SÜNNET KAVRAMISözlükte sünnetin tanımı,
Kur’ân-ı Kerim’de sünnetin anlamları,
Nebevî sünnette sünnetin bazı anlamları; Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın hadisi, ashab, tabiîn ve selef-i salihe göre sünnet kavramı:
1- Kur’ân-ı Kerim’in dışında bir delil olarak sünnet.
2- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sahib olduğu ilim, amel, hidayet ve mutlak olarak getirdiği herşey demek olan sünnet.
3- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın bid’at ve dinde sonradan uydurulan şeylerin karşıtı olan teşrî buyurduğu ve takrir ettiği şeyler anlamında sünnet.
4- Bazan nafile demek olan sünnet.
5- İlim ve amel hususunda selefin durumu hakkında (ittiba: onlara uymak) anlamı ile kullanılan sünnet.
6- Dinin esasları ve akide meseleleri anlamında sünnet.
7- Müteahhirûna göre sünnet kavramı.
8- “Hadis” anlamında sünnet.
9- Nafile ve müstehablar anlamıyla sünnet.
Sözlükte Sünnet [1]:
Sözlükte sünnet “senne, yesinnu, yesunnu, sennen: sünnet kıldı-kılar, sünnet kılmak” şeklinde. Sünnet kılınana “mesnun” denilir. “Senne’l-emra: O işi açıkladı” demektir.
Sünnetin bir diğer anlamı sîyret (yaşayış tarzı) tabiat ve gidilen yol demektir. Allah’tan gelen sünnet de O’nun hükmü, emri ve yasakları demektir.
Böylelikle aşağıdaki hususların sünnetin sözlük anlamları arasında yer aldığı sonucuna varıyoruz:
1- Sîyret (yaşayış tarzı) ve yol: İster güzel, ister çirkin olsun Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın şu hadisinde bu anlamda kullanılmıştır: “Kim güzel bir sünnet ortaya koyarsa, onun ve onunla amel edenlerin ecri ona verilir. Kim de kötü bir sünnet ortaya koyarsa...” [2]
İbn Manzur “Lisanu’l-Arab”da şöyle demektedir: “Hadis-i şerifte sünnet ve bu kökten türeyen lafızlar defalarca kullanılmıştır. Bunun asıl anlamı yol ve sîyrettir.” [3]
2- Cilalamak ve süslemek: Senne’ş-şey’e yesunnuhû sennen, sennenehû: onu cilaladı ve süsledi demektir. [4]
Sünnet: Cilalı oluşu, parlaklığı ve düzgünlüğü sebebiyle yüz demektir. Mesnûn da: Cilalanmış anlamındadır. [5]
3- Takviye (güçlendirmek, pekiştirmek): Arablar: Ekşi bitkiler develere yol almaya karşı güç verir (yesunnu). Tıpkı bilemenin bıçağın keskin tarafını güçlendirdiği gibi [6]derler.
“Yesunnu” fiilinden “es-sinân” güç kuvvet demektir. [7]
4- Açıklamak: Allah’ın sünneti, O’nun hükümleri, emri ve yasakları demektir. Allah bunları insanlara sünnet kıldı: Bunları açıkladı, demektir. Allah bir sünnet ortaya koydu: Dosdoğru bir yolu açıkladı, anlamındadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ”Bu önce geçenlerde Allah’ın geçerli kıldığı sünnetidir.” (el-Ahzab, 38, 62)
Görüldüğü gibi bu buyrukta, Allah bunu sünnet kıldı, ifadesi onu açıkladı demektir. [8]
Bu sözlük anlamlarından, sünnetin şer’î bir terim olarak: Peygamber -sallallahü aleyhi vesellem-’ın genel çerçevesi ile söz, fiil ve takrirlerinde izlediği sîret (yaşayış tarzı) ve yol anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Nitekim sözlük anlamı ile bu kullanımların bir çoğu Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerifte de -ileride açıklanacağı üzere- geçmiş bulunmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnette “Sünnet”:
Sünnetin manası Kur’ân-ı Kerim’de, hadiste ashab-ı kiramdan ve selef-i salihten gelen rivayetlerde (eserlerde) çeşitli şekillerde kullanılmış bulunmaktadır. Bunların çoğunluğu da Peygamber -sallallahü aleyhi vesellem-’ın söz, fiil ve takrirlerinde yaptığı teşrîler ile bütün hallerinde izlediği sair hidayet ve rehberliği anlamlarında kullanılmıştır.
Kur’ân-I Kerim’de “Sünnet”in Bazı Anlamları
1- Kur’ân-ı Kerim’de “sünnet” lafzı yol, sîret, geçmişlerin izledikleri yol anlamında kullanılmıştır. Bu yol kimi zaman övülen bir yol olabilir, bu da hak ve hidayet yoludur. Yüce Allah’ın şu buyruğunda bu anlamda kullanılmıştır:
”Allah size açıkça bildirmek, sizi sizden öncekilerin sünnetlerine iletmek... ister.” (en-Nisa, 26)
Yani yüce Allah sizden öncekilerin yollarına iletmek ister. Bu da onların öğülmeye değer olan yollarıdır. [9]
“Sünnetullah: Allah’ın sünneti” bazan yerilen bir işe karşılık Allah’ın cezası anlamında kullanılmıştır. Bu da onun peygamberlerine karşı gelip, sapıklık ve batıl içerisinde kalmaya devam eden ümmetlerin helak edilmesi demektir. Yüce Allah’ın şu buyruğu bu kabildendir: ”Eğer (şirke) dönerlerse, kendilerinden öncekilerin sünneti muhakkak devam etmiş olur.” (el-Enfal, 38) [10]
Yani sırat-ı müstakimi bırakıp, başka yolları izledikleri için Allah’ın onları helak etmesi gerçekleşmiştir, geçip gitmiştir.
Yüce Allah’ın şu buyruğunda da bu anlamdadır: ”Öncekilerin sünneti de geçmiş bulunduğu halde...” (el-Hicr, 13) [11]
Bu da yalanlamaları üzerine yüce Allah’ın o kavimleri helak etmekte sünnet kıldığı yol anlamındadır.
2- “Sünen” lafzı geçmiş ümmetlerin karşı karşıya kaldığı defalarca tekrarlanan hadiseler ve olaylar anlamında da kullanılmıştır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda bu anlamdadır: “Sizden evvel birçok sünnetler gelip geçmiştir. Onun için yeryüzünde gezin dolaşın da yalanlayanların sonları nice oldu görün.” (Âl-i İmrân, 137)
Yani yüce Allah’ın peygamberleri yalanlayan ümmetler hakkında sünnet olarak kıldığı birtakım olaylar sizden önce geçip gitmiş bulunmaktadır.
3- “Sünnetullah” lafzı O’nun hükmü asla geri kalmayan, değişmez kazası anlamında da kullanılmıştır. Yüce Allah’ın şu buyrukları bu türdendir: ”Bu daha önce geçenler hakkında Allah’ın sünnetidir. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değiştirme bulamazsın.” (el-Ahzâb, 62) , “(İşte bu) Allah’ın öteden beri süregelen sünnetidir. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (el-Feth, 23) , “(Bu) senden önce gönderdiğimiz peygamberler için de uyguladığımız sünnetimizdir. Sen bizim sünnetimizde hiçbir değişiklik bulamazsın.” (el-İsra, 77)
O halde burada sünnet yüce Allah’ın hükmettiği ve kesin olarak hükme bağladığı sabit, değişmez adet anlamındadır. [12]Son iki anlamı birbirine yakındır.
4- Kur’ân-ı Kerim’de İbrahim (a.s)’ın yaptığı şu dua birkaç defa tekrarlanmış bulunmaktadır: ”Rabbimiz onların arasından kendilerinden onlara âyetlerini okuyan, onlara kitabı ve hikmeti öğreten... bir peygamber gönder.” (el-Bakara, 139)
Yüce Allah peygamberi Muhammed -Sallallahü aleyhi vesellem-’a şöyle buyurmaktadır: “Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” (en-Nisa, 113)
Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ”O ümmiler arasında kendilerinden onlara karşı onun âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Halbuki daha önceden apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (el-Cuma, 2)
O halde (burada sözü edilen) “kitab” Kur’ân-ı Kerimdir. “Hikmet” ise sünnettir. [13]
Aynı zamanda hikmet ile nitelendirilen sünnet, burada Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın hidayeti, sözü, fiili ve sîyreti anlamındadır.
Sünnette (Yani Hz. Peygamberin Hadisinde) “Sünnet”İn Anlamlarından Bazıları ve Ashab İle Selefe(Tabiun Ve Tebe-I Tabıun) Göre Sünnet Mefhûmu:
Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan vârid olduğu ve selefin kavradığı şekliyle sünnetin anlamlarını inceleyip, tesbit etmek uzunca bir araştırmayı gerektirir. Ancak burada açıkça tesbit ettiğim bazı hususları özetle kaydedeceğim:
A- Kur’ân-ı Kerim’den Sonraki Kaynak Olarak Sünnet:
Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan gelen rivayetlerde Kur’ân-ı Kerim’den sonraki kaynak olarak sünnetin kullanıldığı rivayetler gelmiştir. Bu, vahyin ikinci türü anlamında olup, Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan Kur’ân-ı Kerim’in dışında mutlak olarak gelen rivayetler kastedilir. Bu bakımdan: Allah’ın Kitabı ve Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünneti denilir. Buna göre burada sünnet din ve şeriatın kaynaklarından ikinci kaynak anlamındadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de yüce Allah’ın şu buyruğunda bu anlamda kullanılmıştır: “Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.” (el-Ahzab, 34) , “Onlara kitabı ve hikmeti öğreten...” (el-Bakara, 129) , “Ve biz sana kitabı ve hikmeti indirdik.” (en-Nisa, 113) , ‘Onlara kitabı ve hikmeti öğreten...” (el-Cuma, 2)
Bu âyet-i kerimelerde ve başkalarında “kitab”dan kasıt Kur’ân-ı Kerim, “hikmet”ten kasıt sünnettir. [14]-Az önce işaret ettiğimiz gibi.- Bu âyet-i kerimelerde sünnet Kur’ân-ı Kerim’den başka bir kaynaktır.
Aynı şekilde Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan gelen rivayetlerde de bu iki kaynak birbirinden ayrı kaynaklar olarak ifade edilmiştir. Malik’in Muvatta’da rivayet ettiği hadis bunlardan birisidir: Malik’in belirttiğine göre kendisine Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın şöyle buyurduğu ulaşmıştır: “Ben aranızda iki şey bırakıyorum. O ikisine sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün Sünneti.” [15]
Hâkim’im el-Müstedrek’te, İbn Abbâs’tan kayd ettiği şu rivâyet de buna benzemektedir: “Aranızda öyle şeyler bırakıyorum ki, onlara sarıldığınız sürece ebediyyen sapmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin Sünneti...” [16]
Bunu Hâkim de yakın bir rivayetle Ebu Hureyre’den kaydetmiş ve şunu eklemiştir: “Her ikisi de Havzda benimle buluşacakları vakte kadar asla ayrılmayacaklardır.” [17]
Böylece Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- mushaflarda yazılı, okunan Allah’ın kelamı olan Kur’ân-ı Kerim ile kendi sünnetinin farklı şeyler olduğunu göstermiş bulunmaktadır.
Muaz b. Cebel -Radıyallahu Anh-’ın rivayet ettiği hadiste belirtildiğine göre de Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- kendinizi Yemen’e gönderdiğinde şöyle sormuş: “Sana hüküm vermek üzere bir husus arzedildiğinde nasıl hükmedeceksin?” Muaz: “Allah’ın kitabı ile hükmederim” deyince, Peygamber: “Eğer Allah’ın kitabında olmazsa?” diye sorunca, Muaz: “O halde Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünneti ile... (hükmederim)” demiştir. [18]
Burada Muaz sünneti Kur’ân-ı Kerim’den ayrı bir kaynak olarak söz konusu etmiş, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem- da onun bu ayırımını reddetmemiştir.
Huzeyfe -Radıyallahu Anh-’ın zikrettiği hadis de bunun gibidir: Bize Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem- iki hadis aktardı. Bunlardan birisini gördüm, diğerini de bekliyorum. O bize dedi ki: “Şüphesiz emanet yiğit adamların kalblerinin köküne inmiştir. Sonra onlar Kur’ân-ı Kerim’den öğrendiler, sonra da sünnetten öğrendiler...” [19]
Burada “sünnet” Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın Kur’ân-ı Kerim’in dışında getirdikleridir.
Aynı şekilde selefin (Allah onlardan razı olsun) de “sünnet” lafzını Kur’ân-ı Kerim’in dışında Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan gelen rivayetler hakkında kullandıklarını görüyoruz. Onlar: “Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünneti” dedikleri gibi “Kur’ân ve sünnet” de diyorlardı.
Bu şekildeki kullanım ashabın ve selefin sözlerinde ve onlardan gelen rivayetlerde pek çoktur. Yüce Allah’ın:”Onlara kitabı ve hikmeti öğreten...” (el-Cuma, 2) buyruğunu ashab ve tabiînin bazılarının kitabı Kur’ân-ı Kerim, hikmeti de Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünneti diye tefsir ettikleri önceden geçmiş bulunmaktadır. [20]Bunlardan bazılarını da burada belirtelim;
İbn Abbas -Radıyallahu Anh- dedi ki: “Kim, Allah’ın kitabında olmayan, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünnetinden, daha önce uygulaması bulunmayan herhangi bir işi ortaya çıkartırsa...” [21]
Abdullah b. Mesud -Radıyallahu Anh- diyor ki: “Bize yüce Allah’ın kitabında yahutta Allah’ın peygamberinin sünnetine dair bildiğimiz herhangi bir husus hakkında soru sorarsanız, biz de onu size bildiririz. Fakat sizin sonradan uydurduğunuz şeylere gücümüz yetmez.” [22]
Ebû Seleme b. Abdu’r-Rahman (vefatı: 94 h.) Hasan-ı Basri’ye (vefatı: 110 h.) dedi ki: “Bana ulaştığına göre sen kendi görüşüne göre fetva veriyormuşsun. Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünneti yahut Allah tarafından indirilmiş kitabın bir hükmü ile olmadıkça sakın kendi görüşüne göre fetva verme.” [23]
İmam Abdullah b. Avn el-Basrî (vefatı: 150 h.)’ın şu sözünde de bu anlamda kullanılmıştır: “Üç husus vardır ki onları hem kendim için, hem kardeşlerim için severim: Bu sünneti öğrenmeleri, ona dair soru sormaları, bu Kur’ân’ı iyice bellemeye çalışmaları, insanlara ona dair soru sormaları ve hayır ile olmadıkça insanlara ilişmemeleri.” [24]
Yahya b. Ebi Kesir -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 129 h.) de şöyle demiştir: “Sünnet Allah’ın kitabına dair hüküm verici konumdadır.” [25]
Abdullah b. Ömer, Cabir b. Zeyd -Radıyallahu Anhum-’a şöyle demiştir: “Natık bir Kur’ân yahut uygulanagelmiş bir sünnet ile olmadıkça sakın fetva verme.” [26]
Hassan b. Atiyye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 120 h.) dedi ki: Cebrail, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’a Kur’ân’ı indirdiği gibi, sünneti de indirirdi.” [27]
O halde din Allah’ın kitabı olan ve o emin ruhun Muhammed -Sallallahü aleyhi vesellem-’a indirdiği Kur’ân-ı Kerim ile diğeri Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünnetinden ibaret olan iki kaynaktan öğrenilir. Onun sünneti sözleri, fiilleri, takrirleri, yaşayışı ve siretidir. İşte seleften gelen bu rivayetlerdeki bu taksimden maksat budur.
Sünnetin bu şekildeki anlaşılması bazı usul alimleri ile dilbilginlerinin sünneti tariflerine uygun düşmektedir: Şatıbî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 790 h.) el-Muvafakat adlı eserinde şöyle demektedir: “Sünnet lafzı -özel olarak- Kitab-ı Aziz’de hakkında nass bulunmayan ve Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan nakil yoluyla gelen şeyler hakkında kullanılır.” [28]
İbn Manzur da “Lisanu’l-Arab”da şöyle demektedir: “Hadiste sünnet lafzı ve bu kökten türeyen lafızlar çokça tekrar edilmiştir. Bunun asıl anlamı: Yol ve siret (yaşayış)dır. Şeriatte sünnet kullanılacak olursa, onunla Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın emrettiği, yasakladığı ve teşvik ettiği Kitab-ı Aziz’in ifade etmediği hususlar -söz ya da fiil olsun- kastedilir. Bundan dolayı şeriatın delilleri: Kitab ve Sünnettir yani Kur’ân ve hadistir denilir.” [29]
B- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın İlmi, Ameli, Rehberliği ve Mutlak Olarak Onun Getirdiği Herşey Demektir:
Hadis-i şerifte “sünnet”in, Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın rehberliği ve yaptıkları hakkında çokça kullanıldığı görülmektedir. Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan sahih olarak rivayet edilen Abdullah b. Amr -Radıyallahu Anh-’dan gelen şu hadis bunlardan birisidir. Abdullah b. Amr dedi ki: Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”[30] O halde burada sünnet Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın rehberliği ve uygulaması, amelidir.
Sünnet Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan rivayet edilen söz, fiil, takrir, yaşayış, şeriat ve Kur’ân-ı Kerim ile, sünnetin getirdiği din ile ilgili olarak gelen bütün rivayetler anlamında da kullanılabilir. Yani kapsamlı anlamı ile sünnetin kullanıldığı da olur. Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın el-İrbad b. Sâriye, -Radıyallahu Anh-’ın rivayet ettiği hadisteki şu sözlerinde bu anlamda kullanılmıştır: “... Allah’tan korkun ve (meşru müslüman yöneticilere) dinleyip, itaat etmeye bakın. Gerçek şu ki aranızdan uzun ömür yaşayacak olanlar çokça ayrılıklar göreceklerdir. O vakit siz benim sünnetime ve raşid halifelerin sünnetine sımsıkı yapışmaya bakınız. Bu sünnete azı dişlerinizle yapışınız.” [31] Buradaki anlamı ile sünnet Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın getirdiği bütün vahiy, şeriat, din, rehberlik ve ameldir. Raşid halifelerin ameli de bunların kapsamı içerisindedir. Bu da bir önceki anlamdan daha kapsamlıdır.
Aynı şekilde selefin “sünnet” tabirini Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın getirmiş olduğu din ve şeriat hakkında, mutlak olarak ilim ve amel hakkında, ayrıca ashabın, tabiûn’un ve bu ümmetin selefinin dinin usulü (itikadi hükümleri) ile furûu (fıkhî ve diğer hükümleri) ile ilgili olarak algıladıklarının tümü hakkında da kullandıklarını görebiliyoruz. Bu anlam sünnetin selef tarafından anlaşılmış en kapsamlı ve en geniş anlamıdır. Çünkü bu anlamı ile Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın gerek Kur’ân-ı Kerim’de, gerek sünnette getirdikleri ve ashabın bize naklettikleri İslamın getirmiş olduğu ilim, amel, akaid, ahkâm, faziletler ve güzel ahlâka dair bütün hususları kapsamaktadır. Bu aynı zamanda “raşid halifelerin sünneti”ni de kapsar. Hatta burada sünnet Allah’ın hidayet peygamberini kendisi ile göndermiş olduğu İslamı, özeliyle geneliyle ifade eder. Bu da hak din ve sırat-ı müstakimin kendisidir, müminlerin yoludur, İbrahim’in milleti olan haniflik dinidir.
Ebu Bekr es-Sıddik -Radıyallahu Anh-’ın söylediği: “Sünnet Allah’ın sapasağlam ipidir.” [32]
Ubeyy b. Kâb -Radıyallahu Anh- dedi ki: “Size o yola ve sünnete sımsıkı sarılmanızı tavsiye ediyorum. Çünkü kim o yol ve o sünnet üzerinde bulunup da, Rahman’ı andığı vakit yüce Allah korkusundan ötürü gözleri yaşla dolarsa, o kimseyi Allah azablandırmaz.” [33]
Ömer b. Abdülazîz -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- de şöyle demiştir: “Sünneti ancak buna muhalif olarak gelen yanılmaları (neler olduklarını) bilen kimseler ortaya koymuştur.” [34]
Tabiînin büyüklerinden olan Abdullah b. ed-Deylemî şöyle demiştir: “Bana ulaştığına göre dinin gitmeye başlaması sünneti terketmekle ortaya çıkar.”[35]
Yine o şöyle demiştir: “Bir halatın tel tel gitmesi gibi, sünnet te birer birer gidecektir.” [36]
Tabiundan Hasan-ı Basrî ve Süfyan yüce Allah’ın:”Sonra biz seni dinden bir şeriate sahib kıldık. Sen de artık ona uy.” (el-Casiye, 18) buyruğunu: Sünnet üzere kıldık, diye açıklamışlardır. [37]
Mekhûl -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 113 h.) de şöyle demektedir: “Sünnet iki türlüdür. Birincisi alınması farz, terki küfür olan sünnet, diğeri alınması fazilet, onu bırakıp başkasına yönelmek ise harec (günah) olan sünnettir.” [38]
Bu anlamı ile dinin usulünü (akaidini) ve furûunu (diğer hükümlerini) kapsar.
İbn Receb -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- “Camiu’l-Ulumi ve’l-Hikem” adlı eserinde şunları söylemektedir: “Sünnet yol ve yaşayış demektir. Bu Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın ve raşid halifelerinin üzerinde bulundukları itikad, amel ve sözlere sımsıkı yapışmayı kapsar. İşte kâmil sünnet bu demektir. Bundan dolayı selef eskiden sünnet adını ancak bütün bunları kapsayan şeyler hakkında kullanırlardı. Bu anlamdaki sözler el-Hasen, el-Evzaî ve el-Fudayl b. İyad’dan rivayet edilmiştir.” [39]
Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demektedir: “Sünnet şeriatın kendisidir. Sünnet Allah ve Rasûlünün din olmak üzere teşrî ettikleridir.” [40]
Adî b. Müsafir -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- izinden gidenlere yazmış olduğu “el-Vasiyetu’l-Kübrâ” adlı risalesinde de şunları söylemektedir: “Siz -Allah sizi ıslah etsin- biliyorsunuz ki kendisine uyulması gereken, sahibleri övülen ve onlara muhalefet edenlerin yerildiği sünnet, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın itikadi hususlarda, ibadete dair hususlarda ve din ile ilgili diğer hususlardaki sünnetidir. Bu ise ancak Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan sabit olan söz ve fiillerini; terkettiği söz ve amellerini belirten hadisleri, diğer taraftan önden gidenlerin (es-sâbikûnun) ve onlara güzelce uyanların izledikleri yolları bilmekle mümkündür.” [41]
Bu anlamı ile onlara göre sünnet, hadis hakkında kullanılan anlamından daha kapsamlıdır.
İmam Abdurrahman b. Mehdî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 198 h.) de şöyle demektedir: “İnsanlar çeşitlidir. Kimileri sünnette de imamdır, hadiste de imamdır. Kimisi sadece hadiste imamdır. Sünnette ve hadiste imam olan kişi ise Süfyan es-Sevrî’dir...” [42]
O bu sözleriyle hadisten daha genel kapsamlı olan geniş anlamı ile sünneti kastetmektedir.
C- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın Teşrî Buyurduğu Yahut Takrir Ettiği ve Dindeki Bid’at ve Sonradan Uydurma Şeylerin Karşıtı Anlamı ile Sünnet:
Sünnet, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın teşrî buyurduğu ve dindeki muhdesât (sonradan ortaya çıkartılmış şeyler, bid’atler) karşıtı anlamı ile vârid olduğu gibi, onun ikrar ettiği amel anlamına da gelir. Yani ondan sonra değil de onun döneminde ortaya konulan şey demek olur. Çünkü ondan sonra meydana çıkartılan şeye bid’at denilir. Bu da Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın: “İşlerin en kötüleri ise sonradan ortaya çıkartılan şeylerdir, sonradan ortaya çıkartılan herbir şey ise bir bid’attir.” [43] hadisinden alınmıştır. Buharî ile Müslim’de de Peygamber efendimizin şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “İşlerin en kötüleri sonradan ortaya çıkartılanlardır.” Müslim’de şu fazlalık vardır: “Ve her bid’at bir dalâlet (sapıklık)tır.” [44]
İşte Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın: “Her kim İslamda güzel bir sünnet ortaya koyarsa, o kimseye hem onun ecri, hem de ondan sonra onunla amel edenlerin ecri verilir ve onlardan hiçbirisinin ecrinden herhangi bir şeyin eksilmesi sözkonusu olmaz. Her kim de İslamda kötü bir sünnet ortaya koyarsa, hem onun vebali hem de ondan sonra onunla amel edenlerin vebali o kimsenin üzerine olur ve onlardan hiçbir kimsenin vebalinden herhangi bir şeyin eksiltilmesi söz konusu olmaz.” [45] buyruğu böyle yorumlanır.
Hz. Peygamberin şu sözleri de bu kabildendir: “Muaz size bunu böylece sünnet kıldı. Artık siz de onu yapınız.” [46]
Bu, cemaatle namaz kılma esnasında imamın arkasında yetişilemeyen ve sonradan kılınan namazın kazası ile ilgilidir. Bu da Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- bunu ikrar ve kabul ile karşıladığından ötürü meşru ve güzel sünnet kabilindendir. Sünnet’in bazan önceki ümmetlerin dinde ortaya koydukları kötü fiil ve sapıklıkları anlatmak için kullanıldığı da olmuştur. Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın şu buyruğu bu kabildendir: “Sizden öncekilerin sünnetlerine andolsun ki uyacaksınız...” [47]
Bu da dinde bid’atler işlemek hususunda onların izledikleri yollara ve onların gidişatına uyacaksınız demektir. Bu kullanım sözlük anlamı gözönünde bulundurularak yapılmıştır.
Peygamberin hadislerinde yaşayış ve gidilen yol anlamında sünnet çokça kullanılmıştır. İbnu’l-Esir şöyle demektedir: “Hadis-i şerifte sünnet ve sünnet kökünden türeyen lafızlar çokça tekrarlanmıştır. Bunların asıl anlamı ise siret (yaşayış) ve gidilen yol demektir.” [48] Bu sözleriyle sünnetin sözlük anlamını kastetmektedir. Şarî ise sünnetin şer’î anlamına Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- ile raşid halifelerin şeriat olarak ortaya koydukları ile özel bir anlam kazandırmış ve ondan sonra ortaya konulanlara da bid’at adını vermiştir.
Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- tarafından sünnetin bid’atin karşıtı olarak kullanıldığına dair rivayetler de gelmiş bulunmaktadır. İmam Ahmed’in Gudayf b. el-Haris -Radıyallahu Anh-’dan naklettiği Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın şu buyruğu bu kabildendir: “Bir kavim, bir bid’at ihdas etti mi mutlaka sünnetten onun benzeri kaldırılır...” [49]
Aynı şekilde sünnet lafzı hadiste birinin diğerinin benzeri olması, bir yola yahutta önceki bir hükme kıyas edilmesi anlamında da kullanılmıştır. İmam Malik’in -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- naklettiği şu rivayet bu kabildendir: Ömer b. el-Hattab -Radıyallahu Anh- mecusileri sözkonusu ederek dedi ki: Onlara ne yapacağımı bilemiyorum. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf -Radıyallahu Anh- dedi ki: Ben Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ı şöyle buyururken dinlediğime tanıklık ederim. “Onlara kitab ehlinin sünnetini uygulayınız.” [50] Yani mecusiler tabi olacakları hükümler itibariyle cizye hususunda kitab ehline kıyas edilirler.
Ashab, tabiûn ve bu ümmetin selefinin ilk nesli, “sünnet” lafzını Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın dine dair teşrî buyurup, ashab ve tabîinin kendisinden naklettiği şeyler hakkında kullanmışlardır. Bu ise bid’at ve din hakkında mücerred görüşe dayanarak söz söylemenin karşıtıdır. Hevâlara uymanın ve itikad ve kader meselelerinde kıyasa baş vurmanın da karşıtıdır.
Ömer b. el-Hattab -Radıyallahu Anh- dedi ki: “Rey ehli ([keyfine göre] görüş sahibleri) sünnetlerin düşmanıdır. Hadisleri bellemek onlara zor gelmiştir. Onlar hadisleri elden kaçırdıkları için onları belleyememişler, bunun sonucunda görüşlerine dayanarak söz söyleyerek hem kendileri sapmışlar, hem başkalarını saptırmışlardır.” [51]
Ali b. Ebi Tâlib -Radıyallahu Anh- da şöyle buyurmuştur: “Hevâ, sünnete muhalefet edenin kanaatine göre haktır. İsterse bu uğurda boynu vurulsun.” [52]
Abdullah b. Ömer -Radıyallahu Anh- kendisine, [galiba Yemenli] bir kişinin: [şu hususta bu hususta]... Ne dersin... Ne dersin? deyince, şöyle dedi: “Sen ne dersin’i Yemen’de bırak. Burada sözkonusu olan sadece sünnetlerdir.” Yani Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan din olarak gelen rivayetlerdir. [53]
Kadı Şureyh -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 80 h.) şöyle demiştir: “Sünnet sizin kıyasınızdan öncedir. O halde tabi ol, bid’atçi olma.” [54]
Ömer b. Abdulaziz -Radıyallahu Anh- da şöyle demiştir: “Sünneti ortaya koyan kimse ona muhalefet etmekteki yanılmaları bilerek koymuştur. Andolsun onlar tartışma yapmaya, münazara yapmaya sizden daha da muktedir idiler.” [55]
Selef sünneti Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın teşri buyurduğu şeyler hakkında ve onun teşrî buyurmadığı şeyler mukabilinde kullanmışlardır ki, bunlar da bid’at ve muhdesât (sonradan din adına ortaya konulan şeyler) diye bilinirler. Şüphesiz ki sonradan ortaya konulan herbir iş bir bid’attir, her bir bid’at bir sapıklıktır ve sünnete aykırıdır. Bu dinin esaslarına ve kat’î naslarına dayanan İslam’ın büyük bir kaidesidir. Mesela Hz. Peygamberin: “Benim sünnetime sıkı sıkıya sarılınız.” [56] ; “İşlerin en kötüleri sonradan ortaya konulanlardır ve herbir bid’at bir sapıklıktır.” [57] ; “Sonradan ortaya çıkartılan işlerden alabildiğine sakınınız. Çünkü herbir bid’at bir sapıklıktır.” [58] ; “Her kim bizim bu işimizin üzerinde olmadığı bir amelde bulunacak olursa, (bizim işimize uymayan bir iş yaparsa) o merduttur.” [59] buyrukları gibi.
Selefin “sünnet” lafzını “bid’at”in karşıtı olarak kullanmaları pek çoktur. Bunlara bazı örnekler:
İbn Mesud, Ubey b. Ka’b ve başkaları -Allah onlardan razı olsun- şöyle demişlerdir: “Sünnette iktisat (orta halli sünnete uymak) bid’atlerde olanca gayreti ortaya koymaktan hayırlıdır.” [60]
Yine Abdullah b. Mesud şöyle demiştir: “Siz -sünnete- uyunuz. Ayrıca bid’at ortaya koymaya kalkışmayınız. Çünkü sünnet size yeter, bid’ate ihtiyaç bırakmaz.” [61]
İbn Abbas -Radıyallahu Anh- şöyle demiştir: “İnsanların bir bid’at ortaya koymadıkları, bir sünneti öldürmedikleri, bir yıl geçmiyor. Nihayet bid’atler hayat buluyor, sünnetler ölüyor.” [62]
İbn Sîrîn -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 110 h.) şöyle demektedir: “Bir bid’ati kabul edip te bir sünnete başvuran hiçbir kimse olmaz.” [63]
Gudayf b. el-Haris -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 65 h.) şöyle demektedir: “Bir bid’at ortaya çıktı mı mutlaka sünnetten onun bir benzeri terkedilir.” [64]
Ebu İdris el-Havlânî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 80 h.) şöyle demektedir: “Bir ümmet dininde bir bid’at ortaya koydu mu mutlaka Allah ondan dolayı onların üzerinden bir sünneti kaldırır.” [65]
Hassan b. Atiyye ile ve Hallâs b. Amr -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- ve başkalarından buna benzer çokça rivayetler gelmiş bulunmaktadır. [66]
Fudayl b. İyad -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 187 h.) şöyle demiştir: “Yetiştiğim hayırlı bütün insanlar sünnete bağlı kimseler idiler ve bid’at sahibi kimselerden uzak kalmayı emrediyorlardı.” [67]
Süfyan es-Sevrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefat: 161 h.) şöyle demiştir: “Sünnete uy ve bid’ati terket.” [68]
İşte bu rivayetlerde, bu imamların “sünnet” ile Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın teşrî buyurduğu hususları ve dine dair ondan gelen rivayetleri kastettiklerini, insanların ondan sonra dine dair ortaya koydukları herbir işin sonradan ortaya çıkartılmış ve rivayet yoluyla nakledilegelmiş sünnete muhalif bid’at anlamında kullandıklarını görüyoruz. Bundan dolayı onlar Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın, ashabın ve hidayet önderlerinin gösterdiği yola uyan kimseleri “sünnet sahibi” diye, buna karşılık herhangi bir bid’at ve hevâya bulaşmış olan kimseleri de “bid’at sahibi” olmakla nitelendiriyorlardı. Bu türden bazı örnekler:
Abdurrahman b. Mehdi -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 198 h.) şöyle demiştir: “Sen Hammad b. Zeyd’i seven bir Basralı gördüğün takdirde bil ki o bir sünnet sahibidir.” [69] Yani o kimse hevâ ve bid’at sahibi bir kimse değildir. Çünkü Hammad ehli sünnetten idi ve onu ancak sünnet sahibi kimse sever.
Ebu Bekr b. Ayyaş -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 193 h.)’a şöyle denildi: Birtakım insanlar oturuyor ve onların yanına da başkaları oturuyorlar. Halbuki onlar buna ehil değildirler. Ebu Bekr dedi ki: Oturan herkesin yanına insanlar gider oturur, fakat sünnet sahibi bir kimse öldü mü Allah onun anılışını canlandırır, bid’atçi ise asla anılmaz.” [70]
Avn b. Abdullah -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 120 h.) şöyle demiştir: “Her kim İslam ve sünnet üzere ölürse artık her türlü hayrın müjdesi onun içindir.” [71]
Kuteybe b. Said -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 240 h.) şöyle demiştir: “Sen Yahya b. Said, Abdurrahman b. Mehdi, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Rahaveyh -ve başka bir takım kimselerin ismini vererek- gibi hadis ehli olan kimseleri seven bir adam gördüğünde şüphesiz ki o sünnet üzeredir. Kim de bunlara muhalefet ederse, bil ki o bid’atçidir.” [72]
Muâfa b. İmrân -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 186 h.) şöyle demiştir: “Ölüm sırasında olması müstesnâ, sakın hiçbir adamı övme. Çünkü o kişi ya sünnet üzere ölür yahut bid’at üzere ölür.” [73]
Onlar (yani selef-i salih) sünneti bid’atlerden, hevâ ve şüphelerden uzak şeyler hakkında kullanıyorlardı. Bu ise dinin kendisidir, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünnet olarak ortaya koyduğu hakkın kendisidir.
D- Nâfile Anlamı İle Sünnet:
Sünnet, nafile anlamında farzın karşıtı ya da müstehab ile eş anlamlı olarak da kullanılmıştır. [74] Ya da fukahânın ifade ettiği gibi: “Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan farz veya vacib kılmaksızın sabit olan yahutta vacib olmayan şey” [75] anlamında kullanılmıştır.
Ebu Seleme b. Abdu’r-Rahman’ın babasından, onun da Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan rivayet ettiği şu buyruğu bu kabildendir: “Şüphesiz yüce Allah size ramazan ayının orucunu farz kıldı. Ben de size onda namaz kılmayı sünnet kıldım...” [76] Bir lafızda da şöyle denilmektedir: “Ramazan yüce Allah’ın orucunu farz kıldığı bir aydır. Ben de o ayda namaz kılmayı müslümanlara sünnet kıldım.” [77]
Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- ramazan ayında namaz kılmayı sünnet kıldığını açıklamaktadır. Yani onda namaz kılmayı sünnet yoluyla nafile kılmıştır. Burada sünnet farzın karşıtı olarak nafile anlamındadır. Nitekim ramazan ayının namazının (teravihin) meşruiyeti hakkında bildiklerimiz de bu şekildedir.
Selef -Allah onlardan razı olsun- sünneti farz olmayan (nafile) ve sünnet kılınmış işler hakkında kullanmışlardır:
Mekhûl eş-Şamî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-nin söylediği ve sünneti kısımlara ayırdığı şu sözleri bu kabildendir: “Sünnet iki türlüdür. Birisi gereğinin alınması farz olan ve terki küfür olan bir sünnettir. Diğeri ise gereğinin yerine getirilmesi fazilet olan, onu bırakıp başkasını yapmak sakıncalı olan sünnettir.” [78] O sünneti kapsamlı anlamıyla vacib [79] olan ve olmayan olmak üzere kısımlara ayırmıştır.
İkincisi yani vacib olandan daha alt mertebede olan sünnet ise burada kastedilen sünnettir.
Bu tür sünneti: “Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan farz ya da vacib kılması sözkonusu olmaksızın sabit olan şeylerdir.” [80] diye tanımladıkları vakit kimi fukahanın kastettiği tür de budur.
E- Sünnet Bazan “İttiba: Tabi Olmak, Uymak” Anlamı İle Selefin İlim ve Ameldeki Hali Hakkında Da Kullanılır:
Selef sünneti ashabın, tabiûnun, ilk dönem müslümanlar cemaatinin ve dinde kendilerine uyulan hidayet önderlerinin izledikleri yol hakkında da kullanırlar. Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan ilim, söz ve amel gizli ve açık rehberliğine dair nakledilmiş bulunan hüdâ sünnetlerine, sırat-ı müstakime ve apaçık hakka sımsıkı sarılıp, ona tabi olmak demektir. Bundan dolayı sünnete tabi olan hak ehline “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” adını verirlerdi. Genel olarak selefin bütün sözlerinde bu husus gayet açıkça görülmektedir. Bunlardan bazıları: Ebu Zerr -Radıyallahu Anh- dedi ki: “Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem- bizlere, bizi üç hususta geri bırakmamanız için emir verdi: Ma’rufu emredip, münkerden alıkoymak ve insanlara sünnetleri öğretmek.” [81]
Ömer b. el-Hattab -Radıyallahu Anh- dedi ki: “Gerçek şu ki yakında sizlerle Kur’ân’ın müteşabihlerini ileri sürerek tartışacak birtakım insanlar gelecektir. Sizler sünnetlere sıkı sıkı yapışınız, çünkü sünnet sahibleri Allah’ın Kitabını daha iyi bilirler.” [82]
Ali b. Ebi Talib -Radıyallahu Anh- dedi ki “Hevâ sünnete muhalefet edenlere göre haktır. İsterse bu uğurda onun boynu vurulmuş olsun.” [83]
Said b. Cübeyr -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- yüce Allah’ın:”Ve salih amel işleyip, hidayet üzere olan.” (Tâhâ, 20/82) buyruğu hakkında: Bu, Sünnet ve cemaatte bağlı kalıp onlardan ayrılmayan demektir, demiştir. [84]
İbn Şevzeb -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 107 h.) dedi ki: “Genç ve arab olmayan kimselerim, tereddüde düştükleri vakit sünnete bağlı ve onu bilen bir kimseye rast gelmeleri Allah’ın nimetlerindendir.” [85] Maksat sünnete uyan salih bir kimseye rast gelmeleridir.
Amr b. Kays el-Mülâî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 143 h.) dedi ki: “Sen bir gencin ta başından beri ehl-i sünnet ve’l-cemaat ile birlikte yetişmekte olduğunu görürsen, ondan (hayır şeyler) umabilirsin.” [86]
Malik b. Miğvel -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 159 h.) dedi ki: “Eğer bir kimse İslam ve sünnetten başka bir isimle anılırsa [87] sen onu istediğin dine nisbet edebilirsin.” [88]
el-Evzaî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 157 h.) dedi ki: “Beş şey vardır ki Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın ashabı onlardan ayrılmamışlardır: Cemaate katılmak, sünnete uymak, mescidi imar etmek, Kur’ân okumak ve Allah yolunda cihad etmek...” [89]
ez-Zührî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 135 h.) dedi ki: “Bizim geçip giden ilim adamlarımız: Sünnete sıkı sıkıya sarılmak kurtuluştur, derlerdi.” [90]
O halde sünnet hidayetin ve dinin kendisidir. Ashab-ı kiramın, Rasûlullahtan aldığı, tabîinin de onlardan öğrendikleri hidayet imamlarının bütün çağlarda ortaya koydukları hidayet ve din ile aynı şeydir. Sünnet, rivayetleri bilen, Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın sünnetlerini alan, bunları hem rivayet, hem dirayet, hem yaşayış olarak nesilden nesile miras olarak devr alınan selefin izlediği yol ve yöntemdir.
İbn Manzur “Lisanu’l-Arab” adlı eserinde şöyle demektedir: Sünnet övülen ve dosdoğru olan yol hakkında kullanlır. Bu bakımdan filan kişi sünnet ehlindendir denildiğinde, o övülen ve dosdoğru yolun izleyicilerindendir demektir. [91]
Dosdoğru ve övülen yol ise selef-i salihin yoludur. Bu sünnet üzere dosdoğru bir yoldur. Allah tarafından övülmüştür, çünkü o bu yolu kulları adına seçip beğenmiş, Rasûlüne de ona uymayı tavsiye buyurmuştur. Diğer taraftan fazilet ve istikamet sahibi kimseler tarafından da öğülmüş bir yoldur.
F- Usulu’d-Dîn (İnanç Esasları) ve Akaid Meseleleri Hakkında Da “Sünnet” Kullanılır:
Selef aynı şekilde usulu’d-din (dinin inanç esasları) İslamın farzları, itikadi hususlar ve dindeki kat’î hükümler hakkında da “sünnet” tabirini kullanırlar. Bu terim hicri 3. asırda İmam Ahmed döneminde çeşitli fırkaların ortaya çıkıp, Mutezile, Rafızi, Mutasavvıf ve Kelamcıların inançları nisbeten revaç bulduğu bir dönemde (bu anlamıyla) yaygınlık kazanmıştır. [92]
O dönemin İslamın önder ilim adamları usulu’d-din ve akide meseleleri hakkında “sünnet” tabirini kullanmaya koyuldular. Böylelikle çeşitli fırkaların ortaya attıkları görüşlerden (sünnete uygun olanları) ayırmak istemişlerdir. Nitekim “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” tabirinin, usulu’d-din’e dair çeşitli hevâ sahibi fırkalardan onları ayırmak maksadıyla hak ehli hakkında kullanılması yaygınlık göstermiştir.
Bu yani akidenin ve usulu’d-din’in “sünnet” diye ifade edilmesi her ne kadar ashab döneminde de bilinen bir husus idiyse de meşhur değildi. Mesela İbn Ömer -Radıyallahu Anh-’ın: “Sünneti terkeden kâfir olur.” [93] sözü bu türdendir. Ashabın bir kimsenin kâfir olduğunu söylemeleri ancak usulu’d-din ve itikadi meseleler türünden büyük bir iş hakkında sözkonusu olabilir. Nitekim Ali -Radıyallahu Anh-’ın şu ifadesi de buna delildir: “Hevâ sünnete muhalefet edenlere göre haktır. İsterse bu yolda boynu vurulsun.” [94]
Şüphesiz ki böyle bir hüküm ancak çeşitli inançlara, hevâ ve sapık fırkalara mensup kimseler hakkında sözkonusu olabilir.
Buna Ebu Bekr es-Sıddîk -Radıyallahu Anh-’ın şu sözü tanıklık etmektedir: “Sünnet Allah’ın sapasağlam ipidir.” [95]
Şüphesiz ki sünnetin bu şekilde nitelendirilmesi öncelikle usulu’d-din’in bir niteliğidir, diğerleri de buna bağlı olarak böyle nitelendirilir.
Ömer -Radıyallahu Anh-’ın şu sözleri de bu hususa tanıklık etmektedir: “Rey sahibleri sünnetlerin düşmanlarıdır.” [96]
Üçüncü asırda ve daha sonrasında selefin “sünnet” terimini itikadi hususlar ve usulu’d-din (dinin inanç esasları) hakkında kullanmalarına gelince, gerçek şu ki onların itikadi meselelere dair yazdıkları eserlerden bu husus açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü onlar bu hususlara “sünnet” adını veriyorlardı. Bazı örnekler:
1- İmam Ahmed’in yazdığı itikadın birtakım meselelerine dair “es-Sünne” adlı eser.
2- İmam Ahmed b. Hanbel’in oğlu Ebu Abdu’r-Rahman Abdullah’ın “es-Sünne” adlı eseri. Bu itikadi meselelere dair bir eserdir. Ebu Abdu’r-Rahman 290 h. yılında vefat etmiştir.
3- Ebu Bekr b. el-Esrem (vefatı: 272 h.)’in “es-Sünne” adlı eseri.
4- İbn Ebi Âsım (vefatı: 287 h.) akideye dair “Kitabu’s-Sünne” adlı eseri.
5- Muhammed b. Nasr el-Mervezî (vefatı: 294 h.)’nin akideye dair “es-Sünne” adlı eseri.
6- Ebu Cafer et-Taberî (vefatı: 310 h.)’nin akideye dair bir cüz mahiyetinde olan “Sarihu’s-Sünne” adlı eseri.
7- Ahmed b. Muhammed b. Hallâl (vefatı: 311 h.)’in “es-Sünne” adlı eseri.
8- İbn Ebi Zemeneyn (vefatı: 399 h.)’in akideye dair “Şerhu’s-Sünne” adlı eseri.
9- İbn Batta (vefatı: 387 h.)’nın itikada dair: eş-Şerhu ve’l-İbane alâ Usuli’s-Sünneti ve’d-Diyâne adlı eseri.
Aynı şekilde bu dönemde sağlam itikad sahibinin “Sahibu Sünne: sünnete bağlı” diye nitelendirilmesi de yaygınlık kazanmıştır. [97]
Hak ehli, hidayet imamları ve onlara uyan kimselerin “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” diye nitelendirilmesi de yaygınlık kazanmıştır. Böylelikle bu dönemde yani hicri 3. asır ve daha sonrasında “sünnet” tabiri ile çoğunlukla dinin esaslarının kastedildiğini anlamaktayız.
Sünnet lafzının sağlam akide ve selef-i salihin usulu’d-din’e dair izlediği yol hakkında kullanılması oldukça yaygınlaştı. Bundan dolayı ehl-i sünnet mezhebi denildiği vakit, onların itikad ve usulu’d-din (dinin inanç esasları) hakkındaki inançları ve izledikleri yol kastedilir.
İmam İbn Ebi Âsım -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 287 h.) “es-Sünne” adlı eserinde şunları söylemektedir: Sünnet nedir? Diye sordum:
“Sünnet, ahkâm ve bunun dışında pek çok anlamları topluca ifade eden bir isimdir. İlim ehlinin sünnete ittifakla nisbet ettikleri hususlardan birisi de kadere imanı kabul etmektir...” Daha sonra kadere dair birtakım açıklamalarda bulunmakta ve şunları söylemektedir: “Kur’ân yüce Allah’ın kelâmıdır.” Arkasından şunları söyler: “İman hem söz, hem ameldir, artar ve eksilir. Yüce Allah’ın görüleceğinin de kabul edilmesi gerekir.”
Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın ashabının faziletini sözkonusu eder. Raşid halifeleri özellikle fazilet sahibi olarak belirtir. Kabir azabını, münker ve nekiri, şefaati, Havz’ı, mizanı, vaad ve tehdidi, namazı, imamlarla (İslâm Devlet’nin yöneticileriyle) birlikte cihad etmeyi, iyiliği emredip, münkerden uzaklaştırmayı da ele alır. [98]
İşte bütün bunlar usulu’d-din ve itikad meselelerindendir. Müellif bütün bu hususlarda “sünnet” kavramının ne anlama geldiğini açıklamıştır.
İbn Receb, “Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem” adlı eserinde şunları söylemektedir: “Müteahhirin âlimlerinin çoğunluğu sünneti itikad ile ilgili hususlara has kabul eder. Çünkü dinin aslı odur. Bu hususlarda muhalefet eden kimse ise pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır.” [99]
Müteahhirîne (İlk 3 asır sonrası alimlere) Göre Sünnet Kavramı:
Bu çağımızda “sünnet” kavramı çoğu kimseler tarafından iki ayrı anlam hakkında kullanılagelmektedir:
1- Araştırmacılara, öğretim kurumlarına, araştırma merkezleri, üniversiteler, kütüphaneler, ilim öğrencilerine göre sünnet kavramı; Bunlar çoğunlukla bu kavram ile nebevî hadisi, ona dair ilimleri ve bunlardan dallanıp budaklanan sair ilim dallarını kastederler.
2- Genel olarak sünnet kavramı: Bununla da çoğunlukla amelî sünnetler, şer’î emirler yahutta farzın dışında kalan sünnet olan hükümleri kastederler. Nafileler, müstehablar, teşvik edilen hususlar ile farzın daha alt mertebesinde bulunan şer’an yapılması istenmiş işler hakkında kullanılır. Daha önce açıklandığı gibi şeriatte böyle bir anlayışın esası vardır.
Özetle: Şer’î bir terim olarak sünnetin genel bir anlamı vardır. O da Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın getirmiş olduğu ilim, amel ve hidayetin ifadesi olan din demektir. Bir de bu kavramdan dallanıp budaklanan birtakım kavramları da vardır. Kur’ân-ı Kerim’in dışındaki kaynak olan sünnet, bid’ate muhalif meşrû’ anlamıyla sünnet, uymak anlamı ile sünnet, dosdoğru ve sağlıklı inanç ve usulu’d-din anlamıyla sünnet, hadis anlamıyla sünnet, nafile anlamıyla sünnet ve buna benzer diğer anlamlar.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
[1] Bk. el-Kamusu’l-Muhit, IV, 238-239; Lisanu’l-Arab, XIII, 220-225, Muhtaru’s-Sıhah, 317.
[2] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, XIII, 235, “Senene” maddesinde böylece kaydetmiş olup, Müslim, Zekat, 1017’de şu lafızla rivayet etmiştir: “Kim İslamda güzel bir sünnet ortaya koyarsa (senne) ona onun da ecri, ondan sonra da onunla amel edenlerin ecri hiçbirisinin ecirlerinden bir şey eksiltilmeksizin verilecektir. Kim de İslamda kötü bir sünnet ortaya koyarsa (senne)...”
[3] Lisanu’l-Arab, XIII, 225.
[4] Lisanu’l-Arab, XIII, 223; el-Kamusu’l-Muhit, IV, 238.
[5] Lisanu’l-Arab, XIII, 224.
[6] Lisanu’l-Arab, XIII, 220.
[7] Lisanu’l-Arab, XIII, 221.
[8] Lisanu’l-Arab, XIII, 225.
[9] Bk. İbn Kesir, Tefsir, I, 411, en-Nisa, 4/26. âyetin tefsiri; eş-Şevkanî, Fethu’l-Kadir, I, 452 aynı âyetin tefsiri.
[10] Ayrıca bk. eş-Şevkanî, Fethu’l-Kadir, bu âyetin tefsiri.
[11] Ayrıca bk. eş-Şevkanî, Fethu’l-Kadir, bu âyetin tefsiri.
[12] Bk. İbn Kesir, Tefsir, III, 49, el-İsra, 17/77. âyetin tefsiri.
[13] İbn Kesir, Tefsir, I, 475 ve I, 162; Ayrıca bk. eş-Şevkanî, Fethu’l-Kadir, V, 225, bu âyetin tefsiri; İbn Teymiye, Mecmuu’l-Fetâvâ, III, 363.
[14] Hikmetin sünnet diye açıklandığına dair seleften gelen rivayetler için bk. el-Lâlekaî, Şerhu Usuli İtikadi Ehli’s-Sünneti ve’l-Cemaati, I, 71. Tahkik: Dr. Ahmed Sa’d Hamdan; ve İbn Teymiye, Mecmuu’l-Fetâvâ, III, 366.
[15] Muvatta’, 899, Kader, I, Hadis: 3. 2/A el-Hakim, el-Müstedrek, I, 93, el-Elbanî, Sahihu’l-Camii’s-Sağir, III, 39’da sahih olduğunu belirtmiştir.
[16] el-Hakim, el-Müstedrek, I, 93, el-Elbani, Sahihu’l-Camii’s-Sağir, III, 39’da sahih olduğunu belirtmiştir.
[17] el-Hakim, el-Müstedrek, I, 93, el-Elbani, Sahihu’l-Camii’s-Sağir, III, 39’da sahih olduğunu belirtmiştir.
[18] Darimî, Sünen, s. 57.
[19] Buharî, Fiten 13; Fethu’l-Barî, XIII, 38, İ’tisam, 2; Fethu’l-Barî, XIII, 249; Müslim, İman 64, Hadis: 143, I, 136.
[20] Bk. İbn Teymiye, Mecmuu’l-Fetava, III, 366.
[21] İbn Vaddah, el-Bid’a, s. 38.
[22] Darımî, I, 46.
[23] Darımî, I, 59.
[24] Buharî, İ’tisam Bab: el-İktidâu bi Süneni Rasûlillah (s.a); Fethu’l-Barî, XIII, 248.
[25] Darımî, I, 144; İbn Batta, eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 128.
[26] Darımî, I, 60.
[27] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 128; İbn Teymiye, Mecmuu’l-Fetava, III, 366.
[28] el-Muvafakat, IV, 3.
[29] Lisanu’l-Arab, XIII, 225. Ayrıca bk. İbnu’l-Esir, en-Nihâye, II, 409-410.
[30] Buharî, Nikâh, Bab: et-Terğibu fi’n-Nikah, Hadis: 5063; Fethu’l-Bâri, IX, 104; Ahmed, Müsned, II, 158; İbn Ebi Âsım, es-Sünne, I, 31, Hadis: 62
[31] İbn Ebi Âsım, es-Sünne, I, 39, Bab: 16, Hadis: 54, Buna yakın bir rivayet Ebu Davud, Luzumü’s-Sünne, Hadis: 4607; Tirmizî, İlim 16, Hadis: 2678; Ahmed, el-Müsned, IV, 126; el-Beyhakî, el-İ’tikad, s. 131
[32] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 120
[33] Ebu Nuaym, el-Hilye, I, 352-353; el-Lâlekaî, I, 54, no: 10.
[34] İbn Vaddah, el-Bid’a, s. 38.
[35] Darimî, I, 45; İbn Vaddâh, el-Bid’a, s. 38.
[36] İbn Vaddah, el-Bid’a, s. 66.
[37] Bk. el-Lâlekaî, I, 69 ve ilgili not.
[38] Darimî, I, 145.
[39] Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 230.
[40] Mecmûu’l-Fetâvâ, IV, 436.
[41] Mecmuu’l-Fetava, III, 378.
[42] el-Cerhu ve’t-Ta’dil, I, 118 -Mukaddime-; el-Lâlekâî, I, 63.
[43] İbn Ebi Âsım, es-Sünne 24, I, 16’da rivayet etmiş olup, el-Elbanî sahih olduğunu söylemiştir.
[44] Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir. Bk. Buharî -Fethu’l-Barî ile birlikte-, XIII, 249; Müslim, II, 592.
[45] Müslim, 15, Hadis: 1017, IV, 2059-2060. Bazı bid’atçiler bu gibi hadislere sarılarak bu hadislerin kendilerinin “güzel” diye nitelendirdikleri bid’atleri onayladığını iddia ederler. Mevlid ve benzeri bid’atler gibi. Ancak bu hadis, bu gibi bid’atlerin meşruluğunu ortaya koyan bir delil olarak gösterilemez. Çünkü Peygamber -sallallahu âleyhi vesellem- sonradan ortaya konulan şeyleri ve bid’atleri yasaklamış, bunların kayıtsız ve şartsız olarak sapıklık olduğunu açıklamıştır. Diğer taraftan bu hadis Peygamber -sallallahu âleyhi vesellem- hayatta iken ashabın içtihadları ile ortaya koymuş oldukları birtakım amelleri nitelendirmek ve o amelleri kabul ettiğini ifade etmek için vârid olmuşlardır. Dolayısıyla bunlar onun bir teşrîi olmaktadır. Bundan sonra da ashab bid’atlere karşı, sonradan uydurulan şeylere karşı savaşa soyunmuşlar, buna dair sözler söylemişler ve bid’atlerden sakındırmışlardır.
[46] Ahmed, el-Müsned, V, 246.
[47] Buharî, İ’tisam, 14, Fethu’l-Barî, XIII, 300; Müslim, Hadis:2669.
[48] İbnu’l-Esir, en-Nihaye, II, 409.
[49] Ahmed, el-Müsned, IV, 105. Suyutî, el-Camiu’s-Sağir’de bu hadisin hasen olduğuna işaret etmiştir. Bk. el-Camiu’s-Sağir, II, 480, no:7790; İbn Hacer, el-Feth, XIII, 253’te hasen olduğunu belirtmiştir. el-Elbanî ise zayıf olduğunu belirtmektedir: Daifu’l-Camii’s-Sağir, V, 78. Hadis: 4985. Ancak bu hadis Hassan b. Atiyye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-den sahih bir senetle rivayet edilmiştir. Mişkatu’l-Mesabih, I, 66, ilgili not; Ayrıca bk. Darımî, I, 45. Şerhu’l-Lâlekâî, I, 93; İbn Vaddah, el-Bid’a, 37.
[50] Malik, Muvatta, I, 278.
[51] el-Lâlekâî, Şerhu Usul-i İtikad-i Ehl-i Sünnet-i ve’l-Cemaaa, I, 123, Tahkik: Dr. Ahmed Sâd Hamdân; İbn Batta, eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 121; İbn Hacer, Fethu’l-Barî, XIII, 289’da Beyhakî’ye nisbet etmiştir.
[52] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 122.
[53] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 126.
[54] Darimî, I, 66; el-Beğavî, Şerhu’s-Sünne, I, 216.
[55] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 123.
[56] İbn Ebi Âsım, es-Sünne, I, 29. Hadis no: 54. el-Elbânî hadis hakkında şöyle demektedir: Senedi sahihtir, ravileri sikadır. Hadisi ayrıca İbn Mace, Ebu Davud ve Tirmizi rivayet etmiş olup, Tirmizi: Hasen, sahihtir demiştir.
[57] Müslim, no: 867.
[58] İbn Ebi Âsım, es-Sünne, I, 19, Hadis: 31. el-Elbânî hadis hakkında şöyle demektedir: İsnadı sahihtir, ravilerinin hepsi sikadır. Ayrıca Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Ahmed ve Hakim de bu hadisi rivayet etmiştir.
[59] Buhari, Müslim ve başkaları Åişe (r.anha)’dan rivayet etmişlerdir. Bk. Fethu’l-Bâri, V, 54; Müslim, Hadis no: 1718, III, 1344.
[60] Darimî, I, 72; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, I, 208; Ayrıca Hakim, el-Müstedrek’te rivayet etmiş olup, Buharî ve Müslim’in şartına göre sahihtir demiştir. ez-Zehebî de ona muvafakat etmiştir. el-Müstedrek, I, 103.
[61] Darimî, I, 69.
[62] İbn Vaddah, el-Bid’a, s. 38.
[63] Darimî, I, 69; İbn Batta, eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 133.
[64] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 143.
[65] İbn Vaddah, el-Bid’a, s. 36.
[66] Bk. ed-Darimî, I, 45; İbn Vaddah, el-Bid’a, s. 37-38.
[67] İbn Batta, eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 153.
[68] el-Beğavî, Şerhu’s-Sünne, I, 217.
[69] İbn Ebi Hatim, ec-Cerhu ve’t-Tadil, I, 183; el-Lalekaî, I, 62, no: 38.
[70] Tirmizi, Sünen, Kitabu’l-İlel, V, 739.
[71] el-Lâlekâî, I, 67.
[72] el-Lâlekâî, I, 67.
[73] el-Lâlekâî, I, 67.
[74] Bk. Fethu’l-Barî, XIII, 245.
[75] eş-Şevkânî, İrşadu’l-Fuhûl, s. 33.
[76] Ahmed, el-Müsned, I, 191.
[77] Ahmed, el-Müsned, I, 195.
[78] Darimî, I, 145.
[79] Bununla az önce sözünü ettiğimiz şekilde usule (itikadî hükümlere) ve farzlara işaret etmektedir.
[80] eş-Şevkânî, İrşadu’l-Fuhûl, s. 31.
[81] Darimî, I, 136.
[82] Darimî, I, 49.
[83] İbn Batta, eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 122.
[84] İbn Batta, eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 128; el-Lalekaî, Şerhu Usuli’l-İtikad, I, 71.
[85] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 133.
[86] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 133.
[87] Bu ifadede birtakım fırka, yöneliş ve cemaatlerin sünnet ve cemaat dışında kendisini nisbet ettikleri birtakım esas, yöntem, şiâr ve isimler almalarının yanlışlıklarına işaret edilmektedir.
[88] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 137.
[89] el-Bağavî, Şerhu’s-Sünne, I, 209.
[90] el-Lâlekâî, I, 94 no: 94; Muhakkik bunu İbnu’l-Mubarek, ez-Zühd, I, 281’e de atfetmektedir; Ayrıca Darimî, Sünen, I, 45.
[91] Lisanu’l-Arab, s-n-n maddesi, XIII, 226.
[92] “Ehl-i sünnet” tabirinin hakka sıkı sıkıya yapışan, hevâ ve ayrılıktan uzak kalan kimseler hakkında kullanılması birinci asırda fırkaların ortaya çıktığından beri başlamıştır. Bazılarının ehl-i sünnet terimi sonraki asırlarda ortaya çıkmıştır şeklindeki iddiaları gerçeği olmayan bir iddiadır. Çünkü Müslim’in, Sahih’inde İbn Sîrîn’den (vefatı: 110 h.) şöyle dediği sabittir: “... O vakit ehl-i sünnete bakar ve onların hadisleri alınır.” (Bk. Müslim, I, 15)
[93] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 123.
[94] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 122.
[95] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 120.
[96] eş-Şerhu ve’l-İbane, s. 121.
[97] İbn Şevzeb’in sözü bu çalışmada daha önce “e şıkkı”nda zikredilmiş bulunmaktadır. Oraya bakılabilir.
[98] Kitabu’s-Sünne, II, 645-647.
[99] Camiu’l-Ulum-i ve’l-Hikem, s. 230.
Prof. Nâsır b. Abdülkerîm'in SÜNNET VE CEMAAT KAVRAMI adlı eserinden alıntıdır.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla


