• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
15 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0

    Erol MANİSALI hayatı ve makaleleri



    Erol Manisalı, mezun olduğu İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde 1976 yılında profesör oldu. İktisat Fakültesi’nin “Avrupa ve Ortadoğu Araştırma Merkezi Başkanlığı” yanı sıra, 1990’da kurulan “Kıbrıs Araştırmaları Vakfı”nın da başkanıdır. Ayrıca “Balkan ve Avrupa Ülkeleri Araştırma Vakfı” ile “Türkiye Çevre Vakfı” yönetim kurulu üyesidir.

    İktisat ve uluslararası ilişkiler alanlarındaki uzmanlığının yanında, deneme ve anı niteliğinde kitapları da bulunan Prof. Dr. Manisalı’nın yayınlanmış olan yapıtlarından bazıları şunlar: İktisada Giriş, Gümrük Birliğinde Bekleyen sorunlar, Bıçak sırtında Dünya ve Türkiye, Kırık Çizgiler, İnsanlar, İnsanlar, Attila İlhan’la 1000 Saat, Türkiye ve Küreselleşme, Kıbrıs, Dün Bugün Yarın, Türkiye-Avrupa İlişkilerinde Sessiz Darbe, 21. Yüzyılda Küresel Kıskaç, Attila İlhan'la Hayatın İçinden, Ulusal Politika Notları,


    EROL MANİSALI’NIN HAYATIM AVRUPA DİZİSİ

    HAYATIM AVRUPA (Birinci Kitap)
    Ortak Pazardan AB'ye

    HAYATIM AVRUPA (İkinci Kitap)
    Askeri Darbeden Sivil Darbeye

    HAYATIM AVRUPA (Üçüncü Kitap)
    TÜRKİYE'NİN ASKERSİZ İŞGALİ: "GÜMRÜK BİRLİĞİ"

    HAYATIM AVRUPA (Dördüncü Kitap)
    AVRUPA'NIN ASKERLE KAVGASI

    HAYATIM AVRUPA (Beşinci Kitap)
    AVRUPA'YLA DERİN BAĞLAR

    X
    HAYATIM AVRUPA dizisi editörleri
    Pınar Bulut - Yalçın Lüleci


    Ortak Pazardan AB'ye
    HAYATIM AVRUPA
    Birinci Kitap
    Prof. Dr. Erol Manisalı

    “Hayatım Avrupa”, Prof. Dr. Erol Manisalı’nın konuyla ilgili yazılarının ve tabii ki renkli anılarının bir derlemesini sunarak, yazarın bürokrasi ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik faaliyetleri ve AB konusunda ülkemizin kaderini çizen ünlü şahsiyetlerle ilişkilerini, bir nevi yol arkadaşlığını anlatıyor. Manisalı’nın AB meselesinin ilk günlerinden bu yana yazdığı gazete ve dergi makalelerinin de orijinal görüntüleriyle yer aldığı kitapta, otuz yıl önce yazılan bu yazılarda savunulan görüşlerin bugün nasıl harfi harfine doğru çıktığını ve yazıların AB ilişkilerinin günümüzdeki durumunu nasıl önceden tespit ettiğini şaşırarak okuyacaksınız.
    “Hayatım Avrupa” bildiğiniz Avrupa Birliği çalışmalarından değil. Bir insanın, bir ülkenin ve uluslararası bir birliğin kesişen yollarının uzun ve çetrefilli hikayesinin başlangıcı… Bu kitapta, bir akademisyen ve bir düşünür olarak yıllardır Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin içinde yaşayan yazarın gözünden, renkli simalar ve çarpıcı dönüm noktaları eşliğinde, Türkiye’nin AB tarihini adeta bir belgesel izler gibi izleyecek.


    x
    Askeri Darbeden Sivil Darbeye
    HAYATIM AVRUPA
    İkinci Kitap
    Prof. Dr. Erol Manisalı
    “Son yılların en ilginç kitaplarından biri şimdi yayında: Erol Manisalı’nın ‘Hayatım Avrupa’sı. Yalnız konu değil, sunuluş yöntemi açısından da ilginç: Ekonomik bütünleşme kuramları üzerinde çalışan bir akademisyenin nasıl olup da bunu bir ulusal dava saymaya başladığını ve neredeyse bütün yaşamını o konudaki büyük yanlışı düzeltmeye verdiğini gösteren bir kitap. Bir çeşit özgeçmiş öyküsü, ama ülkenin Avrupa Birliği serüveniyle sarmaş dolaş olarak. Olaylarıyla, kişileriyle, belgeleriyle, politika değişiklikleri ve tartışmalarıyla…”
    Mümtaz Soysal, Cumhuriyet
    “Türkiye AB'ye giremez... Bu konuda en ufak bir kuşkusu olanlar Prof. Dr Erol Manisalı'nın Truva Yayınları'ndan çıkmış olan son kitabı "Hayatım Avrupa"yı okumalılar... Yapıt, Türkiye Cumhuriyeti'nin Avrupa macerasını başından bu yana yaşamış, olayların içinde olan bir uzmanın eseri. AB konusundaki yanlışları, yanılgıları ve yalanları teker teker gözler önüne seriyor Manisalı. Bunlardan biri de... AB'nin Türkiye'ye davet ettiği, ama Ecevit'in bu çağrıyı geri çevirdiği yalanı.”
    Ali Sirmen, Cumhuriyet
    “Erol Manisalı yıllarca sürüp giden ‘Avrupa bizi almak istedi ama, Ecevit reddetti’ yalanını Üstünel’e tekzip ettiriyordu. Çünkü Erol Manisalı gerçeği biliyordu, hem Emile Noel ile, hem Dışişleri Bakanlığı’ndaki dostlarıyla, hem de Brüksel’deki yetkililerle görüşmüştü.”
    Hasan Pulur, Milliyet
    “Truva Yayınları’nda, Erol Manisalı’nın yeni bir kitabı: Ortak Pazardan AB’ye Hayatım Avrupa. Ufuk açıcı bir eser!”
    Server Tanilli, Cumhuriyet
    X

    TÜRKİYE'NİN ASKERSİZ İŞGALİ: "GÜMRÜK BİRLİĞİ"
    HAYATIM AVRUPA
    (Üçüncü Kitap)
    Erol Manisalı
    İlhan Selçuk: "Erol Manislı Yazdı Ama Dinleyen Olmadı" Cumhuriyet
    Hasan Pulur: "Balta Limanı Anlaşması ve Gümrük Birliği" Milliyet
    Melih Aşık: "Nereye Dalıyoruz" Milliyet
    Yalçın Pekşen: "Bizi Kim Yönetiyor" Hürriyet
    Nazlı Ilıcak: "Gümrük Birliği ve Siyasi Birlik" Meydan
    Nevzat Yalçıntaş: "Gümrük Birliği ve Bağımlılık" Türkiye
    Abdullah Gül: "Arka Bahçe Oluyoruz"
    Güngör Uras: "Gümrük Birliği Felaket Getirecek" Milliyet
    Mesut Yılmaz: "İktidara Gelince Değiştireceğiz"

    X

    AVRUPA'NIN ASKERLE KAVGASI
    HAYATIM AVRUPA
    (Dördüncü Kitap)
    Erol Manisalı
    “Avrupa’nın Askerle Kavgası” kitabı Hayatım Avrupa dizisinin dördüncü kitabıdır.
    - Bu kitap AKP hükümetinin iktidara getiriliş koşullarını bütün belgeleriyle içeriyor. Bunun beraberinde Türkiye-AB ilişkilerinin geçirdiği krizin perde arkasındaki oyuncular sergileniyor.
    - Richard Halbrooke, Halit Narin, Mehmet Ali İrtemçelik, Şükrü Gürel nasıl rol aldılar? Ecevit, Demirel, Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli hangi misyon içinde bulundular?
    - Washington ve Brüksel’in Türkiye’yi Lozan’dan Sevr’e götürme planlarında misyon üstlenen iç ve dış çevreler kimlerden oluşuyor?
    - TSK’nın AB politikası nedir? AB son yıllarda neden TSK’yı doğrudan karşısına aldı?
    - AKP’nin bu gelişmelerde oynadığı rol nedir?
    - Avrupa-TSK çatışmasında rol alan siyasi parti liderleri ve sivil toplum örgütleri hangileridir?
    Bu kitap yakın tarihimize belgeleriyle ışık tutmaktadır. Daha önceki ciltlerle ele alındığında AB-Türkiye ilişkileri bütün yönleri ile sergilenmiş olmaktadır.
    X
    AVRUPA'YLA DERİN BAĞLAR
    HAYATIM AVRUPA
    (Beşinci Kitap)
    Erol Manisalı
    “Avrupa’yla Derin Bağlar” kitabında neler var?
    Bu kitap AKP iktidarında Türkiye-AB ilişkilerini anlatıyor. Daha önce “Hayatım Avrupa” dizisi ile AKP iktidarına gelinceye kadarki süreci anlatan dört kitap yayımlandı.
    Kitapta ilginç şeyler bulacaksınız:
    - AKP üst yönetimi ile Brüksel arasındaki “derin bağlar” nedir?
    - AKP için AB bir amaç değil, sadece bir araç; peki neyin aracı?
    - TSK’ya karşı AKP-AB işbirliğinin perde arkası nedir?
    - AKP-Washington işbirliğinde, “Türkiye-AB ilişkilerinin bir kaldıraç görevi üstlenmesi” ve bu kaldıracın işlevi nedir?
    - Türkiye’de oligarşi nasıl oluşmuş ve nasıl çalışıyor? Siyasal İslam ve siyasal sermaye “oligarşiyi nasıl ele geçirmişler?”
    - Ve oligarşi, “Türkiye’yi nasıl denetimine alıyor?”
    - Oligarşinin Brüksel ve Washington bağları nasıl kuruluyor?
    İşlenen bazı konular bugüne kadar ilk defa kamuoyunun önüne çıkıyor.AKP iktidarının gerçek kimliğinin anlaşılması için okunması gereken bir kitap; özellikle de seçim dönemine girilirken.
    Kitabın bir bölümü Abdullah Gül’e ayrılmış. “Onun değişim ve evrim süreci üzerinden” AKP’nin yeni misyonu incelenmiş ve değerlendirilmiş.
    Ve böylece kitabın önemli bir boşluğu doldurduğuna inanıyoruz.
    Bu mesaj en son " 11.05.07 " tarihinde saat 15:48 itibariyle MeLiH tarafından düzenlenmiştir...
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  2. #2
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Halk Gerçeği Gördü, Sıra Şimdi Partilerde.. .




    Tandoğan ve Çağlayan toplantıları halkın, "sorunları doğrudan doğruya sahiplenme hareketidir". Yaşar Büyükanıt 'ın 12 Nisan'daki değerlendirmelerine halk önce 14 Nisan'da tam destek verdi.


    Aynı şekilde Genelkurmay'ın 27 Nisan'daki değerlendirmesinin (muhtırasının) tam olarak arkasında durduğunu halk 29 Nisan'da yine gösterdi.



    Halkın TSK ile bütünleşmesi, Türkiye'nin siyasi hayatında ve dış ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcıdır. Son 4-5 yıl içinde Anadolu'nun değişik yerlerinde verdiğim muhtemelen 150'nin çok üzerindeki konferansta işin bu noktaya gelmekte olduğunu görüyordum.



    Hiç karamsar değildim. Siyasal parti liderleri, sivil toplum örgütleri ve diğer ilgililer ellerini taşın altına koymasalar bile halk adacıklar halinde için için kaynıyor, bileniyor ve yumruğunu sıkıyordu.



    Kime karşı?


    - Köylüyü yabancı tekellere peşkeş çeken ve ezdiren hükümete karşı...


    - İşçiyi, esnafı, memuru, yerli sanayiciyi boşveren ve kendini bir taraftan yabancılara beğendirmeye çalışırken öte yandan devletin içini boşaltan ve "yandaş şirketlere kaynak aktaran" AKP yönetimine karşı...




    - Halkı horlayan, içimizdeki oligarşinin emrine giren medyaya karşı...


    Halk medyadaki eksik ve yalan haberlere karşın Türkiye'nin, hükümet ve içimizdeki oligarşi tarafından yavaş yavaş sömürgeleştirilmesini fiilen yaşamaya başlamıştı. Sorun, "Türkiye'nin emperyalizme pazarlanması meselesiydi".


    İşte halk bunu gördü. "Kimilerinin, içimizdeki işbirlikçi oligarşiyi örtmek için" , sorunu biçimsel bir türban sorununa bağlamak istemesine karşın milyonlar yumruğunu havaya kaldırdı.


    Yalnız, "Laik bir Cumhuriyet istiyoruz" demekle yetinmedi;

    - Kahrolsun Amerikan emperyalizmi...

    - Ne ABD, ne AB...

    - "Satılık medya" söylevleri baş köşelere yerleşti.


    Halk, "laik Cumhuriyetin ancak emperyalizme ve oligarşiye karşı durmakla sağlanabileceğini" herkesten daha iyi gördü.



    Halk - TSK bütünleşmesi


    - AKP yanlış yapmaktadır.


    - Irak'ın kuzeyinde, "karşımızda ABD (ve Batı) var".


    - AB'nin politikası Türkiye'nin bölünmesine yönelik. Bunlar 12 Nisan'da söylendi.



    Genelkurmay'ın 27 Nisan'daki değerlendirmesi (muhtırası) 12 Nisan değerlendirmesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü Türkiye'de iç ve dış politika tamamen iç içe geçmiştir ve karşılıklı etkileşim içindedir.


    - Halk "oligarşi ve emperyalizmle çatışmadan" , Cumhuriyeti ve onun değerlerini koruyamaz, bunu gördü...



    - TSK, "oligarşiye ve emperyalizme karşı bir duruş sergilemeden" Cumhuriyeti korumak ve kollamak görevini yerine getiremez, bunu söyledi...



    12 Nisan'la başlayan hareketler bu duruşun kilometre taşlarıdır.




    Tuzağa düşmemek gerek

    Esas sorunu örten, biçimsel öğeleri öne çıkararak gerçek tehlikeyi gizlemeye çalışanlara dikkat edelim, AKP'yi içerden ve dışardan kimler destekledi? AKP'nin oluşturmaya çalıştığı iktisadi ve siyasi düzen kimlerin işine yarıyor? ABD, AB ve içimizdeki oligarşi üçgeni esas tehlikedir.



    Sorunu hep sağ-sol, Türk-Kürt, türbanlı-türbansız, Sünni-Alevi zeminine çekip esas sorunu unutturmak isteyenler; Atatürkçülük deyince, onun "antiemperyalist kimliğini saklayıp " işi sadece biçimsel öğelere indirgeyenlere dikkat edelim.



    Laiklik ancak, Cumhuriyetin tüm değerleri ile birlikte yaşar; tek başına ayakta duramaz. 5 Mayıs'taki Manisa Mitingi'nde bunlar bir daha vurgulanmalı: Herkes Manisa Mitingi'ne...
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  3. #3
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    27 Nisan Muhtırasının Anlamı

    27 Nisan'da Genelkurmay'ın yaptığı açıklamanın "içerdiği yorum ve uyarı" bir muhtıra niteliğindedir. TSK, "Cumhuriyetin temel değerlerinin, Türkiye'nin bütünlüğünün, laikliğin ve gerçek demokrasinin tehlikeye düştüğünü" görüyor.

    Bu büyük tehdit ve tehlike karşısında, TSK, "bu gidişin kesinlikle karşısında olduğunu ve buna izin verilemeyeceğini" açık olarak ifade ediyor.

    TSK'nin bu yorum ve uyarıları; muhalefet partileri, AKP'nin denetimi dışındaki sivil toplum örgütleri ve en önemlisi, "halkın büyük çoğunluğu tarafından" paylaşılıyor. CHP, MHP ve İP bunu en net belirten partiler oldu. DYP ve ANAVATAN ise genelde paylaşmakla birlikte daha farklı bir yol izlediler.

    12 ve 13 Nisan'da Yaşar Büyükanıt ve A. Necdet Sezer 'in uyarıları, arkasından 14 Nisan halk hareketi, "AKP'nin mevcut icraatının" , artık durdurulması konusunda net oluşumlardır. 29 Nisan, bunu bir daha kanıtladı.

    AKP'nin Köşk için, "uzlaşmaya gitmeme ve bu kaleyi de ele geçirme inadı" bardağı taşıran damla oldu. Bırakın demokrasiyi, demokrasinin zeminini oluşturan Cumhuriyetin değerlerinin de tehlikeye girdiği görüldü.

    - Bu noktaya, AKP'nin 4.5 yıllık iktidarı ile gelindi.

    - Sadece Cumhuriyetin değerleri ve laiklik değil, Türkiye'nin bütünlüğü ve Lozan'ın kazanımları fiilen tehlikeye girdi.

    - 4.5 yıllık icraat bir 5 yıl daha sürdürülürse ülkenin geri dönülemeyecek bir krize gireceği, geniş kesimler tarafından görüldü.

    - İşbirlikçi şeriatçı kesimler ABD, AB ve bölücüler tarafından kullanılmaya başlandı.

    TSK'nin 27 Nisan'da yaptığı "yorum ve kesin uyarı" , bütün bu gelişmelerin ışığında değerlendirilmelidir.

    Adres, AKP ve arkasındakilerdir. Arkasındakiler, "AKP'ye içerde ve dışarda destek verenlerdir." Bunların kimler olduğunu çok yazdım: Kimi büyük sermaye çevreleri; ABD ve AB, arkadaki destekçilerdir. AKP "o inanılmaz icraatını" destekçileri sayesinde yürüttü ve ayakta tutuldu.

    27 Nisan, 28 Şubat'tan farklı

    28 Şubat "ABD'ye karşı olan İslamcıların ( Erbakan' ın) tasfiye edilmesi ve yerine işbirlikçi şeriatçıların getirilmesi için " yapıldı. İçinde, ABD'ye çok yakın generaller de vardı.

    28 Nisan muhtırası ise, "ABD, AB ve büyük sermayenin desteklediği dincilere karşı yapıldı". Abdullah Gül I, 28 Şubat'ın hedefleri arasındaydı. 27 Nisan ise Abdullah Gül II ve yanındakilere karşıdır. Gül I ve Gül II nasıl farklıysalar 28 Şubat ve 27 Nisan da o kadar farklıdır.

    27 Nisan olayını "biçimsel demokrasi değerlendirmeleri çerçevesinde" görmemek gerekir. İşin özüne inmeliyiz. İşin özünde neler var?

    1) Son 4.5 yıllık uygulamalar 5 yıl daha sürerse, ortada ne Cumhuriyet, ne onun değerleri ve ne de Lozan kalacak.

    2) Toplumsal, demokratik ve ulusal tepkileri ortadan kaldıran yeniden yapılanma girişimleri ile karşı karşıyayız.

    3) İçimizdeki oligarşi hızla, "emperyalizmin ve bölücülerin emrine girmeye başlamış" y arım işleyen demokrasi, "demokrasiyi tamamen ortadan kaldıracak bir tünelin içine sokuluyor".

    4) Bu gerçeği halk, muhalefet partileri ve TSK görüyor ve tepki veriyor.

    27 Nisan sürecini bu kapsamda ele almazsak "naylon demokrasinin" tuzağına düşeriz. İçimizdeki oligarşi Brüksel ve Washington ile işbirliği yaparak bu süreci engellemeye çalışacaktır.

    Türk halkı bütün Cumhuriyetçi ve demokratik kurumları ile buna karşı çıkmalıdır. Emperyalizmi ve içimizdeki işbirlikçilerini başka türlü tasfiye edemeyiz.
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  4. #4
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Abdullah Gül Kimdir?


    - ABD'nin güvenini kazanmış bir "ılımlı İslam temsilcisidir".

    - Washington'ın Ortadoğu politikalarına, "şov yapmadan, en güçlü desteği sessiz ve derinden sağlayan kişidir".

    - Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde Brüksel'in taleplerini bir bir yerine getirirken önde hiç görünmeyen; hatta Tayyip Erdoğan ve Ali Babacan 'ın kırdığı potları tamir eden insandır.

    - İslam Kalkınma Bankası'nda ve örgütlerindeki deneyimini, "İngiltere'de aldığı altyapı ile tamamlayan" kişidir. Hem de Osmanlı dönemindeki Anglo-Arap modeline uyan bir biçimde...

    - "Batı'ya güven veren" bir kimlik yanında Sünni Arap dünyasının da bel bağladığı insandır. İngiltere, ABD, Arap üçgeninde önemli bir kişidir.

    - ABD'nin üst düzey yetkilileri ve AB kurumları ile "AKP dönemindeki en önemli ve kritik anlaşmalara" imza atan biridir.

    - Rand Corporation 'ın1996'daki Türkiye öngörüsünde, "Tayyip Erdoğan'la birlikte adı geçen insandır".

    - Ve Abdullah Gül 1979'da Sakarya Üniversitesi yönetiminin birkaç aylığına bana tahsis ettiği bir asistandır; 5 Ocak 1982'de İktisat Fakültesi'ndeki doktora jürisinde bulunduğum kişidir, 20 Temmuz 1996'da Başbakan Necmettin Erbakan 'ı, benim ricam üzerine KKTC'ye ite kaka getiren genç bakandır.

    - Yine 1995 ve 1996 yıllarında TBMM'de yaptığı çok çarpıcı konuşmalarda, "Benim AB ve Gümrük Birliği konusundaki değerlendirmelerime tam destek veren bir milletvekilidir".

    Abdullah Gül 1996'daki hali ile kalsaydı acaba;

    - Tayyip Erdoğan'la birlikte AKP'yi kurabilir miydi?

    - AKP iktidara gelebilir miydi?

    - Abdullah Gül Dışişleri Bakanı olabilir miydi?

    - Ve şimdi AKPmin cumhurbaşkanı adayı olarak belirlenebilir miydi?

    Eğer 1996 öncesindeki Abdullah Gül aynen kalsaydı bunların hiçbiri olmazdı. ABD 28 Şubat ile değişenleri kendi tarafına aldı ve operasyonlarını uygulamaya koydu.

    Değişmesi gerekirdi...

    Bütün bunların olabilmesi için Abdullah Gül'ün değişmesi gerekirdi. Washington'ın ve Brüksel'in taleplerine hiçbir zaman karşı çıkmayan; onların Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki isteklerine boyun eğen bir kimliğe dönüşmesi kaçınılmazdı. Kısacası anti-Amerikancı kimlikten Amerikancı Abdullah Gül'e dönmesi gerekiyordu.

    Sanki AKP yönetimince Cumhurbaşkanlığı'na getirileceğini tahmin etmişçesine son kitabımda ona bir bölüm ayırdım. (*) Kendisini enine boyuna inceledim. Onun kimliğinde AKP'nin "serbest piyasa üzerinden İslamcı yapılanmaya geçiş yöntemini" sorguladım.

    AB konusunda beni 1995 ve 1996'da destekleyen Gül'ün değişiminin arkasındaki nedenleri gözler önüne serdim. Bunun gerisinde Batı'nın yeni politikalarının Türkiye'yi biçimlendirmek isterken "seçtiği aktörlerin rollerini ele aldım".

    ABD ve AB, Türkiye'yi değil ama Türkiye içindeki oligarşiyi değiştiriyordu. "Siyasal sermaye yanında siyasal İslam, oligarşiye dahil ediliyordu." Abdullah Gül işte burada sahneye çıkıyor ve bu senaryoda bana göre, "en önemli misyonu" üstleniyordu.

    AKP iktidara geldiğinden beri Abdullah Gül Türkiye'nin iç ve dış dengelerinde çok önemli işler yaptı. Medya Tayyip Erdoğan'ı, Bülent Arın ç' ı, Abdüllatif Şener 'i konuştu.

    Gölgede kalıp saklanan güç ise Abdullah Gül'dü. Batı, işlerini Abdullah Gül ile yürüttü. O medyaya çıkmadı, geride kaldı. Hatta "iyi polis" rolünde oldu; Tayyip Erdoğan, Rauf Denktaş 'a en ağır sözleri söylerken Gül gidip onun koluna girdi, el ele resimler çektirdi.

    ABD'ye büyük ödünler verilirken hiçbir şey yokmuş gibi resim verdi.

    Gölgedeki adam şimdi öne çıkarıldı. Washington ve Brüksel memnun; onu çok iyi tanıyorlar ve güveniyorlar; kendilerinden biri gibi görüyorlar. Ilımlı İslam için ideal bir lider.

    Üstelik Sünni Arap dünyasında da fiilen çalışmış, kaynaşmış bir kişilik. Bu durum Batı için biçilmiş kaftan, arasan bulamazsın.

    Türkiye'de herkes Erdoğan'ı, Arınç'ı, Şener'i konuşuyordu; Ama Batı Abdullah Gül'ü tanıyor ve onunla yüz yüze geliyordu.

    Bu sadece AKP liderliğinin değil Washington ve Brüksel'in de seçimiydi. Kulağınızı verip dinleyin bakalım; Batı'ya yakın iş çevreleri ve medyası nasıl el ovuşturacaklar görün... Hepsi Abdullah Gül'ü göklere çıkaracaklar: Türkiye'nin değil ama Batı'nın penceresinden görülen manzara bu...
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  5. #5
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Kimileri Kazanırken Toplum Nasıl Kaybeder?



    Makro politika yoksa mikrolar tek başına işe yaramaz.

    - Makro çatı (politika) ulusal politika demektir, gelişmiş ülkeler bunu uygular.

    - Küresellik "eşitler arasında olsaydı" hiç sorun yoktu.

    - Ama "ötekiler" makro (ulusal) çatı ve politikalar uyguluyorsa, bizim yetişmiş mikro üstünlüklerimiz (yeteneklerimiz) kendi ülkesine kazandıramaz.

    - En iyi yetişmiş bireylerimiz, en verimli firmalarımız "diğer makro çatıların" ve tekellerin denetimi altına girmeye başlar.

    - Makro ve ulusal politikası olan ve uzun vadeli planlarla çalışan ekonomiler (devletler) bizim mikro üstünlüklerimizi kendi çekim alanlarına sürüklerler.

    - En iyi doktorlarımız Amerika'daki hastanelerde çalışır; en iyi mühendislerimiz, Batı kapitalizminin firmaları tarafından kullanılır. En iyi fizikçilerimizi kurumları paylaşır. Hatta elitimiz bile onların dünyasının bir parçası olur.

    - Çünkü onlarda makro (ulusal) çatı vardır; makro politikalar, planlar ve öngörüler söz konusudur. Birey-kurum ve kurum-toplum tamamlaşmaları olur. Piyasa sadece bir araçtır.

    - "Türk çizimci Mercedes'te " ya da "Ünlü Türk doktorunun Kanada'daki buluşu" benzeri başlıkları gazetelerde, internet sayfalarında sıkça görürüz.

    - Bizim en iyi yetişmiş insanlarımızı, "makro, ulusal politikaları ve çatıları olan" Avrupa ülkeleri, ABD ve Kanada paylaşarak onlardan toplumsal olarak yararlanırlar.

    Batı kapitalizmi (ve sömürgeciliği) bunu hep yapar. Avrupa futbol takımlarında oynayan Afrikalı futbolcular gibi bizim doktorlarımızı, mühendislerimizi, iktisatçılarımızı "kendi takımlarına alırlar" . Çünkü bizde makro politika yoktur; ulusal iktisat, siyaset, teknoloji, sağlık, eğitim, savunma politikaları özellikle engellenir.

    - IMF yönetimine bağlayarak; AB güdümüne sokarak; onlara hizmet edecek "oligarşik bir düzen kurarlar" .

    - "Plan değil pilav" sloganı ile Türkiye'yi yönetecek siyasileri hazırlarlar. Hatta bunun için kimi generalleri kullanarak darbe yaptırırlar.

    - Hep yazdım; Turgut Özal, Kemal Derviş, Ali Babacan ayrı ayrı partilerden, çevrelerden geldiği sanılan kişilerdir. Ama çok önemli bir ortak yanları vardır: Batı kapitalizminin Türkiye üzerindeki formüllerinde ve taleplerinde birleşirler; yani, içimizdeki oligarşinin temsilcileridirler.

    1) Onlara göre sosyal devlet olmamalıdır; ülkede makro politikalar uygulanmamalıdır.

    2) Her şey özelleştirilmeli ve piyasaya bırakılmalıdır.

    3) Piyasa tamamen dış piyasaların, yani Batı'nın güdümüne terk edilmelidir. Batı tekellerine her türlü ayrıcalık getirilir.

    4) Onlara göre IMF'ye bağlanmak iyidir; AB'nin Türkiye'yi almayacağını bile bile güdümüne girmek uygun düşer.

    Haberler... haberler...
    -Bir TV kanalı, Hüsnü Özyeğin 'in bir başka firma ile çok ünlü yabancı markayı " Türkiye'ye getirmek için nasıl yarıştığını ve yarışı kazandığını" anlatıyordu. Yanlış anlaşılmasın, yatırım için değil, ünlü firmanın ürünlerini ithal için.

    - "İşveren" dergisinin şubat sayısında TÜSİAD'ın 19 Ocak 2007 tarihinde Günter Verheugen 'e yılın adamı ödülü verdiğini yazıyor; hani şu Türkiye'yi sürekli aşağılayan ve bize kök söktüren Komisyon üyesine.

    - Aynı derginin nisan sayısında Sayın Kudatgobilik, Brüksel'de Avrupalılara yaptığı bir konuşmada; "Türk bankacılığının artık yüzde 40'ının yabancıların eline geçtiğini" övünerek söylemiş.

    - Geçen aylarda medyayı süsleyen bir haber de 26 dolar milyarderimizin üretilmiş olması ile ilgili. Bu sayı Japonya'nın ve Fransa'nın üzerinde.

    AKP döneminde kimlerin nasıl ve niçin büyüdüğü belli. Devletin içi boşaltılıp tüm varlıklar özelleştirip yabancılara bağlanırken; ülke AB boyunduruğu altına sokulup serbest piyasa marifetiyle yabancılaştırılırken halkın aldığı pay ne? Artmış mı?

    Köylü, işçi, esnaf ve memurun milli gelirden aldığı pay azalıyor; reel satın alma gücü düşüyor. Toplumda suç oranı katlanarak ilerliyor. Bütün bunların sebebi ne?

    1) Ulusal (ve makro) politikaları yapıp yürütecek siyasi irade yok. Oligarşi sisteme egemen. Oligarşi de Brüksel'in, Washington'ın güdümünde...

    2) Kimi yetenekli bireyler, kimi uyanık şirket patronları ancak "Batı'nın makro politikalarına ve sömürgeciliğine sığınarak" zenginleşiyor.

    Yunanistan'ın makro (ulusal) politikaları doğrultusunda "Yunan Devlet Bankası, Türk bankasını alıyor" . Bankayı satan ancak bu sayede zenginleşebiliyor.

    Sorunun temelinde "oligarşinin egemenliği" yatıyor. 14 Nisan halk hareketi bunun için çok önemlidir: Oligarşinin yerine halkın gücünün, çıkarının ve iradesinin yönetime gelmesi için.

    Demokrasi, özünde bir paylaşım meselesidir; hakların ve refahın paylaşımı meselesi... Sosyal devlet yoksa; sınıfsal haklar, özgürlükler ve paylar bu sosyal devlet çatısı altında dağıtılmamışsa ortaya oligarşi ve örtülü faşizm çıkar.

    Bu nedenle oligarşi 23 Nisan'ı, ulusal egemenliği hiç sevmez...

    EROL MANİSALI
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  6. #6
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Büyükanıt ABD, AB ve AKP'yi Gösteriyor


    Büyükanıt 'ın 12 Nisan'daki sözlerini diplomasi dilinden ve nezaketinden çıkarıp yalın Türkçeye tercüme edelim.



    1) "Ona değil arkasındakine bakın" demek Barzani ve Kürtçülerin " ABD, İngiltere ve İsrail adına konuştuklarını bilmemiz gerekir" demektir.



    Yaşar Büyükanıt karşımızdakilerin Barzani ve PKK olmadığını; ABD, İngiltere ve İsrail ile karşı karşıya bulunduğumuzu söylüyor ve ekliyor: "Bu kabul edilemez bir durumdur."




    2) K. lrak'a askeri müdahale gerekiyor. Çünkü terör örgütü PKK planlı bir biçimde buradan besleniyor. Ayrıca, Kürdistan'ın bir ayağı kukla Kürt devleti kuruluyor. Bunu önlemeliyiz.




    Ancak "siyasi irade yok". AKP'nin hükümeti ve Meclis'i bu siyasi iradeyi gösteremiyor. Gösteremez, çünkü ABD'nin isteklerinin dışına çıkamaz, çıkmaz, bağımlı.




    3) AB, almış olduğu kararlarla Türkiye'yi bölüyor. "Çerçeve anlaşmaları" ile bu süreç yaşanıyor, bu kabul edilemez. Türkiye AB ile ilişkilerini gözden geçirmek zorunda.



    Yaşar Büyükanıt'ın söylediklerine ABD yönetimi derhal yanıt verdi ve K. Irak'a müdahale edilmeyeceğini; karşılarında ABD'yi bulacağını ima eden bir biçimde söyledi.



    - ABD yetkilisinin açıklaması Büyükanıt'ın söylediklerinin ne kadar doğru olduğunun kanıtı oldu: ABD, "Evet karşınızda Barzani, PKK değil, ABD var" dercesine yanıt verdi.



    - Ve aynı gün Diyarbakır Barosu, Büyükanıt'ın konuşması İçin suç duyurusu yaparak Genelkurmay Başkanı'nı doğrulamış oldu. "Biz ABD ile birlikte karşınızdayız" dercesine harekete geçti.



    Yaşar Büyükanıt kısa bir süre önce yaptığı bir açıklamada, "Çekiç Güç için anlaşma yapılması ve İncirlik Üssü'nün kullandırılması yanlıştı, yapılmamalıydı" dedi.




    "Siyasi irade" o yıllarda da ABD'nin (ve emperyalizmin) çıkarları için kullanılmıştı. Birçok yazar ve düşünür o tarihlerde bunun yanlış olduğunu yazmıştık. "Yönetimdeki oligarşi", ABD'nin taleplerine uymuştu.



    Büyükanıt, 'Dış politika değişmeli' diyor Büyükanıt'ın yaptığı açıklama biçimsel yönü ile değil de içeriği ve bütünlüğü çerçevesinde değerlendirildiğinde şu sonuca varırız;
    - Türkiye'nin izlediği dış politika yanlıştır ve değiştirilmelidir.



    - Değiştirilmediği takdirde Batı'nın Kürdistan projesi engellenemez.


    - AB ile ilişkilerimiz yanlış yoldadır. Bu yanlışlıklar Türkiye'yi parçalanmaya götürmektedir.



    - Dış ilişkilerimizdeki yanlış bağlantılar Türkiye'de iç savaş tehlikesini getirir.



    Dış ilişkilerimizde bize zarar veren unsurlar olarak ABD ve AB'nin Türkiye ve bölgeye yönelik eylem ve politikaları, diplomatik dille açıklanıyor.



    "Siyasi irade yokluğunun" dış ilişkilerimiz üzerinde yarattığı olumsuzluğun gerisinde herhalde AKP iktidarı bulunuyor. Çünkü gereken siyasi iradeyi ortaya koyacak olan organlar Meclis ve hükümettir.



    Dış politikadaki yanlış ve zaaflar, ABD ve Avrupa Birliği ile AKP iktidarının üzerine yüklenmektedir. Daha da basitleştirdiğimiz zaman, "AKP iktidarı ve Batı güçleri" diyebiliriz.



    Bu iç ve dış güç odaklarının aralarındaki ilişki ve derin bağlar AKP iktidarından önce başlamıştır.



    Rand Corporation 'ın raporlarına ve Paul Walfowitz 'in belgelenmiş aracılık misyonuna kadar giden derin bir bağ ve bağlılık söz konusudur.



    Yaşar Büyükanıt'ın dış politikada değişikliği işaret eden gerekçeleri 7 Mart 2002'de MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç tarafından doğrudan doğruya ifade edilmişti. (*)


    "Türkiye, Rusya ve İran ile işbirliğine girerek dış politikasını dengelemeli" biçiminde özetleyebileceğim açıklama yapılmıştı.



    Büyükanıt'ın 12 Nisan'da yaptığı kapsamlı değerlendirme, Tuncer Kılınç'ın önerilerinin ne kadar vazgeçilmez olduğunu gözler önüne seren kanıtları da beraberinde getirdi. Geçen 5 yılda, TSK'nin önerileri doğrulandı.



    Evet, Türkiye dış politikasını değiştirmez ise parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya; politikayı değiştirmek için "siyasi irade" gereklr; bunun için de oligarşinin tasfiye edilmesi kaçınılmaz. Çünkü oligarşi ABD'nin (ve Batı'nın)
    emrinde
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  7. #7
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    İşbirlikçilere Halkın Tokadı


    - Laik Cumhuriyet istiyoruz...


    - Kahrolsun Amerika...


    - Satılmış medya...


    14 Nisan'da bir milyon insan bu üç sloganda birleşti. Üç söylev her şeyi anlatıyordu; "köktendinci işbirlikçiler, onlarla işbirliği yapan kimi sermaye çevreleri ve medyaları" . Bunların ipi Amerika'nın, emperyalizmin elinde diyordu halk, her şeyi görmüştü.



    Bu, Türkiye'deki demokratik bir halk hareketidir. Ankara'ya gidemeyen on milyonların aklı ve yüreği de bu halk hareketinin içindeydi. Sadece Tandoğan Meydanı ve Anıtkabir'deki yüz binleri görmek çok yanlış olur.


    - İşbirlikçiler, örtülü faşistler, ruhu ve kafası karanlık çukurlardan çıkamayanlar dışında herkes bu halk hareketinin bir parçası olmuştu.



    "Laik Cumhuriyet istiyoruz; kahrolsun Amerika; satılmış medya" haykırışları yalnızca Tandoğan'da, Anıtkabir'de çınlamadı; bütün Türkiye'de yankılandı; ekranlarda, radyolarda, sokaklarda, her yerde halk bu eyleme katıldı.


    Bu haykırış kimlere?


    - Cumhuriyet düzenini değiştirmek isteyen işbirlikçi köktendincilereydi...



    - İçimizde bunlarla birlikte hareket eden oligarşi içindi... yumruklar onun içindi...


    - Arkalarındaki Amerika ve Avrupa'yaydı... Kısacası emperyalizme ve onun içimizdeki uzantılarına karşıydı bu halk hareketi.



    Halka, Cumhuriyete ve ulusalcı değerlere karşı emperyalizmle işbirliği yapan oligarşiye "hayır" diyordu. Ulus, Cumhuriyet, ulusal değerler, gerçek demokrasi, laiklik her şeyin önündedir. Onlara dokundurtmam; seni ezer geçerim, diyordu halkım.


    Oligarşi ve işbirlikçiler halkın bu tokadını iyi anlamalılar. Çünkü kendilerini halkın elinden emperyalizm bile kurtaramaz. Ulusalcılar ve halk güçlendikçe emperyalizm arkalarından çekilir ve siner. Şah Rıza Pehlevi gibi hatta Saddam gibi ortada kalıverirler...



    Göbels'in medyası gibi...


    Medyanın büyük bölümü utanç vericiydi. Cumhuriyet döneminin en görkemli halk hareketi oldu. Cumhuriyet adına, demokrasi adına, laiklik ve ulusal değerler adına gönüllü bir halk hareketi işbirlikçilere karşı coşmuştu.



    Kendi yemeğinden kısıp otobüse para ayırarak Kars'tan, Edirne'den, Gaziantep'ten, yurdun dört bir yanından gelen insanlar doldurdu Ankara'yı.



    Bu olağanüstü, büyük halk hareketini görmek istemediler. Onlar, parayla getirilen, devlet olanakları ile zorla taşınan insanlara alışıktılar. Onlar faşist düzenin tetikçileriydi, halka gözlerini kapadılar. Onlar oligarşinin ve emperyalizmin uşaklarıydılar.


    O dev halk hareketini görmek istemeyenler kimin medyasıdır?


    - Bunlar, işbirlikçi köktendincilerin medyasıdır...



    - Bunlar, "işbirlikçi köktendincilerle ortaklık kuran" kimi büyük sermaye çevrelerinin medyasıdır...


    - Bunlar, bölücülerin medyasıdır...


    Kısacası bunlar, emperyalizmin uşaklarının medyasıdır. Türkiye'ye halkın değil, emperyalizmin gözlüğü ile bakarlar, halkı görmezler...



    Başkaları da ders almalı...


    14 Nisan'daki halk hareketinden yalnız oligarşi ve emperyalizm değil, başkaları da ders almalı.


    - Atatürkçü, laik ve Cumhuriyetçi olduğunu söyleyen siyasal partiler "ulusalcı ve antiemperyalist bir zeminde" bütünleşmeli.



    - Aynı şey sivil toplum örgütleri için de geçerli. Gerçek kimliklerini ortaya koysunlar.


    Türkiye'nin mi, yoksa emperyalizmin mi yanındalar?


    Halk ulusalcı, laik ve antiemperyalist cephede ağırlığını koydu; şimdi sıra sizde...


    Siz halkın yanında mısınız, görelim bakalım? Yoksa siz de mi oligarşiye katıldınız!..



    Öyleyse yandınız; halk sizi ezip geçecek; işbirlikçiler yerine kendisi iktidara gelecek...
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  8. #8
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    İŞBİRLİKÇİLER VE ULUSALCILAR KARŞI KARŞIYA

    Türkiye'de cepheler netleşmeye başladı. Herkes duracağı yeri iyi düşünmeli.

    1) Şeriatçı bir düzen kurmak isteyenler, ümmetçiler; dini kurallar ve inanç üzerine oturtulmuş bir bütünlük, dayanışma ve düzen istiyorlar. "İktisadi, sosyal, siyasi ve hukuki yapı dini kuralları esas almalıdır" tezini savunuyorlar. Savunmaktan çok öteye bu hedefe ulaşmak için her şeyi "mubah" sayıyorlar.

    Bunlar özünde, "Batı''ya yani Hıristiyan dünyasına; kısaca ABD ve AB''ye karşıdırlar" . Çünkü o dünyanın yapıştırıcı ve bütünleştirici en önemli harçlarından birisi Hıristiyanlıktır. Ne ABD, ne de Avrupa laiktir. Her ikisi de Hıristiyanlığı kültürünün, iktisadının ve savunmasının ayrılmaz bir parçası olarak görür. Eski Yunan ve Roma kültürü üzerine oturtulmuş Hıristiyanlık, "Batı dünyasının (ve kapitalizminin) en önemli yapıştırıcı ve birleştirici dokusunu oluşturur".

    Özünde, "Batı karşıtı ve antiemperyalist olan" şeriatçılar bölünmüşlerdir. Türkiye''deki bölünme şöyledir:

    - Bir kısım şeriat düzeni savunucuları hâlâ Batı ve emperyalizm karşıtıdırlar. Bunu açık bir biçimde ifade ediyorlar.

    - Diğerleri ise, "geçici olarak Batı (ve emperyalizm) ile işbirliğine girmişlerdir". Bu işbirliği stratejik değil, taktik bir işbirliği olarak düşünülmektedir.

    Gerekçesi şudur; a) Batı (ve emperyalizm) ile bazı ortak hedeflerde birleşmişlerdir. Örneğin Cumhuriyetin değerleri, Atatürkçülük, TSK''nin "her alanda devre dışı bırakılması" gibi hedefler hem Batı hem de bu şeriatçılar tarafından desteklenmektedir, b) Türkiye''de şeriat düzeninin kurulabilmesinin, "ancak ABD ve AB ile işbirliği yapılarak" sağlanabileceğine inanmışlardır.

    Şimdilik ve geçici olarak bir ortak yol bulunmuştur; "ılımlı İslam" söylemi her iki tarafın da işine geliyor;

    - İşbirlikçi şeriatçılar bunu, "ılımlısından başlayarak esaslısına geçmek olarak görüyorlar". Bu onlar için bir atlama tahtasıdır.

    - ABD ve AB ise, " İslamcılarla işbirliği sayesinde Lozan''ın ve Cumhuriyet''in çökertilebileceğini" hesaplıyorlar. "Varsın şeriatçılar bizi kullandıklarını sansınlar; bu arada esas biz onları kullanıp Türkiye''yi parçalarız" diye değerlendirmeler yapıyorlar.

    Zamanla bir parçası, "Suudileşmiş ve devşirilmiş bir Türkiye (Anadolu), bugünkünden daha yararlıdır" hesabı içindeler. 4-5 parçaya ayrıldıktan sonra varsın bir parçası da "devşirilmiş şer''i bir düzen içinde olsun, ne çıkar; başına bir tarikatçıyı oturtup kullanırız" diyorlar.

    "Kimi büyük sermaye çevresi" , Batı''nın bu hesabının içindeler. Bu nedenle şeriatçılarla işbirliği içindeler. "Sonunda ipler nasıl olsa Batı''nın elinde olacak" düşüncesini, Washington, Londra, Paris, Berlin ve Tel Aviv ile paylaşıyorlar.

    2) Karşılarındaki cephe Cumhuriyetçiler ve ulusalcılar. TSK dışında yarı örgütlü durumdalar. İşte bu nedenle TSK''yi hedef almışlardır. TSK yalnız şeriatçıların değil ABD ve AB''nin hedefi durumuna geldi.

    Bu karşılaşmanın küçük ve sınırlı baraj atışları Şemdinli''de, K. Irak''ta ve Kıbrıs''ta yaşandı.

    Cumhuriyetçiler ve ulusalcılar antiemperyalist cephededirler. İçindekilerin bir kısmı bunun farkında. Ancak bir bölümü hâlâ farkında değil.

    Cumhuriyeti, demokrasiyi ve laik düzeni savunabilmek için en başta, "Ben emperyalizme karşıyım; ben ABD ve AB''nin Türkiye ve bölge politikasının tamamen karşısında mücadele edeceğim" diyebilmek ve bunu uygulamak gerekir.

    - "Ben Cumhuriyetin, demokrasinin ve laikliğin savunucusuyum" diyebilmek için en başta ulusalcı ve antiemperyalist bir duruş sergilemek gerekir.

    - Siyasal partiler, işçi sendikaları, işbirlikçi olmayan iş çevreleri, barolar, üniversiteler, demokrasinin ve laikliğin yanında olduğunu söyleyen sivil toplum örgütleri en başta "ulusalcı ve antiemperyalist kimlikte" öne çıkmak zorundadırlar.

    Eğer bunu yapmıyorlarsa ya meselenin farkında değiller ya da halkı aldatıyorlar. Çünkü bugün Türkiye ve bölgemiz ABD ve AB''nin tehdidi altındadır.

    Kürdistan, Ermenistan, Patrikhane, ılımlı İslam uygulamaları, savaşları, kararları, haritaları yalan mı? Irak''ta 700 bin sivilin katledilişi bir hayal mi? Bir paranoya mı? Yoksa, emperyalizmin hizmetindekilerin karartması ile saptırılmak istenen gerçekler mi?

    Bu yıl seçim yılı, taraflar belli; emperyalizmin işbirlikçilerinin cephesine karşı ulusalcılar ve Cumhuriyetçiler gerçek demokrasinin savunucularıdırlar. Sağ sol ayrımı yapmadan ulusalcı ve antiemperyalist olduğumuzu haykırmak ve yumruğumuzu havaya kaldırmak zorundayız.

    Çünkü biz, çoğunluğumuz, halkımız (yüzde 90) böyle, böyle düşünüyor...
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  9. #9
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Lozan 2007; Emperyalizmle Yüzleşme Zamanı

    İlhan Selçuk 11 Mart'ta Pencere köşesinde "Batı emperyalizminin ikiyüzlülüğünü Doğu Perinçek ortaya çıkardı" dercesine kapitalizminin kirli yüzünü onun üzerinden anlatıyor...

    Aynı gün, "Hiçbir siyaset ve fikir adamının yapamadığını Doğu Perinçek yaptı" diyen Oktay Ekşi ise olayın, bireysel kimlik boyutunu sergiliyor.

    Merkez sol, merkez ve ve merkez sağda birçok yazarın ve düşünürün Doğu Perinçek'e destek vermelerinin gerisindeki öğeler nelerdir?

    1) Avrupa'nın (ve Batı emperyalizminin) Türkiye'ye karşı, bıçak kemiğe dayandı dedirten faşist ve sömürücü tutumu mu?

    2) Halkın çok büyük çoğunluğunun sadece sağduyusuyla bile sömürgecilere tepki göstermelerinin yarattığı kaçınılmaz bir zorunluluk mu?

    3) Sevenin de sevmeyenin de Doğu Perinçek'i emperyalizme karşı sağlam duruşunda desteklemek gereksinimini duymaları mı?

    4) İşbirlikçi oligarşinin Türkiye'yi sürüklemekte olduğu uçurum karşısında irkilmeye başlayan çevrelerin Doğu Perinçek'in emperyalizmle yüzleşmesine arka çıkmaları mı?

    5) Sessiz çoğunluğun sesinin dile getirilmesine katılmak arzusu mu?

    6) Yoksa Oktay Ekşi 'nin dediği gibi politikacı ve aydınların emperyalizm karşısındaki korkaklıklarına karşı "Sezar'ın hakkını Sezar'a verme" yükümlülüğü mü?

    Bütün bunlar iç içe geçen ve birbirlerini bazı farklarla tamamlayan öğelerdir. Türkiye'de "Türkiye'nin tarafında olan" bütün siyasal partilerin, TBMM'nin, işçi sendikalarının, üniversitelerin ve diğer kurumların yapması gerekeni, Doğu Perinçek ve çevresindeki "ulusalcı cephe destekçisi" bir avuç insan yaptı.

    - Onların yaptıklarını sessiz çoğunluk destekliyor.

    - Hak, hukuk, insanlık, sağduyu destekliyor.

    Ya sessiz kalanlar? Utananlar?

    Bir de sessiz kalanlar var. Bir avuç insanın Türk milleti adına emperyalizme ve faşizme karşı yumruğunu göğe yükseltmelerini görmek istemeyenler var. Kafalarını kuma sokanlar var... Kimler bunlar?

    - Onlar sömürgecilerle, faşizmle işbirliği yapanlar?

    - Onlar Türk köylüsüne karşı yabancı tekellerin yanında yer alanlar...

    - Onlar Avrupa'yı ve ABD'yi kullanarak Türkiye'de "kendi çok özel hesaplarını yürütenler"... İşbirlikçi sermaye, işbirlikçi dinci ve bölücüler...Yani onların medyadaki uzantıları olan yazarlar, çizerler...

    - Onlar emperyalizmin Türkiye'deki sömürüsüne ortaklık yaparak kendi halkını sömürenler...

    - Onlar Avrupa ve Amerika'yla çok derin ve özel bağları olan siyasiler ve iş çevreleri...

    Onlar Doğu Perinçek'in ve çevresindeki ulusalcıların Lozan'daki başkaldırılarına gözlerini kapadılar. İşlerine gelmedi... Emperyalizme, faşizme karşı durmak demek onların ekmeğiyle oynamak demek...

    Türkiye kapanmamalıydı... Emperyalizm üstün gelmeliydi. Türkiye'nin, 70 milyonun kazanması, onların kaybetmesi anlamına geliyor. Cumhuriyet korunacak, sınırlar korunacak, gerçek demokrasi gelecek...

    Onlar için en büyük tehlike; görmemeleri, yazmamaları ve saklamaları gerekir.

    - Yoksa dev tekellerle birlikte Türkiye'yi sömüremezler...

    - Cumhuriyet rejimini yıkamazlar...

    - Türkiye'nin sınırlarını değiştirip ülkeyi bölemezler...
    Onun için Lozan'daki mücadeleyi görmemeleri, yazmamaları, konuşmamaları gerekir...

    Bir de utançlarından susanlar var... Atatürkçüyüz, laiğiz derken el altından sömürgecilerle işbirliği yapanlar... Gerçek demokrasinin karşıtı liberaller, emperyalizmin örtülü uzantıları, liboşlar...

    Açık, özelleştirilmiş ve en liberal politikalarla Türkiye'yi pazarlayıp paylarını alanlar... Kendi yollarını bulanlar...Türkiye'ye Brüksel'in ve Washington'ın gözlüğü ile bakanlar...

    Onlar Doğu Perinçek ve etrafındaki bir avuç insanı hiç görmediler ve görmeyecekler... Ama sonunda haykırışa dönüşecek olan sessiz çoğunluğun dev gücü karşısında böcekler gibi ezilecekler... Ya da karafatmalar gibi kaçacak delik arayacaklar
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

  10. #10
    MeLiH adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    29-08-2005
    Mesajlar
    736
    Karizma Gücü
    0
    Dayanışma ve Bütünleşme Türkiye'yi Kurtarır


    - Türkiye büyük iktisadi, siyasi, sosyal ve güvenlik sorunları ile yüz yüze; bu gidişi durdurmak zorundayız.

    - Bu sorunları çözmek için "izlenecek politikalar biliniyor". İktisattan siyasete nelerin yapılması, nelerin yapılmaması gerektiği çok açık.

    - "İzlenmesi gereken politikaları uygulamak istemeyen yönetimler" işbaşında olduğu için sorunlar çözülemiyor, daha da ağırlaşıyor.

    - Yönetimler neden gerekenleri yapmıyorlar?

    - Nedeni çok açık: Washington ve Brüksel, bunların yapılmasını istemiyorlar.

    - Yönetimler "demokratik değil, oligarşik ve antidemokratik" bir biçimde iktidara geliyorlar.

    - Bu nedenle yapılması gerekenleri değil yapılmaması gerekenleri yerine getiriyorlar.

    Meseleyi biraz açalım; Türkiye'de siyasi, iktisadi ve sosyal olarak öylesine bozuk bir zemin oluşmuş ki bu zemin , "halkın çoğunluğunun yararına değil oligarşinin yararına çalışıyor". "Oligarşinin milli gelirden aldığı payın artması için" Batı kapitalizminin (ve emperyalizminin) öngörülerinin yerine getirilmesi gerekiyor.

    Bunun sonucu olarak da Japonya'dan, Fransa'dan, İtalya'dan daha fazla, 26 adet dolar milyarderimiz yaratılıyor. Köylünün, işçinin, memurun, esnafın milli gelirden aldığı pay iyice azalırken "oligarşi, Batı kapitalizmi ile birlikte payını artırıyor".

    Bu arada ulusal kaynakların yabancılara satılması, dış açığın ve dış borcun artması ile gelecek nesiller borçlandırılıyor. Türkiye'nin geleceği ipotek altına alınıyor.

    Çıkış yolu
    İktisatta, siyasette, kültürde, güvenlikte bu çöküşün durdurulması için nelerin yapılması gerekiyor?

    1) Türkiye'deki bütün kurumların içinde azınlıkta ya da çoğunlukta "ulusalcı bir doku, bir kök, bir damar vardır. Bu sağlam damarların harekete geçirilmesi gerekir".

    2) Eşzamanlı olarak, " sağlam ve halkçı kimliği ağır basan kurumların ve örgütlerin öne çıkarak daha etkin duruma gelmeleri" zorunludur. Kamu ve özel bu nitelikteki bütün kurumlara görev düşüyor, çünkü Türkiye çökertiliyor.

    3) Barosundan üniversitesine, sağlam kalmış bürokratik kurumlarından işçi sendikasına kadar "aralarındaki işbirliğini artırmaları" kaçınılmaz bir görev haline geldi.

    Yatay ve dikey tamamlaşmalarla elde edilecek halkçı ve demokratik güç olağanüstüdür. Güney Amerika'da en mütevazı, en zayıf koşullar altında, "sadece cep telefonlarını kullanarak bile dev bir eylem ortaya koydular".

    Türkiye'nin mevcut "kurumsal ve örgütsel olanakları onların üzerindedir". Bu olanakların harekete geçirilmesi gerekiyor. Meslek kuruluşlarının harekete geçirilmesi önemli. Meslek kuruluşlarından derneklere, bürokratik kesimden sağlam kalmış medya kurumlarına kadar herkes harekete geçmek zorundadır.

    - Amaç bir boyutu ile halkın, çoğunluğun, demokratik iradenin güç kazanmasıdır.

    - Diğer boyutu ile "birleşmeler ve işbirliğinden doğacak dev gücün", sömürgecilerin ve işbirlikçilerin yolunu kesmesidir.

    Halkın çoğunluğunun çıkarını, hukukunu, düşüncesini, duygusunu yansıtan kurumların aralarındaki işbirliğini geliştirmeleri sonucu ortaya çıkan gücün karşısında kimse duramaz. Emperyalizm Güney Amerika'da nasıl kaçtıysa burada da kaçacaktır.

    Üstelik bugün işbirlikçi cephede görülenler hemen taraf değiştirmeye başlarlar. Sonunda oligarşi ve işbirlikçiler birdenbire kayboluverirler. Yakın tarihimizde bunları sık sık gördük.

    Ya partiler?..
    Siyasal partilerin "Türkiye'nin tarafında, emperyalizmin karşısında olduklarını söyleyenler" ve buna gerçekten inananlar, aralarında sağ-sol ayrımı yapmadan dayanışma ve işbirliği içine girmelidirler.

    Türkiye bugünlerde, "geri dönülmeyecek darboğazlara sürükleniyor". Siyasal partilerimiz bu gerçek doğrultusunda sorumluluk almalıdır. Basit milletvekilliği hesapları ile işi yokuşa sürenler, yalnızca oligarşinin güçlenmesine hizmet ederler.

    Ayrım bellidir; Washington, Brüksel, oligarşi ve emperyalizm ile işbirliği yapanlara karşı siyasal partiler birleşmek zorundadırlar.

    Kimse kendine özel bir yer aramasın; gemi batarsa ortada kamara falan kalmaz.


    Erol MANİSALI
    öğrenim görevlisi



    Fettullah Gülen dosyası isimli konuya erişmek için tıklayınız

 

 
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •