaydı. Akıl hastanesi bu kutsal görev için açılmış ve dışarıdaki delilerden de, 'aman bize ilişmeyin, gözünüzü seveyim' anlamına gelen tel örgülerle ayrılmışlardı. Bir akıl hastanesine mi yatsam acaba? Bunca delinin arasında bir ben normalim, baksana. Az delilik bende de var sanki. Yoksa ne işim var tel örgülerin dışında? Aslında tel örgülerin dışı burası mı, yoksa orası mı? O da ayrı bir açıkoturum konusu; durduğun yere göre değişir tel örgülerin içi ve dışı. Önüne baksana ayı! Dikiz aynası niye konmuş oraya! Bir de korna çalıyor. Ne demek istiyorsun ulan? Ben sana korna! Dingin düşünceleri, ara sıra bu tip atraksiyonlarla bölünmezse de zaten gerçek hayatta olup olmadığını unutup gidiyordu. Bu yüzden de, sık sık bu tip kesmeler ve dış kaynaklı müdahaleler olmalı ve rayından çıkmış düzen tekrar rayına oturtulmalıydı. Böylesine bir Kenan Evren teselliyle sakinleştirdi kendini.

    Radyo istasyonu yine karıştı, ilahi-rock tarzında şarkılar çalan ve muhtemelen de Tayyiban hükümetinin sentetik dünya görüşüne yakın bir FM. FM neyin kısaltmasıydı? Frequency Modulation. Eski tip radyolarda FM'le birlikte yazan diğer modulation'ın kısaltmasıyla nasıl da dalga geçerdik çocukluğumuzda... Herhalde Fransızlar da bizim Mert adını koyduğumuz çocuklara gülüyorlardır yarıla yarıla, malum adın telaffuzu Frenkçe'de 'bok' demek olduğundan. Küreselleşmenin diller arası entegrasyon gibi bir tasası yok anlaşılan; bu tip anlam kaymalarını epik epik dillendirip gülsün diye deliler belki de...

    Otoban çıkışında önündeki kırmızı araba durdu. İçinden inen kadının önce bacakları göründü. Sonra rüzgara salıverdiği saçları... Mendirek, öleceksek de ölelim yürekliliğini göstererek kökledi freni, yanaştı kırmızı arabanın dibine. "Su mu kaynattı?" diye gayet gereksiz bir soruya cevap vermeyi zaman ve de kaynamış su kaybı olarak gören kadın kırmızı arabayı uzaktan kumandadan çıkan vik sesiyle kilitleyerek, Mendirek'in arabasına giriverdi. Hiç konuşmadılar.

    Kadın yalnızca: "Hangi otele?" diye sordu. Mendirek oralı olmadı; hem men hem direk bir halde direksiyona yapışmış ve 'öleceksek ölelim' gazı vermişti bile Stan Getz'ten Desafinado eşliğinde. Artık radyo istasyonları da karışmıyordu. Sessizlik, zamanı yavaşa almış gibiydi sanki. Otelin kapısından girene kadar geçen süre, görece bir asır gelmişti her ikisine de. Resepsiyon'daki köse çocuk karşıladı adamla kadını. Rezervasyonları olup olmadığını sordu. "Deniz gören iki odadan bir tanesi: Mendirek Bey ve Uskumru Hanım için ayırtılmıştı." dedi Mendirek. Resepsiyondaki köse çocuk, görevli bir diğer köse çocuğa anahtarı uzattı. Oysa adamla kadının taşınacak bavulları yoktu yanlarında. En büyük ağırlık, geçtiğimiz göreli bir asır boyunca salgıladıkları hormonlar ve dokuz sekizlik atan nabızlarındandı. Yarım asır da odaya çıkana kadar geçti. Anahtarı taşıyan çocuğa yüklü bir bahşiş bırakıldı.

    Kapı kapatılır kapatılmaz hiçbir söz çıkmadan ağızlardan soyunmaya başlandı ve özlem giderildi. Beş dakika sürdü sevişmeleri. Mendirek bir sigara yaktı, Uskumru'ya uzattı, ardından kendisi için bir tane daha yaktı. Pencereden denizi izleyerek sigaralarını içti morluklar içindeki iki çıplak beden...


    BURAK BALK
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  6. #6
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0
    SERİ MAKTUL VE KEDİ-FARE OYUNU

    Saatin epeyce geçtiğini umursadığından değil, yalnızca garson "kapatıyoruz" dediği için sokağa çıkmış ve köpek ulumalarıyla rüzgarın söylediği şarkılar gecenin sessizliğini dağıttığı bir vakitte, bir elini yalnızlığının omzuna atıp ötekiyle de sigarasını tutarak koyulmuştu yola. Ne kadardır yürüyordu kim bilir; bunun da hesabını yapmaya gerek yoktu ya aslında...

    Tanıdık bir apartmanın önünde durdu; işte evimi bulabildim, dedi. Son günlerde yalnızca uyumak için kullanır olmuştu evini. Cebinden bir tomar anahtar çıkardı, doğru anahtarı bulana kadar her birini sokak kapısı üzerinde denedi. Bodrum katına inen merdivenlerin önünde sendeleyince, eliyle duvardan destek aldı; duvarda parmaklarının izini bırakarak aşağı indi. İçeri girdiğinde yatağa uzandı, çamurlu ayakkabılarını başucunda çıkarttıktan sonra. Son uykusu olduğunu bilmeden sızdı sarhoş.

    Ölüm onun için bir son olsa da, bir çoğunun uzun süredir sesini bile duymadığı arkadaşları ve adlarını bir türlü öğrenemediği komşuları için bir başlangıçtı. İşgal ettikleri yaşamların anlamsızlığıyla çarpışmalarına neden olan başlangıç. Yüksek hayat standartlarını mutluluklarıyla oranladı kimisi; eski semtin kenar mahallesindeki komşuları ise, uğruna savaştıkları doğrularını saydılar geriye doğru. Hepsi yılların terazisinde ölçülecek kadardı altı üstü. Öyleyse nedendi tüm bu koşuşturma ve üstüne kurulu olduğu saçmalıklar düzeni. Yaşam bu kadar mı bonkördü ki biz kendimize cimriliklerimizi sunmak pahasına ölümün tarafında saf tutuyorduk... Sarhoşun ölümüyle başladı her şey...
    Sahibini kendileri sandıkları günler silsilesi içine dalıp da kaybolanların dışında kalmış bir yalnızdı o. En büyük beklentisi, bir günün sonunu, bundan böyle dünyadan ve insanlardan hiçbir beklentisi olmadan getirebilmekti. Oysa terazinin bir tarafı ağır basmıştı hep; onun hiçbir beklentisi kalmamasına karşın, diğer taraftakiler içlerinden geçirip de yüzüne karşı söyleyemediklerini, havaya yaydıkları kesif kokulu bir elektrikle yüklemişlerdi omuzlarına. Zaten bu yüzdendi uzun boyuna karşın, hafiften kamburunu çıkartarak yürümesi.

    Işıkları kapatıp da duvardaki gölgesiyle konuştuğu kaç gece aynı sözler dökülüvermişti dudaklarından. Denedim; ait olmadığım bir yer burası ve yaşamaya zorlandıklarım da bana ait değil üstelik. Aktör, her gece aynı rolü keser ya sahnede, ben de işte aynı oyunu oynuyorum insanlara karşı. Hayır, yalancı olduğum düşünülmesin öyle hemen, yalnızca bir deneme benimkisi; belki oynadığım role alışabilirim diye. Oysa benimsenmemişe canlandırılan, alışmak da uzun soluklu bir intihar süreci değil midir? Zaten alışan kim ki?...
    Alışabilse böyle mi olurdu hiç? Eski semtin kenar mahalle olarak nitelenen sokağında oturmayı sürdürürmezdi eğer alışsaydı. Her sabah, tiril tiril bir deri ceketle yola koyulup, pencere kenarlarına sinmiş kedilere rastladıkça, hiç olmazsa bugün farklı bir gün olsa dileğiyle kabarık tüyleri okşamazdı. Bu aslında, kendisine bile itiraf etmediği gizli bir uğurdu; tersyüz olan tüm üçbacaklılıkların sonuna gelmiş olma umudunun içine saklandığı narin kabuktu bu bir bakıma. Oysa, günden güne üssel bir hızla katlanıyordu çevresinde tanık olduklarının dayanılmazlığı. En başta kişiler arası diyaloglar; daha doğrusu diyalog taklidi monologlar. Öyle acıydı ki her şey, insanların sözcüklerinden doğan boşluklar bile çaresiz kalıyordu tüm bu saçmalık karşısında.

    Exupéry'nin bir sözünü taşırdı, dikişleri sökülmüş, eski cüzdanında: hayatın ona yüklediğimizden başka bir anlamı yoktur. Hayata bir anlam yüklemiş miydi ki hiç; ya da bunu denemiş miydi? Belki de sorun buradaydı kimbilir; olduğu varsayılan bir anlamı aramak ve her ıskada yeni bir kötü ölüm taklidiyle burun buruna gelmek yerine, kendiliğinden bir anlam yaratmak. O zaman, içinde yaşadığı kapalı şeffaf kutu her şeyi daha net gösterirdi, olur a...

    Hangi yoldan yürürse yürüsün, kendini içine hapsettiği o kutunun dışına çıkmayı beceremiyordu bir türlü. Gerçi, sorun dışarı çıkmakta değil; dışarıda sağa sola yalpalamadan ayakta durabilmekteydi. Bir süre yerimde sayarım çelme takmazsa gelip geçenler; sonra ağır adımlarla başlarım küçük adımlar atmaya. Çokluk, çıkmak gelmiyor işime, içimden gelmiyor, demek daha doğru. Birinci tekil egemen cümleler yine; kendimi bu kadar mı seviyordum ben?

    Aynaya bakmaktan utanır olmuştu kaç zamandır. Saatlerce, duvarda yansıyan gölgesiyle konuştuğunu, ancak kapı zili ya da yanlış çevrilmiş bir telefon sesiyle uyarıldığında hatırlıyordu. Gölgelerin gözbebekleri yoktu, işte buydu bütün mesele zaten. Gözlerinin içine bakma zorunluluğu da yoktu bu yüzden.

    Bazen koltuğa öylece oturur ve boş bakışlarını kilitlerdi halı deseninde gözüne çarpan bir renge. İşte o anlarda ağlamaya, daha doğrusu ağlayabilmeye öyle yakın hissederdi ki kendini. Bunun için sıkar, sıkardı kendini ve bir türlü başaramadığını kabullendiğinde de, sıkışan kalbine bir nefes sigara sunardı. Benliğinin kopan parçalarının en büyüğüydü, yalnızca karanlık odasıyla paylaştığı gözyaşları. Hiç tanımadığı bir ruh, kendi bedenini ödünç aldığından beri, her şey gibi duygular da önemini yitirmişti artık.

    O bildik nöbetlerden birinin çöktüğünü anlayınca üstüne, dikkatini başka şeylere yoğunlaştırmak amacıyla, üstünde sinek ölüsü bulunan eski tarihli bir gazeteyi aldı eline. "Seri katil, onuncu kurbanını da öldürdü sonunda" yazıyordu sekiz sütuna yayılmış kalın harflerle.Gülümsedi. Seri cinayetler zinciriydi yaşadıkları çünkü. Seri maktül de kendisiydi.

    Yine terk edilmiş semti teslim almış gecelerden birinde merdivenlerden aşağı, oturduğu daireye doğru yaklaşan ayak seslerini işittiğinde hatırladı Meral'in geleceğini. Ben geldim canım. Hoşgelmişti de, o gece hiç mi hiç keyfi yoktu aslında bizimkinin.

    Ne demek keyfim yok ulan? Senin yüzünden kaç para kaybedeceğim ben hiç bilmiyor musun? Haklıydı kadın; zamanını kendisinin belirlediği periyotlarda gelirdi Meral; sosyete xxxxxxsu diye tanımlanan grubun en pahalı kadınlarındandı. Cem'in en büyük lüksü de buydu zaten. Başkalarının aksine, Meral, ona eski aşklarını unutturmuyor, hatta zamana yenik düşen nice sevgiyi getirip basıyordu gözünün içine. Hoş; ben sevmediğim bir kadınla sevişemem, günleri geride kalmıştı. Artık sevdiği kadınlardan kalan yalnızlığını susturan yalnızca duygusuz dokunuşlar ve ardından çekilen deliksiz uykulardı. Gündüzleri uyandığında, yanında yatan o yabancı beden ise, iyiden iyiye körüklerdi tüm pişmanlıklarını.

    Meral'e, kıvrılmış tomar halinde dolarlardan oluşan bir miktar para verdi. Kadın önce şüpheci bakışlarla süzdü onu, sonra tomarı açıp saymaya koyuldu. Sen bilirsin canım, ama bil ki bu işin de bir onuru, haysiyeti var, değil mi? Varsa bir sıkıntın, çekinme söyle; halden de anlarız icabında. Yalnızlığa ihtiyacım var Meral, anla lütfen; haydi git şimdi, diyerek yanıtladı yalnızca. Kadın merdivenleri çıkarken, apartmanın altı yıldır üniversiteyi bitirmeye çalışan iki sakiniyle karşılaştı. Çocuklar, kadına hiçbir şey demeden, merdivenlerden aşağı seslendiler alaycı ses tonuyla: Bu gece beşdakkadabeşiktaş yapacak kadar hızlısın Cem, bakıyorum da...

    Yüzlerini bir iki kez görmüştü o iki delikanlının, hatırlamıyordu bile oysa. Zaten, insanlarla ilişkilerini o kadar sığ bir alana çekmişti ki, yüzleri, ses tonlarını ve hatta izlenimleri bile hatırlamak gereksiz bir zahmet oluvermişti onun için. Hem belleğini gereksiz bir sürü ıvır zıvırla meşgul etmek yüzünden, önemli ayrıntıları kaçırır olmuştu. Varsayalım, bir kez gördüğü yüzü bir daha unutmuyordu; bunun kime, ne yararı dokunacaktı ki? Aklına istediği zaman gökten iner gibi süzülen insan imgeleri, avuntu mu getireceklerdi yanlarında? Sadece, hatalarını, pişmanlıklarını ve varoluşundaki o çözemediği imalat hatasının bir uzanısı olan yaşadığı günlere yabancılaşma süreçlerini hızlandıracaktı.
    Belki antik dönemde yaşamalıydı, kimbilir: düşün düşün çoktur işin. Ya da bir rönesans burjuvası mı olmalıydı yoksa? Hayır hayır, en akla yatkın olanı, Bastille'den Fransız İhtilali'ni körükleyenler arasında olmasıydı; ne de olsa bir devrimci sayılırdı kendi dar çapında. Ancak, radyodaki "Günaydııııın Vietnam!" programını da, filmdeki aktör değil, o yapsa hiç fena olmazdı. Hepsi bir tarafa da; yoksa "tanrı, zar atmaz, beyler!" diyen bilimadamına da öykünmüyor değildi hani ara sıra: ne alışılmadık bir laf...

    Kira kontratosunun günü de gelmişti gelmesine de, mama kılıklı seksenlik Madam Mari'nin bunun farkına varması ve geniş kalçalarını zar zor toplayarak "ah vre, yoksam niyetin bedava oturmak?" diye sorması için daha zamanı vardı. Zaten son bir senedir, toplasan kaç kez kira ödemişti ki? Bu dökülen semtin en çok da bu yanını seviyordu aslında; kentin hesap soruşlarına uymamasını. Ortada hesap soracak biri varsa, kendisiydi zaten; 'sen beni evlat edindin; ben seni hiç sevmeye yeltenmeden' derdi örneğin yaşadığı şehre; o şehrin kulakları olsaydı ya da o kulaklar tıkalı olmasaydı tabii...

    Soğuk burnunu kıpkırmızı kestirip, parmak uçlarını hareketsizliğe mahkum ettiği vakit, önce yarım kalmış bir konyak şişesi aradı harıl harıl. Hah işte; böyle zamanlar için saklanmış ve iradesizliklerine karşı yatağın altında muhafaza edilmiş bir şişe konyak. Buna karşın, şişenin hafifliğinden anlaması zor değildi, tartsa hepi topu iki yudumdan az geleceğini. Adi konyak! Yine başlama; konyağın ne suçu var, pis sarhoş... İnsan, dişleri birbirine sık bir ritm tutturup vurmaya başladığında, ne dediğinin farkında olabiliyor muydu ki? Bedeninin üstü, tavukların muhtelif yerlerini andıran bir örtüyle kaplanmaya başladığı anlar demek daha doğru olurdu. Aksilik bu ya, en çok da bu üşüme nöbetlerinde sorardı kendine o kötücül soruları: Burada işim ne? Tüm bu yaşananların içinden payıma düşen küçük bir anlam neden yok? Kadınlarım şimdi kimbilir neredeler? Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide dengeyi yitirmeden durabilmek mi gerçek kahramanlık? Kendine yetebilmek, bir meydan okuma olmaktan çok, tutunabilecek dallardan birinin kırılmasını geciktirmek mi yoksa?...

    Yanıtsız kalan o denli soru vardı ki, o soruların üst üste yığılmasını elleri kolları bağlı izlemek, ipini beline bağladığı uçurtmasının kendisini bulutlara çıkartmasını beklemekten farksızdı: Aynı ufku olmayan beklenti, aynı ıssız hayal... En iyisi yazmak yine; başından geçenleri dökmek kağıda; ya da başından geçmeyenleri de biraz gerçeklik havuzuna batırıp geri çıkartmak ve sayfalara yaymak sonunda. Eski bir daktilosu vardı, dedesinden kalma; şeridi bozuk, ş harfi tutukluk yapan ve fazlaca bir eşyası olmayan evde sessizliği bir başına bozan. Tak-tak-tak-tak-ta-taka-tak-ta-tak-tak...

    İnsaf et be birader, senin takadatukadanı mı dinleyeceğiz bu saatte, çoluk çocuk? Gündüz ne halt yiyorsan ye; uykumuzun içine etmeye ne hakkın var yahu!!!

    Ben geceleri yaşarım; gündüzleri gün ışığıyla pek bakmayız birbirimizin yüzüne, bu yüzden de ancak bu saatlerde dolduğumu hissedebiliyorum, kaat ve daktiloyla paylaşabilmek için, diyemeyecek kadar da çekinik karakterli olduğu için, bu ve benzeri şikayetlerin ardından yazılarının da dilini bağlar olmuştu uzunca bir süredir. Ne de olsa pek saygıdeğer sakinlerin sükunetinin bozulması yönünde atılacak en ufak bir münasebetsiz adım, beyaz kaatlarla arasında kurduğu iletişimin kirlenmesinden başka bir sonucu da getirmeyecekti beraberinde. İyisi mi, kaldır daktiloyu, koy kılıfına; yazacaklarını da gecenin kulağına fısılda, kaldırım taşlarına teğet pencerenin önüne oturup. Böylesi çok daha iyi belki. Hiç olmazsa, böylesinin daha iyi olduğuna inandırmalıydı kendini.

    Yaşadıklarından kendine kalan ne varsa, hepsinin, içinde bir yerlere hapsolunduğunu izledikçe acı bir tat beliriyordu ağzında. Yaşanmışlıklar tüketildikçe biriktirilmeliydi; oysa onunkiler bir bir kimsesizler mezarlığında belirsiz bir köşe edinip, oraya gömülüyordu. Tüketilen geçmiş ve bugün ise, sanki hiç yaşamamışçasına siliveriyordu hayatın tanıdık tüm yanlarını onun belleğinden.

    Evde bir yabancı bekliyordu akşamları kendisini, gündüzleri uynadığında hiç hatırlamadığı o surat karşılıyordu yeni gününü. Ayakkabıların içlerini cılk çamurla dolduran yağmurun altnda yürürken de aynı yabancı eşlik ediyordu kendisine. Tanışıyor muyuz? deme cesaretini bile bulamıyordu kendinde, çünkü o yabancı, içi doldurulmamış tehditlere tutudukça, gitmeyi bilmiyordu bir türlü. İş ve güçten bihaber, gününü gün eden mahalle delikanlılarının okeye dördüncü aradıkları kahvelere bir çay içimlik ve ısınmalık girdiğinde de karşısında aynı nemrut suratı görüyordu; bacak bacak üstüne atmış. Nasıl da oynuyoruz değil mi senelerdir birlikte? der gibiydi. Haklıydı belleğinden silinmiş ses: Kedi ve fare oyunuydu bunun adı. Ya da katil kim? Herkes kendi kendinin mi katiliydi, yoksa her yaşam öyküsü, kendi kahramanının mı?..

    İncecik deri ceketinin iç cebinde taşıdığı cep konyağına açabilirdi böylesi bir derdi insan. Ancak o küçük şişe anlayabilirdi, sözcükleri sıralayamadan ve yalnızca sessizlik dilinin sözlüğünden seçilerek kurulan cümleleri. Sessizliğin, en ustaca kurulmuş sözlerden daha derin cümlelere gebe olduğunu biliyordu artık. Sözcükler insan seslerine karıştıkça, hiç kaybetmeyeceğimizi sandığımız saflığımız tükeniyordu.

    Günlüğünde yazanları okuyamadı kimse. Eve öyle sarhoş geliyordu ki geceleri, soğuktan donmamak için eline ne geçerse tutuşturup ısıtıyordu odayı. Kendisi için alacakaranlıktan öte bir şey ifade etmeyen geçmişini de attı ateşe aynı nöbetlerden birinde. Her şey bana ait sanki, dünya çevremde döndükçe, düşüncesini bilinç altına kazımış, sekizler çizerek tabanlarıyla dövüyordu çiseleyen yağmurda parlamış asfaltı. Sarhoş olmak, hayal edilenin tadına gerçekte bakmaktı; adı bir türlü konamamış acıları erteleme seansı...

    Hey! Sonsuzda görüşmek üzere yabancı! Hani etrafında onu esir alan bir dünya vardı ya, hani kedi ve fare oyunu vardı ya, hani hangimiz hangimize mecburuz diye sorular vardı, hani içinden geçenleri bir türlü bağıramamak, hatta yazamamak vardı, ve hani yanıtsız pür matematik sorusu gibi çengellerinden asılı kalmıştı ya aklında nice soru işaretleri... Hani başını kaldırıp kimsenin yüzüne bakmayan bir sarhoşu vardı ya mahallemizin... Artık hiçbiri yok. Hatta, madem ki tüm bunların birisine dair bile varlık sezgisinden yoksunuz ve bunların dünyaya attığı bir kayıp kazığı dahi yok; bunca yokluk arasında sıkışıp kaldıkça nefesi yavaş yavaş kesilmiş bu adamın başrolünü oynadığı böyle bir öyküye de gerek yok o halde...

    Farelerin korkudan kaçacak delik aradıkları bodrum kattaki evden tüm canlılığıyla, hasarsız çıkmayı başaran, şimdi yanmış olan daktilodan çıkan kimbilir kaç şiirin adandığı ya da sessizlikçe diliyle ayışığında hangi buruklukların paylaşıldığı, yüz küsur yıl önce yaşamış sağır, dilsiz bir kadının portresiydi. Bir tek o portrenin canlılığında direnmesinin hatırına, sarhoşun öyküsü yazılmaya değerdi. Keşke, merdivenlerden yukarı çıkarken o sokak satıcısının "herife vaktiyle kakaladığımız o boktan resim kurtulmuş, iyi mi?" sözü de duymazdan gelinebilseydi....

    Düşünüyorum da, kediler fare doğuracak mı; seri maktul dosyalarının mürekkebi kuruduğunda?..



    BURAK BALK
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  7. #7
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0
    SARTRE BÖYLE Mİ SÖYLEMİŞTİ?


    Eski bir yalıyı gözlüyorum günlerdir. Sudan bahaneler bulup sızıveriyorum içeri, bazen bir elektrikçi, bazen boyacı, çatıcı, su tesisatçısı, marangoz... Bu oynadıklarım yüzünden asıl işimi bile hatırlayamadığım oluyor kimi anlar. Ama o insanı öldüren merak yok mu; sırf onun dayatması bunların hepsi. Öyle böyle bir dünya değil ama beni meraklandıran; Rıfat Bey'le Macide Hanım'ın son basamaklarını indikleri bir yaşamın yalnız günleri.

    Rıfat Bey emekli doktor; aksileşmiş, yaşlılıktan olsa gerek; Macide Hanım için de varsa yoksa siyah beyaz albümleri... Rıfat bak, Heybeliada'da çektirmişiz bunu, bizim oğlan daha bir yaşını bile doldurmamışken. Heybeliada'da dolmuş ne gezer Macide; bak arkada dolmuşlar sıraya girmiş, olsa olsa Kadıköy'de bir çay bahçesidir. Yaşlandıkça yalnızca görmek istediklerini görür oldu bu kadın da; elinde olsa geçmişi bir kalemde yeniden yazacak. Yalının duvarları da, fotoğraflar, yağlıboya tablolarla doldurulmuş. Boş buldukları her yeri, ahşap sehpaların üzerleri ve şöminenin üstü de dahil, gümüş ıvır zıvırla doldurmuşlar. Gümüş tabaklar, tepsiler, içlerinde koyu renkli, ince bıyıkları ve yandan ayrılmış saçlarıyla yirmi beşlik Rıfat Bey'in ve hislerini asla dışa vurmayan bir Mona Lisa gibi Macide Hanım'ın soluk fotoğrafları bulunan gümüş çerçeveler...

    Rıfat Bey pipolarını temizliyor. Tütünlerini de yeteri kadar bekletmezsen, tadını alamazsın bu meretin evlat. Geniş ve dallarından elmaslar sarkan bir ağacı andıran avizelerden fırsat bulup salonun tavanına badana yapıyorum o sırada; sanki kırk yıldır boya yapıyor gibiyim; fırça da elime yakışmadı değil hani. Macide Hanım'ın kucağında, ellerinin arasında bir kaybolup bir görünen bembeyaz bir yumak var sanki; Minnoş güzel bir kedi ve anlaşılan sahiplerinden esinlenip o da kendine soylu bir hava vermiş, kısık gözlerinden süzülen kibirli bakışlarından önce sağa sonra yavaş çekim hareketlerle sola salladığı, beyaz tüylerle kabarmış kuyruğuna kadar. Bu evde nedir beni çeken, neden bu denli tehlikeleri göze alıp da yakından bakmayı istedim ki bu dünyaya? Bir hatırlayabilsem...

    Odanın biri tavandan yere, uçtan uca kitaplarla dolu; kitaplık yine ahşap tabii. Ahşap Rıfat Bey'i, gümüş Macide Hanım'ı mı simgeliyor yoksa? Kitapların tozunu her gün özenle silerler, ama öğreniyorum ki Sartre'ın yeri çok özelmiş. Genç doktor, bir kongre için Fransa'ya gittiğinde, düşünceli adımlarla yürüdüğü geniş caddeden aşağı inen kalabalığı gördüğünde rezil bir Fransızca'yla neler olup bittiğini sorduğu an arkası kesilmeyecek sorular zincirinin ucuna elini kaptırmış. Suratsız bir kitap evi sahibi, kalın çerçeveli gözlüklerinin üzerinden bakarak, akıcı, donuk cümlelerle yanıtlamış sorduğunu. Utanç yüzyılının yüz akı Sartre'ı da mı tanımıyorsunuz bayım? Soruya soruyla yanıtlama alışkanlığı sınır tanımıyor demek ki; İstanbul'da ya da Paris'te olmak fark etmiyor; yeter ki çok şey bildiğinize inandırın kendinizi ve mümkünse gözlük camlarının üzerinden bakın size soru yöneltene. Hatta ses tonunun da etkileyiciliğiyle uyum sağlanabilirse seçilen sözcükler, bir insanın hayatının geri kalan ve öylece yaşanmayı bekleyen dilimini değiştirmek bile mümkün olabilir.

    Varoluşçu ve kentsoylu bir burjuva ha. Bu ne biçim rüya... Şimdi soruyu tekrar soruyorum kendime: Bu yalıda, her gün başka bir kılıkta ne işim var? Parisli kitapçıdan edindiğim bir numaralı kuralı yaşama geçiriyorum şimdi de: Burada yaşadıklarım ya da gördüğüm rüya çok mu anlamlı?

    İşine baksana evlat; daldın gittin yine! Rıfat Bey'in tok sesi bu; emekli albaylar gibi sesleniyor insana; teşekkürler azar tadında, uyarılar tokat. Özür dilerim efendim, dün gece çok çalıştım da, dinlenmeye fırsat olmadan geldim yine devam ediyorum. Rıfat, sandal çürümeye başlıyor, vernik çekecektin hani? Macide hanım, alt katta, bir tahta masa, beş tane tahta sandalye ve bir duvar piyano ve bir tabureden ibaret olan küçük odada keman çalmaya ara verip de dalgalı sesiyle yetişmeseydi bugünkü rolümü unutacaktım. Kaşla göz arasında aynaya bakıyorum ve kısa süren bir gevşeme yaşıyorum; takma bıyık ve sakal, miyop gözlük, mavi gömlek ve yukarı diktiğim saçlarımla yalının elektrikçisini oynuyorum bugün.

    Pencereden dışarı bakıyorum; denizin sonsuzluğunda göz banyosu böyle olur ancak. Tahta patenliler ülkesinden bir ressamın çizgilerini izlemenin keyfini veriyor gördüklerim. Çınar ağacının gölgesinde, dişlerinin arasına sıkıştırdığı piposu, çürüyen sandalı zımparalayan bir ihtiyar, yaprakların içini gıdıklayan çapkın bir esintiyle beline kadar eğilerek mavi suların üstüne sere serpe uzanmış sarımsı-beyaz incileri selamlayan ateş çiçekleri. Paganini sesleniyor bedenini kaplayan görünmezlik örtüsünün altından; kemanı her zamanki gibi acıklı, ama gülümsetiyor da inadına. Ağlamayana aş gülmeyene iş vermiyorlar; o halde oyunun bir numaralı kuralının altına imzamızı atıyoruz daha ilk dakikada.Yaşamak aslında biraz da, yaşadığını sananları izledikçe hak ettiği anlama yaklaşıyor. İzledikçe, birbirinden farksız sanılan yaşantılara turnusol kağıtları dokunduruluyor ve renkten renge dönen kağıt yaşamın gerçek renklerini sunuyor insana; ama yalnızca bir görüntü bunların hepsi. Ne kadarı gerçek ve ne kadarı bizim düş zenginliğimizin gönlünden kopan parçalar; işte onu kimse bilmiyor.

    Rıfat Bey, bahçenin çevresi boyunca başını kaldırmadan yürüyordu, bahara küsmüş bir hali vardı. Demek bir sır gibi saklamak gereksizmiş sonbaharı ilkbahara değişmemek ve yağmurda ıslanmış saçları güneşin kızdırdığı tenlere yeğlemek. Dedem kahveyle birlikte likör içmeye alıştırmıştı beni, diye düşündü. Bunu neden düşündüğünü de bilmiyordu. Olduğum yer benden çok uzakta, diye söylendiğini duydum. Sinirlendiğimi belli etmemeye çalıştım; eğer aklımdan geçenleri sezerse bu yalıdaki son günüm olabilirdi. Olduğun yere istediğin makyajı yap ya da istediğin yere doğru koyul yola, mızmızlanmakla günah çıkarttığını sanıp kendini kandırıyorsun, diyemezdim.

    Macide Hanım, kendinden o kadar geçmiş ki, saatlerce keman çaldıktan sonra taburelerden birini tahta masanın önüne çekip yazdıklarına gömülüyor ve –bu da yaşlılıktan olsa gerek- başının yazdıklarının üstüne düşmesiyle zorunlu siesta başlıyor. Paganini ilhamın kaynağı demek ki. Mektup yazıyor yaşlı kadın; senelerdir hayatını tekdüzelikten çıkartan biricik renkler o mektuplar. Rıfat Bey, Fransa'dayken genç, yakışıklı bir delikanlı doldurmuş boşluğu. O iki haftada olmuş ne olduysa; kimsenin bakmadığı bakışlarla bakıyormuş genç adam ona ve o kadar seyrek öpüşürlermiş ki yalnız kaldıklarında; çünkü perde perde yayılan sesiyle şiir fısıldarmış daha çok. Ferhat'ın Şirinde kutsadığı aşk bu, dedim göz gezdirirken yazdıklarına.

    Rıfat Bey, kendini gerçekleme hayallerini ertelemiş genç bir doktor olarak Paris'ten dönmeden iki gün önce, Ferhat Şirin'i son kez görmeye gelmiş, bütün gece izlemiş Macide'yi. Konuş demiş, konuş ki oralarda sesin de bütünlesin aklımda kalan görüntünü, ben seni hatırladıkça. Aptalca sözler bile çıksa ağzından; senin onlar ve senden uzaklara götürebileceğim tek güzellik sözlerin. Yarın, Paris üzerime sinen kokunu çekecek ciğerlerine Macide. Kal desem, diyecek olmuş genç kadın; tutkularım, demiş adam; tutkularımı da hapsedecekler kalırsam; yalnızca bir et parçası değil istedikleri. Beni seviyorsan düşlerimi de sevmelisin. Hapsolunmuş bir aşkı, sürgünde bir aşka yeğlemiş her ikisi de; çünkü sürgünde de olsa nefes alıyordur duygular; ayrılık yangınını göğe yükseltecek kadar da derin nefeslerdir onlar üstelik. "İnsanlar ne der sonra" yüzünden birlikte kaçmamış ve birbirini özlemiş iki dudağın kilitlediği mektup zarflarına hapsetmişler sevgileri.

    Ne istemediğini çok iyi bildiği halde ne istediğini anlatacak imge bulamayan Rıfat Bey iskelenin ucunda çömelmiş, dalgaları izliyor ve sigara içiyor. Çelişkilerin fazla mesai yaptırdığı kalbini tutuyor ara sıra. Artık ne iş yaptığımı, hatta bir iş yapıp yapmadığımı bile kontrol etmiyor. Zamanını, sorgulamalarla geçiriyor; ama öyle görünüyor ki neyi sorgulaması gerektiğini sorguluyor şu anda. Hemen sonra, sorgulamayı isteyip istemediğini sorgular, sonra da sorgulamak isteyenin kendisi olup olmadığını. İnce eleyip sık doku Rıfat, diyor kendi kendine, hesaplı kitaplı ol sen yine de, hayat aceleye gelmez. Rıfat Bey'in sözlüğünde aceleye gelmezin karşılığının ertelenebilir olduğu anlaşılıyor. Aynada gördüğün adam seni suçlayarak mı bakıyor; acele etme Rıfat Bey, beklet biraz sen de, bekledikçe o suçlamaya, sen de suçlanmaya alışırsın, böylece kendini tanıyamama gibi bir sorunun da kendiliğinden ortadan kalkar.

    Yalıdaki lanet yavaş yavaş gösteriyordu yüzünü. Kırk yıla yakındır süren bir lanetti bu. Burjuva gelenekleriyle varoluş kaygıları arasındaki ping-pong topunu oynayan ve çelişkilerin siyah bir gece gibi üstüne çöktüğü her gün için kendinden ve var olan her şeyden bir adım daha geri giden bir adam ile Paris'teki anarşist sevgiliye kırk yıldır yazdığı mektuplarla imkansız bir aşk oyununun perdesini inatla kapatmadığı halde, eski yalının sadık annesi rolünü oynayan kadını birarada tutan tek şey aslında, tüm bu çelişkilerin kuşatmasına karşı, birbirlerinden başka tutunabilecek bir şeyleri olmaması. Rıfat Bey de Macide Hanım da bunun farkında olsalar da korkuyorlar içlerinden geçenleri söylemekten. Bilmek acıdır; ama bildiklerini sözcüklere dökmek dayanılmazdır. İşte sırf bu yüzden susuyorlar ikisi de.

    İskelenin üzerine çakılı tahtaların arasındaki boşluklardan, su üzerinde yüzen bir sürü pislik görünüyor. Deniz de küsmüş olacak ki, maviliğini esirgiyor buradan Rıfat Bey, diyorum. Bugünkü bahçıvan maskeli mesaimin bitmiş olmasının verdiği keyifle, iskelenin başında durup bir sigara da ben yakıyorum ve akşam üstü kıyıdan açılan balıkçı teknelerini izliyorum.

    Kocadık evlat, diyor. Denizi izleyin Rıfat Bey, diyorum. Macide Hanım'ın ağlama sesleri geliyor yukarıdaki odadan. Kendini kilitler oraya ve nedensiz ağlama nöbetlerine girer, diyor Rıfat Bey; ben de hep burada durur ve uzağında durduğum şeylerin resimlerini çizmeye çalışırım kafamda, sonra savrukça harcanmış bir yaşamın tokadı iner yüzümüze; kapıların ardında saklanan, çözümleyemedikçe iyiden iyiye karmakarışıklaştırdığımız gizlerle birlikte kocarız. Ölüm bir yanıt olsaydı tüm bunlara diyor; oysa bir boyun eğiş maalesef.

    Seni sevmeyi seviyorum, diye haykırışı geliyor Macide Hanım'ın keman çaldığı, piyanolu, tahta masalı, küçük odadan. Ben de seni seviyorum canım, diyor Rıfat Bey iskeleden. Sana demiyor aptal; seni sevmekten kırk yıl önce istifa etti o diyorum. Bir hiçsin çünkü sen; kendine ait olmayan bir bedende ve yaşamda parazit yaşıyorsun; kendine ait olması için de hiçbir şey yapmadın bugüne kadar. Kendini kandırmalar ve aldanmaların üstünde kayan günler acıtmaz hiçliği. Sen de bu yüzden acımıyorsun, mekanik bir yorgunluktan ibaret hepsi; senin sızı zannettiklerin. Havada kaygıların sallanıyor ve başını onlara çarpmamak için hep önüne bakarak, kamburunu çıkartarak yürüyorsun. Sonsuz dalgaların mavi şehvetinin kırılganlığı, kahvaltıda göz gezdirilen gazete sayfasından daha baştan çıkarıcıydı; ama sen görmeye cesaret edemedin. Top yekun bir diriliş yaşamadın ki, top yekun bir kayboluşla karşılayabilesin ölümü. Konumu tanımlanamayan Rıfat Bey; ha-ha...

    Macide Hanım, penceresi ön bahçeye bakan odada aynanın karşısına geçmiş yüzüne yedire yedire makyaj yapıyor ve bir yandan da büyük bir hayranlıkla kendini izliyordu. Bu gelgitler ve çelişkilerin boğucu sarmalı öldürecek beni, dedi Rıfat Bey, ben caddeye bakan kapıda dışarı çıkmaya hazırlanıyorken. Hayır, dedim sen kendinden uzaklaştığın her gün ölümü prova ettin zaten; "şah!" demek değil önemli olan, son hamleden öncesini hazırlar oyuncular. Macide Hanım, günbatımının denizdeki yansımalarından odayı mahrum etmemek için tül perdeleri de ardına kadar açmış ve sesinin işitilmesinden kaygı duymadan, ölü anarşistlerde yaşamış bir şarkı söylüyordu aynanın karşısında.

    Kapı kapandı, bir iki adım attıktan sonra durup, başını uzatan bir köpeğin tüylerini okşadım. Hayvan, kuyruğunu sallayarak uzaklaştı ve bir el silah sesi geldi eski yalıdan; Macide Hanım'ın şarkısı kesildi; sonra bir el silah sesi daha yayıldı aynı yerde.

    Anlaşıldı. Çocukça bir kaprisle, içinde yaşama düşümü biraz olsun gerçeğe yakın tutabilmek için kılıktan kılığa girip de içine sızıverdiğim o tuhaf yalıya son kez girecektim ertesi gün. Cenaze levazımatçısı rolünde.... Yaşlı gramofona Chopin koyup balıklardan, martılardan ve yosun kokusundan özür dileyecektim senelerdir sürmüş bir oyunun kapanışında. Rıfat Bey'in cansız yüzünü anlaşılmaz ve sahibinden bile saklanan sırlarla dolu bir ifade kaplayacak; Macide Hanım'ın cesedi de sonu gelmez bekleyişler kadar soğuk, aşk kadar da güzel olacaktı.

    Kimdi Rıfat Bey? Macide Hanım kimdi? Fransa'da sürgünde bir anarşist sevgili var mıydı gerçekten? Şehrin gözyaşlarının kenarında duran yalı, düşlerin berisinde miydi yoksa? Uyuşmazlıklardan ibaret yılanların zehrini neden içti yaşlı adam ve kadın? Bu nasıl çelişki, Rıfat Bey? Yaşadıklarınızdan size kalanlar, nasıl olur da anlık bir gürültüden öteye gidemez? Sartre böyle mi söylemişti? Ben öykünün neresindeydim; öykü nerede başladı nerede bitti? Neden öyle bitti?

    Perde!!! (Perde kapanmakta geç kaldı)


    BURAK BALK
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  8. #8
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0
    İKİ YÜZ ALTI NUMARALI ODA

    "Nasılsınız bakalım bugün?" dedi kadın, sıcaktan ve belki de koşuşturmadan akmış makyajını dirseğiyle sıyırarak. Sadık bir hava yayılıyordu sesinden, terle karışmış parfüm kokusunu da aşarak. İsteksiz ve halsiz bakışlarla çevresini süzen adam, bir ayna istedi, küçük bir ayna. Kendini izledi bir süre, sakalları uzamış ve uçları kıvrılmıştı, kirece boyanmıştı sanki yüzü; bir yabancının fotoğrafını elinde tutar gibi hissetti bir an ve pencereye yöneltti bakışlarını.

    "Traş olmak istiyorum." dediği anlaşılabildi yalnızca, belki de bir tek bunu söylemek geldi içinden, aklından geçenleri kendine sakladı. Sayfalarının kenarları kırışmış bir günlüğü çıkardı başucundaki çekmeceden, sağ üst köşeye tarihi atmadan, bir önceki günkü yazdıklarını okudu. "Amma da iç karartmışım ben de..." anlamında kaşlarını kaldırarak dudaklarını büzdü. Ay, gün ve dakika cinsinden ne kadar ömrünün kaldığını hesaplayıp yazarak başladı işe, her gün yaptığı gibi.

    Kaleminin yorulmayan hareketlerini izlerken, bir an durduğunu fark edip dalgınlığımdan ayrılıp gerçek dünyaya döndüm: "Fazla vaktim kalmadı." dedi acı acı ve çaresizce gülerek; sararmış dişlerini gördüm. Paranoyak ve umutsuzluğun elini kolunu bağladığı hastalara alışkın olduğunu düşündüm buranın, bu yüzden pek de aldırış etmeden donuk bir tepkisizlikle baktım ona. Serum şişesi, ilaç kutuları, yalnızca eczaneler ve hastanelere özgü iç daraltıcı koku arasında uzun zamandır kalıyor olmalıydı; defterin eski sayfalarının kalınlığından edinilen izlenim o yöndeydi. (Evde, başucu lambasının loş ışığı altında hiç yazmaz mıydı, sanki insan? Laf işte benimki de...)

    Yalnızlık kendi tercihiydi; zoraki günaydın'lar ve kuru iyi geceler'ler dışında konuşmaya değer bulduğu ya kimse yoktu, ya da konu yoktu. Belki farklı bir ses onu inadından çekip alır diye düşünerek az önce söylediğine karşılık verdim: "Ne kadar vakit var, peki?"

    "Saatler kadar. Günler ayları yuttu ve hepsi tükendi artık; yirmi dört saatten daha az kaldı. Sonra...." Dilini dışarı çıkarıp gözlerini de yuvalarından fırlarcasına açarak anlatmayı denedi içinden geçenleri; sözcükler anlamını karşılamıyordu birikintilerin. Yaşamın anlamını anlatmadaki aksaklıklarının bir eşiydi, aşkı ve ölümü anlatırkenki tutuklukları sözcüklerin.

    Bir arkadaşımı, hastanede ziyarete gitmiş ve bulunması gereken odada ona rastlayamayınca, yaşamının son gününü yazan bir adamı tanımıştım garip tesadüflerle halkalanmış bir zincirin sonunda. İki yüz dokuz numaralı oda yerine iki yüz altı numaralı odaya girdiğimi diğer yataklardaki çok konuşan hastalardan öğrendiğimde ise kendimi ucuz senaryolu bir Amerikan polisiye filminde hissettim kısa bir an. İki yüz altı'daki ketum adamın dışarıdaki dünyayla ilgimi sıfırladığının ayırtına varmadan, yatağının ayak ucuna oturdum ve hafifçe yazdıklarına doğru eğildim.

    "Çok istiyorsan, sana emanet edeyim bu günlüğü." dedi. İstense, 'bir yaşamla ölümün anatomisi' adıyla yayımlanabilecek, hatta biraz zorlansa, ders kitaplarındaki günlük türü okuma parçaları arasında okutulabilecek, içindeki 'muzır' satırların üzeri karalandıktan sonra televizyon dizisi olarak çekilebilecek sayfaların yükü altında ezilen omuzlarımı kaldırdım siz-nasıl-isterseniz anlamında. Ödüllendirilmiş çocuk heyecanıyla gülümsedi; uyandığımda bir türlü hatırlayamadığım rüyalara benziyordu gülümsemesi.

    Haftalar sonra: "Yaşamının noktasını koymak üzere olan bir adamın yaşayabileceği ne kalabilir ki?" demişti, günler sonra hastaneden taburcu olan ve o günkü karmaşadan kendisini görmeyi unuttuğum arkadaşım. Alaycı ve hatta küçümseyici, az da kibirli hareketlerle günlüğü çıkardım kilitli çekmeceden. Rast gele bir sayfa açtım ve tarihler arsında atlama hazırlıklarını tamamlayarak: "Dinle şunu." dedim: "Haziran'ın yirmisi, saat on bir. Saat önemli, demek ki iki ay dört gün on üç saat sonra vapur düdüğü çalacak ve dünyaya ilk ve de son kez tepeden bakacağım. Gündüzleri çekilmez oluyor burası; gecelerin üzerine yok. Ne şiirlerimi apar topar saklama telaşı, ne havalar-da-pek-bir-sıcak vargılı kör söyleşiler, ne gereksiz sözlerin adres şaşırıp kulaklarıma çarpması ve bunun beynimde ağır makineler çalışıyormuş hissi veren çileden çıkarıcı yan etkisi, ne de yaşamımın, onu kağıt üzerindeki tablolara yazdığı sayılarla formülleyerek imtiyaz sahibi olan doktor. Geceleri yalnızca sessizliğin sesi, karanlığın ışıltıları ve yalnızlığın karmaşası çıkıyor sahneye; bense kağıt mendiller üzerine yazdığım şiirlerle beyaz duvarlara kur yapıyorum."

    (Uyur, uyanır, uyur, uyanır, uyur, uyanır, uyur, uyanır...)

    "Temmuz'un otuzu, saat bir buçuk... Gecikmişim bugün anlaşılan. Normaldir; oda arkadaşlarımın ziyaret günüydü bugün, daha doğrusu, hafif yiyecekler “tercihen zeytinyağlılar" getirme ve vazolardaki solmuş çiçekleri değiştirme günü. Bir türlü kalemi eline alamıyor insan; duvarlardan yansıyan melodram sözcükleri, olur a bu günlüğün sayfalarına yapışır diye çekiniyorum.

    Özge (adamın son sevgilisi olsa gerek), iyi ki dünyalarımız arasına hiç silinmeyecek o kalın, siyah çizgiyi çektik seninle. Çünkü aynı olsaydı yürüdüğümüz yol, paramparça olurdum iyiden iyiye, bu odada, seni beklerken, seni düşünürken, sen gelmiş olup da giderken, sen, sen... İşte o zaman bir farkım kalmazdı diğerlerinden, ben de korkardım bir ölümden, bir de yaşamaktan. Seni sana bırakmak -tıpkı benim gibi- düşüncesine yenik düştüğümü düşlemek bile kırıyor direncimi. İyi ki varım Özge, iyi ki yoksun, son günlüğümü yazmama yirmi beş gün ve de on saat kaldığı şu anda..."

    (Günler geçer, günler geçer, günler geçer, günler geçer...)

    "Tanrım, bekleyemeden, bu sıcaktan öleceğim böyle giderse. Tarih de atmayı unutmuşum bu arada: Ağustos on üç, saati de Aylin Hemşire'den öğrenirim birazdan, durmuş kolumdaki.

    Çiçekleri seyrediyorum, ne kadar da canlı solgunlukları. Sevmek gibi vazolara konulanlar, hapsolunmak gibi. Bir gün hepsi solar, buruşur, güneşe el sallamak gelmez içinden sabahları, avuçlarda kavranan başka bir demetle yer değiştirme vakti gelmiştir artık. Bütün çiçekler su ister, suyun el ayak çekmesi uygun düştüğüne inanılıncaya dek. Beyaz ışıkta fotosentezden, aktif ve istekli ötenaziye uzayan yolculuktur anlatılanlar. Sevgi ve bu çiçekler bir kavşakta ayırır yönlerini; biri yerin dibine gömülmekte bulur kurtuluşu, diğeri yukarı uzatır boynunu.

    Günlüğün başından beri on dördüncü çiçek değişimi bu. Tarihleri aklımda tutmaya yardımcı oluyor aslında, adını bilmediğim morlu, kırmızılı şeyleri de yakından tanıyorum ayrıca. İnsanlardan da sevdikleri çiçeklerle –isimlerini telaffuz etmekten pek haz etmiyorum çünkü- söz ediyorum; karanfil kokulu adam, goncaları seven ihtiyar, papatyasever genç gibi. Benden de, başucunda, her birini eski sevgililerden aldığı kuru boyayla çizilmiş çiçek resimleri dizili adam, diye bahsediyor olsalar gerek. Benim çiçeklerim solmuyor anlaşılan, diğerleri gibi, zaten günün birinde solumaktan vazgeçmişler, ama canlılar, en az benim kadar. Yine saçmalamaya mı başladım ne? Hepimizin seçtiği, onunla birlikte solduğu bir çiçek var sonuçta ve biz bunu bekliyoruz sır gibi. Veee işte en büyük şiirim: On bir gün ve -tutunulası bir şarap- Aylin'in ince bileğinden görebildiğim kadarıyla da, on bir saat kalmış son perdeyi oynamama..."

    (Güneş doğar, batar, doğar, batar, doğar, yine batar, yine doğar...)

    "Hiç keyfim yok bugün, yazasım da gitti. Defteri kapatmaya bir gün kala Aylin de gitti. Demek ki yazasımı getiren Aylin'di. Daha neler! Bu hiç hesapta yoktu, hani birlikte koşacaktık sahnenin önüne finalde ve hani ben atlayacaktım, en öndeki seyircilerin koltuklarına... Haklısın, dilsiz ve bedensiz bir oyuncuydun sen; olup bitenden haberin olsa, beklerdin bir güncük daha. Bekler miydin gerçekten, Aylin?

    Şiir yazmalı bugün, 'komşuların' ziyaretçileri gittikten sonra. Son şiir: dramatik, komik, ironik... İnce düşünüp sık yaşamak üzerine bir tirat atar aktör ve ışıklar söner, şeklinde bir son belirmeli günlüğü okuyanın aklında. Sprey boyalarla, duvarlara bir iz mi bıraksam kendimden yoksa? Bir zamanlar ben vardım, bir zamanlar ben yaşadım, anlamında bir parçam kalmalı, bir ayağım hep burada olmalı kısacası. Çok komiksin. Hayır, düşünceliyim. Hey insanlar, kalbimizde yaşıyor, cümlelerinin ötesinde bir yer verebilmek için bana, bir gününüz kaldı, teklifleri bekliyorum!"

    (Hiç uyumamışçasına uyanır herhalde...)

    "Evet, sevgili figüranlar, trajikomik, ironik, septik, antiseptik, antihijyenik ve elbette ki erotik bir başrol oyuncusunun devir teslim töreni için beklenen günün ilk saatlerindeyiz. Günlüğün toplam kaç sayfa olduğunu bilemiyorum, ama on beş çiçek değişimi uzunluğunda olduğunu tereddütsüz söylemek mümkün. On beşinci kez değişiyor vazoların yeşil sularından fışkıran görüntüler. Yine ziyaretçileri var insanların: itina ile vazo suları ve içindekiler yenilenir. Bu gece her şey bitecek ve bir sonraki çiçekdönümünde, hiçbir şey olmamış gibi olağan seyrini sürecek insanlar. "Şurada sürekli bir şeyler karalayan adam nereye kayboldu?" diye soranlar olacak dikkatli olanlardan. "Ne acı! Nereye kayboldu?" diyecekler benim için, varlığının ya da yokluğunun bir anlamı yok diye bile düşünen çıkmayacak - kayıp çünkü. Kaybolmamak için tutunduğum tüm can simitleri sönüp bedenime yapıştı adeta birer birer.

    Aptal bakışlı bir adam boş bakışlarla süzüyor beni şu anda, ayakucuma oturdu. Ona izin verip vermediğimi ya da benden bunun için izin alıp almadığını hatırlamıyorum. Daha önce son saatlerinin kaypak yalnızlığında var olma mücadelesi için kendini paralayan bir başkasına hiç rastlamamış olsa gerek, bu yüzden hoş görüyorum onu, şimdilik. Meraklı bakışlarla eğildi günlüğe. Aklı yerinde bir insan hiddetlenirdi buna, ben yazdıklarımı sakınmadım ondan, son perdeyi oynadığımı, son sayfayı yazdığımı da anlattım hatta. On beş -kendi ölçülerime göre- zaman dilimi önceden beri, donuk ve kaygısız bakışlarla, anlamsız sözcüklerle de olsa beni ilk kez merak etti biri, yitime az kala. Bunu giriş-gelişme-sonuç arasına, sözcüklerle sığdırabilseydim, o on beş zaman dilimi boyunca bu günlüğü tutmazdım zaten.

    Tuhaf adamdan beni dışarı çıkarmasını istedim, zor olmadı bu onun için. İnsanları ve yürümeyi unutmuşum kalabalık caddelerde, sürekli çarptım bastonlu ihtiyarlara, güzel kadınlara. Çikolatalı pasta aldık son sahne için, ortaya bir de mum. Konuk çağrılmalıydı, tuhaf adam bu sorunu da çözdü. Geniş caddedeki mağazaların vitrinlerindeki mankenleri kiraladı (ya da satın aldı, bilemiyorum). Deniz kenarına oturttuk davetlileri (mankenleri), daha önce hiç bu kadar gözün üzerimde olmamasının heyecanı birkaç dakika sürdü. Pastayı kestim önce, sonra kimsenin umurunda olmayan şiirlerimi okudum kağıt mendiller üzerinden, bağıra bağıra, dalga sesleri eşlik etti bana, rüzgarın uğultusunu unutuyordum az kalsın. Ara sıra, davetlilerden birini, gizli sayfalarda saklanmış bir kadına benzetip heyecanlandım, bazen de aynımahalleninçocukları unvanını tüm çocukluğumuz boyunca birlikte taşıdığımız ‘sokak arkadaşlarımın' yetişkinliklerini görür gibi oldum. İlk kez, bu gece öğrendim, heceleyerek yaşamanın yazı dilinden sıyrılıp eylem dilindeki karşılığını.

    Gece yarısından evvel bitirmeliyim günlüğü. Birazdan iznini alacağım tüm davetlilerin boş ve de loş bakışlarından. Günlüğü, söz verdiğim gibi o tuhaf adama bırakıp kayalıkların aç kenarlarına ilerleyeceğim, gecenin deniz üzerindeki bekareti varsa eğer, bu kez ben bozacağım onu. Fırtına öncesi sessizliği, fırtına sonrası sessizliği, fırtınada kuytu bir köşede unutulmuş ve oracıkta saklanan sessizliği yazdım hep ve daha yazacak yerim kalmadı..."

    Başımı kaldırıp sordum: "Sence yaşanacak bir şeyler her zaman yok mudur, Özge?"

    "Bilmiyorum." dedi, bakışlarını kaçırdı ve ayağa kalktı. Gözlerinin altında biriken nemi sildiğini gördüm...


    BURAK BALK
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. ‘AB müzikali’ tepkiden çekindi
    2006 Konuları bölümünde chaghrie tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 20.02.06, 03:41
  2. Bu anlayış diktatör rejimlerin felsefesi
    2006 Konuları bölümünde Doucann tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 12.02.06, 08:56

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •