• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
6 sonuçtan 1 --- 6 arası gösteriliyor
  1. #1
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0

    Ankara’da Bir Öğle Vakti-1946

    İkinci Dünya Savaşı’ndan galipler de, mağluplar da perişan çıkmışlardı.

    Kırılmış bir neslin yıkılmış şehirlerinde fakirlik, çaresizlik kol gezmekteydi. Vittorio De Sica, bu dönem İtalya’sından bir kesit sunuyordu "Bisiklet Hırsızları" filminde. Bütün yaşamları, bisikletleriyle yapacakları afiş asma işine bağlı olan yoksul baba - oğulun bisikletlerinin çalınmasını ve kent sokaklarında çaresizce bisikletlerini aramalarını işliyordu bu "sıradan insanların ızdıraplarına adanmış" film.




    Biz savaşa girmemiştik. Ekmek karnesi, karartma geceleri gibi ızdıraplar çekmiş,
    ama toz konmasına kıyamadıklarımızı çamurlu cephelerde kaybetmemiştik.

    Büyük savaş bitmişti;
    varlıklı değildik ama sıfırı da tüketmemiş, bir bisikletin bir yaşam olduğu noktaya gelmemiştik.

    Bombalanmış yollarımız da yoktu, yıkılmış binalarımız da;
    bomba düşecek doğru dürüst bir yolumuz da,
    yıkılacak görkemli bir binamız da.

    ** ** **

    Ankara, genç Cumhuriyet’in çiçeği burnunda başkentiydi. Yıkılmış binaların yerine değil, bomboş kırların, bağların, bostanların üzerine inşa ediliyordu yeni bulvarlar, yeni binalar, yeni yaşamlar. Devletin gözü gibi bakacağı yeni memurları, aileleriyle Ankara’ya yerleşmekteydiler.

    Ankara, bugün hala çok zengini, çok yoksulu olmayan,
    hala yardımsever, hala sözüne, borcuna sadık,
    hala mütevazı ve kültürlü insanlar şehri oluşunu bu rafine göçe borçludur.

    Akşam saat 5’te, "devlet dairelerinin dağılma saatinin sireni" tüm şehirde duyulduğunda, Atatürk Bulvarı’nda alırdı soluğu taze Ankaralılar.

    Varlıklı olmasalar bile, hep en temiz giysilerle dolaştıkları pembe - beyaz oluklu kaldırımlarda, artık çocuklarının da tanıştıkları ailelerin selamlaşmalarıyla, yol ortasındaki sohbetleriyle sürerdi karşılaşmalar.

    Ağaçlarda yüzlerce, binlerçe serçe, sığırcık kuşu ötüşürken; altlarından koşarak geçerdi pileli etekler, kol düğmeli, kolalı gömlekler.

    Üç tekerlekli bisikletleri, kısa pantolonlarıyla, afiş asmayan babalarının yanında pedal çeviren,
    seyahat şirketlerinin vitrinlerindeki uçak maketlerine,
    sefaret bahçelerindeki fotoğraflara, uçaklardan atılan kağıtlara bakan minik gözler;
    aniden bastıran bir yaz yağmurunda Kocabeyoğlu Pasajı’nda soluğu alan,
    hafta sonları Muhafız Alayı Bandosu’nun konserini izlemek için Çankaya’daki parka,
    ya da kırmızı Bussing otobüslerle Atatürk Orman Çiftliği’ne, Çubuk Barajı’na giden dört kişilik aileler,
    Gençlik Parkı’nın renkli floresanlı havuzbaşında, sırtta şal, semaverden çay içilen geceler,
    Gölbaşı Sineması’nın locasından seyredilen film gibi filmler,
    Gar Gazinosu’nda hanımefendiler, beyefendiler...

    ** ** **

    Sonra;
    sonra değişti işte bir şeyler;
    araya savaş, uçaklardan atılan bombalar falan da girmemişti ama,
    geçmişte kaldı emekli ikramiyesiyle bir ev alabilen memurlar,
    sokakta oynayabilen çocuklar,
    tertemiz giysileriyle Bulvar’da selamlaşanlar,
    Kızılay Binası Parkı’nın beyaz banklarında oturanlar.

    Sonra;
    yerine geldi gırtlağa kadar borçlar,
    borç seçenekleri sunan billboardlar,
    korumalı plazalar, plazma ekranlar,
    ekranla bütünleşmiş yalnız analar,
    ekranla bütünleşmiş yalnız babalar,
    ekranla bütünleşmiş, yapayalnız çocuklar,
    araçlarından sopalarla fırlayıp, birbirine saldıranlar.



    Sonra;
    çok yıllar geçti aradan,

    çok rüzgarlar,
    çok ceket, çok kolye,
    kravatlar, şapkalar.

    Az gitti, uz gitti,
    sanki başka bir ülkede
    başa döndü, boşa döndü
    pedallar...





    Yalçın Ergir
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  2. #2
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0
    Atatürk'ün Ankara'daki Son Günü...


    26 MAYIS 1938 - PERŞEMBE

    KENDİ ADINI TAŞIYAN BULVARDA:

    Atatürk Bulvarı’nın ortasındaki kestane ağaçları yemyeşil olmuştu.

    On dört yaşındaki Reşat Önat hem okuyor, hem de Kocabeyoğlu Pasajı’nın az ilerisinde, şimdi Çocuk Esirgeme Kurumu binasının bulunduğu köşede, dayısı Hilmi Öz’ün, Ankaralıların uğrak yeri olan Özen Pastanesi’nde çalışıyordu. Kimi zaman kasada duruyor, kimi zaman da arkadaki - sonradan adı İzmir Caddesi olarak değiştirilecek - Uçar Sokak’ta, arkadaşlarıyla top oynuyordu.

    Genç Cumhuriyet’in, genç başkentine devletin idaresi için bir kültür göçü olmuş, Ankara ülkenin dört bir yanından aileleriyle gelen memurlarla dolmuştu. Doğal olarak Ulus artık konut açısından yetersiz kalmış; yepyeni bir yerleşim alanı olarak küçük şirin evleri, muntazam sokakları, yemyeşil parkları, geniş bulvarı, tek tük arabaları, yepyeni dükkanlarıyla Yenişehir semti oluşturulmuştu.

    Özen Pastanesi, sıradan vatandaşından, bakanlarına kadar birbirini tanıyan, yolda selamlaşan, tertemiz giyimli Ankara’nın yeni sakinlerinin sık sık uğradıkları işlek bir pastaneydi. Şoförleri değil, bakanların kendileri alış veriş ederlerdi. 25 Ekim 1937’de başbakan oluşundan on gün sonra, Celal Bayar da bizzat Özen’e gelmiş, gelişi Ulus Gazetesi’nde haber olmuştu.

    Kimi öğlen, küçük Reşat kasada durur, müşteri yoğunluğundan babasının telefonuna dahi bakamazken; kimi gece yarısı Özen kapanırken de, hem Vali, hem de Belediye Başkanı olan Nevzat Tandoğan, dışarıda kestane ağaçlarının sulanması işini gizlice denetler; kaytaran işçileri, elindeki bastonuyla fena halde haşlardı. Aynı Vali Tandoğan, şehrin umumi tuvaletlerini de bizzat teftiş ederdi.

    O, şehrin gözü gibi bakılan kestane ağaçları, ileride bulvarın genişletilmesi amacıyla bir gece içerisinde kesiliverecek, sabah bulvardan geçen Ankaralılar arazözlerden tenekelerle su taşınarak büyütülmüş ağaçlardan geride bir küçük dal dahi göremeyeceklerdi. Kestane ağaçlarının kesilmesi de, semte adını verecek havuzlu – parklı tepesinde ay’lı Kızılay Binası’nın yıkılması da, bulvar tarihinin hüzünle hatırlanacak olaylarındandı.

    Özen Pastanesi’nin yanında Vehbi Koç’un dört katlı bir binası vardı. Bu binanın ikinci katında pastanenin iyi müşterilerinden, Celal Bayar Kabinesinin Milli Müdafaa Vekili Saffet Arıkan ikamet etmekteydi. 1938 yılında, devletin bir bakanının telefonuna, adı ve soyadından Ankara Telefon Rehberi’nden ulaşılabilmekteydi. Saffet Bey’in numarası 6207’ydi.

    26 Mayıs 1938 Perşembe günü ikindi, tam devlet dairelerinin dağılma saatiydi. Ankara’nın o zaman sanki daha kurak, daha sıcak yazı daha başlamamış, Ankara daha boşalmamıştı. Pastaneye o bölgenin emniyetinden sorumlu 1. Şube taharri memurlarından Cemal Bey geldi; küçük Reşat’a, dayısı Hilmi Öz’ün nerede olduğunu sordu: Bir “misafir” gelecekti.

    Bir koşuşturma oldu – gelecek misafir Atatürk’tü.

    Saffet Arıkan hastaydı ve Atatürk eski arkadaşına geçmiş olsun ziyaretine gelecekti.

    Atatürk, Koç’un binasının önünde yaveriyle aracından indi ve binaya ilerledi. Aslında Adana – Mersin gezisinden daha iki gün önce dönmüştü ve kendisi de hastaydı. Hastalığı 30 Mart 1938’de, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nce de resmi bir bildiri ile açıklanmıştı.

    Daha sonra Cemal Bey, Reşat Önat’a anlatmıştı;

    Atatürk çok halsizdi ve merdivenlerden ikinci kata çıkarken çok zorlanmıştı. Çevresindekilere:

    - Biliyorum bu bina Vehbi Koç’un; ona söyleyelim de buraya bir asansör yaptırsın demişti.

    Daha sonra yatmakta olan Saffet Arıkan’ın yanına gidip oturmuş ve sohbete başlamıştı. Asansörün olmayışının şikayetini ona da yapmıştı.

    Atatürk her bakanına özel “Limoges” kahve fincanı armağan ederdi. Ani bir ziyaret olduğu için kahve yapacak adam yoktu. Özen’e haber ve özel fincanlar gönderilmişti – kahve yapılması isteniyordu. Bir de garson istenmişti. Garson Özen’in kısa boylu, sarışın garsonu Yusuf olacaktı.

    Cemal Ağabey’i Reşat’a:

    - Hadi sen de gel, belki sen de içeri girersin demişti.

    Cemal Ağabey, Yusuf ve Reşat kapının önüne geldiklerinde Yusuf’un eli ayağı titremeye başlamış, bunun üzerine Cemal tepsiyi Yusuf’un elinden alıp Reşat’a uzatmıştı.

    Reşat’la birlikte içeriye girdiklerinde Reşat Önat hiç karşıya bakamıyordu. Kafası önüne eğik ilerliyor, Atatürk’ün yanına geldiğinde Atatürk sohbetini kesip Reşat’a bakıyor ve parmağıyla işaret ederek:

    - Gel çocuk diyordu.

    Kahveyi alıp koyarken Reşat hala Atatürk’ün yüzüne bakamıyordu. Zaten Özen’in müşterisi olan Saffet Arıkan, Reşat’ı çok iyi tanıdığından haline kıs kıs gülüyordu.

    Ve Ata’nın yüzünü gördü; yüzü balmumu gibiydi, hasta olduğu belliydi.

    Sonra Reşat yavaş yavaş geri çekildi – adet üzerine kapıda beklemeye başladı. Atatürk döndü:

    - Git çocuk dedi.

    Reşat Önat dışarı çıktı – sanki bir rüyadaydı.

    Atatürk, on on beş dakika sonra dışarı çıktı; yine zorlukla merdivenlerden aşağıya indi.

    Bu halsizlik Atatürk’ün bir asansöre ne kadar gereksinimi olduğunu ortaya çıkarmıştı. Bu yüzden o yaz Hipodrom’daki geçit alanına bir ek bina yapılacak; 29 Ekim törenlerinde Atatürk’ün çıkabilmesi amacıyla içine bir de asansör konacaktı. Hatta o tarihe kadar iyileşemeyebileceği düşünülerek, halka moral olsun diye – geçit törenini ayakta izliyormuş görünümü verecek - özel yüksek bir koltuk imal edilecekti.

    Ancak 26 Mayıs, Atatürk’ün Ankara’daki son günü idi

    ve ne o asansörü, ne o koltuğu, ne olabilmeyi çok arzuladığı 29 Ekim geçit törenini,

    ne de Ankara’yı bir daha görebilecekti.


    Atatürk, kendi adını taşıyan bulvara çıktığında, beraberindekilerle; Özen Pastanesi’nin yanından hemen arkadaki Uçar Sokak’a geçti. Şimdiki Galatasaraylılar Lokali’nin olduğu yerde, bahçe içindeki bir evde oturan ve o da çok hasta olan, Özen Pastanesi’nin müşterilerinden İktisat Vekili Şakir Kesebir’e ziyarete gitti.

    Daha sonra da yapımı 30 Ocak 1937’de bitmiş olan Ankara Tren Garı’na gidildi. Vedalaşıldı ve trenle sevgili Ankara’sından Balıkesir’e hareket etti. Oradan da Bandırma üzerinden vapur ile İstanbul’a gidecek, tedavisine Savarona Yatı’nda devam edilecekti.

    Gidiş, o gidiş oldu.


    Aynı gara bir daha; 20 Kasım 1938 Pazar günü, saat 10:00’da,

    bir şehir, bir ulus ağlarken,

    Türk Bayrağı’na sarılı olarak gelebilecekti.



    ** ** **

    Ve aradan yıllar geçiyordu;

    2005 yılına gelindiğinde yaşlı Reşat Önat, Vehbi Koç’un dört katlı binasının yerine yapılan kocaman binanın altında bulunan Koçbank şubesindeydi.

    Bütün hatıralar yeniden canlanırken, yaşlı bedeni ile merdivenlerden güçlükle bankanın ikinci katına çıkıyordu.

    İşlemleri bittikten sonra yine merdivenlerden aşağıya indiğinde,

    duvarda asılı Vehbi Koç’un gülen yüzlü fotoğrafına bakıyor


    ve çevresindeki gençler garip garip ona bakarken yüksek sesle:


    - Eee, Vehbi Amca; sen daha hala asansörü yaptırma... diyerek tebessüm ediyordu.


    Yalçın Ergir
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  3. #3
    MeDiD adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    03-01-2006
    Mesajlar
    33,295
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    13
    Ankara'yı sevmiyorum!

    Ama , geçmişimizin en özel günleri ve insanları Ankara'da... Sempatim bundandır....

    ...Kuyruguna basilMAdikca, tirmalaMAyan KeDiGiL...


  4. #4
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0
    Geceyle Randevu


    Çok heyecanlıyım, az sonra geceyle randevum var.



    Şu bildiğimiz geceyle randevum; karanlıkla, korkuyla.

    Dibine kadar yaşayacağım, hep uyurken ıskaladıklarımı;.sabaha kadar beraber olacağım onunla.



    Gündüz bulutlar yoksa, ya güneşi görürsün ya da hiçbir şeyi. Sansürcüdür gündüz; göstermez gökyüzünü.Ne Küçük Ayı, ne Kutup Yıldızı, ne Ay’ın aydınlık yüzü, ne de bir sabah 03:02’de yıldız olmuşlar göz kırpar bir tarlada yatarken sırtüstü.



    Gece zararsızdır. İnsanlar bir uyansalar, bir uyanabilseler, gerçekten yaşayacakları düşleri görerek yitirirler gecelerini.



    Gece yalnızdır, misafirperverdir; hemen ikram ediverir bütün güzelliklerini. Bağırman gerekmez sesini duyurmak için; bir fısıltı yeter anlatabilmek için tüm hislerini.



    Mutlaka sabaha kadar uyumadan geçirilmiş gecelerin olmuştur. Ya bir hasta başında, ya yolda, ya pencereden fırlatıp atmana ramak kalmış ders kitaplarının arasında, ya çaydanlık fokur fokur kaynarken bir dostunla - “şimdi keşke burada olsa”nın yanında, ya da o hiç ayrılmayacağını sandığına düğüm olmuşla.



    Ama benim hiç gecenin bizzat kendisiyle, özel olarak yıldızları, tarlaları, boş sokakları, yanıp sönen trafik lambalarıyla bir randevum olmadı.



    Bu yüzden şu anda çok heyecanlıyım. Az sonra meşhur gecenin ta kendisiyle tanışacağım; bakalım onu dedikleri gibi gerçekten beyaz bir saten içerisinde mi bulacağım.



    Termosuma kahve koyup çıkmalı,

    “işte güneş geliyor küçük sevgili” diye bağırıncaya kadar sadece onunla olmalıyım;



    doğduğumdan beri hergün sunulmuş bu fırsatı

    bu kez kaçırmamalıyım...


    Yalçın Ergir
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  5. #5
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı MeDiD tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Ankara'yı sevmiyorum!

    Ama , geçmişimizin en özel günleri ve insanları Ankara'da... Sempatim bundandır....
    Şehirler, insanlar gibidir Medid. Ya seversin ya da sevip, gönlüne sokamazsın...
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  6. #6
    MeDiD adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    03-01-2006
    Mesajlar
    33,295
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    13
    umrumda değil...ne şehirler ne insanlar..

    herkes bir garip bu aralar

    al başını, çık dağlara diye
    yankılanmakta içimdeki hain ses!



    (.)

    ...Kuyruguna basilMAdikca, tirmalaMAyan KeDiGiL...


 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. ‘Ankara Gümrük Birliği’ni ihlal ediyor’
    2006 Konuları bölümünde *cr00ser* tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 24.02.06, 18:45
  2. AB’den Ankara’ya arabuluculuk teklifi
    2006 Konuları bölümünde *cr00ser* tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 21.02.06, 18:11
  3. Ege’deki Kardak kayalıkları Ankara-Atina’yı yine geriyor
    2005 Konuları bölümünde espriler tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 13.01.05, 18:53

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •