• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    csyasoo adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-07-2005
    Mesajlar
    16,466
    Karizma Gücü
    10

    Başarılı GLOBAL STRESS VE ANADOLU´DAKİ GÖRÜNÜŞLERİ ÜSTÜNE / TF Sendıkası Çalışmasıdır !



    Otuz veya yirmibeş yıl öncesinde “stres” kavramını Anadolu´da eminim ki hiç kimse duymamıştı (eğitimlerinde tercüme/fotokopi literatürle yeni yeni burun buruna gelenler hariç). "Asap bozukluğu" veya “ruhi sıkıntı” yerine ne oldu da son yirmi yılda bu deyiş (stress) yayıldı?

    Anadolu´da “aklıma gelen başıma geldi” deyimi yaygındır. Neden?

    Bu deyişin açık anlamı şu: Anadolu´da akla daima “kötü” bir şeyler gelir.

    Gerçekten de, uzun bir zamandan itibaren global ölçeklerde akla gelenler başa pekala ve hem de eksiksizce gelmiş durumda.

    Anadolu´da her şeye rağmen bir akıl inşa edebilmiş veya her şeye rağmen inşa edebildiği aklını hâlâ kaçırmamış birileri çok mu kötümserdir de akla gelen şeyler daima kötü olmaktadır? Yoksa gerçekten çok büyük akıllar vardır da kimilerinin akılları bunlar karşısında bir avuç büyüklüğünde kalmaktadır ve onlar az (atrofik) akıllı olmaları sebebiyle mi her şeyi kötü/karanlık görmektedirler?

    Bu sorulara verilebilecek cevap “hayır” olmalı.

    Felsefe mesaimde farkına vardığımı düşündüğüm şeyler şunlar:

    - Stres, en genel anlamıyla, ruhun derin katlarından çıkıp gelerek insanı ele geçiren bir tepki/yansıma olması itibarıyla, ruhun çöküntü (depresyon) ve gelecek kaygısı (anksiete) tarzındaki sıkıntılarından anksiete´ye daha yakın görünüyor.

    Çünkü stres, insanın, maziyi “bilinçaltı” katlarda elealması ve buradan da yine tamamen alt katmanlar düzeyinde bir gelecek projeksiyonlaması yapması ardından gelen derin bir sıkıntıdır. Yani ortada bir püf noktası var: Stres alışılmış bilinç bunaltılarının altında bir şey. Anlamsız bir basınç (Bu yüzden kimileri bunu hemen başka taraflara çekmek ister. Onlara göre bu iş tamamen biyolojik, fizyolojik, organik denen türden bir şeydir. Yani herzaman olduğu gibi, “bunlardan fazlası olmasa daha iyi olurdu” tutumu).

    - Sıkıntı, her tür yaratıkta görülebilecek kadar ilkel köklerden yükselip gelen egzistansiyel bir tepki olduğu için de, varlığı, önce organizmadan başlayarak ele geçirmektedir. Enazından stresin insandaki tezahürleri arasında ilk olarak göze çarpanı, tipik bir belirti şeklinde, “göğüs sıkışması” denilen şey.

    - Stres, aslında, (“panik atak” gibi) yeni nesil histerilerde olduğu gibi, modernitenin imal ettiği nesillerin patolojilerinden gelen bir teşhis olmalı. Çünkü klasik “bilinç psikiyatrisi”nde (“bilinç psikolojisi” yerine bu deyiş bana daha uygun geliyor) ruhun patolojik süreçleri bu düzeylerde ele alınmak zorunda değil. Yani konunun ahlaki bir gerçekliği var: Tipik dişil ve toplumcu hayat algoritmasının güçlü bir versiyonu/debugsuz bir uyarlaması olan modernitenin, sıkıntılarını kelimelerle anlatamayacak kadar ruhsuzlaştırıp alenen cahil bıraktığı hayat yığınlarını, dünya coğrafyası üstünde yaygın şekilde imal edebilmiş olması...

    Stres baştan itibaren vardı. Çünkü o, canlı varlıklardaki derin gerçekliğin, “kendisinin safdışı bırakılmak üzere olduğu” kaygısıyla verdiği şiddetli bir tepki tarzıdır. Bu tepki, herhalde, en kısa vadeli bir refleks olabileceği gibi, stress´e insandaki asıl karakterini kazandıran uzun vadeli ve nisbeten histerik nörotizm ile kaynaşmış bir süreç de olabilir.

    Nedir insanı safdışı bırakan şey? Elbette, insanın etrafını sarıp açık vermezcesine kuşatan her şey. Evren gerçeği, gezegen tabiatı ve bu tabiat içinde dünden bugüne getirilmiş yaşantı şablon, yapı ve mekanizmaları (ben bu yaşantı mekaniğine baştan beri “hayat” diyorum. Çok kullanılan bu genel kavram, bilincimde ulaşmak istediğim anlamı bana derhal sağlıyor).

    (Ancak üstünde bulunduğumuz yerel diyarda müzmin çöküşün son kırk küsur yılı öylesine kesif bir gerçekliğe sahipti ki, bu durum, insan kültüründe şaşmaz bir anlama sahip klasik bütün kavramlarla birlikte “hayat” kavramının da anlamını unutturdu. Veya bu anlam, belki de, zaten diğer pek çok insan anlamı gibi, diyarda baştan itibaren hiç olmamışsa buna da şaşmamak gerekir).

    Hayat, insan´ı ne halde bırakır?

    Elbette, kullanılan bir piyon olarak.

    İşte stresin asıl sebebi de bunun böyle olduğunu sezmektir. Piyon/er olmanın altındaki asıl gerçek, “harcanabilir birim olmak”tır. Bu işin üstü “sistem böyle/hayat böyle” veya “Allah böyle yaratmış” kolaycılık ve uyanıklıklarıyla örtbas edilemez.

    Varoluş halindeki/varolduğunun fakındaki bir yaratığın hayatın statükosunu kabullenmesi için hiçbir sebep uydurulamaz.

    Mezbahaya alınmak üzere olduğunu anlayan bir kesim hayvanının verdiği tepkiler de aslında aynı köktendir (kesim hayvanının (!) 3. dünyanın kasaplığa terfi ettirilmiş amelelerince, önce, güçsüz düşmesi amacıyla kendisine işkence edileceğini ve güçsüz düşüp karşı koyamaz hale geldiğinde de boynuna bıçak atılacağını anladığı andan itibaren verdiği tepkilerin tamamı pekala aynı kategoridendir).

    Stres, hayatın (yine hayata en ünlü örnek olarak, modernitenin) bütün çerçevelerinde, herzaman olduğu gibi, hakim olan “görünüşte makro/toplumcu bir çerçeve tasarlayıp bunun ağır yükünü ise yeri-zamanı geldiğinde (ihtiyaç vuku bulduğunda) tek başına bir yaratığa yüklemek” şeklindeki tutumunun bir sonucudur. Yani, mekanizma, global görünüşünde tıkır tıkır çalışır durumdayken her şeyin normal olduğu söylenir. Çatlak sesler çıktığında aşağılara/yerel´e doğru arayış başlar. Bu arayış, hangi yedek parçanın bozulduğunun araştırılması işidir. Her zamanki çatlak ses bulunduğunda, onun, hayatın tahammül edilemez gerçekliğine tepkisi safdışı bırakılır. Ya modern silahlılar ya da modern psikiyatri tarafınca…

    Fakat işin içinde daima bir toplumcu tasfiye-demogoji ekibi bulunur.

    “Arıza” daima sefil eratta aranır. Bu aslında çözümleme değil, örtbas etmedir.

    Ters giden şeylerin gerçeklikleri, günün birinde, global düzeydeki net görüntüler halinde hayatın tabu perdesinin önüne pekala çıkartılabilir. Fakat bunun zamanlaması çok iyi yapılır. Çünkü erken çıkartılacak olursa “hayat statükosu” tehdit ile karşı karşıya gelmiş olacaktır. Tıpkı, bir teşkilatın önceleri kendini gizli tutmayı tercih etmesi, fakat şartlar elverdiğinde, fırsattan istifade, kendini ulu orta sergileyebilmesinde olduğu gibi…

    Modernite, kuşkusuz, kendi tahkimatlarını kurarak bu günlerine gelmeyi başarmış bir şey. Yani, şu anda, kendini, fırsattan istifade, rahatça sergileyebilen (bu zamana kadar bir şekilde bastırılmıştı) bir gerçeklikler toplamı sözkonusu.

    Fakat stres de artık, öyle, ferdi günah keçilerine hapsedilemeyecek kadar global bir görünüş almış durumda: Çünkü gerçeğin insan ruhundaki tartışmasız anlam ve değeri (en ilkellerde dahi), ancak bir yere kadar baskılanabilir.

    Bu 3. dünya coğrafyasında stresin global gerçekliği daha da net bir biçimde ortaya çıkmıştır (bunun diğer 3. dünya diyarlarında da böyle olduğunu düşünmem herhalde içi boş bir çıkarım olmayacaktır. Ne de olsa, hayat, gezegen yüzeyindeki gerçekliğini artık global bir rahatlıkla ortaya koyuyor. Böyle olunca, “Gitmesek de görmesek de o 3. dünya diyarları bizim 3. diyarlarıdır” şeklinde bir deyişin içi hiç boş kalmaz.).

    Diyarın belirsiz zamanlardan beri içinde olduğu korkunç çöküş (çünkü medeniyet karşısında yerinde sayıp günü idare durumunun izafi değeri ancak çöküştür), insanlarda global bir stres halinde yüzeye vurmakta ve ferdi farklılıklar öne sürülerek altedilmeye çalışılan bütün baskılama tarzları, stresin global gerçekliği (ve tabi ki buna dair dinamizm) karşısında yetersiz kalmaktadır. Psikopatoloji skalasında global stres´in düpedüz bu diyara has bir tezahüründen artık rahatlıkla bahsedebilir: Kaybedilmiş mazi stresi… (Bu, huzurevine düşürülmüş bir ihtiyarın ruh durumunu aşan bir şey).

    Kaldı ki, artık “yaşlılık stresi” diye bir şeyden de bahsedilmesi gerekiyor. Eskisi gibi, tipik “mezara yaklaşmış olmak” korkusundan dolayı değil, hayatın ne olduğunu (gençlik ötelemeleri sayesinde) hiçbir zaman anlayamamış olmaktan kaynaklanan bir stres. Mevcut akademizmin diğer bütün alanlarında olduğu gibi, büyük ölçüde tercüme ve buna dair bir dipnot bibliyografyasından ibaret diyar psikiyatrisinin yine türeme “yaşlılık nevrozları” karşısında elinin kolunun nasıl da bağlı olduğunu görür gibi oluyorum.

    Modernite yaşlısının dramı: “Hayatın ahlaksızlığını örtbas etmekle görevli toplumcu ahlak perdeleri”ni dahi yırtıp hortlamış “saf hayat gerçeği” karşısında alay konusu olduğunu içten içe hissetmek…

    Halbuki, hakiki ahlak herzaman için haykırmıştı: Hayat herzaman budur.

    Piyon aktör, her şeyden önce, elbette, yerel aşamalardan geçmiş olur. Hayat, her piyona apayrı senaryoları olan sinemalar oynattığına göre, yerel stres de buna göre şekillenecektir. Fakat global stres, yüzeye bambaşka bir tarzda çıkar. Medeniyet yarışında geri kalmış olmanın gerçekliği, onlarda “bilince çivi gibi çakılan rasyonel bir şok” tarzında belirmez. Bunun yerine, ana yığının demografik yüzeyine bütünüyle yayılan bir manzara oluşur. Piyon aktörlere bakıldığında hepsinde ortak bir bezginlik hakimdir. Fakat bu, sosyalitenin (iktisat, sosyoloji veya sosyal psikiyatri vs.) ifade ettiği tarzda şeylerle izah edilemeyecek bir durumdur. Yani, iktisadi farklılıklar, gelir dengesizlikleri, sınıflaşma vb.nin bilinen görünüşlerinden farklı bir şey.

    Burada felsefi bakış açısından ilginç olan, stresin yaşanmasına rağmen, reddedilmeye çalışılmasıdır. Yani, “inkarcılık (septisizm)”in apayrı bir görünüşü. “(Ey hayat! sen ne kadar da acayip bir uyuşturucusun ki, sigara veya alkol içenlerinkinden daha berbat savunma mekanizmaların var…).”

    Şimdiki zaman üstündeki diktatörlüğünden istifade eden hayat, mazi ve gelecek tasavvurlarından medet uman insan kavrayışını komik duruma düşürür. Fakat böylece, medeniyetin maziden geleceğe uzanan bir gerçeklik olduğunu inkar etmiş olduğu için de, medeniyetsizliği perçinlemiş olur: Şimdiki zamandan eleceği tüketen hayat…

    Geride kalmış binyılların yüzeydeki esaslı sarsıntılara zemin hazırlayan derin bilinçaltı faylarından süzülerek yüzeye çıkmasından beslenen global stresin kaynakları şöyle yorumlanabilir:

    1- Üretemez halde olduğunu sezmek:

    Bu, üretebilmek için, çok sayıda bileşenden meydana gelen çok muazzam bir alaşımın gerektiğini ve “üretim” denilen şeyin dişil ve toplumcu hayat şablonunun son derece yalın/masif kalan üretim kandırmacalarının içindeki fenomenler kadar “basit” olamayacağının (şu veya bu düzeydeki bir insanda dahi) derinden derine sezilmesidir.

    Yani, toplumcu engizisyonların şimdiye kadar tek bir kelime (üretim kelimesi) ile çok bahsettikleri bu şeyin onların hiçbir zaman farkına varamadıkları anlamının çok daha karmaşık, büyük ve zor bir gerçek olduğunun sezinlenmesi.

    Sürecin bu periyodundaki bir insan, meselenin, aynı zamanda birilerinin üretim proseslerini satın almakla, veya onlara “ganimet” mantığıyla el koymakla aşılabilecek kadar basit olmadığını da sezinlemektedir. Medeniyetin esasının üretebilme imkanına (yani, yaratıcılık-inşa birikim ve teknolojilerine) sahip olmak olduğu, onların hayat formatlı bilinçlerinde dahi ortaya çıkmıştır.

    Hayat statükosu, formal bütün yapıları kanalıyla her şeyin yolunda olduğunu haykırsa dahi, aslında, bilinçaltı mekanizma, tamamlayıcı gerçekleri kademe kademe ortaya koymaktadır:

    -Medeniyetin (üretebilenin), medeniyetsizliği tasfiyeye hakkı vardır.

    -Dünya üstünde ilkellikte ayak diretenlerin sonu, medeniyetin elinden olacaktır.

    -Medeniyetsizliğin -hayata bel bağlamak suretiyle- üretebilmekten mahrum kalmış tipik yığınlarının tasfiyeden kurtulabilmeleri mümkün olmayacaktır.

    İşte global bir sezgi bütünü halinde yüzeye vuran bu sonuçlar, üretebilmekten aciz kalmış hayat yığınını toplumuyla-devletiyle öylesine güçlü bir biçimde sarar ki, statükonun o zamana kadar etkili olabilmiş savunma mekanizmaları artık işe yaramaz olur.

    Anadolu´daki hayat, bütün mazisi üzerinden şunu anlatıyor:

    -Hayat, nihayette üretmek üstüne değil, ele geçirip (bu ele geçirdiklerini elbette üretimi beslemeksizin) tüketmek üstüne kurulu saf medeniyetsizlik sisteminin kendisidir (yani, Avrupalı sömürgeciler ganimeti “insanlaşma”ya aktarabilmişlerken prototip düzeyindeki beceriksiz sömürgeciler ganimeti de bütününden tüketmiştir(!). Anadolu´daki “har vurup harman savurmak” denilen şey).

    -Hayat, dişil ve toplumcu gerçeklik karşısında insan´ı reddetmeyi esas aldığından insan´ın biçim ve program yaratıcılığından, dolaylı yoldan da olsa, sonuçta mahrum kalmış olmayı getiren bir süreçtir.

    -Böyle olunca, hayat, hiçbir insan müdahalesi görmediğinde, kendiliğinden, “üretim”i imkansız hale getiren bir süreçtir.

    Bu sürecin Anadolu´daki kesintisiz binyıllar alan gerçekliği göz önüne alındığında, naçizane, “global stres” gibi bir deyiş türetip bununla ifade etmeye çalıştığım bu şeyin içyüzü de ortaya çıkmış olacaktır.

    - Üretim, ancak, insan´ın, “en tepesinde hayat´ın bulunduğu evreniçi gerçek”e karşı duyduğu derin tepkinin “dolaylı” bir sonucudur. Her muazzam insan yaratımı, enerjisini bu büyük tepkimeden alır. Hakiki insan sanat ve sanayi ile ruhsuz idame/ikame imalatı arasındaki fark da buradan gelir. Üretim denilen şeyin bir teneke çiftlik peyniri veya bir avuç civatadan ibaret kalamayacak olmasının asıl sebebi de pekala budur.

    - Üretim, insandaki tartışmasız teknoloji sevdasının eseridir. Bunun, şimdiye kadar, beceriksizliğin üstünü örtbas etmekle görevli “hümanizm” safsatalarıyla artık geçiştirilemeyeceği net bir biçimde ortaya çıkmış durumdadır.

    - Hayatın dişil ve toplumcu statükosu karşısında insan´ı reddetmek suretiyle, insanın hasletlerinden yoksun kalmak… Böylesine kesif ve dil´in onu ifade etmede istifade edilen bütün kelimelerinin yetersiz kalacağı düzeyde bir ilkellikler toplamı.

    Hayatın statüko şemsiyesinin gölgesinde durabilme savaşı, yani informal hayat hacmi içinde dişilerin seleksiyonu ve perde berisinde (formal cephede) onu tamamlayan “bürokratik seleksiyon”un amalgamı elbette hiç durmayan aynı kazanı ifade eder. Böylece ana hayat yığını, zaten baştan sınıflanmış olmaktadır: Maaşlılar-maaşsızlar. Maaşlar, apaçık, informal/formal cephelerden oluşan bu sahtekarlığın yatak odası yüzünün finansmanı durumundayken burada “üretim” vb. insan kavramlarından bahsetmeye kalkmanın hiçbir anlamı olamaz.

    Sosyal gerçeklik, maaşlarla göbekten bağlı olunan bir hayat statükosu üzerinden bunu açık bir biçimde reddetse de, stres, onun, “dertlerini kelimelerle ifade edebilmekten aciz bırakılmış hizmetkarlarını” öylesine ele geçirmiş durumdadır ki, asıl çalkantı da buradan başlar olmuştur.

    Mesela, “hayatın finansmanı” demek olan maaştan olma korkusu…

    Böylece, global derin gerçek, bir kez daha görmezden gelinip yerel coğrafyadaki ötelemelere başvurulmak istenir. Mesela, silahlı bürokrasi, bütün mekanizmaya el koyup, zaten göstermece durumdaki üretimin daha büyük bir kısmını maaşlara ayırmak yönünde yaptırımda bulunabilir. Ya da, doğrudan böyle bir aktifleşme olmasa dahi, yine maaşları ödemeye dönük bir “borçlanma” uygulanmıştır. Fakat bunlar kaçınılmaz sonun piyonlarda hiç olmadık şekilde yükselen tehdidini örtbas edemeyecektir.

    Burada hayat statükosu doğrultusunda tavır alıp hakikati reddediş, aslında, bir “görmezden gelme (denial)” olduğundan, bu da stres için ayrıca bir katalizör görevi görmektedir.

    Modernitenin 3. dünyadaki versiyonlarınca imbiklenerek ustaca homojenize edilmiş nesillerinden teşekkül eden kitle, daha doğrusu, kendilerinin böyle bir kitleye mensubiyet halinde olduğunu söyleyip bununla her fırsatta övünenler, gerçeği ulu orta bir şekilde asla kabullenmez. Hatta gerçeğin örtbas edilmesi için en az deve kuşu yumurtalarının kabukları kadar mukavim (yani, stres bertaraf edici) olduğu sanılan toplumcu savunma mekanizmaları devreye konur. “Büyük millet”den, “ölümsüz devlet”e kadar pek çokşey. Fakat bunların insan kavrayışına sırıtan gerçeklikleri, ithalat fotokopisi akademizmin “psikolojiye giriş” kitaplarında bolca yer verilen bildik amaç (yani, insan´ı hayatın dişil ve toplumcu gerçekliği karşısında yıkmak amacı) doğrultusunda yerverilen “bireyin savunma mekanizmaları”nın yanında asla yeralmaz.

    Gerçek odur ki, üretemez haldeki katıksız bir hayat yığınının üretim, yani, medeniyet karşısında ayakta kalabilmesi mümkün değildir.

    Binlerce yıldır felsefe tarafından, yirminci yy. başından itibaren de antropologlarca dile getirilen bu gerçek, 2. dünya savaşı sonrası konjonktür sayesinde geçiştirilebilmiş ise de bu geçiştirme, apaçık bir borç ötelemeydi. Halbuki şimdi fatura artık 3. dünya coğrafyalarının (!) apaçık bir şekilde önünde bulunmaktadır. Tahsilat zamanı gelmiştir. Bunun böyle olduğunun dilsiz/ kültürsüz ruhlarca nasıl sezinlendiği de ortadadır.

    Anadolu´daki anlam ve biçim düşmanı hayatın binyılları ardından üretemez duruma düşmüş olanlar ne olacaklardır? Yani titanyum prosesleri veya devasa alüminyum döküm tesislerinden mahrum kalmış olmaktan önce, müziksiz, resimsiz, heykelsiz, siyasetsiz, hukuksuz, tarihsiz, eğitimsiz vs kalmış olmak…

    İşte bu soru ve onun örtülü cevabı, global stresin apaçık kaynağıdır. Hayatın malum toplumcu gerçekliğinin en akılsız veya akıl düşmanı yedek parçalarından olmayı adeta marifet sayıp, bununla her fırsatta övünenlerde (toplumculuk-toplumlaşma histerisi), “bir şeylerin”, farkında olmadıkları bir mekanizmayla yüzeye vurup göğüslerini şişirmesine şaşmamak gerekir. Mesele, kirayı veya kredi kartı borçlarını ödeyememek kadar basit değil… Mesele büyük mesele. Ve böyle bir şey gerçekten var.

    Toplumcu hayat şablonunun eseri olan bu dev gece kondu mahallesi şu terane ile herzaman iyi övünüyor: Genç nüfus.

    Medeniyete amelelikten başka işe yaramayacak olan genç nüfus.

    Hayat tarafından özellikle amele bırakılmış genç nüfus.

    Yani, insan´ı, apaçık, hayat karşısında hiçleştirmek için benimsenen ve “hümanizm” safsatalarıyla meşrulaştırılmaya çalışılan “emek yoğun” sinsiliği…

    Gerçek şudur: Ameleler daima stres altındadır.

    Anadolu´nun birer asgari ücret cehennemi olan organize sanayilerinde ikame teknolojilerinin başlarında şaklabanlık yapan istisnai geri zekalılar hariç, amelelerin yüzleri, haklı olarak, hiç gülmez.

    Kaldı ki, yüksek üretim teknolojilerinde ameleliğe ihtiyaç da yoktur.

    (Çünkü medeniyetin ana hedeflerinden biri, üretim proseslerinde kas gücünü ortadan kaldırabilmektir. Bu, “dişil ve toplumcu ezeli hayat algoritması”nın insanı kullanmasını engellemek yönünde verilen mücadelenin en önemli stratejilerinden biridir. Medeniyeti, hayatın bolca imal ettiği köle iş gücünün ucuzluğu üzerinden sallayabileceklerini sanan uyanıklar, bu sebeple, elbette boşa kürek çekiyorlar).

    3. dünyayı eline alan global stresin asıl bir sezgisi de bu olmalı. Yani, bunun böyle olduğunu sezmek…

    Adına eskiden “üretim aracı” denilen fabrikaya el koymak ise (ki, bu da artık kolay değildir) tabi ki geçici bir çözüm olur. Bunun (“üretim araçlarına el koyma uyanıklığı”nın), aslında, “tropikal bir alanda onca emek verilerek meydana getirilmiş bir muz plantasyonunun şempanzelerce talan edilmesi”nden pek de farklı bir şey olmadığını da hatırlatmak gerekir. “Birilerinin teknolojilerini ithal edip fabrika kurma kolaycılığı” da bundan farksız bir durum.

    “Fabrika, amelelerine (insan´a karşı hayatın emirlerine kesin bir riayet halinde savaşan neferlerine) satılırsa kendini yenileyebilir” tezini ileri sürmeye kalkacak olanlar olursa onlara da amelelerin yeni bir fabrika yapabilmelerinin hiçbir zaman mümkün olmamış olduğunu hatırlatmak gerekir.

    Mesele, hayatın, insan´ı, yaşama labirentlerinden ustaca geçirip ustaca amele bırakmasında yatıyor.

    Hayatın yığınları bunları asla teslim etmez. Bunun yerine, fabrikasız nasıl yapılabileceğinin hesaplarıyla zaman kaybını daha da arttıran saçmalıkların peşinde koşulur.

    Yani, medeniyet toptan reddedilir.

    Mesela, dişi ve erkeklerin hiç giyinmedikleri, parselasyon/kadastro sorunu olmayacağı varsayılan verimli tarlaların yine bu çıplak dişiler ve onların sürüden seleksiyonladıkları erkeklerce ekilip biçildiği, iki avuç buğdayın bir fiske peynirle takas edildiği, harman ardından bu defa dişilerin tohumlanıp (hayatın binlerce yıllık tarlalarından yorgun argın kulübelere gelindiği akşam karanlıklarında “stres atmak” amacıyla belki de çoktan tohumlanmışlardır bile…) genç nüfusun doğacağı ilkbaharların beklentisiyle dolu katıksız hayat-hamamböceği binyılları. Onlar bu binyıllarda ne kadar da mutlu olacaklardır…

    Medeniyeti reddetmek hiçbir zaman çözüm olmamış, “global stress” ise medeniyetsiz kalmış olmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

    Çünkü medeniyetsizlik hayatın yerel coğrafyalarında/safkan tiyatrosunun parkurlarında ayak oyunları aracılığıyla hakim duruma gelmeyi ne derece başarırsa başarsın, bu dünyada medeni birileri mutlaka olacaktır…

    Medeniyet, hayatın insan varlığını tipik fiili oldu bitti ve vurdumduymazlıkları üzerinden her fırsatta alt eden dinamizmine karşı insanın yarattığı “altedilemeyecek” büyük yarışın kendisidir. Madem ki, bir süreç ve dinamizm, yani, pragmatizm dediğiniz şeyi istiyordunuz ve bu süreçte filozofu hayatın atlarının önüne geçmeye çalışan bir oyun bozan olarak tarif ediyordunuz. Öyleyse alın işte size başlı başına bir süreç ve dinamizm.

    İnsan, hayat sürülerinin şimdiki zaman ipliğinin üstünde çılgınca devam ettirdikleri o yarışta hiç de hak etmediği bir şekilde sürekli olarak yenilgiye itildi. Fakat işte medeniyet bambaşka bir yarış. Ve bu yarışın kuralları insan tarafından tesbit edilmiştir. Bu yarışta uyanık geçinip “masumiyet (mesela “masum halklar” teranesi)” rolüne soyunarak koşmamaya çalışan at çiftleri ve çiftliklerinin vay haline…


    2- Kalburun altına düşmek üzere veya çoktan düşürülmüş olduğunu sezmek:

    Mazinin apaçık kaybediliş bin yıllarından şimdiki zamana hayat tarafından ancak bir homojenize nebati margarin külçesi kadar gelmesine izin verilmiş yığın bilinçlerine dahi vuran korkunç gerçek, sahile doğru üst üste katlanıp yükselen dev bir deprem dalgasını andırır. Sosyal rezervin yatak odalarını (ve böylece statüko binasını) ayakta tutmak amaçlı maaşları karşılayabilmek için alınmış borçların ödemeleri belki bir miktar ötelenebilir. Fakat tarih artık ötelenemez olmuştur. En kötüsü de budur zaten.

    Aklı başında hakiki bir insan, “iktisadi kriz” denilen şeyin aslında tsunami´yi andıran kaçınılmaz gerçeğin hemen öncesindeki bir belirti olduğunu ve bunun derin dinamizmini elbette idrak edebilir. Bu öngörü, onun, adına hayat denilen ve gazlı içecek reklamlarında övgüleri “propaganda” düzeyinde yapılan bu şeyin aslında böylesine acayip bir “dalgalı kur sistemi” olduğunu görmesini de sağlar. Yani, yaratıklar bir hayat coğrafyasında dişilerden doğarlar, büyürler, çiftleşme merasimleri ve olay ardından çoğalırlar. Fakat bu çoğalış sebebiyle, yeterli yiyecek rezervleri azaldığında veya tamamen tükendiğinde topluca ölürler (veya ölmüşten beter olurlar (!)). Sağ kalanlar, diğer bir yokoluş partisine kadar çoğalmaya devam edecektir. Bu sürecin adına “hayat” denebilir. Fakat aklı başında kalabilmiş hiçbir insan buna “varoluş” ya da “mutluluk” demeyecektir.

    Hayatın başlıbaşına yapısını teşkil eden ve ona payandalık etmede kararlı görünen sosyal homojenizasyon, yine hayatın tabu perdesine sığınır. İnsan kavrayışı, sosyal tabu aracılığıyla bir kara büyü altında tutulmaya çalışılırken, diğer tarafta, sürekli gaz kaçırıp enflasyon yapar durumdaki balonun havada kalabilmesi için, sinsice, safra atılmasının planları yapılır. “Safralıklarda” net bir biçimde müşahade edilebilen stres, işte bu aşamada artık bütünüyle makro karakterlidir..

    Ana hayat yığını içinde hiç de küçümsenemeyecek oranlara ulaşmış safralık kitleler başlangıçta kendilerinin içgüdü iliklerinden bağlı oldukları o şey tarafından kalburun altına düşürülmüş olduklarına inanmak istemez. Bu inanışlarını mantıklı bir tepki sanırlar. Çünkü onlarda baştan beri hakim durumdaki “hayat´a inanç (ki, onlar buna “yaşama sevinci” der), insanlıklarına inancın daima önünde olmuştur. Halbuki gerçek, aslında, tam da budur. Ve onların ana hayat yığını içindeki oranları %30muş %50´ymiş hiç fark etmez.

    Mantıklı tepki ve bu tepki sayesinde uzak kalınan gerçek şokuna rağmen, derin sezgi (ve bunun tabi bir sonucu olan “global stres”) tabi ki yokolmaz.

    Çünkü safralıklar bir şeyin gizliden gizliye farkındadır. Güç daima sürü halinde, güçsüzlük ve yokoluş ise daima ferdiyet halinde olmuştur. Bu sebeple sürüye (yani hayata) daha da sıkı sarılınır. Fakat hayat, erat´a her halikarda yine aynı cephenin yolunu emreden makro generalin kendisidir. Sonuç kaçınılmazdır: Tıpkı Sarı***´tan yırtıp Çanakkale´de ölmek gibi…

    Balonun idame ettirilmesi için bu hafifletme mutlaka yapılacak ve adı da “fedakarlık” olacaktır. Alta düşmemek için herkes istisnasız çok çaba gösterir. Fakat elden bir şey gelmemişse, “vatan sağolsun” gibi şeyler mırıldanılır. Yani, birileri ölürken diğerleri köhne trenin yeniden ve yeniden devam eden seferlerinde, ölmek üzere, biletlerini yeniler.

    Hayat´ın fiili durumlardan ibaret oldu bitticilikleri sayesinde herşey inkar edilebilir, görmezden gelinebilir, ötelenebilir. Fakat ölüm öyle bir gerçektir ki, onu bu haliyle “dev bir münazara salonu olan hayat”ın en uyanıkları dahi inkar edemez. Ölmek (mesela aç kalarak ölmek) korkusu, öylesine derin kökleri olan bir tepkidir ki, hiçbirşey onun önüne geçemez. Hatta, dişilerde ancak kırklarını aştıktan, erkeklerde ise ancak saçları ağardıktan sonra, yani, hayat tarafından saha dışı bırakıldıklarında entellektüel rolüne soyunan Anadolu/buğday dişi ve erkeklerinin “açlıktan kim ölmüş?” sözü dahi çok saçmadır. Bu gezegende açlıktan ölenlerin sayısı bundan sonrasında çok daha fazla olacaktır. Çünkü, artık, hayatın paçayı bir çömlek veya bir ambar buğdayla yırtma yüzyılları çok gerilerde kalmıştır.

    Hayatın görünmez tabu perdesinin henüz aktif olduğu ve “normal” denilen şartlarda “genç olmak”, herkesin bildiği gibi, öteleyici bir görev görür. Ancak hayatın bu gibi akut zonlarında, genç olmak dahi, ancak bir yere kadar hafifletici rol oynayabilir. Çünkü hayatın gerçek yüzünü bir bir ortaya sermesini ifade eden bu aşamada tabu perdesi, artık gençlik yelpazesini dahi dışlayacak kadar daraltılmış veya toptan ortadan kalkmış olur. Bu durumda global stresin cephe hattı, hiçbir gelecekleri olmadığını çoktan anlamış durumdaki milyonlarca ergen, genç, erişkin genç, orta yaşlı vs´i içine alacak şekilde genişlemiş olur. Artık hepsi de, çok değil, sadece otuz yıl öncesinde olmayan şekilde, hayatın kendilerini ustaca safdışı bıraktığını derinden derine hissediyorlar. Bakmayın siz öyle “klonlama bir kelimeler kurgusu” içinden hayatın eski dişil-komünal algoritmalarla dolu şablonlarını idame ettirebilme oyunlarına, rol icabı sürdürülen mutluluk gösterilerine. Gerçek onlarda bile sırıtıyor artık. Çünkü hayat hiç beklenmedik şekilde onları dahi kalburun altına düşürdü…

    Anlaşılamayan şey şu: Oyun kötü oynandığı için böyle olmadı. Aksine, oyun, inanılmaz bir “kelimesi kelimesine riayet” kusursuzluğu halinde oynandığı için böyle oldu.

    Çünkü hayat herzaman buydu…

    Hayatın, normal ve dünyanın şimdiki genel konjonktürüne göre oldukça geniş görünen devirlerinde dahi, “piyonlarını gündelik oldu bittiler içinden elinde tutmasını sağlayan lokal anestezileri” bir an geldiğinde etkisini mutlaka yitirir. İşte global stres, dünyanın bu gibi periyotlarında o ana kadar hüküm süren göğüs şişkinliklerinin(!) genel bir ifadesi olmalı. Ondan sonrası ise zaten Allah kerim…

    Kendinizi her an bir aslanın pençesinde/hayat balinasının süzgeç dişleri arasında bulabilirsiniz. Göğsünüz şişiyor ve kalbinizi yeterince ısıtılmadan parkura çıkarılmış bir yarış atının birazdan parçalanacak kalbi gibi hissediyorsanız, bilin ki, bunun sorumlusu siz değil, o günlere kadar ait olmayı marifet saydığınız ve duvarları doğrudan görülemeyen biyo-sosyal hayat sahasının (hapishanesinin) kendisidir.

    Kimi coğrafyalarda hayatın tipik köle düzenini (bizim diyara göre) çok erken keşfedip isyan etmeyi başaranlar sadece insan´ı hak ettiği gurur´a taşımakla kalmadılar. Aynı zamanda hayatı insan´ın emrine vermeyi de (inanılmaz görülse ve daha kötüsü, inkar edilse dahi) pekala başardılar (bu kanaatimin içi boş bir yüceltme olup olmadığı üstüne -geçen enaz 15-20 yıl boyunca- çok düşündüm. Bu kanaatime şüpheyle bakacak olanlar dahi, herhalde, enazından Anadolu´nun o coğrafyalardan olmadığını teslim etmelidirler).

    Onlar bu insanlık başarıları sayesinde varolmayı fazlasıyla hak ediyorlar ve kozmik kökleri olan insan klasikleri hariç, stres yaşamaları için de pekbir sebep yok. Ve gerçek o ki, hayatın efendisi olarak kalabilmek için, bütün bunları görmezden gelmede/hayatın kölesi olarak kalmada inat edenlerin kökünü kazımaktan asla vazgeçmemeleri gerektiğini de çok iyi biliyorlar. Yani, medeniyetin ayakta kalabilmesinin medeniyetsizlikte inat edenlerin tasfiyesinden geçtiğini.

    Sadece dinamiklerine müdahalede bulunulabilen bir gerçek üstünde etkili olunabilir.

    Global stresin altında ise, maalesef, müdahale edilmesi gereken topyekün gerçeğin kendisi bulunmakta. Bu büyük yük, sorumsuz hayat sürüsü ataların kaybedilmiş binyıllarından miras olarak intikal etmiştir.

    Sonuçta görüyoruz ki, hayatın her zamanki sözcüleri, maalesef, yavaş yavaş şunu dillendiriyorlar: Stres normaldir…! (yani, normal olmayanı meşru kılabilmek için sonuçlarını normal göstermeye kalkmak…).

    Herzaman olduğu gibi, “normal bir insan stres karşısında şöyle yapmak yerine şöyle yapar-böyle yapar” yerel anestezi, nutuk, çokbilmişlik ve ötelemeleri (Hiç katlanamadığım şeylerden biri de hayatın seri imalat atelyelerinden özellikle şu son yirmibeş yılda paketleyip karşıma sürdüğü ve TV veya gazete köşelerinden aynı zırvaları nutuklamaya kalkan yeni yetme kültürsüz psikolog/ psikiyatrist müsveddeleridir).

    Fakat ben naçizane, onlara sesleniyorum ki, böyle bir normalite peydahlaması dahi, insan kavrayışında hayatın “ne mal” olduğunu kamufle etmeye yetmeyecektir.

    Tuhaf olan noktalardan biri de, diyarda hayatın klasik vurdum duymazlıklarına dinî modüllerin de eklenmiş olması. Yani hayatın Anadolu´daki binlerce yıllık dişil, toplumcu ve insan düşmanı gerçekliğini payandalamaya dönük durumdaki bir din ithalatı. Bu ne biçim bir iştir ki, tek yaratıcılı bir din, hayatın bu tipik komünalitesini payandalamada bal gibi-buz gibi kullanılabilmiştir… İnsanı mahveden komünal yeryüzünü payandalamada kullanılan bir gökyüzü dini /semavi din (!).

    Hiç kimse öyle birtakım obsessif ibadet sistemleriyle filan paçayı yırtıp cennete gitmenin hesaplarını yapmasın. “Bu şeyle” baş edilemediği müddetçe cennet hak edilmiş olamaz. Nihayette, burada bulunma sebebimiz, yaratıcı ile “bu şeyin hakkından gelip gelemeyeceğimize” dair girişmiş olduğumuz bir xxxxx değil mi? O, “ukalalık yapıyorsun, kazanman mümkün değil” dediğinde “hayır, ben onu altetmeyi başarabilirim” diyen biz değil miyiz? Yine işte bu yüzden her defasında yenik ve rezil rüsva bir halde bunker veya mezarı boylayan da biz değil miyiz?

    Hakiki felsefenin şunları binlerce yıldır haykırdığı nasıl örtbas edilebilir?:

    - İnsan, hayatın dişil, toplumcu/komünal gerçekliğinden mutlaka kurtarılmak zorundadır,

    - İnsan, hayatın doğum, çocukluk, yaşlanma ve ölüm döngülerinden mutlaka kurtarılmak zorundadır,

    - İnsan varoluşu, üst bir varoluş kademesine (aydınlığa/ışığa) mutlaka taşınmalıdır. Kurtuluş, reel meydanlarda gerçekleştirilen ve sonucu yenilgi olacağı kesin olan bir savaşa kalkıp nihayette bir bunker´de intihar etmek zorunda kalmaktan değil, varoluşun klasik şartlarını altedebilmekten geçiyor. Başlangıçta, sonu bir “et-kemik torbası” haline gelmekle biteceği açık olan bu macerayı biryerlerden kovulmak bahasına göze alabilen insan, bunu da pekala göze alabilmelidir. Anadolu, bence, bu gezegende şu hallerde geçmiş nice yüzbin yıllar ardından artık parlaması gereken “büyük insan isyanı” için dünya yüzündeki en uygun bir coğrafyadır. İkiyüz küsur yıl öncesinin Fransasındaki devrim, böyle bir insanlık patlaması karşısında sinek vızıltısı gibi kalacaktır.

    Felsefe´nin sebebi ve amacı gayet açıktır: İnsan´ın hayat sayesinde değil, hayata rağmen varoluş halinde olan bir yaratık olduğunu hiç unutmamak…

    “Anlamaya” da, “anlamış olmanın süresini uzatmaya yarayan yazı”ya da işte bu yüzden ihtiyaç var.

    Aksi takdirde bütün bunlara ne ihtiyaç olsun ki… ?

    Hayatın dişil ve toplumcu gerçekliğini ayakta tutabilmek için sürdürülüp durmuş “şablonlara harfiyen riayet”, yani, “takviye edilmiş eski tas-eski hamam gayreti”, şimdilerde global stresi bastırabilmek (repression) amacıyla kitapsız bir ideoloji haline dönüştürüldü… Statükonun bir safında Osmanlı´nın şanına her zamankinden daha fazla sığınılıyor (yüceltme). Diğer safta ise merkezi bürokrasi, ve onun hortumcu aortlardan uzun ince kılcallarla yerele dağılan maaş damarlarının tamamında “büyük millet-ölümsüz devlet”(yine yüceltme) nağmeleri mırıldanmakta. Bütün bunlar, sahile dizilip, dev dalganın geleceği an öncesindeki sessizlik içinden bekleyişe geçmiş birilerinin gerginliklerine çok benziyor. İşte o represyon amaçlı nağmeler de bu anlara ait: “hiç korkmuyoruz, korkmuyoruz, bakınız, plaj voleybolü bile oynuyoruz…”.

    Fakat gizlemeye kalksanız da görmekteyim ki korkuyorsunuz. Gerçekten de korksanız iyi olur…

    Deve kuşu sahilindeki repressif hayat yığınına baktığımda bir zamanlar çok populer olan vecizenin, tuhaf bir şekilde ve fakat pekala gerçekleşmiş olduğunu görüyorum: tez+antitez=sentez. Tipik repression sentezi.

    Derin statükonun “iktisadi kriz” kolaycılığı tabi ki bir geçiştirme. Halbuki iktisadi kriz, sebep değil sonuçtur (gerçek ise, hayatın kendisinin bir kriz olduğu).

    Aksine, dalganın genliği hergeçen gün biraz daha yükselecek. Örtüler, temel medeniyetsizlik-insan düşmanlığı narkozu altında bu kadar büyüyüp yükselmeyi başarabilmiş bu şeyi örtmeye yetmez olduğundan “açıkta kalan” bir kısım var.

    Bilimin amacı, insan kavrayışının dinamizminin bir sonucu olarak, sebepleri bulmaktır. Fakat elbette, öncelikle sebebi aranan şeyin farkına varmak gerekiyor.

    Bir kez daha görülüyor ki, felsefi kavrayışın yokluğunda mevcut bilim, hastalığı fark etmeyi dahi başaramamaktadır? Çünkü evreniçi hayatın insan varlığı ve kavrayışı üstünde mutlak şekilde hakim durumda olduğu sefil dünyalar ve onların 3. dünya coğrafyalarında bilim, hayatın bir parçasıdır. Bu yüzden de her tarafı dökülse dahi, kendi röntgenini çekmeye asla yanaşmaz.

    Filozof, peygamber ya da tren raydan çıkmazdan önce ikaz eden (veya ikaz ettiğini iddia eden) akademisyen filan değil. Filozof, sadece, bu hapishanenin, “kurtulabilmek” özlemindeki sıradan bir mahkumu. Sistematik felsefe tarihi kitaplarında hayat propaganda ve savunma mekanizmalarına alet edilmek amacıyla Çin, Nepal ve hatta Anadolu´dan getirilip Platon´un bulunduğu sayfaların ardına takıştırılan “olgun-ağırbaşlı-bilge filozof (veya derviş)” teraneleri ne kadar da utanç verici. Hayat tarafından kullanılıp şapşal yerine kondukları yetmezmiş gibi, zincirlerinin farkına varamayacak kadar da uyuşturulmuş veya hipnotize edilmiş birilerinin filozoflukları… Tahammül/tevekkül eden adamdan filozof olmaz, sadece, iyi huylu mahkum olur.



    alıntıdır

  2. #2
    wedsa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-11-2005
    Mesajlar
    1,616
    Karizma Gücü
    7
    teşekkürler emeğine sağlık

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. paşa saçkıran olmuş(Emek ve Barış Partisi çalışmasıdır)
    2007 Konuları bölümünde ..NemesiS.. tarafından açılmış
    Yanıt: 6
    Son Mesaj: 20.11.11, 01:27
  2. BAYRAKLI SINIF TAHAKKÜMÜ(Emek ve Barış Partisi Çalışmasıdır)
    2003 - 2004 Konuları bölümünde ..NemesiS.. tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 21.09.11, 17:19

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •