Arabistan seyahatinde merhum Mehmed Âkif Ersoy’la beraber bulunan bir arkadaşı anlatıyor: “Çoktan beri memleket havâdisleri alamadığımız için bunalmıştık. “el-Muazzam”daki tren şefi Mısırlı Mahmud, İngiliz’lerin Çanakkale’den kaçtıklarını, hem de bütün iâşe ve çadırlarını almaya bile vakit bulamadan çekilip gittiklerini müjdelediği zaman Âkif sevincinden çıldıracak dereceye gelmişti. Âdeta inanamıyordu.
- Sahih mi? Allah aşkına doğru söyleyin muhakkak mı?
- Resmî tebligat var efendim.
- Yâ Rabbi! Sana binlerce, milyonlarca defa şükürler olsun. Yaşasın arslan ordumuz.
Baktım o kahraman Âkif’in gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Sanki dünyalar onun olmuştu. Bin bir tehlike karşısında en küçük bir teessür belirtisi göstermeyen koca Âkif, şimdi mâsum bir çocuk gibi ağlıyordu. O, üzüntüsünü belli etmezdi. Elemini de, sevincini de içine gömerdi. Ancak bu hâdise karşısında kendini tutamadı, gözyaşları dökmeye başladı. Onun bu hâli hepimizi etkiledi. Biz de kendisine iştirak ettik. Âkif hem ağlıyor, hem Allah’a şükrediyordu. O üzüntü içinde ellerini kaldırdı.
- Allah’ım! Çanakkale’de dövüşen kahramanları yazmadan canımı alma. Yoksa gözüm arkada kalır, dedi. Derken bize döndü,
- Haydi arkadaşlar! Ne duruyorsunuz, kurbanları kesseniz ya, diye bağırdı.
Heyhât! O çölde koyun ne gezerdi. Kurbanı bir yana bırakalım, kuraklıktan urban bile bulunmuyordu. “el-Muazzam”, Hicaz Demiryolu’nun tam arkasında yer alan bir çöl istasyonuydu. İstasyonda, başka hiçbir bina yoktu. Ne insan, ne hayvan, ne yeşillik, ne umran…
İstasyon memuru artık bize bildiği havadisleri anlatıyordu. Memurun iki karısı vardı. Burada çile dolduruyorlardı . Talihsiz kadınlardan birinin, haftalardan beri dişi ağrıyordu. Diğeri de gebeydi. Akşama, sabaha doğuracaktı. Birisi, bir posta müdürünün kızı, diğeri de Malatyalı bir subayın kerimesiydi. Memurun bize verdiği böyle güzel bir havâdise karşılık biz de ona, âilesine bir iyilik yapalım dedik. Yanımızda diş ilacı vardı. Kâdın, ilacı dişine koyar koymaz ağrısı kesildi. Kadıncağızın gözü açıldı. Teşekkür etmeye başladı. Fakat âilenin durumu perişandı. Odanın her tarafından sefâlet fışkırıyordu. Odada, oturacak bir ot minderden başka bir şey yoktu; ne iskemle, ne masa… Hatta bir çuval bile yok; ne altta, ne üstte!...
Dışarıya çıkınca gördüğüm manzarayı Âkif’e anlattım. Tabii ki çok üzüldü. Biraz sonra baktım, Âkif, yirmi sekiz yaşındaki bu zavallı kocayı sîgaya çekmiş, ona durmadan söylenip duruyordu:
- Oğlum! Sağlığın yerinde değil, gücün-kuvvetin yok. Kesen ise, kafan gibi bomboş. Neyine gerek, senin iki değil, hatta bir evlenmek! Yazık değil mi bu elin yavrularına. Yiyecek yok, giyecek yok. Yâ hu! Buna bir çare düşünmek de mi yok!
- Ne düşüneceğim efendim. Ben de şaşırdım. Yarın, öbür gün büyüğü doğuracak. Ne yapacağım, bilemiyorum. Siz de eski çamaşırlar varsa bâri lütfen veriniz de doğacak çocuğu saralım…
Âkif’in yüzünü derin bir üzüntü kaplamıştı. Adamcağızdan ayrıldık. Çadırımıza geldik. Âkif bana, - Arkadaş! Bu kadıncağıza yardım şart. Ortada bir hayat tehlikesi var, dedi.
- Ne yapalım?
- Gördüğünüz gibi, bunlar büyük bir felâketle karşı karşıya bulunuyorlar. Bir diş ilacı bile bulunmayan bir yerde, yarın doğuracak kadının da, doğacak çocuğun da hayatları tehlikede. Ben şimdi trene atlayayım, Şam’a gideyim. Bunlar için ne gerekiyorsa alıp getireyim.
- Aman Âkif! Şam buradan iki gün iki gecelik mesafe. O da, kader yardım eder de -kömür yerine kullanılan- odun yeterse. Şam’a, oradan da buraya, en aşağı beş gün, beş gece bir yolculukta bulunman gerekir.
Hâlbuki aylardan beri çöllerde, deve sırtlarında çalkalana çalkalana geldik. Başlarımızdaki uğultu daha geçmedi. Neye gideceksin? Bu kadar yorgunluktan sonra henüz bir gece bile dinlenmeden. Bu uzun yolculuğa nasıl çıkarsın.
- Yorgunluk mesele değil. Ortada bir felâket var. Âh! Yoksulluk, çâresizlik ne zor şeydir, sen bilir misin? Bu vaziyet karşısında benim ciğerlerim parçalandı. Trenle Şam’a gitmek bir şey mi? Tıpış tıpış gider, tıpış tıpış gelirim. Sen, benim yorgunluğumu hiç düşünme!
- Mâdem ki, bu zahmete katlanıyorsun seni bu teşebbüsünden alıkoymak istemem. Zâten 15 gün vaktimiz var. Başkumandana buraya geldiğimizi bildirdik. Yine bir emir vermiş olsa bile, hareketimiz için mutlaka 15-20 gün lâzım. Sen gidip gelebilirsin. Fakat bir kundak takımı ile biraz ilaç için bir haftalık yol zahmeti değer mi? Evet, yardım gerekli fakat mazeret önemli. Telgraf çekelim getirtelim.
- Hayır hayır! Rica ederim, benim önüme geçme. Kadıncağızın hâli beni çok üzdü. Zahmete girerek, meşakkate katlanarak bu sefâlete çâre bulmak benim için daha zevklidir.
- Öyle ise, Allah selâmet versin.
- Ertesi gün Âkif, bedevî elbisesini, silahlarını, çadır direğine astı. Aylardan beri heybede limon kabuğu şeklini almış olan fesini başına geçirdi. Örümceklenmiş buruşuk elbisesini bir sünger ıslaklığıyla ütülemiş oldu. Ayakkabılarını, yağ ve ocak isinden icad edilmiş bir boya ile boyamış oldu. Yalnız maşlahını bırakmadı. Onu da kollayarak şöyle bir sırtına attı. Anlaşılan bu maşlah, ona yatak-yorgan vazifesi görecekti. Besmeleyi çekti, yola düzüldü.
Hareketinin beşinci günüydü. Tam bir Şam tüccarı gibi yüklerle “el-Muzzzam”a dönüp geldi. Beş gün beş gece yük vagonunda gidip gelmişti. Şehlâ gibi mahmur gözleri uykusuzluktan, yorgunluktan daha fazla mahmurlaşmıştı. Fakat insâni bir görevi yerine getirdiğinden dolayı çok memnundu. Yüzünden neşe ve şetâret akıyordu. Getirdiği şeylere şöyle bir baktım, neler almamıştı ki... Diplomat bir ebeye, bir avuç altın verilip de gönderilseydi, bu eşyaları böyle düzgün ve yerinde alıp getiremezdi.
İşin tuhafı, bu eşyalar gelince kadınlar arasında kavga çıktı. Küçüğü, “Yârın, ben de doğuracak olursam bu şeyleri bana kim getirecek! Ne geldiyse yarısı senin, yarısı benim.” diye kadına diretmez mi? Haber gönderdik. Sana da para verelim, dedik.
- Hayır, olmaz. Siz gittikten sonra kocam paraları elimden alır, dedi.
- Uğraştık, uzlaştırmaya çalıştık. Fakat bir türlü başarılı olamadık. Nihâyet gelen eşyaları ikisinin arasında paylaştırmaktan başka çâre bulamadık.
Beş on gün sonra emir de gelmişti. Tabii, kadının doğurmasını beklemeden hareket ettik. Yolda Âkif, benimle latife ediyordu:
- Ben görevimi yaptım, nöbetimi savdım. Sıra sendeydi. Ebeliği de sen yapacaktın.
- Yâ hu, ben bir kedi bile doğururken, değil yardım, bakmaya cesâret edemem. Bununla beraber, bu eşyayı tedârik konusundaki liyâkatini gördükten sonra, bu ebeliği de yapacağına kanaat getirdim. Zaten doktorluğun da var.
- Birader! Ben baytarım. Ama şimdi bir keçiyi bile doğurtabileceğ imi zannetmiyorum.
Güle güle yollarda vakit geçirdik.
Ah, mübarek Âkif. Şehinşahlara boyun eğmeyen Âkif! Sefalet içindeki bir kadına yardım etmek için, altmış derecelik bir sıcaklıkta, kızgın çöllerde aylarca dolaştın. Sonra bir gece bile dinlenmeden, beş gün beş gece eşya vagonlarında yattın.
(Kaynak: Mehmet Âkif, Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharrirîn Yazıları. Eşref Edip, Âsâr-ı İlmiye Kütüphânesi Neşriyatı, 1357-1989, İst., Aktaran: Dursun Gürlek, Yenidünya Dergisi, Haziran, 2006)


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla
