• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 3 123 SonSon
24 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0

    Yekta Güngör Özden hayatı ve makaleleri



    1932'de Tokat'ın Niksar ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Niksar'da, liseyi Sivas'ta tamamladı, 1956'da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.1956'da stajyer olarak katıldığı Ankara Barosu'nda 1965-1966'da Genel Sekreterlik, 1972-1974'te Başkanlık yaptı.Türkiye Barolar Birliği'nin kuruluşunda etkin oldu, Türk Hukukçular Birliği'nin Kurucu Genel Başkanlığını yaptı.11 Ocak 1979'da Cumhuriyet Senatosu tarafından Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine seçildi, 2 Mart 1988 tarihinde Başkanvekilliğine, 8 Mayıs 1991'de ilk defa, 25 Mayıs 1995'te ikinci defa Başkanlığa getirildi.1 Ocak 1998 tarihinde emekli olan Özden, 1998 yılında Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanlığına seçildi.Varlık, Türk Dili, Yazko Edebiyat, Kemalist Ülkü dergilerinde yazı ve şiirleri yayınlandı.

    ESERLERİ

    Şiirleri:
    Dilek,Taş Ayna,Bir Gün Belki, Atatürk İçin Şiirler, Çağrı Özgürlüğe, Barışa, Mutluluğa, Yüreğim Güneş, Tan Çiçeği.
    Denemeler:Atatürk Sizsiniz, Hukukun Üstünlüğü,İnsan Hakları,Laiklik, Demokrasi Yolunda.

    HAKKINDA YAZILANLAR

    Özden’in eski partisi, emekliye ayrılan Mustafa Bumin’i siyasete davet etti
    Habib Güler
    Zaman 05.07.2005

    Anayasa Mahkemesi’nin 43. kuruluş yıldönümünde, ‘başörtüsü konusunda Meclis’in düzenleme yapamayacağını’ savunan Mustafa Bumin’e siyasetten davet var.

    Yekta Güngör Özden’in kurduğu Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi (CDP), Bumin’i saflarında görmek istiyor. Genel Başkan Erdoğan Bakkalbaşı, Bumin’in kendi partilerinde siyaset yapmasından sevinç duyacaklarını söyledi. Bumin’in dürüstlük ve tecrübesine güvendiğini belirten Bakkalbaşı, “Sayın Başkan’ı verdiği kararlardan tanıyorum. Hukuk açısından çok beğendiğim bir arkadaş.” dedi.

    Zaman’ın sorularını cevaplayan Erdoğan Bakkalbaşı, çözüm üreten birçok insanın siyasetten korktuğunu savundu. Liderlerin bu insanları keşfetmesi isteyen Bakkalbaşı, CDP’nin bazı emekli askerlere teklif götürdüğünü anlattı. Bakkalbaşı, Yekta Güngör Özden’in politikayı bırakmasını ise şöyle değerlendirdi: “Pırıltılı bir adamdı. Ancak yedi kazığı oturdu.”

    Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden, Yargıtay eski Başsavcısı Vural Savaş ve emekli Tümgeneral Osman Özbek’in birlikte kurduğu CDP, bugüne kadar çeşitli sorunlar yaşadı. Üç kurucunun terk ettiği partinin liderliğini 1980 öncesinde CHP grup başkan vekilliği yapan Erdoğan Bakkalbaşı yürütüyor
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  2. #2
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Yarından da sorumluyuz


    Günler umutla değil, umut kırıcı olayların yarattığı üzüntülerle açılıp kapanıyor. Cumhurbaşkanı seçimi üzerindeki tartışmalar sürerken asıl sorunlar erteleniyor ya da yitip gidiyor. Kimi ağır güçlükler yaşayan halkımız kendi sorunlarını öne alan aymazların yüzünden ulusal sorunlarla yeterince ilgilenemiyor. Cumhurbaşkanının konumu, önemi, özellikleri, değeri yadsınarak, yetki ve görevleri unutularak adayların kişiliği üzerinde durulmuyor. Türkiye’nin nerelere götürülmek istendiği de yeterince düşünülmüyor. İnsan hakları ve demokrasinin dinselliğe bürünmesinin tehlikelerine aldırılmıyor. İktidar beslemesi medya kesiminin yanıltmalarıyla başbaşa kalan insanımı yarınlarda nelerin beklediği yansızlıkla ele alınmıyor. Bu karışıklıktan yararlanan Batılılar dayatmalarını giderek ağırlaştırıyorlar. ABD önceki Başkanı Clinton Irak’a operasyonun yıkım getireceğini öne sürerken AB Dönem Başkanlığını yürüten Federal Almanya “Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı ile Mücadele Karar Taslağı” hazırlayarak AB ülkelerinde “1915 olayları soykırım değildir” demeyi suç sayıp cezalandıracak bir yasayı çıkarmak peşinde. ABD’de eyaletler peşpeşe sözde ermeni soykırımı kararlarını kabûl ediyor. İktidar 2013 yılına kadar AB gereklerini yaşama geçireceği konuları açıklayıp yeni ödünler vermeye hazır olduğunu açıklıyor.

    Üzücü durumlar

    Atamalardaki kayırmalar bir yana nakillerde bile iktidar yanlısı kimselerin arandığı yakınmaları yayılıyor. Kadrolaşma tüm hızıyla sürüyor. Cumhurbaşkanının bir kez daha görüşülmek üzere geri çevirdiği yasalar konusunda iktidar direniyor.

    Birleşmiş Milletler Türk Derneği’nin kesilen ödeneklerini yargı kararına karşın vermeyen iktidar seçim musluklarını birer birer açıyor.

    Cumhurbaşkanı’nın bilinenleri yinelemek olsa da önemli uyarılar içeren anlamlı Harp Akademileri Konferansı’nı TBMM Başkanı ile Dışişleri Bakanı hafife alıp eleştiriyor. Oy hakkı bile bulunmayan, yansızlığı ilke olmak gereken TBMM Başkanı partizanca konuşmalarına bir de “..Dindar Cumhurbaşkanı..”nı ekledi. Birçok yönden sakıncalı bu söylemi düşün, siyaset ve hizmet düzeyini açıklamaktadır. Dinli-dinsiz ayrımı bu topluma yapılacak en büyük kötülüklerden biridir.

    Cumhurbaşkanlığına soyunduğu belirgin Başbakanın nabız yoklamak ya da sandıkta bulunması gereken 367 oyu sağlamak için görüştüğü iki muhalefet partisi lideri dışındakileri yok sayması demokratik yaklaşım eksikliği kadar yetişme özelliklerine de bağlanmalıdır. İşin acı yanı Cumhurbaşkanının kim olacağı bir parti liderinin iki dudağının arasındadır. Anamuhalefet partisi de TBMM üyelerinden birini olduğu gibi Meclis dışından bir yurttaşı da aday gösterme olanağını elinde bulundurmasına karşın iktidarın olası adaylarından daha nitelikli bir aday gösterememektedir. Bu konuda iktidar kesiminden daha düzeyli, daha güvenilir, gelecek için daha umut verici olduğunu benimsetecek bir aday gösterebilirdi. Sandıktan 367 oyun çıkması zorunluluğunu bırakıp toplanma (toplantının açılış) sayısı üzerinde direnmenin yanlışlığı seçimi gölgelemektedir. 367 oyun çıkması 367 milletvekilinin bulunup katıldığını gösterir. 367 oy çıkmazsa oylama yapılmamış sayılır. Hukuku zorlayarak, siyaseti ve partizanlığı, yandaşlığı ve goygoyculuğu yeğleyerek “Yaparım-yaparız-yapılır” demek doğru değil. Değişik görüşlerin olması da doğaldır. Ama karşı görüşleri suçlayıp inatla bildiğini uygulamak, kaçınılması gereken bir ilkelliktir. Milletvekillerini parti disiplini sözleriyle istençleri dışında oy vermeye çağırmak da böyledir. Muhalefetin kendi arasında anlayış birliği sağlayamaması da düşündürücüdür. Önceki hafta Burhaniye konuşmamda bunlara da değindim.

    Bu arada, Başbakanın cumhurbaşkanı adayı olmasına yasal, hukuksal bir engel bulunmadığını, sorunun ahlâkî-etik yönünün ağır bastığını, bu durumu milletvekillerinin düşünmesi gerektiğini, konunun bu yanıyla Anayasa Mahkemesi’ne götürülemeyeceğini, seçim-oylama sorununun götürülebileceğini söylememi yanlış anlayan, yan tuttuğumu sananlar çıkıyor. Başbakan ve onun gibilerin aday bile olmaması gerektiğini söyleyenlerden biriyim. Hukuksal durumu kendi görüşümle açıklamam yanlışlık içerse de asla yanlılığa bağlanamaz. Kaldı ki soru soran ajans konuşmamın ilk tümcesini veriyor, kendi yandaşlığından işine gelmeyen sonraki tümceyi vermeyerek yanlış anlamalara neden oluyor. Medyanın ne duruma geldiğini bilmiyor muyuz?

    Tehlikelere, şimdi yeni gibi algılanan söylemlere konu edilen durumlara 1992-1997 Anayasa Mahkemesi Kuruluş Yıldönümü Töreni konuşmalarımda değinmiştim. Kaç kişi anımsıyor? Medyanın belleği yanlı çalıştığından unutturmaya çalışıyor. Anlayış, çizgi, karakter değişikliğimiz olmadı, olamaz. Terbiyemizi, onurumuzu, kişiliğimizi koruyoruz. Doğruları söylemeyi sürdürüyoruz. Hatır için konuşmuyoruz, yazmıyoruz. Hukuksal gerekleri de -başkaları için yanlış olsa da- kendi kanımıza göre açıklıyor, birilerinin işine yarayıp yaramayacağına bakmıyoruz. Nabza göre şerbet verenlerden değiliz.

    Tehlike - tehlike

    Cumhuriyet Mitingi olgunluk içinde geçti ve sonuçlandı. Bu durum her yurttaşı mutlu kılmalıdır. Demokratik geleneklerin oluşması yarınlar için en sağlıklı güvencelerden biridir. Başbakanın olumsuz değerlendirmeleri yakışıksızdır. Yurttaşları oraya birileri toplamamış, yurttaşlar kendiliğinden toplanmışlardır. Bu tür eylemlerin sürekli, başka kentlerde de birbirini izleyecek biçimde olması daha yararlı sonuçlar getirir. Kimsenin burnunu kanatmadan, camını kırmadan, “Demokrasi Mitingi” adıyla karşıdevrimcilerin etkinliklerine aldırış etmeden. TBMM Başkanı’nın engelleyici, suçlayıcı konuşmaları, gerici basının beklenen karşıtlığı ve değerlendirmeleri hiç önemli değil. Kimi meslek kuruluşlarının iktidar yandaşlığı ve Atatürk karşıtlığıyla kaçınmaları da böyle. Dini siyasallaştırarak demokrasiyi dinselleştirenlerin, cumhuriyetle demokrasiyi karşı karşıya getirenlerin “Demokrasi Mitingi” kendilerine uygun ama gerçek demokrasiye aykırı olur. Yurttaşları ilkelerde ayırmak ve kutuplaştırmak vatana ihanet sayılır. İzmit’teki karşı gösteriye ne denir?

    “Kutlu Doğum Haftası” adıyla düzenlenen dinsel etkinliklerden Denizli Müftülüğü ve Denizli AKP’li Belediyenin birlikte gerçekleştirdiğinde cami imamının yönetiminde sıkmabaşlı ilköğretim öğrencisi kızların ilâhiler söylemesi, Vali Yardımcısı’nın sözleri üzerinde durulmalıdır. Bunlar AKP iktidarında nerelere götürülmek istendiğimizin olumsuz belirtilerinden kimileridir.

    Bir toplumsal bozulma yaşandığı açık. Sanırım, AKP’liler bile bu ölçüde yalaka, yandaş, karakter değiştiren medya ilgilisi, yazar-çizer, bürokrat, dernek, vakıf, şirket olacağını ummuyordu. İnancı siyaset aracı kılma amaç ve çabalarında açık-dolaylı destek bulmaları onları da şaşırttı.

    Cumhurbaşkanı seçiminin ne zaman olacağı başta biliniyordu. Bunu dikkate almayan muhalefetin RTE’nın milletvekili ve Başbakan olmasına verdiği destek, yargının yanlı ve geç davranması günümüz sorununu yaratmıştır kanısı yaygın. Birleşmeleri, dayanışmayı önleyenler de kendilerini özeleştiriye tutup sorgulamalıdır. Günümüzdeki dağınıklığı içine sindirenler yarınlarda pişman olup üzüleceklerdir ama iş işten geçmiş olacaktır. Bölücüler, karıştırıcılar, kötü duygularla anılacaktır.

    İzmir Zafer İlköğretim Okulu öğretmen, veli ve öğrencilerini aramızdan alan taşıt kazasının acısı büyüktür. Ulusumuza başsağlığı diliyoruz. Gelecek günlerin geçen günlerden güzel olması hepimizin beklentisi olduğu ölçüde de sorumluluğudur.

    Malatya olayını nefretle kınıyoruz. Gericilerin bu tür girişimlerini kimlere güvenerek yaptıklarını artık iyice düşünmek gerekir.


    Yekta Güngör Özden
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  3. #3
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Karakış-Karagünler

    Çok kimseyi acıyla kıvrandıran karagünlerin yıldönümleri karakışa rastladı. Muammer Aksoy (31 Ocak 1990), Uğur Mumcu (24 Ocak 1993), Necip Hablemitoğlu (23 Aralık 2002) kışın sert günlerinde aramızdan ayrıldılar. Mustafa Fehmi Kubilây 23 Aralık 1930’da gericilerin kıyımına uğramıştı. Turan Dursun 4 Eylûl 1990’da, Bahriye Üçok 6 Ekim 1990’da, Ahmet Taner Kışlalı 21 Ekim 1999’da öldürülmüştü. Abdi İpekçi 1 Şubat 1979’da. Kışa yaklaşırken ve kış çıkmadan. Bu nedenle aydınların sonsuza uğurlandıkları günleri karagün olarak anıyoruz. Hepsi yakın tanıdığımdı. Muammer Aksoy’la aynı caddede oturuyorduk. Onların apartmanı 22, bizimki 23 no.lu idi. Bürosu bizim sıramızda, yakınımızdaydı. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kuruluş toplantılarından ikincisini orda yapmıştık. Hemen hemen her salı bize uğrardı. O, benden sonraki Ankara Barosu başkanlarındandı, ben ondan sonraki Türk Hukuk Kurumu başkanlarındandım. Ölümünden 33 gün önce “Geleceğin Anayasa Mahkemesi Başkanı’na...” diye bana kitabını imzalamıştı. Benim yerime öldürüldüğünü sanıklardan biri duruşmada söylemişti.

    Uğur Mumcu bir dergide benim için “Devrimcilerin devrimci avukatı” diye yazmıştı. Yanımda staj yapmak istedi, baronun sınırladığı sayıda stajyer olduğu için yapamadı. Baro kararıyla yürütülen bir soruşturma nedeniyle aleyhime Yeni Ortam gazetesinde yazdığı yazıları düzeltmelerle karşıladım. Ölümünden bir hafta önce öğle yemeğinde konuğumdu.

    Necip Hablemitoğlu ile 2000 yılında Samsun’da bir etkinlikte karşılaştık. Öğrenciliğinde avukatlığını yaptığımı anımsatıp yanıma oturdu.

    Bahriye Üçok’la Devrek Baston Festivali etkinliğine birlikte katıldık. Otobüsle gidip döndük. Mahkemede öğle yemeğine gelmişti. 1952 yılından beri tanıyordum. Eşi dersimize gelmişti, kızını küçükken Fakülte bahçesinde dolaştırmıştık, meslektaşımız olmuştu.

    Ahmet Taner Kışlalı, Tokat’ın Zile ilçesi doğumluydu, ben Niksar ilçesi doğumluydum. Atatürkçü Düşünce Derneği’nde Genel Başkan yardımcımdı. 20 Ekim 1999 akşamı yanlış atılan imzaları silmemek için daksille adlarını silip imzalarının üstüne kendi adlarını yazıp toplantıdan çıkmıştım. Ayrılarken asansöre binmeyi önerdim, spor olması için merdiveni yeğlediğini söyledi. Bina kapısında selâmlaşıp iyi dileklerde bulunup ayrıldık. Bakanlığı zamanında kendisinin ve eşinin avukatıydım. Kızının nikâh tanığıydım. Birkaç yazısında benden sözetmişti.

    Abdi İpekçi ile 27 Mayıs Devrimi’nin hemen ertesi günlerinde Türk Ceza Yasası’nın 280. maddesi için oluşturulan Komisyonda birlikte üyeydik. Raportör ve sözcü görevlerindeydik. Ankara Radyosu’nda toplanan Komisyonun Başkanı da sonradan Tabii Senatör olan Ahmet Yıldız’dı.

    Turan Dursun, öldürülmesinden 15 gün önce Ankara’da konuğum olmuştu. O zaman Başkanvekili idim. Arabayla kente giderken Atatürk Bulvarı’ndaki TRT Binası önünde indirmemi istedi, orda bir arkadaşını görecekmiş. İsteği üzerine İstanbul adresine gönderdiğim mektubu alıp almadığını saptayamadım.

    Bu değerli aydınları ve öbürlerini aramızdan alan insanlık düşmanlarının, destekçilerinin, tetikçilerinin, yandaşlarının suçlarına bilip de bilgi vermeyenler, gereğini yapmayanlar, sözlerini tutmayanlar, inanç ve ırk sömürüsüyle, çıkar güdüsüyle katılanlar da ortak olmuşlardır. Kimilerinin içtenlikli olmasının yanında kimilerinin günah çıkarmak, kimilerinin kendilerini göstermek için katıldıkları anma etkinlikleri kimseyi doyurmuyor. Devlet adına davrananlar, kaynağına inmek için çaba göstermiyor. Gidenler gittiğiyle, yakınları ve sevenleri de acılarıyla başbaşa kalıyor. Nedense değerbilir toplum ve kişiler değiliz. Böyle olsaydı, herşeyden ve herkesten önce Atatürk’ün değerini bilirdik. Duyurulara, iletilere, yazılara, konuşmalara bakmayınız. Öldüğü güne kadar konuşmadıkları, unuttukları, arkasından söylemediklerini bırakmadıkları kişileri övüyor, cenaze törenine, anma toplantısına koşuyorlar. Karşılaşıp çatıştıkları, tutumundan zarar gördükleri insanın yandaşlarını yanlarına çekmek için hiçbir şey olmamış gibi yakınlık gösteriyorlar. Gidenin aykırı ve çelişkili davranışlarını unutup unutturuyorlar. İkiyüzlülük, maskaralık ölçüsünde duygu sömürüsü. Değerler değersiz, değersizler değerli oluyor. Ölümlere bile siyaset karıştırılıyor. Oysa, bilenler kimin ne olduğunun ayırdında. Gülerek, tiksinerek izliyorlar. Önemli ulusal ve toplumsal sorunlar kişisel gelgitler nedeniyle gözardı ediliyor, gündemi amaçlı biçimde değiştirenlerin atı Üsküdar’ı geçiyor.

    Mahkemelerin geri çevirdiği salıvermeleri Savcı sağlıyor. Cezalıya devlet yardımı yapılıyor. Türkiye’de suçlular korunuyor, zarar görenler yoruluyor.



    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  4. #4
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Yine yargı bağımsızlığı

    Günler öyle olaylarla geçiyor ki değinseniz bir konuyu yeterli biçimde incelemeye zaman yetmiyor, değinmeseniz içiniz elvermiyor. Bu nedenle olayları değerlendirmek, unutmamak için az da olsa söz ederek toplumun ilgisini çekmek istiyorum.

    Dış olaylarda değişen bir şey yok. AB Dönem Başkanlığını alan Federal Almanya’nın Başbakanı Bn. Merkel zikzak çizmeye başladı. Türkiye’nin 50 yıl gerçekleşebilecek üyeliği, o zaman AB kalırsa yine tartışılır sanıyorum. Ilımlı İslâm ve Büyük Ortadoğu karakolu dayatmalarına eğilenler oldukça aydınlığı yaşamamız güçtür.

    KKTC’nde ders kitapları dehşeti, ayrıca Kıbrıs’ın işgal altında olduğuna ilişkin marşların okullarda söylendiğinin yazılması insanın kanını donduracak aykırılıklar. KKTC Millî Eğitim ve Kültür Bakanlığı’nca hazırlattırılan 6. sınıf sosyal bilgiler kitabından Türkiye Cumhuriyeti’nden ve Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan söz edilmeyip dinsel anlatımlara ağırlık verilmesi ürkütücüdür. Kıbrıslı Türklerin yaşamlarını borçlu oldukları Barış Harekâtı’nın ne zaman, niçin, nasıl yapıldığı, neleri önlediği bilinmezse Kıbrıslılar varlıklarını koruyamaz.

    Irak’lı Kürt liderlerden Barzani’nin şımarıklığına yaraşır olduğu yanıtı almaması, ABD’nin güvencesiyle Türkiye’ye düşmanlığını açıklaması, Kerkük’teki Türkmenlerin düşkırıklıkları Türkiye yönetiminin zayıflığına bağlanmalıdır.

    Seçim Rüzgârı

    Konuşmalar, bağırıp çağırmalar, atışmalar seçim ortamının gergin geçeceğinin belirtisidir. Anamuhalefet Partisi lideri, Cumhurbaşkanı seçiminde aranan 367 oya ağırlık verirken, Hüsamettin Cindoruk’un yeniden gündeme getirdiği RTE’a milletvekili ve Başbakan olma yolunu açan desteğini unutturmaya çalışıyor. Baykal’ın özel desteği olmasaydı RTE işlediği ve ceza aldığı suç nedeniyle milletvekili de olamazdı, Başbakan da. Şimdi adaylık sürecine gelmeden milletvekilliği düşürülmezse önünde hukuksal bir engel kalmayacaktır. RTE’ı bugünkü konuma getiren Yüksek Seçim Kurulu kararı ile, Anayasa Mahkemesi’nin geç açıklanan kararından önce Deniz Baykal’ın Milletvekili Seçimi Yasası ile Anayasa değişikliği desteğidir. Olayın düşünce ve anlatım özgürlüğüyle ilgisi de yoktur. Özgürlükleri kötüye kullanmanın gerçeği vardır.

    Seçim muslukları alabildiğine açılıyor. İşçi kadroları, geri çevrilen yasaların görüşülmesinin gelecek döneme bırakılması, kimi oluşumların Cumhurbaşkanı seçiminden sonraya ertelenmesi, küçük Belediyelere para yardımı, öncekiler tamamlanmamışken yeniden 17 üniversite açmaya kalkışmak, çiftçilere indirim, istihdama vergi ve sigorta indirimi, tarımsal ürün dışsatımında iade desteği artışı, borç ve gereksinim içindeki kuruluşların görkemli açılış törenleri, gereksiz giderler… Bir de çocuk kandırır gibi “Bunlar seçimle ilgili değil” demezler mi? Yargının geçersiz saydığı Kızılay yönetiminin kavurma paketleri ayrı. Takiyye sürüyor.

    Karmaşa

    Yediği ekmeği, içtiği suyu, soluduğu havayı, varlığını, yaşamını yadsırcasına Türkiye düşmanlığına soyunup Barzani, Talabani ve Apo’yu lideri ilân eden uslanmaz bayana bakınız.

    Nevruz’u kötüye kullanarak saldırılarını çocukları ve kadınları kullanarak sürdürenlere bakınız. Yanan yıkılan yetmiyormuş gibi “309 gözaltı” azımsanıyor. Medyanın belli kalemleri bunları kınayacak yerde Atatürk’e ve Atatürkçülere ateş püskürüyor. Kimi Türkiye’yi dışlamaya, İngiltere ve AB’ye yamanmaya çalışan Kıbrıs’lı satıcıları övüyor, destekliyor, kimi de Atatürk’ün Büyük Söylevi’ni yalanlamaya çalışıyor. Atatürk’ün eleştirdiği adların neler yaptığı, kimlerle ilişki kurduğu, saltanat ve hilâfet yandaşlığı, cumhuriyet karşıtlığı, yaptığı görüşmeler, verdiği demeçler yok sayılıp haklarındaki eleştiri haksızlıkla suçlanıyor. Öylesine koşullanmışlar ki yargı bağımsızlığı konusunda bile iktidarın ters tutumunu destekliyorlar.

    Yargı Bağımsızlığı

    Önceki yılların yarattığı burukluğu silen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun açıklama, çalışma ve çabaları kamuoyunun ilgisini çekmekte, konuya duyarlı olanların desteğini almaktadır. En büyük, en ciddî tehlike yargı bağımsızlığının hiçe sayılmasıdır. 14 aydır yapılamayan seçimlerin savunulacak yönü yoktur. Anayasal ve yasal kurallar yönünden birçok aykırılık, taşınamaz ve yaşanamaz düzeye gelmiştir. Tutum ve davranışlarıyla yargının bu duruma düşmesinden sorumlu olanlar şimdi günah çıkarmaya çalışıyor. Biz yargı bağımsızlığını savunurken “Çok konuşuyor” diyen suskunlar şimdi feryâd ediyor. 12 Eylûl’de dut yemiş bülbül gibi susarak aykırılıklara destek vermiş olanlardan yaşayanların, vicdanları varsa, rahat olduklarını sanmıyorum. Yargıç ve Savcılar Birliği Genel Sekreteri’nin açıklamalarının katılmadığım yeri şu; Yarsav yargıç ve savcıların ilk ve tek derneği olduğu savı. 1974’de kurulan yargıç, savcı, yüksek mahkeme üyesi, noter, yönetici vd. tüm hukukçuları çatısı altında toplamaya çalışan, kurucuları arasında bu sayılanlarla birlikte öğretim üyeleri de olan Türk Hukukçular Birliği, sanırım günümüzde de çalışır durumdadır.

    Bu arada bir yazarımız “1980’de yerinde kalan bürokratlar”dan söz etti. Kimileri bilmiyor ya da yalanlara kanıp yanlış yazıyor. Yineleyeyim. Anayasa Mahkemesi Başkanı ile Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı, harekât günü, K. Evren’e uyarıcı yazılar gönderdiler. Mahkeme üyeleri bir gün boyunca görevde kalıp kalmamayı tartıştı. Ulusumuzun hak ve özgürlüklerini korumak, harekât yandaşlarının egemenliğine yargıyı teslim etmemek için görevde kalmayı uygun buldular. Yalnız ben 32 yazı ile Anayasa taslağının yargı bölümünü eleştirdim. Büyük Türkiye Partisi’nin Başsavcılıkça açılan kapatma davasını reddettik. Bunu Yıldırım Avcı ile Hüsamettin Cindoruk iyi bilir. Anayasa Mahkemesi beklendiği, özlendiği gibi durmuştur.

    “Görevi bırakmadılar” diye eleştirenler ne yapıldığını ve kendilerinin o zaman neler yaptıklarını anlatsalar ya. Kimi karşıtlar da askerî yönetime alkış tuttuğumuzu yazacak kadar yalana başvurdular. 1961 Anayasası için “Anıt Anayasa” dememize kızan Evren yeni seçilen bir üyenin and içme törenine üç ay gelmedi. Kenan Evren’e yazdığım ve Hukukun Üstünlüğüne Saygı adlı yapıtımda (Bilgi Yayınevi 1190 ve 1996, sayfa 352, 369) yayımladığım 20.5.1981 ve 4.10.1982 günlü iki mektubumla, zamanın Başbakanı Bülend Ulusu’ya gönderdiğim (sayfa 347) 8.12.1980 günlü mektuplarımda yazışma terbiyesi içinde sıraladığım eleştiri, uyarı, öneri ve dilekleri o zamanlar kim yazdı? Gazete makalelerim, Yankı’daki yazılar ayrı. Bu mektupları bile okumadan ya da okuduğunu anlamadığını gösteren biçimde tersine değerlendirenler duyuluyor.

    Anayasa Mahkemesi’ne başlangıçta Bülent Ecevit’in istemesine karşın beş grubun da desteğini alarak, 11 ay süren bir seçim sürecinden sonra Cumhuriyet Senatosu’nca 11.1.1979’da, 12 Eylûl’den 20 ay önce, asıl üye olarak seçildim. 25 Ocak 1979’da göreve başladım.

    Yargı bağımsızlığı saygın bir hukuk devletinin, çağdaş demokrasinin en gerçek göstergesidir. Günümüz Türkiye’sinde bu olgunun varlığını savunmak güçtür. Gölgeleyen durumlara son verilmeli, yargının siyasetçilerin eline bırakılmayacak önemli bir kurum olduğu asla unutulmamalıdır. Bilinmelidir ki yargı bağımsızlığı, bireylerin, ulusun en güçlü güvencesidir. Ulusal onurdur. Yargıç ve savcıların değil, ulusun yararınadır. Yinelemekte yarar var: Hukuku siyasallaştırmamalı, siyaseti hukuksallaştırmalı ki demokrasi demokrasi olsun. Bağımsız olmayan yargı, yargı değildir. Başbakanın ve Adalet Bakanı’nın söylemleriyle eylemleri birbirine uymamakta, bu konudaki tutumları asla inandırıcı bulunmamaktadır. Siyasal bahaneler yakışmıyor. Bakalım seçim yapacakları söylenen 15 Nisan’da ne yapacaklar?

    Medya Çamurları

    Düşünce özgürlüğü savıyla Türkiye ve Atatürk karşıtları aranıp bulunarak görüşmeler yapılıp yayımlanıyor. Her pisliği düşünce özgürlüğü içinde göstererek düşünceyi kirleten, saçmalıklara, abuk sabukluklara, saldırılara ve sakıncalı görüşlere yer veren siyaset sömürücüsü, çıkarcı ve gösterişçi medya ilgilileri sütunlarını, köşelerini kötüye kullanıyor. Sapkınlıklarla dolu hezeyanlar kitlelere ulaştırılıyor. Örneğin bir kürtçü Irak’ta mutlu olacağını söylüyor. Öyleyse Türkiye’de niye duruyor, tutan mı var? Özel ilişkileri olanları ya da karşılıklı gülücük attıklarını tanıtıyor, övüyor, destekliyorlar. Geçmişini, düşüncesini, amacını, kim ve kimlerle olup kimlerin elinde olduğunu aramıyorlar. Tarihsel gerçekleri kendi ideolojik saplantılarıyla tersine çevirmeye çalışanlarla bölücü-yıkıcıları vitrine çıkaranlar ne yaptıklarını bilemez durumda olsalar gerek. Amaçlı ise boşuna çaba. Boşuna çaba, boşların işidir. Çamur, atanın elinde kalsa iyi, yüzüne yapışır.

    Atatürk’ü küçümseyen, alaylı anlatımlarla değerini azaltmaya çalışan palyaçolar türedi. Gazete sahiplerinden, genel yayın müdürlerinden cesaret alarak atıp tutuyorlar. Hiç sıkılmadan, çekinmeden. Tarihe karşı yazılarla kendi bilgisizliklerini, düzeysizliklerini, ahlâksızlıklarını ve sapkınlıklarını ortaya koyuyorlar. Şimdi de Çanakkale Savaşları’nı çocuk oyunu gibi göstermek çabasındalar. Çanakkale Savaşları kazanılmasa Ulusal Kurtuluş Savaşı’na belki de girişilmezdi. Ulusal Kurtuluş Savaşı kazanılmasa Çanakkale önemli olmazdı. Günü için, bugünler için, dünya için önemi açıktır. Kutsal topraklar bu iki savaşla kurtulmuştur. Sözcük oyunları, anlatım cambazlıklarıyla tarihi kirletemezler. Ama kimlerin nerelere yuvalandıkları, kimler tarafından beslenip şımartıldıkları daha iyi anlaşılıyor. Bu gidişle Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, Saltanatın kaldırılmasını, Lozan’ı, Cumhuriyetin ilânını da, devrimleri de birer siyasal müsamere olarak tanıtıp soy bağlarını da inkâr edebilirler. Kendilerine, yanlarındaki kimilerine baksalar ya.

    Yasamada Yasaklar

    Atatürk’ün resimlerinin kaldırılmasını istemişlerdi. Sıkmabaşlıları localarda ağırlayıp şapkalı bayanları dışarıya çıkarmışlardı. Dokunulmazlık dosyalarına dokunmak, sorulara doyurucu yanıt vermek, araştırma önergelerini işleme koymak yasak. Sayısal çoğunluk ne derse o olacak. CHP Milletvekili Abdülkadir Ateş’in gümrüklerde kaçakçılık ile vekâletle yönetim için verdiği önerge reddedildi. Kimi Bakanların yakınlarının yüksek ücretlerle görev almaları da savunulmaktadır. Başka şeyler de. Amaç uygun olmazsa adımlar doğru olmaz. Başbakanın, lâikliği küçümsemek ve kötülemek için dolambaçlı anlatımlara girmesi bunun bir örneğidir.

    Yalakalar

    Kişilik bozukluğuyla özürlü olanların başında yalakalar gelir. Sağlıklı düşünemezler. Tutum ve davranışlarıyla gülünç olmaktan kurtulamazlar. Çevrenin tepkilerini değerlendiremezler. Sağduyularını ve utanma duygularını yitirmiş biçimde dolaşıp dururlar. Çıkarlarına öncelik ve ağırlık verirler. Gösteri yeğledikleri yöntemdir, gösterişçilik başlıca ustalıklarıdır. Yaranma, yanaşma çabalarıyla ayırdedilirler. Yanlarına sokulmaya çalıştıkları kimseler, bunları daha güç duruma düşmemeleri, aşağılanmamaları için oldukça anlamlı ve incelik taşıyan sözlerle uyarırlarsa da kaçınmazlar, direnirler. Birilerinin yanında, ondan yana ya da onunla birlikte görünmeye, ayrıcalıklı ilişkiler içinde olduklarını kanıtlamaya uğraşır. Etiket düşkünüdür. Makam, mevki, rütbe, ün ve san bağımlılığı vardır. Çocuklaşır, yüzsüzleşir, aşağılanır, kovulur, yine aldırmaz. Karakter yapısı çürük, onur duygusu, insanlık bilinci yetersizdir. Yüze gülmeyi, alkış tutmayı, övgülerle karşılamayı ayırdedilecek bir alışkanlık durumuna getirmişlerdir. İşlerine gelmezse arkadan konuşmayı, yermeyi, suçlamayı ve çekiştirmeyi de iyi bilirler. Birçok söylentinin, birçok gereksiz karşıtlığın ya da yandaşlığın kaynağı bunlardır.

    Bir zamanlar oturtacak yer bulamadıkları, “Başımızın üstünde yeriniz var” dedikleri insanları en çabuk bunlar unutur. Çağrılarının geri çevrilmemesi, kabûl edilmesi için kapılarda bekleyenler, gelip gelmeyeceğinizi öğrenmek için kezlerce telefon edenler, geleceğiniz saatlerde kapılarda nöbet tutanlar, kuruluşlarını gezdirip bilgi vermekten mutluluk duyanlar, yemeklerine katılırsanız onur vereceğinizi söyleyenler, sizinle görünmek için gölgenizden yakın olanlar, kalabalıkları yarıp geçenler, fotoğraf çektirmek için ayakları üstünde yükselenler, sağı solu itip kakanlar siz yetkili ve etkili olmaktan uzaklaşınca hiç tanışmamış görüntüsü verirler.

    Hekimse bir tür bıktırıcı biçimde çağırıp yardımcı olmaya çalışanın sonra nerden emir almışsa size karşı oluşumlar kurmaya çalıştığını öğrenirsiniz. Engellenmeniz, önlenmeniz, durdurulmanız, seçilmemeniz için uğraştığı ortaya çıkar. O sizin bunları bilmediğinizi, duymadığınızı sanarak yine sahte gülüşleriyle sokulur, kendini anlatmaya, geçmişteki gibi olmasa da unutmadığını söylemeye çalışır. Başkalarına araç, maşa olan bu yalakalar iktidar-güç hastasıdır. Yemekler, geziler, eğlenceler, toplantılar düzenler, değişik kesimlerden tanınmış kimseleri çağırarak her birine yakın görünerek kendini tanıtmaya, yerini güçlendirmeye, olası güçlük ve sorunları aşmak için katkıları hazırlamaya çalışır. Çevresine hava atar. Yanında çalışanlara ne ölçüde büyük ve etkin olduğunu gösterir. Siz uzak durup katılmayınca, çağrılarını yanıtsız bırakınca gerçek dışı anlatımlarla sizi karalar, kötüler. Bunlar çokyüzlüdür, yalancıdır, iftiracıdır. Her kılığa ve biçime giren düzenbazlardır. Her yerde, her zaman, her meslekte böylelerine rastlanır. Şişine şişine gezerler ama tanınır, bilinirler. Tiksintiyle karşılanır, dışlanırlar ama yapacaklarını yaparlar. Sayıları az da olsa tehlikeli kişilerdir. Bunlara inanmak, güvenmek ağır bedel ödemeyi getirir. Ahlâk kavramları olmadığı için her kötülük beklenir. Lâf ebesidirler, lâf taşır, uydururlar.

    Çok değerli anlamlar taşıyan “Dost” sözcüğünün sıcaklığı, yalancı dost durumundaki yalakaların tiksindiriciliği karşısında önemini artırmaktadır. Gerçek dostlar için “Ne altın gemi, ne gümüş gemi, dost gemisi!” sözü anlamını ve değerini hiç yitirmedi. Eski dostlar aranan, özlenen, mutluluk veren bir esenlik kaynağıdır. Dost görünen yanar-dönerler birer hiçtir. Yer değiştirmeyi, görevden ayrılmayı, emekli olmayı “düşme” sayıp uzaklaşanlar tümüyle içtenliksizdir. Siyaset-ticaret, şeriat-tarikat ilişkileriyle bozulan insanlık değerleri, sarsılan toplumsal nitelikler, yıkılmasına çalışılan ulusal ilkeler ufkumuzu karartsa da içimizdeki aydınlık, yüreklerimizdeki sevecenlik, beynimizdeki olumlu düşüncelerle dostlukları pekiştirecek, yalakalara ve yalakalıklara olanak tanımayacağız. İnsanlıkdışına düşenlerin yanımızda, aramızda yeri yoktur. Yalakalık uçuk-kaçıklığın bir türüdür. Yalakalara yüz veren, ödün veren de onların düzeyindedir. Şakşakçılık, dalkavukluk, maskaralık ve soytarılık değişik görünümleridir. Kışkırtıcı, yanıltıcı ve her zaman aldatıcıdır.

    Yekta güngör ÖZDEN
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  5. #5
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağı dik tutabilmek

    Bağımsız, hukukun güvencesi altında özgür, bilim ve teknolojinin ışıklarıyla donanıp gönenç içinde bir ulus olarak yaşama hakkımızı ve bunları bize sağlayan Türk Devrimi ve Atatürk ilkelerine dayalı Cumhuriyetimizi yerli ve yabancı sömürücülere karşı yiğitçe savundukları için a1çak cinayetlerle canlarına kıyılan Profesör Muammer Aksoy’un 13., değerli araştırmacı-yazar Uğur Mumcu’nun 10. öldürülüş yıldönümlerindeyiz. Ama bu namuslu ulus aydınlarının yaşamlarına kıyan asıl suçlular ortaya çıkarılıp, ülkemiz siyasal cinayetler işlenemeyen bir ortama kavuşturulamadı. O nedenle siyasal cinayetlerin arkası kesilmedi. Yurttaşlar soruyorlar: “Bu nasıl bir güçtür ki, tetiği çektirenlerin maskeleri baştan aşağıya indirilemiyor ve bir türlü adaletin önüne çıkarılamıyorlar? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gücü neden buna yetmiyor?”

    Bu durumun baş sorumlusu, kanımızca, kendileri her türlü yasadışı eylemlerden sanık, hukuk tanımaz insanların -bir-ikisi dışındaki- siyasal partilerde ve Türk siyasal yaşamında etkin olabilmeleri, bu partilerin yapısını ve işleyişini demokratik nitelikten uzaklaştırabilmiş olmalarıdır.

    Hukukun güvenli şemsiyesi altında yaşamak, bağımsız, özgür ve uygar bir toplum olmanın en temel koşulu iken, hukukun üstünlüğü ilkesini çiğneyen siyasetçi kadrosu, Türk ulusunu bu yaşam temelinden büyük ölçüde yoksun bırakmış bulunmaktadır.

    Bu ortam bugüne değin ulusumuzu nice üstün değerden yoksun kıldığı gibi, bilim adamları ve genel olarak aydınlarımızı yurt ve ulus sorunlarıyla yakından ilgilenmekten caydırmakta, yürekli aydınlarımızı terörün tehdidi altında yaşatmakta, devlet gücümüzü zayıflatmakta, ekonomik kalkınmayı engellemekte, ulus ve yurdumuzu uluslararası sömürünün kucağına itmektedir.

    Hukuka saygı kurulup sorumluluk düzeni işletilemedikçe, yan tutuculuktan uzak kamu yönetimi sağlanmadıkça, ulusal birlik ve bağımsızlığımızın, yurt bütünlüğümüzün ve temel hak ve özgürlüklerimizin güvencede olduğunu söylemeye olanak yoktur.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün armağanı ulusal bağımsızlığımızı koruyabilmek, Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı dik tutabilmek, ülkemiz kaynaklarının sömürgeciliğin ahtapot kollarına teslim edilmesini engelleyebilmek, sömürgeciliğe karşı devletimizi savunmak uğrundaki özverili, yiğit savaşımları nedeniyle canlarına kıyılan değerli bilim adamlarımız ve yazarlarımız Profesör Muammer Aksoy ve Uğur Mumcu’nun anılarını saygıyla anar, aynı davanın yılmaz savunucuları olarak ulusumuza başsağlığı dilerken, gerçek katillerinin bulunması isteğimizi yineler, siyasal yaşamımızda hukukun üstünlüğünün her türlü kuşkudan arındırılmış olarak kurulmasının, bir yaşam ve onur sorunu olduğunu bir kez daha vurgularız.

    Yekta Güngör ÖZDEN
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  6. #6
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Ayıp

    Doğanın saldırılara uğradığı, değerlerin yitirildiği, toplumsal dokunun bozulmaya başladığı ortamlarda kötü olmak kolay, iyi olmak güçtür. Sağlık koşullarını olumsuz biçimde etkileyen gelişmelerin başında siyasal açılım gelmektedir. Kurtuluş ve Kuruluş evrelerini unutanlarla unutturmaya çalışanlar ruhsal ve bedensel yapımıza zarar vermektedirler. İnsan ne yazıp ne söyleyeceğini şaşırıyor. Karamsar birisi olmamakla birlikte umutlu olduğumu söyleyemem. Hiç ummadığımız kişilerden kaynaklanan öyle tutarsızlıklar, öyle çelişkiler, öyle saldırılar birbirini izliyor ki karşılaşmaktan duyduğunuz üzüntü kurduğunuz ilişkilere sizi pişman ediyor. Ne kuyruklu yalanlar, ne çirkin yakıştırmalar, ne haksız suçlamalar. Hiç ilişkiniz, ilginiz olmayan kimselerle, oluşum ve olaylarla kurulan bağlantılar. Açıklamak, yanıt vermek, düzeltmek için tüm zamanınızı vermeniz gerekir.

    “Unutkan” gazete bana ödediği tazminatın acısını çıkarıyor

    Siyasal, hukuksal, toplumsal ekonomik nice iç ve dış soruna çözüm aramak varken gereksiz konularla uğraşmak kime ne yarar sağlar? Adam gibi, efendice, uygar biçimde tartışmayı bırakıp kavga etmenin ne anlamı var? Yurttaşının esenliğine katkıda bulunmanın bir insanlık gereği olduğunu unutup kişiliklere saldırarak kişileri yıpratmak neyi çözümler? Katılmadığınız görüşleri, uygun bulmadığınız davranışları eleştirebilirsiniz. Düşünce yanlışlıklarını doğrularını kanıtlayarak düzeltebilirsiniz. Ama kişiliğe, onura yalanlarla, çirkin sözcüklerle, kendinize yapılmasını istemediklerini yaparak saldıramazsınız. Kendi kişiliğinizi ve düzeyinizi yansıtan tutumunuz değerinizi de ortaya koyar. Kötülük, hiçbir nedenle yapılmamalıdır. Hele siyaset için, gösteri için, çıkar için. Siyasal partiler, devlet yönetimi için yarışmaya giren kuruluşlardır. Birbirlerine karşı kurum olarak saygılı davranarak yurttaşlara örnek olacaklar, bu yolla toplumsal barış güç kazanacaktır. İnançlı geçinen birinin aynı dinden, aynı mezhepten birisi hakkındaki yalanı, iftirası, saldırısı kendi boşluğuna ve karanlığına düşmesi demektir. Vicdanında kendini mahkûm eden insan en ağır suçludur. Ülkemizde bu durumlara daha çok medyada rastlanmaktadır. Hiç tanımadığınız, sizinle bir kez karşılaşmamış, bir kez konuşmamış, tartışmamış birisi gerçeği öğrenmeden, araştırıp soruşturmadan, söylediğinizin ve yazdığınızın tümünü gözardı ederek size sataşıyor. Düzeltmenizi ve yanıtınızı yayımlamıyor. Yargının kusurlu bulmasına karşın saldırısını yineleyip sürdürüyor. Aynı dernekte, vakıfta, aynı kurumda ve kurulda bulunan kişiler arasında da böyle kötü örneklere sıkça rastlanıyor.

    Unutkan bir toplum olduk. Toplumsal bellek zayıf. Kendi kusurunu başkasına yüklemek kolaylığı da yaygın. Efendice, terbiyeli eleştiri olsa teşekkürle karşılarım. Anlamadığı, bilmediği konularda tartışmaya girip yanlışında direnmek, bağnazlık ve ilkelliktir. Hakkımdaki olumsuz yayınları benim doğru olduğumu gösteren bir gazete, kendi muhabirinin algılama, amaçlı saptırma, yavanlık ve bilgisizlik olasılıklarını gözardı edip konuşmamı değiştirdiğimi ileri sürüyor. Bu “mâlûm” gazete beni övseydi üzülürdüm. Söylemediğim şeyleri söylemiş gösterip kendi yalanına kendini tanık tutuyor. Herhalde birkaç yıl önce ödediğim manevî tazminatın kendince acısını çıkarıyor. Yayınları kendilerinin göstergesidir.

    Uğur Mumcu’yla tartıştığımız konular

    Geçen yıl, bir kitapta avukatken duruşma salonunda bana sözle saldırıldığını yazan gazetede düzeltmem çıktı. Gerçekle hiçbir ilgisi olmayan bu tür saçmalıklara başvurmanın ne gereği var? Toplum, ilgililer kimin ne olduğunu bilmiyorlar mı? Böyle bir olayın yenisine de kendisinden hiç beklemediğim bir yazarın kitabında rastladım. Doğrusunu saptamak için sormak zahmetine katlanmayıp kişiliğinize gölge düşürmeye çalışanın kişiliğine saygı duyabilir misiniz? Kendisine anlatanın benimle olan ilişkilerini, aramızda geçen olayları, nedenlerini, kişisel düşkünlüklerini, siyasal karşıtlıklarını, tartışmanın iç yüzünü, duygusallıklarını bilmeden tek yanlı yazmak ağır yanılgıdır. Namuslu ve şerefli insanlar yalan söylemez. Benim davranışlarıma kendince anlam verenlerin, kestirimde bulunanların yanlışları beni bağlamaz. Tanıdıkları kimselere sormadan her eline geçen notu gerçek sayarak yayıma vermek yazar niteliğiyle bağdaştıramadığım bir gelişigüzelliktir.

    Bu arada aramızdan ayrılışından bir hafta önce öğle yemeğinde konuğum olan Uğur Mumcu ile tartıştığımız konulara açıklık getirmek istiyorum:

    1. ODTÜ’de kavganın önlenmesi için derslere ara verildi. Sonraki üzücü olaylar beni doğruladı. Yargı kararlarını ilişkiye bağlamadım.

    2. Esenboğa Havaalanı’nda ABD Dışişleri Bakanı’nı protesto eden başka partili gençlere Başhukuk Danışmanı olduğum CHP’nden avukat görevlendirmemem, elele ayrıldığı Muammer Aksoy’la birlikte Uğur’un da hoşuna gitmemişti.

    3. Baro Başkanlığım sırasında yazılı ihbar üzerine o zaman yakınlığı olan kimi avukatlar hakkında açtığımız zorunlu soruşturmaya karşı çıkınca bu konuda Yeni Ortam’daki yazılarını yanıtlamıştım.

    4. Anayasa Mahkemesi’ndeki kurul görüşmelerinin basına yansıtılmasını doğru bulmayarak yaptığım engelleme girişimlerini kardeşimi bahane ederek eleştirmişti.

    5. DTCF Farabi Salonu’nda 1 Mart 1991’de düzenlenen yöneticisi olduğum etkinlikte Türk Ceza Yasası’nın 163. Maddesi’nin kaldırılması isteklerine karşı çıktığımda alınmış, ancak Başkan seçildiğimde kutlamaya gelerek bu yanlışından dolayı özür dilemişti.

    6. İmran Öktem’in cenaze törenindeki olayı kınamak için düzenlenen yürüyüşte yöneticilerden biri olarak Maltepe’de ABD’lilerin çalıştığı binaların taşlanmasını önlemek istediğimde karşı çıkması üzerine tartışmıştık. Ne başka bir nedenle tartıştık, ne de kavga oldu.

    Kimi durumları Cumhuriyet gazetesinin bu yılki Uğur Mumcu ekinde anlattım. Uğur’la bana stajyer olmak istediği günden yitirdiğimiz güne değin dosttuk. Tartışmalarımız uygarlık çizgisini aşmamıştır. Terbiyeli ve saygılı idi. Benim için “Devrimcilerin devrimci avukatı” nitelemesi yaptığı yazısı da vardır.

    CDP ve ADD hakkında

    Bir başka yararlı olacağını sandığım açıklamayı da Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi için yapacağım. Benim ve yakın arkadaşlarımın bir siyasi parti kurmak amacımız ve düşüncemiz yoktu. Yorgundum, anılarımı yazacak zamana gereksinim duyuyordum. Sürekli ısrarlar sonucu Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkez yönetimine aday oldum. Seçilen Yönetim Kurulu beni Genel Başkanlığa getirdi. Yenilenmeden, gençlikten yana olduğum, başkaları gibi yıllarca aynı yerde kalıp donukluk ve durgunluğa neden olmamak için Tüzük değişikliği sağlayarak iki dönem üstüste seçildikten sonra bir dönem ara verme zorunluluğunu getirdim. Genel Başkanlık’ta iki dönemde kalmadım. Türk Hukuk Kurumu Başkanlığı’nı da bir dönem yapıp bıraktım. Benim Parti Genel Başkanı olmam rastlantıların ve zorunlulukların sonucudur. Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yaptıktan sonra Parti Genel Başkanlığı -benim kişisel görüşüm- güç kabûl ettiğim bir görevdir. Böyle bir görev için Dernek Genel Başkanlığı’na da gereksinimim yoktur. Tersini söyleyenler kendi düşkünlüklerini gündeme getirmişlerdir.

    Parti kurmayı, Atatürkçü Düşünce Derneği Şube Başkanları adımı vererek yazılı bildirileriyle istemişlerdir. Buna karşın tartışmalar, çalışmalar yapılmış, Dernek’le hiçbir ilgisi olmayan Parti kurulmuştur. Atatürkçü Düşünce Derneği’nde her partiden üye vardır. Partimizin kuruluşu Dernek Kurultayı’nın sonrasına bırakılarak yansız davranmanın örneği verilmiştir. Kimi üyelerimizin ve kurucularımızın aynı zamanda Dernek üyesi olması doğaldır, hiçbir yasal ve tüzüksel sakıncası da yoktur. Eleştirdiklerini sananlar kimi partilerin kapılarında dolaşıp yüz bulamayanlar, yanlarına kimseyi çekemeyenler, kıskananlar, kötü alışkanlıklarına kapılıp yalan ve iftirayı beceri sayanlardır. Kimilerinin TÜRKSOLU gazetesinin nasıl yayınlanıp dağıtıldığına, tirajına şaşırdıkları gibi. Kendileri yayınlarını gerçekleştiremiyorlar, toplumda giderek değer yitiriyorlar, çalışmıyorlar, sonra başkalarını eleştirerek bir iş yaptıklarını sanıyorlar. Siyasal partilerin, özellikle iktidarın tutumuna bakıp Atatürk ilkelerini özenle ve ödünsüz savunan bir partinin kurulmasından mutluluk duyacaklarına, adaylık bekledikleri kendi partilerini zayıflattığımız kanısıyla ve yaranmak için eleştiride bulunuyorlar. Bizi değil parti kurulmasını isteyen kendi Şube Başkanlarını suçlamalıdırlar. Biz bir partinin içinden çıkmadık, bir partiyi bölmedik. Kimseye ihanet etmedik. Emekli, partisiz yurttaşlar, birleşmeye, güçlenmeye karşı çıkan Atatürk ilkeleri konusunda ödünler verip gevşekliğe düşenler karşısında birleştirici, toplayıcı olmak için kuruluşumuzu gerçekleştirdik. Dernek bize zarar vermesin yeter, başka hiçbir şey beklemiyoruz. Bir de benim Genel Başkanlığım zamanında ve sonrasında parasal, onursal ve öbür yönlerden benim Derneğe yaptığım, sağladığım katkıları yapanlar varsa nedenleri ve adlarıyla birlikte açıklanırsa mutlu olurum. Parti, Derneğin yapamadıklarını yapacaktır.

    Atatürk ilkelerine aykırı iç ve dış gelişmeleri, köktendinciliği, etnik ayrımcılığı, terörü, soygunu, hortumu, hırsızlığı, rüşveti, adaletsizliği, haksızlığı, ahlâksızlığı, siyasal, hukuksal, toplumsal, ekonomik tüm sorunları bırakıp bu konularda yepyeni yüzler, tertemiz ellerle çaba gösterenleri engellemek kime, nasıl yakışır? Atatürkçü Düşünce Derneği dergisindeki ve başka yerlerdeki yazılarımla gerçekleri açıklıyor, savunuyorum. Derneğin bağımsızlığına ve yansızlığına gölge düşmemesini, Atatürkçü karakterinin değişmemesini diliyorum.

    Sahte Atatürkçüler gerçek Atatürkçülere katlanamazlar

    Utanmasını bilmeyen kimileri de kendilerinin sarmaşdolaş oldukları, üye yazdıkları kimseleri bırakıp benim mason olduğum yalanını yayıyor. Mason olsam söylerim. Ne isem açıklamaktan kıvanç duyarım. Mason değilim. Masonları da kınamıyorum. Yasak ve sakıncalı bir durum varsa yetkililer elkoyar. Bana böyle gerçekdışı ilişki yakıştırmaya çalışan bir dergi manevî tazminata mahkûm oldu. Bir kimsenin başkası için yargı açıklamadan önce kendini tartması gerekir. Sahte Atatürkçüler, gerçek Atatürkçülere katlanamazlar, kötülemek için her yola başvururlar. Bu, onların yolsuzluğudur.

    Atatürkçülüğü ve Atatürkçüleri karalayıp suçlamak aymazlık ve sapkınlıktır. Atatürkçülükten ve Atatürkçülerden kimseye bir zarar geldiği söylenemez. Atatürkçü sanılan ya da kendini öyle gösteren birinin -örneğin kimi siyasetçiler gibi- aykırı davranışları kendi yapısının, ahlâkının sonucudur, Atatürkçülükle ilgisi yoktur. Tersi düşünülürse kişisel her eylem ve durum ilkeye bağlanır, bu da akla aykırıdır. Atatürkçü ve aydın bilinenlerin asıl sorumluluğu dayanışmadan uzak, birbirlerine karşı olmalarıdır. Gericilerdeki dayanışma bile bu kesimi uyaramamaktadır. Anlaşmayı, tartışmayı, birleşmeyi becerememektedirler. Kimileri de üne, sana, mevkiye, paraya teslim olabilmektedir. Birbirleriyle anlaşamayanların karşıdevrimcilerle anlaşabildiği de bir gerçektir.

    Tayyip ABD ile AB’ye dayanıp içerde bildiğini okuyor

    Son günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı’na 13 bin kadro boş dururken 16 bin kişilik yeni kadro verilerek 29 bin kişiye kadro açılması, özel okullara yerleştirilecek öğrenciler için ödemeler yapılacak olması, görev aktarmalarıyla kadrolaşmaları ve imam hatip okullarını çekici duruma getirme gibi çok yönlü amaçlar taşımaktadır. Recep Tayyip’in “Demokrasi amaç değil araçtır” sözünden cezalandırıldığı şiirle anlatmak istedikleri, lâikliğin ulus isterse elden gitmesinin doğallığını savunması, herkesin inancı gibi yaşayacağını söyleyerek çok hukuklu düzene ışık yakması, olası gelişmelere karşı ABD ile AB’ye dayanıp içerde bildiğini okuması birlikte değerlendirilmesi gereken olumsuzluklardır. AB üyeliği için devlet görevlilerinin AB’nin para desteğiyle düzenlediği koşullandırma toplantıları, kimi siyasi partilerin ve bilim adamlarının içinde bulunduğu vakıf etkinlikleri, Cumhurbaşkanı’nın önerili uyarısıyla geri çevirdiği Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesi konusunda inanç ve düşünce özgürlüğü sömürüsü yapan koronun tepkisi, azınlık yaratma çabalarıyla ayrılıkçı kışkırtmalara sessiz kalma uyuşukluğu iyi değerlendirilmelidir. Silâhlı Kuvvetleri etkisiz ve güçsüz kılma girişimleri de umursamazlıkla sürdürülmekte, yurdu kurtaran cumhuriyeti kuran gücün kendi varlıklarını koruma görevi doğal, hattâ zorunlu sayılacak yerde yadırganmaktadır. Cumhuriyeti güvencesiz bırakma, lâiklik niteliğini ortadan kaldırma, Türkiye’yi bölme ve ABD karakolu ile AB pazarı yapma oyunlarına karşı etkin bir duruş yoktur. Sivas’ı ve Sivaslıları üzen Madımak kıyımının sorumluları “mağdur” gösterilerek af yasalarıyla kurtulmalarına çalışılmakta, dokunulmazlık kalkanıyla korunan siyasetçilere ilişmek olanaksız kalmaktadır. Medyanın büyük bölümünü ele geçiren, kendi gruplarının meslek ilkelerine karşın terbiye dışı yazılar, hakaret ve sövmelerle saldırılarını artıran militanlar boş durmamaktadır. Köktendinci teröristlerin bağışlanmasını isteyecek kadar cumhuriyete düşman kesilenler özgür, cumhuriyeti korumak için özveriyle çalışanlar, önce öldürenler yetmiyormuş gibi, saldırıya açık duruma getirilmektedir. Bu çelişkilerin Sivas olaylarının 10. yılına rastlaması ilginçtir. Ne idüğü bilinenlerin “Statükocu-Zaptiye” suçlamaları parababalarını düşündürmektedir. Yurdunu düşünmeyen, nasıl ve nerden gelirse gelsin parasını düşünenler için gülümseyişle izlenen bu sapkınlıklar sorunların giderek nasıl ağırlaştığının kanıtıdır. Hizbullah’ı, İBDA-C’yi, PKK/KADEK’i, Sivas-Madımak suçlularını düşündüklerinin binde biri kadar Yargıçlarını, Savcılarını düşünmemektedirler. Yarın hiçbir görevlinin istenenden başkasını yapmayacak konumda olması için emeklilere gözdağı verilmeye çalışılmaktadır. İktidar uşakları besleme kadrolarla şeriat düzenini AB desteğinde gerçekleştirmek için atılan adımların sesi duyulmaya başlanmıştır. Tehlikenin ayırdında olmayıp bu kötülükleri demokrasi ve özgürlük adına aymazlıkla karşılayanlar geçmişe bir kez daha bakmalıdır. Günümüz iktidarını güç durumda bırakmamak için beklediği anlaşılan şeriat militanları kendilerine en uygun fırsatta azgınlıktan vazgeçmediklerini göstereceklerdir. Sözcüleri, yandaşları, parasal güçleriyle siyasette palazlanarak adımlarını hızlandırmışlardır. Yurttaşların çektiği sıkıntıların hiçbirine aldırmayan yetkililerin ne zaman uyanacağı bilinmemektedir.

    Türkiye’nin demokratikleşmesi AB’nin umurunda değil

    Ama halk uyumuyor. AB oyalaması açık. Türkiye’nin demokratikleşmesi umurlarında değil. Dertleri Kıbrıs, Ege, Kürt devleti, Silâhlı Kuvvetler, bağımlılığımız.

    Ulusal onuru, toplumsal namusu, ülkenin kaynaklarını, değerlerini savunanlar karalanıp suçlanıyor, soygundan yağmaya tüm suçlar alkışlanıyor. Döneklerin körükörüne girmeyi önerdikleri Avrupa Birliği’ne eşit konumda girmeyi öngörenler karşıt sayılıyor. Avrupa kafası olmayanın, uygarlıkla zıtlaşanın, türban yalanıyla dolaşanın, AB için düzenleme yaptıklarını ve yapacaklarını söyleyenin yurtseverlere sözü olabilir mi? Kimse takiyyeyi yutmuyor. Kimi paranoyak ne derse desin Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşı olmaktan kıvanç duyanlar bu görkemli yapıyı kaptırmayacak ve yıktırmayacaktır.
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  7. #7
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Millî Mücadele

    Millî Mücadele (Ulusal Kurtuluş Savaşı), müdafaa-i hukuk ruhu ve kuva-yı milliye ateşiyle girişilen yok’tan var’olma, ölüm-kalım uğraşlarının utkuyu (zaferi) getiren sürecinin tarihsel adıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının zafer kazandıkları bir şanlı bağımsızlık ve özgürlük savaşının belleklerimize ve yüreklerimize kazınmış andıdır. Sürekliliği, özgün niteliğinin başlıca koşulu olan Türk Devrimiyle yadsınmaz bir yaşam gerçeği durumuna gelen millî mücadelenin durması, bitmesi, kesilmesi, tamamlanması söz konusu değildir. Lâik Türkiye Cumhuriyeti’nde simgelenen ulusal varlığımıza yönelik tüm karşıtlıkları, kötülükleri, terbiyesizlikten sapkınlığa değin tüm düşmanlıkları engelleyip geçersiz kılma çabası olarak sürecektir. Gericilere, bölücülere, yıkıcılara, aymazlara, bağnazlara, numaracılara, çıkarcılara, xxxxxx ve onursuzlara karşı millî mücadele sürecektir. Nasıl Ulusal Kurtuluş Savaşı, yayılmacı emperyalist dış güçlerle işbirlikçi iktidara karşı verilmişse bugün de içten çökertmek, dıştan kuşatmak isteyen tüm Türkiye ve Türklük karşıtlarını etkisiz kılmak için duraksamadan sürdürülecektir. Günümüzün koşullarında, kavram kargaşasının, değer yitimlerinin yaşandığı, ilkelerden ödün verildiği, gerçeklerin dışlanıp varsayımların peşinde koşulduğu ortamda millî mücadele daha çok önem kazanmaktadır. Atatürkçü gençlerin kimi biçimsel hukuk güçlüklerini gözeterek kurmaya çalıştıkları yeni yapı karamsarlığı ve umutsuzluğu azaltmakta, gelecek için yeni muştular (müjdeler) vermektedir. Toplumsal duyarlığı sağlayıp artırmak, birleşme ve dayanışmayı güçlendirmek, karşıdevrim yürüyüşünü durdurmak, olumsuzlukları önlemek, toplumu aydınlatıp Atatürk ilkeleri doğrultusunda bilinçli ve devingen kılmak kutlanacak bir çalışmadır. Girişimlerinin gönendirici sonuçlar vermesini diliyorum. Siyasal partilerin çözüm üretemedikleri sorunların yaşamsal tehlike yarattığı günümüzde, siyasal yetkiyi kazandıracak bir okul niteliğiyle yararlı olmasını umuyorum. Öğrenciliğinden yakın zamana kadar dernek, vakıf, parti deneyimlerinde bulunmuş, artık kişisel durumu ve koşulları nedeniyle bir destekçi olmaktan ötede katkısı söz konusu olmayan bir yurttaş niteliğiyle gerçek Atatürkçülükten ayrılmadan girişilecek tüm çabaları alkışlıyorum.

    Bayram mı?

    Bayramların anlamını ve amacını yeterince bilmediğimiz her bayramda bir kez daha anlaşılıyor. Atatürk’ün armağanı olan 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim bayramları nasıl resmî törenlerle geçiştirilen biçimsel birer işleme dönüştürülüyor, dinsel bayramlar bir dinin sömürüsünün gösterileriyle dolduruluyorsa geleneksel kimi günler de bayram yerine kavga aracı durumuna sokuluyor. Nevruz’da yapılanlar açıkça bölücülük ve yıkıcılıktır. Türkiye’mizin büyük kentlerinde, güneydoğuda Türkiye karşıtlığının, bölücübaşı yandaşlığının, terör örgütü destekçiliğinin, çocukları ve kadınları kullanarak sergilenen kötülüklerin başka anlamı yoktur. Aydın sıfatını kendine yakıştıran kimi imzacı ve bildiriciler, sürekli devleti suçlayarak Türkiye düşmanlığını körüklemektedir. Terörü durdurmak için sınırötesi operasyona karşı çıkan bunlardır. Terör örgütü ve yandaşlarına hoşgörü, siyasal açılım isteyen bunlardır. Etkisiz yaptırımlara, önemi yiten önlemlere karşı çıkanlar bunlardır. Türkiye Cumhuriyeti için özlenen söylem ve eylemlerden kaçınanlar, tersine yıkıcı tutum ve davranışlara gülerek yaklaşanlar bunlardır. Karşıdevrimin ve düşmanların koruyucu melekleri, demokrasi kalkanları bunlardır. Özel konuk gibi korunan terörist başı için açıklanan yalanlayıcı bilimsel bildirime karşın hâlâ “Bağımsız hekim” diye tutturanlar da bunlardır. Nevruz’da yaşanan olayları, basının yansıttığı sözleri gözetmek yeter. Bu durum Atatürkçülerin dağınıklığındaki acıyı bir daha duyuruyor. Birkaç yıl önce Cumhuriyet gazetesinde “Atatürkçülük Değil, Atatürkçüler Suçludur” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. 20 Mart 2007 günlü Cumhuriyet’te Bedri Baykam da aynı soruna değiniyordu. Neden, Atatürkçülerin bırakınız binlerce imzasını, onlarca imzası birarada görülmüyor? Sanırım bu bir kişilik, eğitim, terbiye sorunudur. Belki de “Uzak durunuz!” öneri ve çağrılarının sonucudur. Ama, örneğin ben kimseye yakın durmak çabasında değilim ki uzak durmaya çalışsınlar. Terbiyesizlik, bilgisizlikten kötüdür sözümü de bu nedenle bir kez daha yineliyorum. Birliktelik için imza atan çok kimsenin sonraki karşıtlık ve karaçalmacılığını, engelleme oyunlarını unutmak güç.

    Ölçüsüzlük
    Çok şeyin tadı kaçtı. Ölçü yitirildi. Kimini göklere çıkarıyor, kimini batırıyorlar. Olumsuzlukların, bozuklukların giderilmesi için gerçekçi, yararlı öneriler yerine sözde demokratlıkla herşeyin yıkılmasını, hiçbir ölçü getirilmemesini, başıbozukluğu savunuyorlar. Cezaevlerinden Cumhurbaşkanı seçimine kadar her konuda yergi ve övgü abartması var.

    14 Mart Tıp Bayramı buruk geçti. Hiçbir olumlu yanı olmayacak dışardan hekim getirme-getirtme çalışmaları, siyasal inatçılığın yeni bir örneği. Törenlere gelip hekimlerin yüzüne bakamayacak durumda olan Sağlık Bakanı fazla parayı yabancı hekime vereceğine kendi hekimlerine vermelidir. Büyük kentlerdeki yığılmayı önleyici önlemler düşünmelidir. Tanınmış ve iyi yabancı hekim kendi ülkesini bırakıp gelmez. İş bulamayan, az para alan yetersiz hekim Türkiye’ye gelir, konuşup anlaşma güçlüğü de yararı olanaksız kılar. Ucuz ve niteliksiz hekim sağlığı daha çok bozar.

    Medyamızdaki karşıtlar yine demokratlık, ilericilik gösterisini girdiler. Kendi arkadaşlarının bile “Ciddiye almayınız” dediği belli kalemler Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu’nun haklı tepkisini haksız gösterme çabasına giriştiler. Yurt, ulus, bayrak, bağımsızlık, kişilik, onur, saygı kavramları oluşmamış kişilere acınır. KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer’in asla doyurucu olmayan savunması ve yersiz suçlaması nelerin kimlere kaldığının üzücü bir belirtisidir.

    Tüpraş’ı bombalamaya kalkışan PKK timinin yakalandığı günlerde İstanbul’da Belediye otobüsleri yakılıyor. Polis, yakalamak yerine kaçmalarına fırsat tanıdığı izlenimi veren, saldırganlara hedef oluyor. Terörün amacı hâlâ anlaşılmamış gibi aymazlık sürüyor. Bu olayların geçtiği hafta Nevruz şölenlerinde terör örgütü yandaşlığı ayyuka çıkıyor. AB izleyicileri de sevinerek destek veriyor. AB özlemcileri de her şeye katlanıyor. Yazık.

    Yayınlar

    Okunması önerilecek yayınlar çoğalıyor. Son günlerde Cumhuriyet Senatosu Aydın üyelerinden Sadettin Demirayak’ın “Kuva-yı Milliye’nin Aydın’da Doğuşu”, Vural Savaş’ın “Vatanın Bağrına Düşman Dayamış Hançerini”, Zeki Sarıhan’ın “Kurtuluş Savaşı Kadınları”, Mahmut Soydan’ın “Ankaralı’nın Defteri” adlı yapıtlarını okuyucularımıza salık veriyorum.

    Baharın güzel günlerinde daha umutlu, daha mutlu olarak TÜRKSOLU sayfalarında buluşmak dileğiyle.
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  8. #8
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Maşalar

    Türkiye’mizin içten çökertilme, dıştan kuşatılma çabalarıyla karşılaşması yeni değildir. İçimizdeki elverişli kimselerin yabancı yatkınlığı, patron yalakalığı, para ve ün düşkünlüğü, değişik ruhsal ve beyinsel bozuklukları, ahlâksızlıkları, yandaşlıkları, özetle niteliksiz ve kişiliksizliği kötü amaç taşıyanlara güç vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin ayırdında olmayan, ulusal kimliğiyle yurttaşlığını yadsıyan, yabancıların yüzyıllardır sürdürdüğü oyunları alkışlayan, kendi değerlerine ve varlıklarına sahip çıkmayan, sömürüden teröre her kötülüğe araç durumuna düşen “yaratık”lar oldukça sorunlar azalmayacak, artacaktır.

    ABD Dışişleri Bakanı “Kürdistan” sözünü “coğrafya bölgesi” amacıyla kullandığını söyleyerek düzeltme yaptığını sanıyor. İster siyasî, ister coğrafî hiç farketmez. Kürt devletini yerleşim yerlerinin altyapılarıyla birlikte oluşturduklarını bilmeyen kalmadı. Verdikleri sözleri tuttular mı? Terör örgütüne karşı, bu maşaları destekleyen Irak’ın kuzeyindeki kürtlerin kışkırtıcı sözlerine karşı tepkileri oldu mu? Hayır.

    İzmir’de Batı Anadolu Sanayici ve İşadamları Dernekleri Federasyonu’nun düzenlediği “Müzakere Süreci ve Sivil Toplum Kuruluşları” konulu etkinlikte konuşan Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk “Türk Silâhlı Kuvvetlerinin lâiklik konusunda taraf olmaması gerektiğini” söylemiş. Niçin ve kimlere güvenerek? Cumhuriyetin temel niteliklerinden en önemlisi lâikliğin önemini ve anlamını, Türkiye yönünden özelliklerini bilmemesi düşünülemez. Amaçları, Türkiye’yi karıştırıp avuçlarında balmumu gibi biçim verecekleri yönetimlerle teslim almak. Din ve mezhep kavgalarının ülkeyi nereye sürükleyeceği açık. Aşiret ve tarikat etkinliğinin, kadrolaşma ve partizanlığın ne boyutlara vardığı çok belirgin. Demokrasi ve insan hakları sömürüsüyle tüm kötülükleri dayatıp Sevr’le alamadıklarını elde etmeye çalışıyorlar. İşin üzücü yanı bu ölçüsüzlüklere etkin bir yanıtın ulus temsilcilerince verilmemesi.

    Bu arada ABD Senatosu Dışilişkiler Komisyonu Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesinin kaldırılması ve Hrant Dink cinayetinin kınanması doğrultusunda karar tasarısını görüşüyor. ABD’nin kendi içinde ve dünyada yaptıkları-yapmakta olduğu kınanacak olaylar için ne yapılıyor? Hiç.

    Tersine gidişler

    Kaç kez söylendi, yazıldı, anlamak istemiyorlar. Hâlâ “28 Şubat askerî müdahalesi” diyorlar. Lâik cumhuriyet ve Atatürk karşıtları da alanlara dökülüp 28 Şubat’ı kınıyorlar. Hiçbir zaman askerî müdahaleden yana olmadık. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 için konuşup yazdıklarımız, yaptıklarımız ortada. Demokrasiyi kötüye kullananlardan da değiliz. Ancak, Anayasa’nın 118. maddesine göre toplanıp karar alma neden müdahale olsun? Alınan ve hükûmete iletilen kararların hangisi yetki ve görev dışı? Başbakan ve Kurul üyesi Bakanlar niye imzaladılar? Silâhlı Kuvvetlerin duyarlığını, ilkelere özenini müdahale sayan kafalar neyi kavrayabilir? Zorla imzalatılmadı, kurul görevini yaptı.

    Yassıada Yüksek Adalet Divanı Salim Başol’un sözlerini çarpıtan bir gazeteci Ankara Asliye 2. Ceza Mahkemesi’nde cezalandırıldı. İncelenen tutanaklar Salim Başol’a yüklenmek istenen anlamda konuşma geçmediğini gösterdi.

    Atatürk’ün 6 Şubat 1933 Bursa konuşması gerçeği Ankara 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 1967/67 sayılı dosyasına konu olan dâvada doğrulandı. Bu anlamlı konuşmanın amacını değerlendiremeyenler “Uydurma-yakıştırma” diyerek lâiklik özenine karşı çıkıyorlar. Konuşmanın son tümcesi (Ankara Yıldırım Beyazıt Alanı’ndaki Atatürk Anıtı’nın duvarında) “Türk Genci rejimin ve inkılâpların sahibi ve bekçisidir” açıklığıyla görevi bildirmektedir. Anıt 29.10.1953’te benim yönettiğim törenle açılmıştı.

    ABD Dışişleri Bakanı’nın, Barzani’nin “Alışsınlar” dediği gibi alıştırmak için olacak kullandığı sözcüklere, You Tube adlı internet sitesine Yunanlıların gönderdiği video görüntüleriyle sergilenen terbiyesizliğe, iktidar partisinden bir Belediye Başkanı’nın fıkrayla yaptığı saygısızlığa bir şey demeyip fırsat saydıkları her durumda Atatürk’e ve Atatürkçülere saldırması düşündürücüdür. Apo’nun zehirlendiği yalanını yayanlara da değinmiyorlar.

    12 Eylül’de Devlet Başkanlığını üstlenen Kenan Evren düşünmeden, yeterli bilgileri edinmeden, sanırım biraz da ilgi çekmek ve destek almak için kullandığı “Eyalet” sözcüğünü bir öneri olarak incelemek yanlıştır. Böyle bir söz ciddiye alınamaz. Anayasa’nın 128. maddesini, amacı başka Bölge Valiliği’ni aşan görüşler yalnızca Türkiye karşıtlarını sevindirir. Evren’i karalayıp kötüleyenlerin, ağır saldırılarda bulunanların şimdi “Cesaretli, yürekli, akıllı, ileri görüşlü, erdemli...” nitelemelerini, hele Apo’nun “Askerî dehadır” övgüsünü duyunca söylenecek söz bulmak güçleşiyor. Evren’i kimlerin bu nedenle desteklediğini, övdüğünü, alkışladığını, kimlerin Evren’e katıldığını görünce herkes her şeyi daha iyi anlıyor, bir şey demeye gerek kalmıyor. Büyütmeye değmez. Onun konuşmalarına şimdilerde birinci sayfalarında yer verenler, telefon sohbetlerine girenler sevdiklerinden değil, söyledikleri işlerine geldiği için yakın duruyorlar. Bir tür karşılıklı kullanılma var. Türklüğünden kuşkuya düşülecek kimilerinin hemen sarıldıkları söylemiyle Evren’in onların özlediği amacı taşıdığını da sanmıyorum.

    Kimi gerzekler zaman zaman, hiçbir şey yokken bana çatar. Bir gazete, bir üniversite senatosunun bana verdiği Onursal Doktora ünvanı nedeniyle Apo’yla karşılaştırdığı için mahkûm olmuştu. Kendi gazete ve dergilerinde yazanlara, neler yazıldığına bakmayan, kimi çirkinlik ve sakıncaları düşünce özgürlüğü diye savunanlar hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir bağlantım, görevim ve akçalı ilişkim olmadan, özgürce kendi görüşlerimi yazdığım TÜRKSOLU’nda topluma hizmet çabamı sürdürmeme katlanamıyor. Tümüyle soyut “Demokratik sol” deyişine katılıp Türk’ün solunu yadırgayanlar çıktığı gibi, TÜRKSOLU’na kızıp bana sataşanlar da oluyor. Ben, onların yayın organlarında yazan kimilerine kızıp sahiplerine ve yönetmenlerine saldırmıyorum. Ama onlar utanmadan, sıkılmadan, yakınlarının özür yemeği verdiklerini, patronlarının yanında eleştirilerime sessiz kalışlarını, 44,5 yıl devlet hizmetinden sonra üç üniversitede çalıştığımı, sekiz üniversite senatosunun onursal doktora ile ödüllendirdiğini, 50 yayında imzam bulunduğunu, kimi antolojilerin bana yer verdiğini (hiçbir savım ve istemim olmadan), ilk şiirimi 1950’de yayımladığımı, yıllarca tanınmış sanat dergilerinde şiirlerimin yayımlandığını, gazetelerde yazılarımın yayımlandığını, öğretmenliğimi, öğretim görevliliğimi, başkanlıklarımı bilmezler, bilmezlikten gelirler. Kendilerinde bir şeyler bulunduğu kuruntusuyla başkalarını küçük görüp aşağılarlar. Bunlara aldırmam. 12 Eylûl döneminde bir büyük gazeteye istekleri üzerine imzasız iki başyazı yazdım. Cumhuriyet gazetesinde 30-35 yıl ikinci sayfada önemli günlerde yazılarım yayımlandı. Benim içtenlikli yurtsever davranışlarla katkıyı görev saydığım günlerde şimdi beni eleştirmeye kalkışanlar ya ilkokuldaydı ya da yurtiçinde ve dışında sakıncalı ilişkiler içindeydi. Bunlar İstiklâl Marşı’mızın parti genel kurullarında söylenmemesinin çocukça gerekçelerine, Türk Bayrağı asılmamasının nedenlerine, kendi yayın organlarındaki Atatürk düşmanlıklarına ve çirkinliklere, medyaya baskı ve sansür olaylarına, fetva ve ferman girişimlerine, bölücülüğe, yıkıcılığa, rüşvete, ahlâksızlığa, seçim oyunlarına ve oy avcılıklarına bakmazlar. Hukuka, yargıya saldırılara, yargıçlara yönelik eylemlere duyarlı değillerdir. Böyle kişilerle görüşmek, tartışmak, bunlara aldırmak boşunadır. Görevdeyken bir milletvekili sataştığında “Her havlamaya kulak versem yolda yürüyemem” demiştim. Terbiyesini yitirenlere, kişiliğe saygı duymayanlara, yaraşır oldukları kınama ve niteleme sözcükleri benim dilime yakışmaz. Anlamadıkları karşıoyları bile yanlış yansıtıp kötülemeye çalışıyorlar. Neyse ki çoğunluk kimin ne olduğunu biliyor. Önemli olanı da halkımızın sevgisi, saygısı ve güvenidir. Başka bir şeye gereksinim duyurmuyor. Terbiyesizler için terbiyemi bozmuyorum. Kendimden söz etmeyi sevmediğim için üzülerek ve zorunlulukla bu kadar değiniyorum.

    Cumhurbaşkanı seçimi söylemleri, siyasal parti ilgililerinin, karşılıklı atışmasıyla sürüyor ve giderek sertleşiyor. Türkiye Barolar Birliği’nin konuyla ilgili etkinliğinde de değinildiği gibi toplantının açılışında gözetilecek sayı, toplantı yeter sayısı ile karar yeter sayısı karıştırılmaktadır. 184 milletvekili toplantının başlaması için, sandıkta 367 oy da oylamanın yapılmış sayılması için zorunludur. Bu sayı bulunmadan ikinci oylamaya, üçüncü oylamaya geçilemez. 276 bulunmadan da üçüncüden son oylamaya geçilemez. Özetle bir kez daha değinmiş olduk.

    Yazımı tamamlarken gelen bir soruya verdiğim yanıtı kısaltarak alıyorum: Müstear (başka, değişik) adla yazı yazmadım. Yazıişleri müdürlüğü yaptığım Devrim Gençliği Dergisi’nde (1952-1954) aynı ad usandırıcı olmasın diye şiir ve öyküde başka adları kullandım. Yazılarımdaki “Gün-Öz” müstear değil, kısaltılmış addır. Müstearda gizli tutmak, tanınmamak ya da sahibinin yeğlediği bir amaç vardır. Benim adım da soyadım da açıktır. Bunlar benim kişisel simgem ve onurumdur. Onurdan, kişilikten anlayanlar ve bu değerleri taşıyanlar için bir anlamı olmak gerekir. Beni sapkınlarla karşılaştırıp onlardan küçük görenlerin ne olabileceklerini okuyucuların takdirine bırakıyorum.
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  9. #9
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Asla

    Atatürk ve arkadaşlarının armağanı ve emaneti lâik Türkiye Cumhuriyeti’nin içten çökertilip dıştan kuşatıldığı karanlık günlerde olduğumuzu, siyasal iktidarın oyalama, aldatma ve dayatmalarının kiminde kuşku, kiminde korku yarattığını büyük bir çoğunluğun doğruladığını izliyorum. Koşulların giderek güçleştiği, yaklaşan milletvekili genel seçimlerini kazanmak amacıyla iktidarın, kendi adamlarının yönetiminde bulunduğu belediyeler başta olmak üzere tüm kuruluşlarla, yandaşı varlıklı kişilerle, özellikle satıcı ve yanıltıcı medya kesimiyle her yolu geçerli saydığı gözlenmektedir. Kimi üniversite hastanelerine olduğu gibi istediklerinin parasını ödeyip istemediklerini kapı dışında bıraktıkları yanlı uygulamalarının en kötülerinden birini Kanal Türk televizyonu ve ilgilileri için başlattıkları araştırmayla sürdürmektedirler. Partilerinin yine yanlı biçimde beyinleri yıkanmış, karşıtlık ve yandaşlıkları belirgin çocuklarını grup toplantılarına alıp kendilerini alkışlatarak sergiledikleri amigo gösterisi şımarıklığın ve şirretin nerelere ve nasıl uzanacağının belirtilerini vermektedir. Kendi çevrelerindeki özel sağlık kuruluşlarını donatmak ve doyurmak için yeğledikleri anlaşılan “ithal hekim” uygulaması, Maliye Başmüfettişi Hamza Kaçar’ın görevden uzaklaştırılması, kırmızı çizgilerin yok edilmesinden sonra Irak’ın kuzeyindeki kürt yönetimini tanıyarak terör örgütünü siyasallaştırma anlamına gelen görüşmelerle ilişki kurma hevesi, Petrol Yasası’nda direnerek kaynaklarımızı yabancılara bırakma düşkünlüğü, RTE’nin İsrail Başbakanıyla kabadayılık çalımı ve siyasetten anlamama kanıtı sayılacak görüşme biçimi, genelde konuşma düzeni, ses yüksekliği, halkımızın “esip gürleme” nitelemesiyle yakındığı davranışları “Yarın ne olacak?” sorusuyla herkesi düşündürmektedir. Değişik yanıtların çoğunluğu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bir dönüm noktası olacağı, ortak yanı da karamsarlığın ve umutsuzluğun giderek artmasıdır. AKP Cumhurbaşkanlığı seçimine ağırlığını koyacak, sıkmabaşı bir bayrak gibi dalgalandırmak için her yeri ele geçirmeyi beceri sayacaktır. Ankara Büyükşehir önceki başkanlarından Mehmet Altınsoy’un cenaze töreninde Necmettin Erbakan’a çıraklarının nasıl davrandığı görüldü. Erbakan’ın ardılları Atatürk’e ve Türk Ulusu’na böyle saygılı değiller. Kötü gidişleri açık seçik ortadaki iktidarın Türkiye’yi yabancılara bırakarak kendi dinci yaşamlarını istedikleri gibi sürdürme amaçlı çabaları ne olursa olsun karamsarlık ve umutsuzlukla bir yere varılamaz. Yurtseverlik yılgınlıkla, yorgunlukla asla bağdaşmaz. Karşıtlarının çalıştığı ölçüde çalışmayanlar kazanamazlar. Dağınıklık ve tembellikle karamsarlık ve umutsuzluk en yıkıcı hastalık, en tehlikeli düşmandır. Asla bu kötülüklerin pençesine düşülmemeli.

    Kısa Kısa

    »»»Günümüz Başbakanı partisinin grup toplantısında oylarına göz diktiği gençleri okşamak için “Gençler boşlukta kaldı, bilgisayar verilmediği için uyuşturucuya alıştı” dedi. Bir kez, gençlerin tümü değil uyuşturucuya alışan. Sonra, kurslarda, yurtlarda köktendinci yetişenleri unuttu. Daha sonra, son beş yılda her konuda artan suçları unuttu. Kendileri iyi yönetseydi toplum bu duruma düşer miydi? Sıkmabaş takıntısından, milli eğitimi bozmaktan, kadrolaşma ve partizanlığa ağırlık vermekten başka ne yaptılar? Soygun, gasp, kaçakçılık, hırsızlık, yaralama, öldürme, sahtecilik, rüşvet, ahlâksızlık, aykırı ve sakıncalı işlemler, kaçakçılık arttı mı, azaldı mı? Sıkmabaşlı, kara çarşaflı kadınlar toplantısı neyi anlatıyor?

    »»»Irak konusunda 1926 ve 1946 anlaşmalarını göz etmediği, Kerkük için gelişigüzel söz etmenin anlamı yoktur. Türkmenlerin sahipsiz duruma düşürülmesi günümüz iktidarının politika saydığı politikasızlık yüzünden olmuştur. Tıpkı “Çözümsüzlük çözüm değildir” diyerek Kıbrıs’ı gözden çıkarmaları gibi. Tıpkı ABD Temsilciler Meclisi’ne verilen sözde ermeni soykırım tasarısı için yardım istenen İsrail Başbakanı Olmert’in yanıtıyla terslenildiği gibi.

    »»»Tahminimiz doğru çıktı. Satıcılar, satılıklar, karşıtlar, lâik cumhuriyet karşıtları Türkiye yararına ne varsa tersini savunuyor. Uygun bulmadığımız kimi uygulamalarını eleştirmekten kaçınmadığımız herkes için Genelkurmay Başkanı’nı da eleştiririz. Ama görevi gereği, ölçülü, zamanlı, haklı, gerekli, düzgün biçimde yaptığı ABD konuşmalarını iktidar dalkavukluğuna soyunarak eleştirmek çirkindir. Kendini yazar sanan kimileri böbürlenerek bunu yapıyor. İlânı anayasa değişikliğiyle bile olanaksız şeriatın eylemli biçimde yaygınlaştığını, belediyelerden kimilerinin uygulamalarını, Adnan Hoca (!) kitaplarıyla öğrencilerin bilim dışına itildiğini görmüyorlar. Bilimi inkâr eden aklı, aklı inkâr eden insanlığı ve Allah’ı da inkâr eder. Kimilerinin Allah’a inandığına inanmak güç. Yineliyorum: Vatanı olmayanın dini, aklı olmayanın Allah’ı olmaz.

    »»»RTE, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Adil Abdül Mehdi’ye ATA uçağını verdi. Irak’a, Irak’ın kuzeyinde ayrı yönetim oluşturanlara, yuvalananlara Mersin’den, Ankara’dan sağlanan kolaylıklar, göz yumulan ayrıcalıklar, zararı büyük hoşgörüler sürmüyor mu? Yakında Ermenistan için de ödünler gündeme gelebilir.

    »»»Türk Ceza Yasası yenilenmesinde oluşturulan 301. maddenin dış baskıyla gerçekleştirilecek değişikliği daha büyük, daha sert, daha yaygın saldırılara neden olacak ve pişmanlık duyuracaktır. Değişik bencillikler ve meslek amaçlı öneriler gerçekçilikten ve hukuksallıktan uzaktır. Maddenin daha iyi duruma getirilmesi olanağı göz ardı edilmektedir.

    »»»Tarih öğretmeni Abdülkadir Paksoy’un lise 3. sınıf “Türkiye İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük” dersi kitapları incelemesi Osmanlı ve şeriat yanlısı kalkışmaların boyutunu göstermektedir. Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan saçmalıklarını sürdürmektedir. Kimi yayın organları ermeni yandaşlığını ayyuka çıkarmaktadır. Tarihimizle yüzleşmek, Osmanlı’nın yanlışlıklarını kabûl etmek değildir. Biz Osmanlı değiliz. Kaldı ki soykırım asla söz konusu değildir. Karşılıklı çatışma ve ermenilerin neden olduğu kötülükler açıktır.

    »»»Asıl derin devletin iktidar olduğu, parasıyla, AB ve ABD desteğiyle, yandaş medya ile etkinliği savımız her gün doğrulanmaktadır.

    »»»Ulusalcılık, solculuğun yadsınmaz öğelerinden biridir. Solun anarşi ve terörle, yolsuzluk ve insanlıkdışı işlemlerle hiçbir ilgisi yoktur. Bağımsızlık, özgürlük, ulusal egemenlik, yurtseverlik, hukuksallık, bilimsellik, kamu yararı ve insanlık değerleri ülküsüdür. Bunu bilmeyen ve bilmek istemeyen yetersiz ve yeteneksizlerle aymazlar, milliyetçiliği sağa açılmakla suçluyor. Sağcılık ırkçılık ve faşizme kaçan, inanç sömürüsüyle desteklenen bir tutuculuk, gericilik biçiminde karşımıza çıkıyor. Milliyetçilikten sapmalar sağcılığa kaymak olabilir. Gerçek milliyetçilik, çağdaş milliyetçilik olarak örgün bir Atatürkçülük ilkesidir. Sağcılıkla hiçbir ilgisi yoktur.

    »»»Başbakanın konuşmaları iç siyasete yönelik. Dışarıda kendisine aldıran yok. PKK’yı da kapsayacak görüşme sözleri oy toplamak ve güneydoğulu milletvekillerini tatmin etmek için olsa gerek. Öbür siyasal parti temsilcilerinin tepkileri haklı.

    »»»İstanbul’da yüzlerce kişi PKK/Apo sloganları atarak yasadışı gösteri yapıyor. Hepsi kaçıyor (kaçırılıyor olmasın?). Böyle gösteriler kimi yörelerde de oluyor, Mart ayı içinde olabilir. Etkin önlemler mi, anlamsız hoşgörü mü, ödün mü göreceğiz. Eğitim, yönetim, kim?

    »»»Belçika’nın yakaladığı teröristi Fransa serbest bırakıyor. Apo’nun kitabı tanıtılıyor. Dostluktan geçtik, düşmanlık yapmasınlar.

    Yekta Güngör Özden
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  10. #10
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Doludizgin


    Anamuhalefet Partisi’nin “sine-i millete dönme” önerilerine dudak bükmesi sonucu oldukça rahatlayan iktidar, milletvekili genel seçimlerini olağan zamanından bir iki ay öne aldırabileceği izlenimini vermektedir. AB ve ABD baskısıyla Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesi üzerindeki tartışmaların gündemin ilk sırasına geçirilmesi, daha önemli öbür konuların ötelenmesi ve ertelenmesi demektir. Başbakan kıyılarda dolaşarak, sâkin görünerek, geçiştirici ve umursamaz davranarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanmaktadır. Irak’ın kuzeyindeki kürt devleti oluşumu, ABD'nin Irak'a iyice yüklenmesi, Kerkük'ün kürtlere özgülenmesi, Kıbrıs Rum kesiminin adanın tümü adına petrol aramakta direnmesi, kadrolaşma, yolsuzluk ve başka önemli olaylar bırakılmış medya öncülüğünde yeni ödünler verilmeye hazır durulmaktadır. "Türk Ulusu" kullanılmadan yapılacak tüm hakaretlere açık bir ortam yaratılmaktadır. Kimi kişiler, kimi kuruluşlar hukukçuluk taslayarak öneriler getirmekte, kendi görüşlerinden başkasına sert çıkışlarla karşılık vererek demokrasiden ne anladıklarını ortaya koymaktadırlar. Çağdaş Atatürk milliyetçiliğini anlamadan, ırkçılık-turancılığa kayarak, hattâ şeriatçılığa yaklaşarak Atatürk adını kullananlara bakıp Atatürkçülüğü ve ulusalcılığı kötüleme çabalarını artıranlar oldu. Yargı kararıyla Atatürk'ün olduğu gerçeği saptanmış 6 Şubat 1933’teki Bursa Konuşması’nı “uydurma ya da sömürme” biçiminde suçlamakta sakınca görmeyen karşıtlar amacı ve anlamı da saptırdılar. Genelkurmay Başkanı’nın ABD'deki konuşması sapkınları uyarmalı ama eleştirirler.

    Eğitim ve öğretim boşluğu ve bozukluğu tüm aykırılıkların kaynağıdır. Lâik Türkiye Cumhuriyeti'ni apratıp yıkmayı bu yolla başaracaklarını sananlar yıllardan beri boş durmamışlardır. Köy enstitüsü rozeti taktığı, gazetede yazı yayımladığı için müfettişlikten öğretmenliğe alınan Ahmet Nuri Macit, öğrencilerle teması tehlikeli görüldüğü için meslekten çıkartılan felsefe öğretmeni Nâzım Bayata, yurt gerçeklerini dile getiren “Bozuk Düzen” adlı kitabı nedeniyle tutuklanmak istenen Ortaokul Müdürü Mehmet Koç, devrimci tutum ve davranışları yüzünden Bakanlık emrine alınan ilköğretim müfettişi Hidayet Taş, aklanmasına karşın sürgüne gönderilen Öğretmenler Derneği Başkanı Cemal Durgun, köylüye “Halk” dediği için başka okula sürülen Sait Çiltaş 1966'lı yıllardan belleğimde kalan kimileridir. Devrim tarihi kitaplarının değiştirilmesi, resimlerle ve metinlerle oynanması, rektör seçimlerindeki inat, ulusal eğitimdeki geriye dönüşlerin ilginç belirtileridir. Açık ve yoğun kadrolaşma ortada iken ilgililerin tersini savunmaları yarın karşılaşacağımız aykırılıkların daha çok olacağını göstermektedir. Eğitimdeki bozukluk okumuş, diploma almış (nasılsa) kimilerinin varlığıyla, tutum ve davranışlarıyla kanıtlanmaktadır. Atatürk’ü yadsımak, ulusalcılığa karşı çıkmak, karşıdevrime uşaklık etmek yetmiyormuş gibi kimi parti toplantılarında Türk Bayrağı, Atatürk resmi bulunmamakta, İstiklâl Marşı okunmamaktadır. Kimlere ve nelere hizmet ettikleri belirsiz ilgililerin hangi sözüne kim inanır, kendilerine kim katılır? Katılanlar, alkışlayanlar, oy vererek seçenler bu ülkenin insanı olabilir mi? Emperyalizmin yaptıkları, yapacaklarının öncüsü iken bunları değerlendiremeyen siyaset yapabilir mi? Yineliyorum, ulusal kimliğini inkâr eden, yurttaş olamaz. Atatürk ve arkadaşlarına neler borçlu olduklarını unutanlardan ülkeye ve ulusa hiçbir yarar gelmez. Vahiy proğramları hazırlayan devlette görevli sözde eğitimciler at oynatıyor. İlerici tanınan gazetelerde “Hrant Dink’in inandığı ve anlattığı gibi, 1915'ten itibaren yaşananların, ve ermenilerin bugün hâlâ maruz kaldıkları ayrımcılıkların sorgulanabilmesine olanak tanıyacak toplumsal koşulların oluşturulması gerektiğine inandığımız için…” (aynen alıntılanmıştır) diye yazanlar var.

    Toplam borç stoku 370 milyar YTL'na yaklaşmışken 100 milyar YTL. değişik düşürmelerle borç stoku açıklanıyor, çok az kimse ilgilenip uyarıyor. Kimi manipülasyonlarla devletin brüt borcu azaltılmış gösterilerek kandırmaca yapılıyor. Ekonominin gücü azaldıkça güven, güven azaldıkça ekonomik güç azalır. Yargıtay Yasası değişikliği tartışmaları önemsenmiyor.

    Yalnız bunlar mı? Yasama organının doyurucu denetim yaptığı savunulabilir mi? Dokunulmazlık dosyaları bekletilirken Cumhurbaşkanlığı seçimi oldubittiye getirilmek isteniyor. Deniz Som’un köşesindeki “Çankaya'yı temiz tut, Türkiye'yi kirletme!” çağrısı beklenen düzeyde yankılanmıyor. Gensoru, soru önergeleri sonuçsuz kalıyor. Etkili olmuyor, iktidar bildiğini okuyor. Amaçladığı düzene doğru doludizgin!

    Azınlık ırkçıları siyasal cambazlarla birlikte, bağnazlıkla yol alıyor. Anayasa’nın 2. maddesindeki değiştirilmesi önerilemez milliyetçilik ilkesi suçlanıyor. Ulusalcılığı sindirmek ve yıkmak amacı sırıtkanlıkla açığa çıkıyor. Türklük mü önemli, yoksa birkaç kendini bilmez mi, ayırdında olunmuyor. Milliyetçiliği “ırkçı söylem” olarak suçlayanlar, bu ilkeyi kötüye kullananları uyaracakları yerde ortadan kaldırılmasına çalışıyorlar. “Resmî ideoloji” etiketini bu ilkeye de yapıştırmaktan çekinmiyorlar. “Türk’ten, daha doğrusu öztürk sayılanlardan gayrısını hedef alan slogan” diyerek saldırıyorlar. Nelere rastladık. Atatürkçü Düşünce Derneği yönetimine gelip de “Atatürkçülük” diyemeyenlerin bir zamanlar ortalıkta dolaştığı gibi. Dağınıklık en kötüsü.

    Siyaset birçok şey olabilir ama her şey olamaz. Siyaset için ulusal değerlere, ilkelere, kurumlara, kazanımlara kıyılamaz. Kendilerinin oy alması, iktidara gelmesi ya da iktidarda kalması için yıkıntılar üzerine anıt kurmaya çalışanlar bağışlanmaz. Son aylarda silâhlı kuvvetlerle yargıya yönelik saldırılar ölçü tanımaz biçimde artırılarak sürdürülmektedir. Bu iki gücün etkisiz, güçsüz ve geçersiz kılınması ülkenin tüm güvencelerden yoksun kalması demektir. Kendi içinde, özdenetim yoluyla aykırılıkları gideren yargı ve ordu kesimine özen gösterilmezse devleti ayakta tutacak dayanak kalmaz. Açık ve dolaylı sataşmalar, kurnazlık sayılan göndermeler-yollamalar, sınırlama, kısıtlama ve elatmalar, AB baskıları, Kurtuluş ve Kuruluş gerçeklerini unutarak alınmak istenen ilgisiz örnekler, gereksiz yazılar ve konuşmalar, engellemeler, oyalama ve oyunlar hiçbir biçimde savunulamaz. Yanlış bir insan hakları, daha yanlış bir demokrasi anlayışı, kuralsızlık, disiplinsizlik, anlayışsızlık, sapkınlığa dönüşen aymazlıklarla dayatılmak istenmektedir. Jandarmayla polisi karşı karşıya getirmeye çalışan, Türkiye'ye verdiği zararı düşünmeyen milliyetçi olabilir mi, yurtsever olabilir mi?

    Millî Güvenlik Kurulu çalışmaları ve kararları hukukdışı gösterilerek demokratlık taslanıyor. 28 Şubat saldırısı yineleniyor. Bu perişanlığa kimi emekliler de katılıyor. Yandaşlığı, karşıtlığı, katılığı belli kimseler yansız hukukçu sanılarak izlencelere çıkarılıyor. Bilgisizlik ürünü görüşlerle kamuoyu oluşturuluyor. Atatürkçülükle bağdaşması olanaksız açılımlar, söylemler, eylemler, taşkınlıklar, Atatürkçülüğe mal edilemez. Milliyetçiliği saptıran, çarpıtan, sömüren, Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü kötüye kullanan, kendi amacına araç kılan kimileriyle Atatürkçülük değerlendirilemez, asla kınanamaz. Ümmetçi-şeriatçı, ırkçı-turancı, faşist, bölücü-yıkıcı, ahlâksız-çıkarcılar kimilerinin yaptıkları ve yazdıklarıyla Atatürkçülüğü suçlayamazlar. Sahte Atatürkçülerle bilgisiz ve bilinçsizlerin Atatürkçülük anlayışlarındaki sakatlıklar birbiriyle örtüşebilir ama gerçek Atatürkçüleri ve Atatürkçülüğü ilgilendirmez. Atatürkçülük karşıtı öğretim üyeleri yüzkarasıdır. Yazarlar da.

    Osmanlı döneminde başlayan, 1905’de 60 atın, 30 kişinin öldüğü II. Abdülhamit’e suikast girişimiyle tırmandırılıp bugünlere kadar getirilen ermeniciliğin azgınlığı unutturulup sözde ermeni soykırımı kararlarıyla Türkiye yargılanıyor. TIME dergisi dağıttığı 550 bin DVD ile diasporanın sözcülüğünü üstlendi. Bizdeki kardeşler (!)in hoşgörüsüyle “1 milyon artı bir” pankartı da taşındı. Gerçekler yeterince ortaya konulmuyor, savunulmuyor, saldırı giderek artıyor. Ulusal yapımıza yönelik olumsuzlukları birliktelikle karşılayıp önleyelim, inanç ve soy kökenine değil, yurttaşlığa ve insanlığa önem verelim. Daha ne diyelim…


    Yekta Güngör Özden
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •