İkinci Dünya Savaşı’ndan galipler de, mağluplar da perişan çıkmışlardı.
Kırılmış bir neslin yıkılmış şehirlerinde fakirlik, çaresizlik kol gezmekteydi. Vittorio De Sica, bu dönem İtalya’sından bir kesit sunuyordu "Bisiklet Hırsızları" filminde. Bütün yaşamları, bisikletleriyle yapacakları afiş asma işine bağlı olan yoksul baba - oğulun bisikletlerinin çalınmasını ve kent sokaklarında çaresizce bisikletlerini aramalarını işliyordu bu "sıradan insanların ızdıraplarına adanmış" film.
Biz savaşa girmemiştik. Ekmek karnesi, karartma geceleri gibi ızdıraplar çekmiş,
ama toz konmasına kıyamadıklarımızı çamurlu cephelerde kaybetmemiştik.
Büyük savaş bitmişti;
varlıklı değildik ama sıfırı da tüketmemiş, bir bisikletin bir yaşam olduğu noktaya gelmemiştik.
Bombalanmış yollarımız da yoktu, yıkılmış binalarımız da;
bomba düşecek doğru dürüst bir yolumuz da,
yıkılacak görkemli bir binamız da.
** ** **
Ankara, genç Cumhuriyet’in çiçeği burnunda başkentiydi. Yıkılmış binaların yerine değil, bomboş kırların, bağların, bostanların üzerine inşa ediliyordu yeni bulvarlar, yeni binalar, yeni yaşamlar. Devletin gözü gibi bakacağı yeni memurları, aileleriyle Ankara’ya yerleşmekteydiler.
Ankara, bugün hala çok zengini, çok yoksulu olmayan,
hala yardımsever, hala sözüne, borcuna sadık,
hala mütevazı ve kültürlü insanlar şehri oluşunu bu rafine göçe borçludur.
Akşam saat 5’te, "devlet dairelerinin dağılma saatinin sireni" tüm şehirde duyulduğunda, Atatürk Bulvarı’nda alırdı soluğu taze Ankaralılar.
Varlıklı olmasalar bile, hep en temiz giysilerle dolaştıkları pembe - beyaz oluklu kaldırımlarda, artık çocuklarının da tanıştıkları ailelerin selamlaşmalarıyla, yol ortasındaki sohbetleriyle sürerdi karşılaşmalar.
Ağaçlarda yüzlerce, binlerçe serçe, sığırcık kuşu ötüşürken; altlarından koşarak geçerdi pileli etekler, kol düğmeli, kolalı gömlekler.
Üç tekerlekli bisikletleri, kısa pantolonlarıyla, afiş asmayan babalarının yanında pedal çeviren,
seyahat şirketlerinin vitrinlerindeki uçak maketlerine,
sefaret bahçelerindeki fotoğraflara, uçaklardan atılan kağıtlara bakan minik gözler;
aniden bastıran bir yaz yağmurunda Kocabeyoğlu Pasajı’nda soluğu alan,
hafta sonları Muhafız Alayı Bandosu’nun konserini izlemek için Çankaya’daki parka,
ya da kırmızı Bussing otobüslerle Atatürk Orman Çiftliği’ne, Çubuk Barajı’na giden dört kişilik aileler,
Gençlik Parkı’nın renkli floresanlı havuzbaşında, sırtta şal, semaverden çay içilen geceler,
Gölbaşı Sineması’nın locasından seyredilen film gibi filmler,
Gar Gazinosu’nda hanımefendiler, beyefendiler...
** ** **
Sonra;
sonra değişti işte bir şeyler;
araya savaş, uçaklardan atılan bombalar falan da girmemişti ama,
geçmişte kaldı emekli ikramiyesiyle bir ev alabilen memurlar,
sokakta oynayabilen çocuklar,
tertemiz giysileriyle Bulvar’da selamlaşanlar,
Kızılay Binası Parkı’nın beyaz banklarında oturanlar.
Sonra;
yerine geldi gırtlağa kadar borçlar,
borç seçenekleri sunan billboardlar,
korumalı plazalar, plazma ekranlar,
ekranla bütünleşmiş yalnız analar,
ekranla bütünleşmiş yalnız babalar,
ekranla bütünleşmiş, yapayalnız çocuklar,
araçlarından sopalarla fırlayıp, birbirine saldıranlar.
Sonra;
çok yıllar geçti aradan,
çok rüzgarlar,
çok ceket, çok kolye,
kravatlar, şapkalar.
Az gitti, uz gitti,
sanki başka bir ülkede
başa döndü, boşa döndü
pedallar...
Yalçın Ergir


LinkBack URL
About LinkBacks


Alıntı Yaparak Cevapla


