• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
13 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0

    Mümtaz SOYSAL hayatı ve makaleleri



    1929 yılında Zonguldak'ta doğdu. Galatasaray Lisesi'ni, ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni (1953) bitirdi.Bu okulda Anayasa Hukuku Profesörü olarak uzun yıllar ders verdi.

    1961'de Kurucu meclis Anayasa Komisyonu üyeliği yaptı. 1963'de SBF'de doçent, 1969'da profesör olan Soysal, 1971 yılında aynı fakültenin dekanlığına seçildi. 18 Mart 1971'de de dekanken Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nca gözaltına alınıp tutuklandı. 1968'den beri okuttuğu Anayasa'ya Giriş ders kitabında komünizm propagandası yapmakla suçlandı, 6 yıl 8 ay ağır hapis, 2 ay 20 gün Kuşadası'nda emniyet gözetimi altında bulundurulmaya ve kamu haklarından ebediyen mahrumiyete mahkum edildi. Toplam 14. 5 ay Mamak Cezaevi'nde kaldı.

    Forum, Akis, Yön, Ortam gibi dergilerde Yeni İstanbul, Cumhuriyet, Ulus, Barış, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde yazarlık yaptı. 1962 yılında arkadaşlarıyla birlikte Sosyalist Kültür Derneği'ni kurdu. 1969-71'de Akdeniz Sosyal Bilim Araştırma Konseyi Başkanlığı, Uluslarararsı Af Örgütü ikinci başkanlığı görevlerini yürüttü. 1991 seçimlerinde SHP listesinden Ankara'dan kontenjan adayı oldu ve Meclis'e girdi. TBMM'de Çekiç Güç, Olağanüstü Hal, demokratikleşme, Kıbrıs, özelleştirme gibi konularda hükümet politikalarını eleştiren Soysal, özellikle özelleştirme konusundaki yetki yasaları için Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı başvurularla koalisyon ortağı DYP'lilerin tepkisini çekti. Bu başvuruları sırasında Anayasa Mahkemesi tarihinde ilk kez yürütmeyi durdurma kararı verdi. Anayasa Profesörü Soysal, SHP'nin hükümet ortaklığı içindeki pasif tutumuna sürekli tepki gösterdi, "vuruşarak çekilme" yaklaşımıyla Türk siyasi literatürürne geçti. Karayalçın döneminde Dışişleri Bakanlığı'na getirildi. Soysal, bakanken bile Başbakan Çiller'e karşı politik tavrını sürdürdü.Çiller ve Karayalçın'la ihtilafları derinleşince, bakanlıktan istifa etti.

    Anayasa değişikliği çalışmalarında özellikle DYP'li Çoşkun Kırca'yla tartışmalarıyla yine gündemde kaldı.Seçim yasasının Anayasa Mahkemesi'ne götürülmesinde baş rolü oynadı. Solun yeni kimliğini bulması için mücadele verirken CHP'ten koptu, DSP saflarına geçti. DSP’den Zonguldak milletvekili seçildi.Ecevit’lerle anlaşmazlığa düşerek DSP’den ayrıldı.Soysal, evli ve 2 çocuk babası.
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  2. #2
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Cumhuriyetçi Birliktelik


    BU SÜTUNDA yaklaşık bir yıldır önerilen model nihayet gerçekleşiyor galiba: Cumhuriyetçi sol partilerin seçime tek listeyle girmeleri.

    Her seçim çevresinde "seçilebilme olasılığı yüksek" adayların, hangi partide olurlarsa olsunlar, tek bir partinin çatısı altında seçmen önüne çıkması, ayrı ayrı girişin getirdiği "baraj altında kalma" rizikosunu ortadan kaldırıp güçlü bir iktidar çoğunluğu yaratmanın bile yolunu açabilir.

    Ülkenin üzerine bir karabasan bulutu gibi çöken gerici, dinci, yiyici bir takıyyeciler çoğunluğu bir de "gidici" kılmanın ve cumhuriyetçi devrimciliğin önünü açmanın başka çaresi yoktur. Ancak, bu stratejinin hedefleri, yöntemleri, koşulları ve sonuçlarıyla iyi planlanması ve yürütülmesi gerekir.

    Hedef, 550 kişilik parlamentoya en az 300 milletvekili sokmak olmalıdır.

    Dolayısıyla, inançları, güven vericilikleri, donanımları ve özellikle halktan oy alabilirlikleri bakımından ortaklaşa belirlenmiş adayları seçim çevrelerinde tek bir çatı altına sıralamak bu ana hedefin kaçınılmaz gereğidir.

    Söylenmesi kolay, uygulanması zor bir yöntem bu. Gerçekçilik, içtenlik, alçakgönüllülük ve özveri ister, siyasal yaşamda kolay bulunmayan.

    Ama, şimdi karşı karşıya bulunulan dramatik durumun zorunlu kıldığı.

    Birinci adım; ortak çatının belirlenmesidir ki, o yavaş yavaş, özellikle CHP-DSP yakınlaşmasıyla, az çok ortaya çıkmış sayılır: Çatı, Mustafa Kemal'in cumhuriyetçi devrimleri yapmak için kurduğu CHP'dir.

    Bu önemli rol dolayısıyla, en büyük özverinin de ona düştüğünü ayrıca söylemeye gerek var mı? Listelerini başkalarına açmak demek, merkezde ve illerde yıllar boyu çalışan ve elbet bir genel seçimde ödüllendirilmeye hak kazanmış olan insanlara "Başkalarına da yer açın" denecektir. Bu bakımdan, hedeflenen ve listelerin umut verici sıralara yerleştirilecek 300 adaydan 200'ünü belirleme hakkı o partiye verilmeli, kalan 100 kişilik yer de başka partilerin önerdikleri adaylara ayrılmalıdır.

    Bu 300 adayın sıralandırılması, başlı başına ayrı ve zor bir konu. Orada, parti üstünlüğünden daha çok, seçilebilirlik niteliğinin ağır basması gerekiyor. "Çatı parti" bu açıdan da kendi içinde büyük sorunlar yaşayacaktır. Ama, akıllıca bir sıralama, seçilme olasılığını listenin aşağılarına yayarak herkese yarayabilir.

    Ama, buna karşılık, "seçilme olasılığı yüksek" adaylarını bu birlikteliğe verecek partilerin de güçlükleri ve ödevleri de küçümsenecek gibi değildir.

    Onlar, kendi parti kimliklerini ikinci plana iterek bütün kampanya boyunca başka bir partinin bayrağı altında çalışmayı kabul ederek büyük özveri göstermekte, ama aynı zamanda canla başla çalışmayı ve sonrasında aynı cumhuriyetçi hedefler için hep birlikte davranmayı kabul etmiş olacaklar.

    Güçlükler sayılmakla bitmez. Elde edilecek olumlu sonuçlar da.


    Mümtaz Soysal
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  3. #3
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Yobazlığın İki Yanı


    MALATYA cinayetinin genellikle eksik ya da tek yanlı yorumlanmakta oluşu çok şaşırtıcı değil mi?

    Dikkatler, düşünceler ve duygular olayın vahşeti ve faillerin davranışındaki hastalık üzerine yoğunlaşıyor. Bu, bir bakıma çok doğal. Olay, gerçekten, gitgide yaygınlaşan hasta bir ruh halini açığa vurmuş oluyor. Misyonerlik olduğu açıkça belli bir girişimin cinayet faillerini kızdırdığı belli. Bu ülkede çok kişinin misyonerliğe tepki gösterdiği de biliniyor. Hastalıklı olan, bunun insanları bir cinayete, böylesine vahşi bir eyleme sürüklemiş olmasıdır.

    Önce bu nokta üzerinde durmak gerekiyor. Müslümanlığın hoşgörü dini olduğunu ve farklı inançların sahiplerine hoşgörüyle baktığını söyleyip tarihten sayısız örnek verenler, Türkiye'de de yavaş yavaş belirmeye başlayan bu kanlı tepki tarzları üzerinde durmalıdırlar. Siyaseti dine dayandırmanın, dini toplum düzeninden ekonomiye kadar birçok alanda önemli bir etken olarak görenlerin bu gidişte hiç mi payı yoktur? Yobazlığın yirmibirinci yüzyıla bile aktarılmış olması şu Cumhuriyete hiç yakışıyor mu?

    İkincisi, "öteki" nin inancını kendisininkinden "farklı" görmekten rahatsız olmak, bununla yetinmeyip o inancı değiştirmeye kalkmak ve hatta bu isteği kendi inancının parçası gibi görerek "değiştirme" işini bir çeşit kutsal görev saymak yalnız Hıristiyan misyonerlere özgü bir tutum mu? Türkiye'de Sünni inançlı kişilerin ağır bastığı iktidarlar Alevi vatandaşlar konusunda tam anlamıyla hoşgörülü olamadıkları gibi, bir adım daha öteye gidip onları kendilerinin inançlarına çekmek için alttan alta sürdürdükleri birtakım çabalar olmuyor mu?

    Bu çabalar konusunda ayrıntılara inmek, din kavgalarının çıkaracağı yangınlara körükle gitmek anlamına gelebileceği için çoğumuz böyle sorunların dışında kalmayı tercih ediyor olabiliriz; ama, doğru söylemek gerekirse, bu iç "prozelitizm" çabaları dıştan gelen misyonerlik akımlarından özde çok mu farklıdır?

    Asıl düşündürücü olan, bu dış ve iç çabaların gitgide ayıplanmaz ve suç sayılmaz duruma gelmesi, hatta Hıristiyan Avrupa'nın etkisiyle "din özgürlüğü" nün ayrılmaz parçası sayılmaya başlamasıdır.

    Öyle anlaşılıyor ki, bu özgürlüğü yine özgürce yeniden tanımlayıp "Kimse kimsenin dinsel inancını şu ya da bu yönde değiştirmeye kalkışamaz ve bu amaçla etkileyici yollara başvuramaz" biçiminde bir kurala bağlama zamanı gelmiştir.


    Mümtaz Soysal
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  4. #4
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Günaydın

    AVRUPA Birliği rüyasından yeni uyananlara, günaydın.

    Başlangıçta o rüyayı hep birlikte görmüştük. Çağdaşlık hedeflerine yönelik olarak akılcılık üzerine kurulu Kemalist Cumhuriyet, elbet Avrupalı olmak isteyecekti. Zaten Tanzimat'tan beri Tatlısu Frenklerinin yaşamına imrenen, alafrangalığa özenen Türklerin yüzleri hep Batı'ya dönük olmuştu.

    Avrupa Konseyi'nin neredeyse kurucularından biri sayılabilecek olan Türkiye, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi'ne imza atmakla Avrupa'nın değerlerini benimsemiş değil miydi? Ayrıca, bütün bunların başlangıcında Soğuk Savaş yılları vardı. Sovyetler'e karşı Avrupa'ya kalkanlık edenlerin en önemlilerinden biri de Türkiye'ydi.

    Sağlam ve özverili ordusuyla.

    Şimdiki Avrupa Birliği'nin pek istemediği, ağırlığından rahatsız olduğu ve bu ağırlığın tam üyelik önünde, tıpkı Kemalizm gibi, en önemli engellerden biri olduğunu ileri sürdüğü.

    Sanki tam üye yapmak istermiş gibi.

    Hep birlikte yanıldığımız nokta buydu. 1963 Ankara Antlaşması imzalanırken ortaklığın tam üyelikle sonuçlanacağını sanmıştık. Amaçlarının kendi lehlerine bir Gümrük Birliği'ne varmak olduğunu sezemeyerek.

    O gaflettir ki, Türkiye'yi AB'ye üyelik sürecinden gelip geçmiş bütün devletler arasında tam üyeliği kesinleşmeden Gümrük Birliği'ni tamamlayan tek devlet durumuna düşürmüştür. Bu tamamlayışın tam üyelik yolunu hemen açacağını söyleyen, bu aldanışla Güney Kıbrıs'ın tam üyelik sürecinin başlatılmasına göz kırpan, "Bir yıla varmaz tam üyeyiz!" diye halka bayram ettiren sözde devlet adamları hâlâ aramızdadır.

    Tam üyelik ne demek; iki yıl sonrasında 1997 Lüksemburg Doruk Toplantısı'nda "Siz aday bile değilsiniz!" demişlerdi.

    Niyetin bozuk olduğunu hiç değilse o aşamada anlamak gerekmez miydi?

    Ozamandan beri imalar, ertelemeler, hatta doğrudan doğruya "ucu açık görüşme" ve "ayrıcalıklı ortaklık" gibi çok âşikâr sözler hiç eksik olmadı ve AB Türkler için tam üyeliğin hayal olduğunu belli etmek için her şeyi yaptı.

    Süreci kesinkes kesmek dışında.

    Çünkü, sürecin sürmesi, AKP iktidarı gibi, Brüksel'deki yöneticilerin de işine gelmekteydi. İki taraf da, karşılıklı olarak gerçekleştirmek istedikleri amaçlar için bu süreçten yararlanmaktaydı.

    Nihayet, ellinci yıl törenlerine bile çağrılmayan Sayın Başbakan, geçen gün patladı ve grup toplantısında "Almayacaksanız açık söyleyin de bilelim" gibi bir şeyler söyledi.

    Ama onlar yine de "günaydın" demeyeceklerdir. Akşam olup hava kararıncaya kadar.


    Cumhuriyet (30.03.2007)
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  5. #5
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Cumhuriyeti Kollamak

    GEÇENLERDE Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında Kuzey Iraklı yöneticilerle görüşüp görüşmemeye ilişkin olarak yaşanan gerilim de gösterdi ki, siyasal sistemde ve anayasal yapıda bazı ince ayarların yapılması artık kaçınılmazlaşmıştır.

    Cumhurbaşkanlığı seçimine ve ardından genel seçime giderken bunlar üzerinde düşünmek herkes için bir ödev durumuna gelmiş sayılır. Çünkü ayarların vaktinde yapılmaması cumhuriyetin çöküşüne kadar varacak gerilimlere, kopukluklara ve kitlesel kapışmalara yol açabilir.

    Ancak şu nokta önemli: Ayarları yapmada dıştan AB'nin ve ABD'nin ya da falanca yabancı uzmanın tavsiyeleriyle karar verilemez. Anayasa hukuku, hukuk dalları arasında en ulusal, her ulusun kendi tarihine ve sorunlarına özgü bir hukuk dalıdır. Başka örneklerden ders alınır ama, ulusal ortak aklı ve birikimini bir yana bırakıp dış öğütlere uymak kadar yanlış bir tutum olamaz.

    İlkeleri Milli Mücadele'den gelen cumhuriyeti demokrasiye kurban etmeden her ikisini birlikte yaşatmak, özellikle iki alanda dıştan örnek alınamayacak çözümler gerektiriyor: Asker-politika ve bürokrasi-politika ilişkisi.

    Her iki alanda toplumun büyük çoğunluğu "askerin siyasal otoriteye" ve "atanmışların seçilmişlere" bağlılığı gibi dıştan alınma yapaylıklar ile yerel gerçeklikler arasında bocalayıp durur. Batılı formüllerden farklı olarak bu özgün durumu karşılayabilmek için vaktiyle kendi ulusal düzenimize getirilmiş olan kurumsal yapılanmalar da zayıflatılmıştır.

    Oysa bir ölüm-kalım savaşı sonrası askerlerce kurulan bir devlette ordunun cumhuriyeti kendi evladı saymasını ve zaman zaman hatalar yapsa da çok geniş bir "güvenlik" kavramıyla askerlik dışındaki konularda da söz sahibi olmak isteyişini en azından hoşgörüyle karşılamak gerekmez miydi? Ne yazık ki, buna olanak verecek Milli Güvenlik Kurulu gibi bir yapı yabancı etkilerle sivilleştirilip körletilmiş ve gereken sıklıkta toplanamaz duruma getirilmiştir.

    Aynı yanlış, kamu hizmeti anlayışıyla yetiştirilmiş ve kurallara bağlı meslek hiyerarşisi içinden sivrilerek "seçilmiş" bir devlet bürokrasisini "atanmış" sayarak politika cangılında nasıl "seçildiği" bilinen bir siyasal oligarşinin kadrolaşma heveslerine kurban etmekle işlenmiştir. 1961 düzeninde her iki kanadı bir araya getirmek üzere düşünülen Yüksek Planlama Kurulu gibi eşitlikçi bir yapı ancak kâğıt üzerinde var şimdi.

    Cumhuriyeti kollamak ve yıkımdan korumak için bulunacak çarelerin gerçekçi olabilmesi, günü geldiğinde bu ulusal deneyimleri yeniden düşünüp daha sağlam kurumsal temellere oturtmakla sağlanabilecektir.

    Mümtaz Soysal
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  6. #6
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Kapışma

    İÇ SAVAŞ korkunçtur:

    Ulus bütünlüğü bozulunca kardeşin kardeşi vurması demek. Kolay gelinmez o noktaya: Karşılıklı teröre varan sağ-sol kutuplaşması, mezhep kavgası, sınıflar arası uçurumların boğuşmaya dönüşmesi. Bazen de devlet kurumları arasındaki çatışmanın halk yığınlarına yansıması.

    Önce küçümsenen kapışmalar büyüyüp o noktaya varabilir. Varmaması için, küçük alevlere körükle gidişlerin yangın çıkmadan önlenmesi gerekir.

    Şu sıra, tehlikeli bir kapışma başlamak üzere: Hükümetle ordu arasındaki zıtlaşma yavaş yavaş o noktaya doğru gidiyor. Başbakan mayısta denemek istediği bilek güreşinin peşrevlerine başlamış gibidir.

    Olay şu: Bayan Rice 'ın "Kürdistan düşüncesine alışılmalıdır" sözüyle taçlanan gidişin belirginleştiği günlerde Kuzey Irak'taki yönetimin başındakilerle görüşme olasılığı ortaya çıkınca, bu olasılığa sıcak bakan siyasiler ile böyle bir görüşmeye uzak duran askerlerin konuya farklı baktıkları açıkça belli oldu. Son Milli Güvenlik Kurulu'nda bu farklılığın ortalama bir formüle bağlandığı sanılmaktaydı: Irak'ın neresiyle nasıl görüşülecekse bunu hükümet "siyasi ve diplomatik" yollardan yapacak, asker bu sürecin dışında kalacaktı.

    Ama Başbakan, Genelkurmay Başkanı'nın Washington'da bir vesileyle söylediği "Kim nasıl görüşecekse görüşsün; ben görüşmem" deyişine ilişkin bir soruyu " Büyükanıt 'ın açıklaması kişiseldir, kurumsal olamaz" diye yanıtladı. Genelkurmay da resmi sitesinde "Hayır, kurumsaldır" diyerek karşılık verdi.

    Başbakan niçin böyle bir zıtlaşmaya gerek duymuştu?

    Mayıs yaklaşırken Büyükanıt'ı hırpalamak, sindirip etkisizleştirmek mi?

    Yoksa çok daha derinde, "seçilmişler-atanmışlar" ve "askerin sivile tabi olması" tartışmasını yeniden gündeme getirmek mi?

    Bu tartışmanın Türkiye Cumhuriyeti'nde ne kadar abes kaçtığını unutarak.

    Osmanlı'nın çağdaşlaşması ile Cumhuriyetin kuruluşunda sivil ve asker görevlilerin üstlendiği rol anımsanırsa, bu toplumdaki atanmışlar-seçilmişler ilişkisini Batı'daki alışılmış ölçülerle değerlendirmenin yanlışlığı kendiliğinden ortaya çıkar. Böyle olunca, kesin bir ayrışma ya da birini öbürüne tabi sayma yerine iki zümreyi mutlaka tarihsel gelişmeye ve toplumsal gerçekliğe uygun bir bütünleşme içinde düşünmek daha doğru değil midir?

    Ne yazık ki Türkiye, birikimi ve donanımı bu bilince varmak için yeterli olmayan bir başbakanın elinde yavaş yavaş sonu karanlık bir kapışmaya doğru sürükleniyor şimdi.


    Prof.Dr. Mümtaz SOYSAL
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  7. #7
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Berraklık


    KAFA KARIŞIKLIĞI yalnız bilgisizliğin, eğitimsizliğin, bilinçsizliğin sonucu değildir; iyi eğitildikleri halde, insanları şaşırtmak için sinsi niyetlerle sürdürülen çabalardan etkilenip kafaları karışanlar da var.

    Çünkü, bugünün Türkiye'sinde "ulusalcılık" yaygınlaştıkça, bunu Mussolini ve Hitler dönemlerinin "ırkçı ve otoriter milliyetçilik" akımlarıyla aynı kefeye koyup kafa karıştırmaya kalkışanlar çoğalmıştır. Onların işini kolaylaştıran etken, ilk bakışta ulusalcılığı Avrupa dillerindeki "nasyonalizm" sözüyle tıpatıp aynı sayanların ve bu yüzden hep İkinci Dünya Savaşı öncesindeki faşizmi ya da Naziliği akıllarına getirenlerin çok olmasıdır.

    Aynı tehlike, eskinin "milliyetçilik" sözü için de vardı. Böyle olduğu içindir ki, Altıok'taki oklardan birini "Atatürk milliyetçiliği" diye belirlemek gereği duyulmuştu ve şimdi de duyulmakta. Bu klasik anlamıyla milliyetçilik, ümmetçiliğin ya da ırkçılığın tersi olarak, aslında "ulus" denen ve din, mezhep, ırk, dil ayrılığı ya da etnik köken farklılığı gözetmeksizin eşit vatandaşlardan oluşan bir kavramı devletin temeli sayan anlayışın adıdır.

    Ulusalcılık sözcüğü, galiba, böyle bir terim karışıklığını hem bu doğru anlayış lehine giderme hem de o eski kavrama yeni bir çağdaş boyut ekleme gereksinimi yüzünden gündeme girmişe benziyor. Bu gereksinim, yeni emperyalizmin büründüğü küreselci, ulus-devleti ufalayıcı ve insanları şaşkınlaştırıcı çabalara karşı ulusal çıkarları ve her ulusun kendine özgü kalkınma yöntemlerini bir ölçüde koruyabilme endişesinden kaynaklanmakta.

    Çünkü, ABD ve AB'yi yönlendiren çıkar çevreleri, kendi güçlü devletlerinin güçsüzler üzerinde kurmuş olduğu ekonomik ve teknolojik egemenliği yeni yöntemlerle pekiştirip sürdürmek için bizimki gibi toplumlar üzerinde müthiş bir beyin yıkama çabası içindedirler.

    Bu bakımdan, güçlüler ne derse desin, çağdışı olduğu söylenen "ulus-devlet" i yaşatma, uyutulmak istenen ulusal bilinci uyanık tutma ve yabancı ekonomik çıkarlara bağlanarak sulandırılan ulusal çıkarları koruma boyutları bugünkü dünya ortamında her zamankinden daha çok önem kazanıyor. Öylesine zorunlu yeni boyutlar ki bunlar, ister istemez eski milliyetçiliği tamamlayıcı bir niteliğe bürünerek onun yandaşlarınca da benimsenmekte ve geçmişte sol-sağ zıtlaşmasıyla birbirine hasım duruma sokulan siyasal kanatlara sosyo-ekonomik konularda kendiliğinden oluşan doğal bir yakınlaşma getirmektedir.

    Ümmetçileri, küresel çıkarların yerli uzantılarını, AB yandaşlarını ve İkinci Cumhuriyetçileri telaşlandırıp tekrar "nasyonal sosyalizm" suçlamalarıyla kafa karıştırıcı çabalara sürükleyen de budur herhalde.

    Prof.Dr. Mümtaz SOYSAL
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  8. #8
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Ulusların Ufalanması

    RİVAYET olunur ki, İkinci Dünya Savaşı sonuna doğru Franklin Roosevelt , zafere yaklaşmış bir ABD'nin başkanı olarak Churchill 'le konuşurken ''Savaştan sonra bütün devletler silahsızlandırılsın, bir tek Amerikan ordusu kalsın!'' gibi bir şey söylemiş.

    Kendisi savaşın sonunu ve sonraki dönemi görmeden öldü ama, ülkesinin yeryüzü jandarmalığını çok önceden görmüş demek ki. ''Amerika için doğru olan, insanlık için de doğrudur'' inancından doğan bu sonuç, özellikle Bush 'larla birlikte Washington'ı dünya güvenlik sisteminin merkezi yapmış sayılır.

    Yirmi birinci yüzyılla birlikte nasıl bir ''yeni düzen'' içine sokulmak istendiğimizi anlamaya yarayacak kitaplardan birini yazan, emekli bir İngiliz diplomatı: Robert Cooper . Bir ara Başbakan Blair 'e danışmanlık yapmış. Sonuçta, AB Konseyi'nin diplomatik, siyasal ve askeri işlerini yönlendirenlerden biri.

    Cooper, adı ''Ulusların Kırılması'' ya da daha doğru olarak ''ufalanması'' diye çevrilebilecek kitabında devletleri üçe ayırıyor.

    Birincisi; Afganistan, Somali, Liberya gibi hukuk düzenini kuramamış, ''çağdaşlık öncesi'' devletler.

    İkincisi; Çin, Hindistan, Brezilya gibi düpedüz kendi ''ulusal çıkarları'' nı gerçekleştirme peşinde koşan ''modern'' devletler.

    Üçüncü kategori ise, karşılıklı güvenlik sistemlerinin sağladığı rahatlık içinde işbirliğine dayalı sistemlerle yaşayan ''post-modern'' ler. Örneğin, Avrupa Birliği'nin üye devletleri ya da Japonya.

    Cooper, bu sonuncuların, genellikle ABD'ce sağlanan savunma kalkanına güvendiklerini yazıyorsa da, ABD'nin henüz bu ''post-modern'' ortak güvenliğin ''parçası'' olmak mı, yoksa tek başına ve kendi gücüne dayalı jandarmalığı sürdürmek mi istediğine karar veremediğini belirtiyor. Ama, İkiz Kuleler'in yıkıldığı ''11 Eylül'' sonrasında ''saldırı tehdidi taşıyanları saldırıdan önce tepelemek'' düşüncesine dayalı bir ''özgürlükçü emperyalizm'' i Amerika'nın doğal hakkı saymakta.

    Ya Türkiye? Kitabın bir satırına göre Mustafa Kemal 'in neredeyse bir içgüdüyle sezdiği ''ulus-devlet'' anlayışı sayesinde Türkiye ''modern'' devlet olmuştur ama, yine kitaptan çıkarılabilecek genel sonuca göre de AB'ye üye olmak istediği için ''post-modern'' liğin kurallarını benimsemek zorundadır: Yani, ulusal niteliğinden vazgeçip ''büyük Avrupa imparatorluğu'' nun birkaç ''eyalet'' ini birden oluşturan bir üye, tek başına anlam taşımayan, ufalanmış, Avrupa'nın bütünlüğü içinde bölgeleriyle eritilmiş bir ülke.

    Güneydoğu'yu Kürdistan Devleti'ne katma niyetleri, Ermenistan'ın iddiaları, Yunan'ın Patrikhane ve Pontus rüyaları da bunu doğrulamıyor mu?

    Ama, sonuca karar verecek olan, ne onlardır, ne de Cooper. Biziz.

    Prof. Dr. Mümtaz SOYSAL
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  9. #9
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Laiklik ve Ekonomi

    KİTLELER "Türkiye laiktir, laik kalacak!" diye bağırdıkça susup oturmak ya da buna sevinip güven tazelemek yerine bazı soruları kendi kendimize sorarak Cumhuriyetin laik kalması için

    yapılacakları düşünmek ve kafamızdaki yanıtları insanlara açıklamak daha doğru değil midir?

    Özellikle ekonomi alanında.

    Laiklik karşıtı hesapların ve siyasal girişimlerin peşine takılanlar yalnız tarikat şeyhleri, koyu dinciler ya da Mustafa Kemal'in " meczup" dediği kişiler midir? Akıllarından böyle sivrilikler geçmeyen sıradan insanlar, köylü yığınları, işçi kesimleri, orta halli aileler de niçin onlara kanıp oy veriyor?

    Sadece koyu dinci sözlerin ikna edici gücü müdür onları sürükleyen?

    Nedir ara sıra mahalle aralarında dağıtılan un, pirinç, şeker torbalarını bunca etkili kılan? İktidar belediyelerinin kış aylarında bedava kömür dağıtmasıyla insanlar kendilerinden geçip de mi bu oyları veriyorlar?

    Böyle soruların ilk akla getirdiği en basit yanıt, elbet, yoksulluğun, işsizliğin, çaresizliğin, ufuksuzluğun, geleceği gösterecek bir aydınlığa muhtaçlığın yaygın olmasıdır. Ampul, hiçbir şeyi aydınlatmasa da, bu muhtaçlık ortamında belki simgesel bir yol gösterici gibi gelmiştir kitlelere.

    Cumhuriyetçi partilerin en büyüğü olarak ya da aynı mirası paylaşarak seçim alanlarına inenler, yoksulluğun, işsizliğin, çaresizliğin, ufuksuzluğun karşısına, iri laflardan öteye, ulusal ekonomik kalkınma konusunda somut plan, program ve tasarımlarla, inandırıcı kadrolarla çıksalardı, kamusal ve özel kesimlerdeki güçlerin ortak seferberliği üzerine formüller üretseler ve bunları yerel beklentiler doğrultusunda ayrıntılara indirip insanlara anlatabilselerdi dincilerden daha mı az etkili olurlardı?

    Doğrudur, dinsel temaları kullanamayış, Anayasa'daki deyimle "dini ve din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar" edemeyiş, siyasal yarışta cumhuriyetçi cephenin en önemli handikapı olagelmiştir. Ama bu handikap, kitlelerin önüne hep sözlerinin eri olmuş, donanımlı, inanılır ve güvenilir kadrolarla çıkarak giderilemez miydi?

    Laikliğe karşı olanlar seslendikleri kitlelerin "iman" gücüne güveniyorlar diye yalnızca cumhuriyetçi "inanç" ın sağlamlığına güvenerek siyasal yarışa girmek yetmiyor. İnanılan ilkeleri günlük yaşamın en belirleyici etkeni olan ekonomiye uygulayarak, muhtaçlığı ortadan kaldıracak çarelerde de uzlaşılmalı.

    Ama bu da yetmez. Demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olması gereken Cumhuriyeti, IMF bağımlılığı ve AB tutkusu, uluslararası tahkim, dinci kadrolaşma, kamu işletmelerinin talanı, eğitim ve sağlık ticareti gibi yollarla zayıflatıp onun laiklik karşıtı tehdide karşı koyma gücünü kemiren konularda ortak bir cephe oluşturmak zorunluluğu var. Başka türlü, laikliğin korunması hep eksik kalır.

    Mümtaz SOYSAL
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  10. #10
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Halk ve Ordu

    HALKIN dörtte birinden oy alarak işbaşına geçmiş bir partinin dış politikası, galiba bu ülkenin halkı ile ordusu arasında hafiften hafife bir kopukluk yaratmaya başlıyor yavaş yavaş.

    Oysa, kopukluk şöyle dursun, belki de halkının bu kadar sıcak baktığı, benimsediği, sevdiği ve gurur duyduğu bir başka ordu yok. Öyle olduğu için, bu hassas konuya eğilip nedenini araştırmak gerekir.



    Türkiye, Afganistan'a asker gönderilmesi istendiğinde hiç duraksamadan ''evet'' diyen ülkelerden biri. Belki de tek ülke.

    Türkiye Cumhuriyeti ile Afganistan arasındaki sıcak ilişki, oradaki Türk kökenli nüfus kalıntılarından öteye, İstiklal Harbi sırasındaki içtenlikli Afgan desteğinden ve sonrasında Kemalizmin o coğrafyaya uzanan devrimciliğinden kaynaklanır.

    Şimdi, Afganistan'da Taliban avına çıkmış olan NATO Komutanlığı, Türkiye başta olmak üzere birkaç ülkeden kuvvet arttırımı istiyor. Çünkü, vaktiyle Soğuk Savaş kapışmalarının ürünü olarak ABD'nin ''yeşil ordu'' diye ''harika buluşu'' olan Taliban artık Washington'ın yanlış politikaları yüzünden kolay başedilemeyen bir belaya dönüşmüştür.

    Türkiye, bu durumda da ''daha fazla asker'' isteğine yine mi ''evet'' diyecek?

    Unutmamak gerekir ki, iki ülke arasındaki sıcak ilişki, başkalarının çıkarları uğruna ölçüsüzce kullanılmaya başlanırsa, askerin Afganistan gibi dost bir ülkede bile uğrayacağı kayıplar, Lübnan dolayısıyla dillerde dolaşan çok kritik bir sorunun zihinlerde yavaş yavaş ağırlık kazanmasına yol açabilir: Acaba Soros 'un ettiği o çirkin söz, bu iktidarca da benimsenmiş ve Türk askerinin ''en iyi dışsatım metaı'' olarak mı kullanılmış olmaktadır?



    Ne yazık ki, Güneydoğu'daki kayıplar şehit analarının feryatlarını hiç umulmadık yönde etkilemeye başladı. Halk, Kuzey Irak'taki Amerikan engeli dolayısıyla o terör savaşına artık aynı duygularla bakmıyor. Üzücü gerçek şu: İktidarın Washington karşısındaki pısırıklığı, dolaylı ve duygusal yönden, ordu konusundaki sempatiyi de etkiliyor. Asker, demokrasiyle yönetildiği söylenen bir ülkede görev yapmanın bedelini hep böyle mi ödeyecektir?

    Mümtaz SOYSAL
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

 

 
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •