• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 6 123456 SonSon
60 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Serendipity AnacondA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2004
    Mesajlar
    1,484
    Karizma Gücü
    0

    Kadın Kitapları

    Esir Şehrin İnsanları

    14 Eylül 1919'dan 1922 sonuna kadar Sivas'ta yayımlanmıştı. Amacı Anadolu'daki ulusal hareketin nedenlerini, hedeflerini ve Sivas Kongresi'nin sonuçlarını halka duyurmaktı. İrade-i Milliye, Anadolu'da Kurtuluş Savaşı'nı desteklemek amacıyla yayımlanan ilk gazeteydi. 'İrade-i Milliye' adlı kitap, Aytül Tamer'in gazete ilgili olarak hazırladığı Yüksek Lisans tezi temel alınarak hazırlanmış. Kitap, Türk gazeteciliğinin ve bir ulusun bağımsızlığının tarihi.

    "Türkiye'yi, Türkleri sahiden tanımak isteyen yerli yabancı herkes Kemal Tahir'i okumak, anlamak zorundadır..."

    "Esir Şehir Üçlemesi" edebiyatımızın güçlü ve klasikleşmiş ismi Kemal Tahir'in başyapıtlarındandır. Her büyük ve klasik yapıt gibi, bir ya da birden çok problematiği mükemmel bir biçimde işleyen bu nehir roman dizisinin ilk kitabı olan "Esir Şehrin İnsanları"nda Kemal Tahir, Mütareke Dönemi Osmanlı aydınının ve İstanbul'unun destansı direnişinin ve mücadelesinin benzersiz bir fotoğrafını çekmektedir.

    Kurtuluş Savaşı öncesinin anlatıldığı pekçok roman yazılmıştır kuşkusuz, ama hiçbiri bu denli edebi ve ölümsüz olmamıştır...

    İTHAKİ YAYINLARI
    Bu mesaj en son " 10.02.05 " tarihinde saat 19:03 itibariyle yonetici tarafından düzenlenmiştir...
    /

  2. #2
    Serendipity AnacondA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2004
    Mesajlar
    1,484
    Karizma Gücü
    0

    Sürdüler Sürgün Oldum

    “Sürdüler Sürgün Oldum”, Abhazya’dan sürülen halkın irili ufaklı teknelerle güç koşullarda Kuzey Karadeniz kıyılarına çıkışıyla başlayan bir roman.

    Adige, Ubıh ve Abhazların, yani Çerkeslerin Osmanlı topraklarındaki serüvenini anlatıyor. Yıl 1864.

    İlkokula başlamadan önce çocukluğumun geçtiği Sapanca’da tanıdığım Çerkesler, kendine özgü kültür ve davranışları olan bir topluluktu.

    Çerkes toplantılarında çalınan armonikaya ayak uyduran danslarıyla başımızı döndüren rüya gibi genç kızlar, uçar gibi dans eden delikanlılar hepimizin hayranlığını çekerdi. Dans eşlerini genç kızların seçmesine şaşkınlıkla bakar, sonra da erkeklerle kadınlar arasındaki mesafeye şaşardık. Yemeklerde erkekler oturur, sadece kadınlar hizmet ederdi. Misafirperverlikleri dillere destandı. Ama erkek kadın arasında kaç göç yoktu. Her şeyleri çok temiz, çok özenliydi. Gururlarına çok düşkün oldukları bilinirdi.
    Hayri Ersoy’un romanında bir Çerkes topluluğunun bütün özellikleri işlenmiş. Öyle ki Çerkesleri hiç tanımayan biri bile bu romanın karakterlerinde bir halkın ruhunu çok iyi tanıyacak, o acı sürgün döneminde, hastalıklar, ölümler, yoksunluklarla boğuşurken, nasıl bir sosyal terbiye içinde birbirlerine dayanak olduklarını görebilecek.

    Kafkas halkları, Balkan halkları, Anadolu’ya her yandan gelen insanlar bugün ulusumuzun gücünü oluşturuyor.

    Birbirimizi daha iyi tanımak, daha iyi anlamak, birbirimizden güç almak, bugün her zamankinden daha çok gereksinme duyduğumuz dayanışmamızdır.
    Hayri Ersoy’un romanının bu sürece önemli bir katkı yapacağını düşünüyorum. Bu başlangıcın devamını diliyorum ve bekliyorum.

    Dr. Erdal Atabek

    EPSİLON YAYINLARI
    /

  3. #3
    Serendipity AnacondA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2004
    Mesajlar
    1,484
    Karizma Gücü
    0

    "İstanbul'u Geziyorum Gözlerim Açık!"

    Haldun Hürel yedi yıl boyunca sokak sokak gezdiği İstanbul'un kitabını yazdı. "İstanbul'u Geziyorum Gözlerim Açık!" adlı kitapta kaderine terk edilen küçük bir sokak çeşmesinden kiliselere kadar tüm mimari yapıların ve sanat eserlerinin öyküsü var.

    İstanbul araştırmacısı Haldun Hürel'in hayali sonunda gerçek oldu. Yedi yıl boyunca adım adım gezdiği İstanbul'u anlatan "İstanbul'u geziyorum Gözlerim Açık!" adlı kitabı Dharma Yayınları'ndan çıktı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde sanat ve kültür dersleri veren Hürel, kentteki tüm tarihi eserlerin envanterini çıkardı. Kitapta ağırlıklı olarak kaderine terk edilen, perişan durumdaki yapıların listesi var. Yaklaşık 900 sayfalık kitapta görülmeye değer eserler de yapılış öyküleriyle anlatılıyor tabii.

    İstanbul'u turlamaya ne zaman başladınız?

    Üniversite öğrencilik yıllarımda böyle bir proje zaten kafamda vardı. Tıpkı eski yabancı mimarların yürürken titrek titrek çizmeleri gibi ben de çizecektim İstanbul yapılarını. Öyle de yaptım. 1997'den itibaren İstanbul'u gezmeye başladım. Kitap basım aşamasındayken bile bir şeyler eklediğim bölümler oldu. Yedi yıl gezdim ama İstanbul hâlâ bitmedi. Profesyonel olarak arşınlama işlerim devam ediyor.

    "Şişli'nin arka sokaklarını hiç beğenmiyorum"

    Kaç kilometre yol yaptığınızı tahmin ediyorsunuz?

    Bilmiyorum ama şöyle bir ayrıntı vereyim, 20 kilometrelik surları içten ve dıştan yürüdüm. Kentin içindeki çıkmaz sokaklara kadar gittim. Beykoz'dan Tuzla'ya, Bakırköy'den Şişli'ye kadar her yeri dolaştım.

    Ayak basmadığınız yer kalmadı mı?

    Belki Kurtuluş'un arka sokaklarından birkaç tane olabilir. Bu sokaklardan kastettiğim tarihi değeri olan sokaklar. Bu kitabı oluşturmak için dört spor ayakkabı eskittim.

    En beğenmediğiniz sokaklar hangileri?

    Şişli'nin sokaklarını hiç beğenmiyorum. Orada gezdiğim zaman İstanbul ruhunu asla yakalayamıyorum. Şişli'nin yazın bile elektrik yakılan karanlık sokaklarında, Harbiye'nin arka sokaklarında bu kişiliği bulamıyorum.

    En beğendiğiniz yer neresi?

    Bu saydığım yerlerin dışındaki her yeri çok seviyorum. Ama en çok İstanbul'un balkonlarını beğeniyorum. Bunlar içinde bana göre bir numaralısı Ortaköy'deki, Çırağan Sarayı'nın karşısındaki Yahya Efendi Külliyesi'nde. Buradaki balkon İstanbul'un en değerli balkonlardan birisi. Sevgilinizden mi ayrıldınız, gidin oraya daha çok ağlarsınız. Yani bu kadar etkileyici ve güzel bir yer.

    İstanbul'un kaderine terk edilen eserlerinden birkaçı

    Ahi Çelebi Camii: Darüşşifa'da hekimbaşı olan Ahi Çelebi'nin 15'inci yüzyılda kendi adına yaptırdığı cami bugün kullanılamaz durumda ve her an yıkılabilir.

    Anemas Zindanları: 13'üncü yüzyılda Bizans imparatorunun siyasi iktidarına karşı ayaklanan Anemas, Girit kralının oğlunun aile adıdır. İmparator Aleksios, ayaklanmalarda yakalananları bu zindanlara koyduğu için "Anemas Zindanları" olarak anılan zindana bugün belediye görevlileri bakıyor. Zindanda sizi karşılayan ilk şey karanlık! Önümüze çıkan derin çukurlar nedeniyle aşağı düşmeniz işten bile değil. Koruyucu parmaklıklar yok. Zindanın genel görünümü çok bakımsız.

    5. Murat Sebili: 1876'da yapılan ve o dönemde önünde su, limonata, şerbet dağıtılan Eminönü'ndeki sebil artık "büfe".

    "16'ncı yüzyıldan kalma Siyavuşpaşa Medresesi'nin üzerinde 'Saat 17.00'den sonra çöp dökebilirsiniz' yazısı var"

    Dünyada su üzerinde yüzen 3 bin yıllık bir kent yok. Bunun değerini bilelim. İstanbul'da en çok gördüğüm çöptü. Bunu nasıl yapabildik hâlâ anlamış değilim. Çin Seddi ile karşılaştırabileceğimiz, ortaçağı kapatıp yeniçağı açan, üzerine 10 cilt yazılacak Bizans surlarımız var. Bunların arka tarafları özellikle Belgradkapı, Silivrikapı'nın arkası resmen bir çöplük. Dünyanın neresinde bir sur dibine veya bir anıtsal çeşmenin üzerine afiş yapıştırıldığını gördünüz? Eminönü'ndeki, 16'ncı yüzyıldan kalma Siyavuşpaşa Medresesi'nin üzerinde "Buraya saat 17.00'den sonra çöp dökebilirsiniz" yazıyor. Gezilerimde bir eseri bir daha göremeyecekmişim gibi hep endişe duydum. Nitekim, Cerrahpaşa'daki ahşap Abdülmecid Karakolu'nun resmini çizdim, yazıya döktüm ve 2003'te yanıp gitti. Bu, kendimize yaptığımız bir ayıptır. Bunu gelecek nesillere anlatamayız.
    /

  4. #4
    Serendipity AnacondA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2004
    Mesajlar
    1,484
    Karizma Gücü
    0

    Bir öykücünün öyküsü

    'Kendi Yatağını Çizen Öyküler', Cemil Kavukçu'nun yaşamını merak edenler için kaçırılmayacak bir kitap. Kavukçu'nun yanıtları, çok güzel birer öykü niteliğinde.

    Yazarların özel yaşamları bilinmeli midir? Yalnızca yazarların mı, günümüzde bütün sanatçıların özel yaşamları merak edilir oldu. Hatta şarkıcıların hayatlarını izleme, bunları fotoğraflar eşliğinde yayımlama konusu neredeyse bir sektör yarattı kendisine. Doğrusu bu medyatik sanatçılar da hiç yadırgamadılar bu durumu. Öyle ki, evlerinden hazırlıklı çıktılar bunun için, takıp takıştırdılar, süslenip püslendiler, sözleri de edildi epey. Ben başından beri hiç merak etmedim sanatçıların özel yaşamlarını. Hele yazarların... Salinger gibi gizemli yazarların bile. Gerçi onun, Salinger'in yaşamını merak ettim, ama doğrusu bilmek de istemedim hani. Yazdıkları ortada, ama bunlardan sonra bir şeyler yazdıysa, işte asıl onları merak ettim. İyi yazarların yapıtları mücevher gibidir. Bu yüzden, elbette yapıtın çokluğu değil önemli olan ama ne kadar çoksa o kadar iyi değil midir? Dünyamızı daha da zenginleşmez mi? Ama bırakalım da özel yaşamları onlarda kalsın. Ortaya çıkmıyorsa, onun bu tutumuna saygı gösterelim, açık ki tersi olsa acı çekecektir, ne hakkımız var buna?
    Kemalettin Tuğcu örneğin... Tuğcu yazarak kendisine yeni bir dünya yaratmıştır. Fiziksel özrü yüzünden dışarıya çıkmamış, çıkmak istememiş, dışarıdaki dünyayı kağıt üzerinde yeniden kurmuştur. Yazmak onda böyle özel bir eylem olunca doğal olarak yazdıklarını yayımlamak yerine yakmış uzun süre. Dışarıya çıkmayı reddediyor, düşsel bir dünya kuruyor, ama bu düşsel dünya, yazdıklarını eline alıp her okuduğunda kendisine dış dünyayı anımsatarak yeniden acı verdiği için bu kez onları yakıyor. Yazarın kendi kendini yakması gibi bir şey bu. Kendi içinde yok olup yeniden doğan bir yaşama tutkusu. Tuğcu'nun yaşamı ile yazınsal eylem arasında düşündüm de neler yazılabilir. Hakkıyla incelenmemiştir Tuğcu.

    Yepyeni bir dil

    Sevdiğim yazarların kaleminden anı kitaplarını okumayı severim. Ama yine de yazarları tanımaya pek merakım yoktur, kitaplarını sevdiysem hele. Büyünün bozulacağından korkarım. Kitaplarımın çıkmaya başlamasından sonra da sürdü bu duygum. Bu kez de okurlarımla karşılaşmaktan çekinir oldum. Karşılaştığımda da kendimi yakalanmış hissettim. Anı kitaplarına ilgim artıyor. İyisi, yazarla bu şekilde bir karşılaşma. Tabii yazarın kendini burada idealize etme olasılığı olacak, bu kadarı olur.

    Şimdi bunlara bir de 'nehir söyleşi' kitapları ekleniyor. Şu son birkaç yıldır, yazarlarla, başka sanatçılarla yapılan söyleşilerin kitapları art arda yayımlanır oldu. Bunlardan biri de Kendi Yatağını Çizen Öyküler, Bir Cemil Kavukçu Portresi adlı kitap. Cemil Kavukçu'yu Uzak Noktalara Doğru ile okumuştum ilk. Kanımca hâlâ en güzel kitabı da odur. Kitabı okuyunca, özel, yalın, üzerinde iyice çalışılmış bir dili olduğunu görmüştüm. Olay öyküleri anlatır gibi görünüyordu ama yine de o sınıfa sokulamazdı. Öykücülüğümüz için yepyeni bir dilin, bir anlatım yönteminin geldiğini hemen anlamıştım. Uzak Noktalara Doğru ile Orhan Kemal'in Avare Yıllar'ı arasında bir yakınlık görürüm. Kavukçu'nun öykümüze kazandırdığı kahramanların ilk örnekleri sanırım Orhan Kemal'in o kitabında da en güzel biçimiyle bulunur. Baba Evi, Avare Yıllar, Arkadaş Islıkları...

    Kendi Yatağını Çizen Öyküler, Cemil Kavukçu'nun yaşamını merak edenler için kaçırılmayacak bir kitap. Kavukçu, Tülin Er'in sorduğu soruların her birini birer öykü lezzetinde yanıtlamış. Bu yanıtları okuyunca öykülerdeki yaşanmışlığın, canlılığın nereden geldiğini daha iyi anlıyorsunuz. Kavukçu çocukluğunu, ilk gençliğini İnegöl'de geçirmiş. Bu küçük taşra kasabası, Kavukçu'nun yetiştiği yıllarda, anlaşılan o ki o eski haliyle kalsa daha iyi olacakmış. "O yıllarda iki büyük kütüphane vardı", diyor Cemil Kavukçu. Zorlu sınav haftalarında gidip ders çalıştıkları kütüphaneden. Üstelik zengin bir dermesi varmış bu kitaplıkların. Bugün bunlardan daha büyük olanı, İshakpaşa Kütüphanesi, İnegöllüler'e Kuran kursu olarak hizmet veriyormuş. Yine Niyazi'nin sinemaları dedikleri iki yazlık, iki de kışlık sinema varmış o yıllarda. Şimdi İnegöl'ün nüfusu arttı, kasaba göç alarak iyice büyüdü ama ne sineması var ne kütüphanesi.

    İnsan sormadan edemiyor. Hangisi taşra? Eski İnegöl mü, yenisi mi? Ama daha önemlisi şu. Değişen, kasabanın, kasabaların görünüşü değil yalnızca. İnsan değişiyor. Doğadan kopmuş, iletişimsiz, anlayışsız, sevgisiz kuşaklar mı geliyor. Bunu kendi kendimize soralım. Kavukçu, İnegöl'deki değişimi bakın nasıl anlatıyor: Müdür odasının yanında kuyruklu bir piyano vardı. Cumartesi günleri müzik öğretmeni piyano çalardı. Dinlerken kendimden geçerdim. Evlerin çoğunda büyükbaş hayvan bakılırdı. İnekler sabahları erken saatte evden çıkarılır, çobana teslim edilirdi. Akşama kadar uçsuz çayırlıklarda otlarlardı. Akşamüzeri 'sığır dağılırdı'. Sürü halinde otlağı terk eden hayvanlar arkalarında bir toz bulut bırakarak kente girerlerdi. Her inek kendi evini bulur, evin kapısı kapalıysa boynunu ileri doğru uzatıp böğürürdü. Taş avlular tezek ve saman kokardı(s. 21).

    Herhalde o yılların Türkiye'sinde 'doğa sevgisi için' değil de 'doğayla birlikte' bir kentsel yaşam sürülmekteydi. Aslında doğayla barışık bir yaşantının mümkün olabileceğini Türkiye Cumhuriyet'in ilk yıllarında göstermektedir. Ortaokulun müzik öğretmeni piyano çalar ama her evde bir ahır bulunur. Köy Enstitüleri'ni de bu yaşam biçiminin bir örgütlenmesi olarak görmek gerekir. Ama bir süre sonra anlayışın değiştiğini göreceğiz:

    Şimdiki İnegöl ise birbirine benzeyen, kentleşememiş obez kasabalardan biri: Geniş caddeleri, çok katlı yapıları, büyük marketleri, yoğun araç trafiğiyle büyük kentlere benzese de kültürel bir altyapısı yok. Nüfusu yüz binin üzerinde. Büyük bir organize sanayi var. İşçileri fabrikalara taşıyan servisler var. Bu arada, tarıma elverişli alanlar imara açıldı. Meyve bahçeleri bir bir yok oldu. Sebze ekilen alanlar da öyle. Hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktı tabii. Ama bütün bunlar bir plan program çerçevesinde olabilirdi. Çocukluk dönemine ait bir iz bile bulmak beni heyecanlandırıyor. Bütün o sokakları, evleri, bahçeleri uydurmadığımı, onların bir zamanlar gerçekten var olduğunu o zaman anlıyorum.

    Çevrenin dilin oluşumu üzerindeki etkisi bugün artık iyi biliniyor. Türkiye'de yaşam biçiminin değişmesiyle yazınsal dilin değişimi de başlamıştır. Cemil Kavukçu'nun yazdıklarına bakınca, doğayla uyum içinde bir dil görebiliyoruz. Ama bu dili oluşturan şeyin İnegöl'ün eski güzel doğası olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Kavukçu öyküleriyle bize kaybolmaya yüz tutmuş bir insan topluluğunu anlattı, biz de ülkemizin insanlarının kimi özelliklerini unuttuğumuz için içimizde bir yenilenme hissettik.

    Yazarın anıları, konuşmaları okuru ister istemez edebiyat üzerine yeni düşüncelere sürüklüyor. Bu bakımdan anı kitaplarının ve böyle güzel nehir söyleşilerin yararı büyük. Okura kimi tutkuların daha önce nasıl yaşandığını gösteriyor böylesi kitaplar, biraz da yol gösteriyor ona. Hele 'gerçek yaşam' modasının alıp yürüdüğü günümüzde. Durum gösteriyor ki 'gizem' gittikçe yok oluyor çağımızda.

    Everest Yayınları
    /

  5. #5
    Serendipity AnacondA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2004
    Mesajlar
    1,484
    Karizma Gücü
    0

    Filiz Kansu’nun yaşamı gerilim romanı oldu

    ‘İçinde 10 kadını birden barındırıyor’ dediği Filiz Kansu’nun hayatını romanlaştıran Tuna Serim, kitabı yazarken hayli zorlandığını söylüyor.

    Anarşist eylemleri, ressamlığı, Kürt İdris’in oğluyla yaptığı aşk evliliği...Tüm bunlar Kansu’nun gerçek yaşamı. Bir gerilim filmi gibi. Kitabın bant çözümünü yapanları bunalıma itecek kadar da etkileyici.

    Gazeteci-yazar Tuna Serim, sosyetik antika kaçakçısı Filiz Kansu’nun hayatını romanlaştırdı. Kendi kurgularıyla Kansu’nun hayatını ‘Tek Bacaklı Kızıl Balerin’ isimli romanında anlatan Tuna Serim, sorularımızı yanıtladı.

    Kitap neyi anlatıyor?

    Bu kitabı yaşamı maceralarla dolu Filiz Kansu’yu baz olarak alıp, bir roman şeklinde yazdım. Filiz Kansu’yu tanımak gerekirse, öncelikli olarak bir anarşist ve terörist, arkadaşları ile birlikte bir gemi kaçırmış; ardından sergiler açmış, fotomodellik yapmış. Bunları yaparken onun sıradan bir kız olduğunu düşünme sakın, o bir komünist.

    Hep uçlarda dolaşmış, ardından sosyeteye girip antikacı olmuş. Başı antikalar yüzünden derde girmiş. Elindekilere devlet el koyduğu için beş parasız ortada kalmış. Daha sonraları yeraltı dünyasının ünlü ismi Kürt İdris’in oğlu Doğan Özbir’le evlenmiş.

    Onu kendi beyninde yarattığı kahraman tiplemesine oturtup, kahramanı ve en büyük aşkı ilan etmiş. Bir komünist ve bir ağa oğlu... İkisi arasındaki tezat dikkatini çekiyor mu? Şimdilerde bu aşk da sıfırlandı. Hep uçlarda dolaşmış, kanser olmuş, ardından çok büyük bir trafik kazası geçirip, bacağı kesilme tehlikesi ile karşılaşmış. İşte Filiz böyle bir kadın.

    Yazarken ne gibi sorunlar yaşadınız?

    Yaşayan birinin hayatını romanlaştırmak dünyanın en zor işi. Hele de böylesine değişken bir kadını yazmak. Bugün áşığım dediğine, yarına nefretle bakabiliyor. Durmadan kimlik değiştiriyor, içinde belki de on kadını birden barındırıyor. Bu kadınlarla yetinse yine iyi. Geçmiş yaşamları da sürekli onunla birlikte. Kitaba başladıktan sonra tam dört kere baştan sona değiştirmek zorunda kaldım. Çünkü değişim devam ediyordu; sonunda bir noktada durmayı başardım.

    Benzer taraflarınız var mıydı?

    Bir başka sorun, aramızdaki aykırılıktan kaynaklanıyordu. O ne kadar maceracıysa, ben o kadar duran, oturan bir kadınım. Bu nedenle yazıya başlayamadım. Onun kimliğini hissetmeden, yaşamını roman yapmak imkánsızdı. Tam altı ay notlar üzerinde çalışıp, tek satır yazamadım. Ve bir anda, hem de en beklemediğim anda, onun gibi düşünen biri oldum. Ve o andan itibaren de Filiz’in başına gelecekleri hissetmeye başladım. Bazen ‘Dikkatli ol’ diye telefon açtığımda, düşündüklerimin, uykularımı kaçıran korkunç olayların başına geldiğini duyup, şaşırıyordum. Bu sessiz iletişim, geçtiğimiz hafta bitti. Çünkü roman da bitmişti. Onun kimliğine zor girdim, çabuk çıktım.

    Bantları deşifre ettirdiğiniz iki kişi ruhsal bunalıma girmiş...

    Onunla üç ay her gün görüştükten sonra doldurduğum bantları deşifre etmesi için bir genç kıza teslim ettim. Daha önce de böyle çalışmalar yapan profesyonel biriydi. Ancak birkaç gün sonra onun işi yapamadığını, sadece bir bandı dinlediğini ve sonunda depresyon geçirip, tedaviye girdiğini haber aldım. İkinci kişi de aynı sorunları yaşayınca, bantları kendim deşifre ettim.

    Neden bunalıma girmişlerdi? Sanki bu bir gerilim romanı gibi...

    Evet, bunlar ilginç. Çünkü romanı yazdıktan sonra okuyan tüm kişiler bunun çok başarılı bir gerilim romanı olduğunu söylediler. ‘Gerçek bir yaşam nasıl gerilim romanı olur’ deme. Kitaptaki benim kurgum olan gerilim, bazen Filiz Kansu’yu bile şaşırtıyor.

    Her anlattığını yazdınız mı?

    Kitapta bazı bölümleri Filiz Kansu’nun başı derde girer diye koymak istemedim. İnsan yaşamını yazdığı kişinin sorumluluğunu da hissediyor. Ama o hepsini koymam için diretti. Bu kitaptaki sivrilikler onu rahatlattı, kitabı çok sevmesine yol açtı.

    Özetle bu kitapta neler var?

    ‘Tek Bacaklı Kızıl Balerin’, gerçek yaşamdan alınmış bir roman. Yani anı kitaplarıyla en küçük bir ilgisi yok. Roman bir gerilim kitabı; içinde ölümün, ölülerin, dehşetin dolaştığı farklı bir kitap. Yazarken kendimi onun yerine koymam, onun gibi düşünmemi sağladı. ‘Bir daha gerçek yaşamları yazar mısın?’ diye sorsan, cevabım ‘Asla’ olur. Kim olursa olsun, yaşayan birinin yaşamını yazmam. Nedeni, sürekli değişmesi, sürekli farklılaşması... Beş ay önce bu kitabı hiçbir zaman bitiremeyeceğimden korkuyordum. İlle de bitmeli, ama bitmiyor. Bitirdiğim anda huzura kavuştum ve Filiz Kansu da, yazdıklarım da bana yabancı geliyor. Sanki onu tanımamışım, sanki kitabı ben yazmamışım gibi.
    /

  6. #6
    Serendipity AnacondA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2004
    Mesajlar
    1,484
    Karizma Gücü
    0

    "Kadınlar aşkta erkeklerden daha anarşist"

    Güler Kazmacı'nın yeni kitabı "Anarşist Bir Kadının Aşkları" çıktı. "Hepimiz biraz anarşistiz" diyen Kazmacı, "Kitabımdaki kadın ben değilim. Ben ne küfür ederim ne kavga severim. İlişkilerimde erkeği merkez alırım; o ne yer, ne sever diye düşünürüm" diyor!

    Güler Kazmacı yeni kitabı
    "Anarşist Bir Kadının Aşkları"nda (Nokta Kitap) aşkı arayan radikal bir kadını anlatıyor. Entelektüel ve eşitlikçi görünen ama yatağa girdikten sonra maço yüzü ortaya çıkan erkekler, "anarşist kadın"ın hicivlerinden nasibini alıyor.

    Kazmacı kitabının önsözünde ve röportajda özellikle vurguluyor, "Romandaki kadın ben değilim, gerçek anarşist kadınların yaşamından yola çıkarak yazdım!" diye.

    Kitabınızdaki radikal kadın sosyoloğun erkekleri ağır eleştiren ifadeleri, insanın aşka olan inancını sarsmıyor mu?

    Romandaki "anarşist kız" gerçek, saf aşkı arıyor. Çıkara dayalı, evlilik sigortası gibi olmayan ilişki istiyor. Aşağıladığı bir erkek tipi var: Kadınları sadece yatmak için gören, yattığında kimliğini geliştirmiş gibi övünç duyan. Tepkisi, kadınlara sadece yatakta avlamak üzere bakan erkeklere.

    Anarşist kadın cinsellikle aşkı karıştırıyor mu?

    Kadın ve erkek arasında cinsellik yoksa, aşktan bahsedilemez ki. O arkadaşlık olur ya da platoniktir. Eğer bir adamla sevişiyor, cinsellik yaşıyorsan ilişkidir. Cinselliği konu etmeden bir aşkı, bir hayatı anlatmak mümkün değil. İlginç olan, kadınlar bir adamla çıkmaya başlarken, kaprisli, umursamaz olurken; yattıktan sonra beklentisi artıyor. Çünkü ele geçirildiğini düşünüyor. Erkek de yattığı kadını elde etmiş sayıyor.

    Ama "anarşist kız"ın içindeki öfke öylesine büyük ki, birlikte olduğu erkeklere "önden kuyruklu" gibi ağır sözler sarf etmekten çekinmiyor.
    "Önden kuyruklu" lafının patenti bana ait değil, Oriana Fallaci'nin "Doğmamış Bir Çocuğa Mektup" kitabında geçer. Anarşist kadın elbette çok öfkeli, ikiyüzlü ilişkilere ve evliliklere karşı. Sevmediği erkek tipine kızgın. Romandaki sözler de anarşist kadının. Ben ne küfür ederim ne kavga severim.

    Kitabınızın önsözünde bu kadından söz ediyorsunuz...

    10 yıl önce tanışmıştım. Benden çok gençti. Zaman zaman görüştük de. Çok dinledim onu. Ancak roman baştan sona ona ait değil. Sayısız anarşist kadından da kolajlar var.

    "Aşkı ne kadar çok bilirsen o kadar korunursun diye bir kural yok"

    10 yıl önce tanıdığınız bir kadının hikayesinden yola çıkarak roman yazma fikri ne zaman aklınıza geldi?

    Durun daha neler çıkacak. Bu kadar yılı boşuna yaşamamaya çalıştım. Kimsenin görmediğini görür, depolarım. Senelerce psikoloji ve sosyal psikoloji okudum. Zaten felsefi temelim var. Gençliğimde sol örgütlerin içindeydim. Benim de sisteme, köhne, çirkin, insanın özünü aşağılayan, duygularını yok eden, güzel yanlarını iğfal eden şeylere karşı çıktığım noktalar var. Hepimiz bir miktar anarşistiz bence!

    Aşkın kuralı var mı? Anarşist kız, kendince yöntemler geliştirmiş ama sonra kendisi mağlup oluyor, aşka düşüyor...

    "Bir erkeğe şöyle davrandığımda hizaya getiririm, böyle yaparsam aşık ederim" diye ne kadar iddia ederse etsin, sonuçta hiç beklemediği bir anda kendi de aşık oluyor. Çünkü "aşkı ne kadar çok bilirsen, o kadar korunursun" diye bir kural yok. Bence aşkın kendisi anarşist! Çünkü aşık insan hayatında her türlü değişikliği, yıkımı yapabilir. Evli olan ayrılır. "Şunu yapmam" diyen yapar. Hem kadınlar erkeklerden daha anarşist bence!

    Anarşist kadın tipi nasıl olur?

    Evlilik iyi gitmiyorsa düzeltmeye çalışan kadındır, gidişatı önceden görüp yıkan, bitiren yine kadındır. Kadınların yüzde 99'u erkeği değiştirmek üzere yola çıkar; hayatı değiştirmek, daha konforlu ve iyi hale getirmek için çalışır. Gerektiğinde ailesine ve topluma kafa tutar.

    "Anarşist kadın"ın erkeklerden beklentisi nedir?

    İlk sevgilisi alttan alıp ne istese yapıyor, sonrakiler kadını av olarak gören, seks için araklamaya çalışan olarak davranıyor. Onu anlıyorum. Çok entelektüel, kadına değer veriyormuş gibi davranan ama birlikte olduğunda seni de bir çetele olarak kenara yazan adamlar; ona tepkisi.

    "İnsanları sarsmak, rahatsız etmek, düşündürmek istiyorum"

    Sizi, romanınızda genel aşk romanlarından farklı tarzda yazmaya iten sebep neydi?

    Aşkı iyi yazanlar, kötü yazanlar var. Ama genelde romantik bir söylem tutturuyorlar. Kişilik çözümlemeleri, aşk, ayrılık acıları gibi. Ben kadın erkek ilişkilerinin hayatın temeli olduğuna inanıyorum. Bunun için, buradaki arızalara, çürümüşlüklere, köhnemişliklere parmak basmazsak iyileşeceğine inanmıyorum! İnsanları sarsmak, rahatsız etmek ve düşünmeye sevk etmek istiyorum. İlk kitabım "Arızalı Erkekler" yerine romantik aşk öyküleri de yazabilirdim. Ama başka bir kulvarda yazıyorum. Çünkü kadın-erkek ilişkisi sağlıksız toplumlar, sağlıklı hale gelemiyor.

    Kadın-erkek ilişkilerini genelde sağlıksız mı buluyorsunuz?

    Ne Doğulu ne Batılıyız, arada kalmışız. Batı'da bir adam "yattım" diye bir kadını av olarak kabul etmez. Ya da "Oh yaşasın, seni de götürdüm" havasında davranmaz. Kültürel yapı da bundan çok etkileniyor. Sağlıksızlık çok olduğunda evlilik de çocuk yetiştirme de sağlıklı olmuyor.

    TRT'de çalışırken de böyle bir kitap yazabilir miydiniz?

    Yazma kapasitem hep vardı ama TRT izin verir miydi, bilmiyorum. Pek bilinmez ama TRT'de mizah oyunları da yazdım. Türkiye beni konuşurken tanıdı ama ben konuşmadan önce yazıyordum. Ölünceye kadar yazmak istiyorum.

    "Evliyken iyi bir eş olurum, ilişkimde dominant değilim"

    Evlilikle ilgili görüşleriniz neler?

    Evlilik seven bir kadınım. İki kez evlendim, iki de gayri resmi ilişkim oldu. Aşık olsam yine evlenirim. Sevgi ve saygı duyduğum insanla birlikte oldum, bittiğinde ayrıldım. Yine, sevgi saygı duyduğum biri olunca birlikte olurum ama bu kez ilişkimin sürekli olmasını isterim. Hayat arkadaşlığı benim için çok önemli, onunla yaşlanmayı da dilerim.

    Kendinizi eş olarak nasıl tarif edersiniz?

    Fazlasıyla iyi bir eş oluyorum. Erkeği merkez alırım; o nasıl mutlu olur, ne yer, ne içer, neden hoşlanır, hoşlanmaz diye bakarım. İlişkide dominant değilim.
    /

  7. #7
    Serendipity AnacondA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2004
    Mesajlar
    1,484
    Karizma Gücü
    0

    Varoluştan bugüne kadın

    'Kutsal ??????den Bakire Meryem'e Toprak ve Kadın', insanın varoluşundan günümüze tanrıçalaştırılan, lanetlenen, ??????leştirilen ve nesnelleştirilen kadın bedeninin, toplumsal hayatta yol alışını özetliyor.

    Birkaç milyar yıl önce "tanık olmadığımız bir sahne sonucu meydana geldik". Erkek vardı, kadın vardı. Ancak milyon yıllar geçtikçe erkek ve kadın ilişkileri karmaşık bir hâl alıverdi. Toplumsal hayata geçen insan, cinselliği içinden çıkılmaz bir duruma getirdi. İnsanoğlu bütün bu karmaşıklığa sebep olurken, beden her şeyden habersiz, sadece kendisine yüklenmiş görevleri yerine getiriyordu... Önceleri bereketin simgesi, kendisi gibi doğurgan toprakla özdeşleştirildi kadın. Adına kutsal mekânlar yapıldı, bu mekânlarda ona tapınıldı.

    Peki uygarlık tarihi boyunca toplumsal cinsiyete bakış nasıl şekillendi? Emre Caner kitabında bu mevzuya açıklık getiriyor. Kitap, toplumsal cinsiyeti ve kadın bedeninin toplumsal hayattaki yerini açıklarken, şehvetin doğası, cinsel baskı ve iktidar ilişkisi, erkek egemenliğinin tarihsel dayanakları, anaerkil dünya miti, mülkiyet fikrinin cinselliğin paylaşımcı özünden götürdükleri, dinsel inançların baskıcı bir ahlâk anlayışı oluşturmadaki rolü gibi birçok önemli soruya cevap arıyor. Uygarlık tarihi boyunca pek çok şeyin değiştiğinin ama ataerkil temelin hiç değişmediğinin vurgulandığı kitap, yaşadığımız çağın, küresel kapitalizmin, kadın bedeni üzerindeki hakimiyetine dikkat çekiyor.

    'Kutsal ??????den Bakire Meryem'e Toprak ve Kadın', insanoğlunun tarihinde birçok farklı ve değişik role sahip kadının, tapınılan olmaktan tapınılanın sahiplenilmesine doğru gidiş serüvenini birçok kaynak eşliğinde özetliyor.

    SU YAYINLARI
    /

  8. #8
    Serendipity AnacondA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2004
    Mesajlar
    1,484
    Karizma Gücü
    0

    Tanrım beni baştan yarat

    Feminizmin amacına ulaşıp ulaşmadığı konusundaki belirsizliğin hüküm sürdüğü bugünlerde kim ne derse desin iş hayatına bir kadın olarak başlamak bir adım geriden başlamak demektir. Bu kesin. Hele de pek güzel bir kadın değilseniz. Hele hele bir de şişman, çok şişman bir kadınsanız...

    Sadece iş hayatında değil sosyal hayatta da pek çok zorluk sizi bekler kapının arkasında. Evin içi ise belki daha da beter, her hafta kilo verip veremediğinizi kontrol eden, bunun için sürekli dertlenen bir anne mesela... Ya da sizden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışan incecik ev arkadaşları. Aşkın ise lafı bile komik gelir, acı acı gülümsetir, kim bilir... Tabii kilo bir sorun mudur, herkes zayıf olmak zorunda mıdır ya da şişman insanlar illa mutsuz mu olmalıdır, popüler kültürün bedenimize uyguladığı baskının sonu gelecek mi? Bunlar tartışılır. Ama söz konusu kişimiz, yani romanımızın kahramanı Jemima Jones, tartışmasız bir şişman ve bundan dolayı berbat bir hayatı var. Tabii ki bir roman kahramanı olduğu için bazı değişimlere gebe. Önce değişimden önceki hayatından söz edelim.

    Mucize geliyorum demez...

    'Tanrım keşke incecik olabilseydim...', işte böyle bir dilekle başlıyor hikâyesine Londra'nın en kıytırık gazetesinde çalışan Jemima Jones. Kuvvetli bir yazma yeteneği olmasına rağmen görüntüsü nedeniyle bu gazetenin 'Püf Noktası' köşesini hazırlamaktan sorumlu. Âşık olduğu Ben Williams da bu gazetenin bir elemanı ve elbette hızla yükselmekte, yükseldikçe de zaten uzak olduğu Jemima'dan ışık hızıyla uzaklaşmakta. İş ve aşk hayatında müzmin bir başarısız olan kahramanımızın ev ve aile hayatı da berbat bir durumda. Jemima tam bir asosyal, çünkü kimse onun kadar şişman bir insanla yan yana görünmek istemiyor, en azından o bundan emin ve günlük hayatını bu bilinçle yaşıyor. Jemima'nın hayatına, tek amacı zengin bir erkek bulup evlenmek olan iki incecik ev arkadaşı da eklenince, tablo daha da kararıyor. Ta ki...
    Aslında en azından başlangıçta birden bire olan bir şey yok ortada. Önce Jemima'nın hayatına internet giriyor. İnternetle birlikte gazetenin en güzel kadını Geraldine ve Ben Willams ile yakınlaşmaya başlıyor. Birazcık sosyalleşme Jemima'nın iştahına da yansıyor mucizevi bir şeklide. Farketmeden birkaç kilo verdiğini anlayan kahramanımız bu durumun üstüne gitmeye karar veriyor ve Ben'le olan diyaloğundan kaynaklanan sürekli heyecanı işini kolaylaştırıyor.

    Sonrası bildik hikâye gibi gelebilir size ama Jemima talihsizliğinde bir insansanız eğer ve başında yağmur bulutuyla gezen Charlie Brown hayattaki idolünüzse; bilirsiniz, hiçbir şey göründüğü gibi kolay değildir. Jemima'nın zayıflaması aylara yayılan bir süreçtir ve bu zaman içinde iyi arkadaş olduğu Ben, çoktan gazeteden ayrılmış ve ünlü bir televizyoncu olma yolunda ilerlemiştir. Yani onun zayıfladığını bile farkedememiştir. Bu arada internette tanıştığı Brad'le sevgili olma yoluna giren Jemima'nın yolu Los Angeles'a düşmek üzeredir.

    Zayıf daha da zayıf

    Evet, bu noktada mucize gerçekleşmiştir; Jemima Jones zayıf bir kadındır artık ve zayıflamak hatta daha da zayıf olmak tuzağına düşmüşler kervanındadır. Ve Los Angeles, incecik melekler şehri... Bay mükemmelle geçirilen rüya gibi günler... Ama ortada bir tuhaflık vardır. Bu, İngilizlerin meşhur bestseller yazarı Jane Green'in okuruna hazırladığı bir tuzaktır aslında. Burada söylemek olmaz ama Brad'in sırrı ortaya çıktığında Jemima'nın içine düştüğü ironik durum, modern insanın şişmanlık bağlamında oturup üstünde ciddi ciddi düşünmesi gereken en önemli mevzulardan biridir. Erkekler gerçekten sadece zayıf kadınlarla mı ilgilenirler? Yoksa zayıf kadın imajı, kadın dergilerinin yarattığı, olmayan bir dünyanın giriş kapısından ibaret midir?

    Şişmanlık ve zayıflık üzerine bugüne kadar sorulmadık bir soru, söylenmedik bir şey kaldı mı bilmem ama 'Tanrım Keşke İncecik Olabilseydim'in yazarı Jane Green'in hikâyesinin gayet keyifli olduğu bir gerçek. Üstelik romanın adına da aldanmamalı, çünkü şişmanken zayıflayan ve bu nedenle mutlu olan bir kadın hikâyesi değil söz konusu roman. Bridged Jones'un umutsuz hikâyesine de hiç mi hiç benzemiyor.

    Bitirmeden son bir not: Bu romanı okurken Jemima Jones'un zayıflama programı ve istikrarlı gidişatına kapılıp gerçekten zayıflamak ya da en azından yediklerine dikkat etme konumuna erişmek olasılık dahilinde. Zayıflamak isteyenlere yine de duyurulur..
    /

  9. #9
    Serendipity AnacondA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2004
    Mesajlar
    1,484
    Karizma Gücü
    0

    Hızlı yaşadı iyi yazdı

    Françoise Sagan, ardında büyük bir ün, ve bir sürü vergi borcu bıraktı.

    Kendini bile ciddiye almayan, hayatı hızlı yaşamayı seven Françoise Sagan, 69 yıllık yaşamına 50'ye yakın kitap sığdırmayı başarmıştı.

    Dünyaca ünlü Fransız yazar Françoise Sagan geçen hafta akciğer rahatsızlığı nedeniyle kaldırıldığı hastanede, 69 yaşında hayatını kaybetti. Kimileri bu ölümü erken bulmuştu ama Sagan hızlı yaşayıp, hayatına çok şey sığdırmayı başarabilmiş insanlardandı.

    Françoise Quoirez 21 Temmuz 1935'te doğdu. Varlıklı ailesinin zorla gönderdiği din okulundan tembellik nedeniyle atıldı. Daha çocukluk yıllarından itibaren, önüne çıkan hiçbir engel yazıyla arasına giremedi. 19 yaşındayken 'Merhaba Hüzün'ü yazdı. Kitabı, Marcel Proust'un bir kitabından seçtiği Sagan soyadıyla yayımladı ve kitap yayımlandığı yıl yer yerinden oynadı. Françoise, böylece ikinci kez doğuyordu. Ülkede, adını daha önce hiç kimsenin duymadığı bu genç kadın, akşamdan sabaha döneminin en ünlü edebiyatçılarından biri haline gelmişti. Bu müthiş başarının arkasında, duyarlı, zeki, ağırbaşlı, içe kapanık bir kadın gizliydi. Evlendi, çocuğu oldu, boşandı, yeniden evlendi, yeniden boşandı... Ama müthiş bir hızla romanlar ve tiyatro oyunları kaleme almaya devam ediyordu. Şimdiki zamandan hoşlanmazdı, geçmiş zamanı severdi: "Yaşadığımız dönemde eksik olan şey karşılıksızlık. İnsanların haberi olmadan bir şey yapmak. Hiç bir karşılık beklemeden bir şey yapmak. Çağımız, hayatlarını herkese anlatan ve bu korkunç gerçeklik içinde sergileyen insanlarla dolu materyalist ve teşhirci bir çağ. Hayal kurmak bize kalan tek erdem. Hatta, hayal kurmak erdemlerin ilki. İnsanın kendisini başkalarının yerine koymasını ve anlayışlı olmasını sağlıyor."

    Sagan, 1984'de 'En İyi Anım' kitabını yazdı. Kitap adından da anlaşılacağı gibi bir anı kitabıydı. Hayatı boyunca karşılaştığı insanlar ve Jean-Paul Sartre, Orson Welles, Tenessee Williams gibi arkadaşlarıyla yaşdıklarını ve kendi hayatından kesitleri kaleme almıştı. Kitabında çocukluğundan, anneannesinden, anneannesinin evinden ve en çok da bu evin eski kitaplarla dolu tavan arasından söz ediyordu: "Bu korkunç ve darmadağın mekanda Delly'nin, Pierre Loti'nin, La Fontaine'in ve hatta mucize eseri üç adet Dostoyevsky'nin ve bir cilt de Montaigne'nin kitapları bulunuyordu. Burası kokusuyla, tozuyla tüm çocukluklar için (en azından buna sahip olma şansı edinebilmiş) büyülü bir tavan arasıydı."

    Sagan, kendini bile hiç ciddiye almadı ve hızlı yaşadı. İçki, uyuşturucu, *****, hızlı araba kullanma tutkusu... Biri araba kazasından, biri sirozdan iki kez ölüm tehlikesi atlattı. Ama hiç bir şey sürekli yazmasını durduramadı. 69 yıllık yaşamına birçoğu dünya çapında büyük başarıya ulaşmış 50'ye yakın kitap sığdırmayı başardı. Yalnız 'Merhaba Hüzün' tüm dünyada 80 milyondan çok satıldı. Sagan kazandığı tüm paraları hiç düşünmeden harcamıştı ve yaşamının son dönemlerini beş parasız geçirdi. Onun bu haline üzülerek yardım etmek isteyen eski cumhurbaşkanı François Mitterand, Sagan'ın uluslararası bir şirket anlaşmasında aracılık yapmış gibi 9 milyon Frank almasına göz yummuştu. Skandalın ortaya çıkması uzun sürmedi. Sagan uyuşturucu ve vergi kaçakçılığından mahkemelere düştü. Öldüğünde arkasında 50'ye yakın kitap, saygın bir isim, büyük bir ün ve müthiş vergi borçları bıraktı.

    ARSIZ KÖPEK, Françoise Sagan, Kelebek Yayınları, 2002, 150 sayfa

    GÜNÜBİRLİK ACI Françoise Sagan, Can Yayınları, 1999, 125 sayfa

    ÇARPIK YANSIMALAR Françoise Sagan, Can Yayınları, 1999, 149 sayfa

    MERHABA HÜZÜN Françoise Sagan, Gendaş Kültür, 150 sayfa
    /

  10. #10
    Serendipity AnacondA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-08-2004
    Mesajlar
    1,484
    Karizma Gücü
    0

    İclal Aydın'dan "Yaz Bitmesin"

    Türkiye'de son yıllarda oldukça ilgi çeken ve deyim yerindeyse Avrupa çapında satış rekorları kırılmasına neden olan ucuz kitap satışlarına bir halka daha eklendi.

    Gazeteci- yazar İclal Aydın'ın, Yaz Bitmesin adlı yeni kitabı. İki milyon küsüre satılan kitap, yazarın yayımlanmış köşe yazılarından oluşuyor. Aydın; kitapta, gençlik sorunlarından yalnızlığa, günlük yaşamın karmaşasından ikili ilişkilere kadar insana dair bir çok konuyu ele alıyor.

    "Sanki hiç vedalaşmamışım herhangi biriyle... Sanki artık hiç özlemiyorum... Kimseyi... Yazlıklardan ayrılanlar güneşten solmuş tişörtlerinin omuzlarında getirirlerdi küçük yaz aşkının ayrılığını... Mektuplarla, arada bir güçlükle açılan telefonlarla yaşatılırdı biraz daha... Yaz bitimi, 20 li yaşlarım başlayana dek daha derin acıtırdı kalbimi ve o zamanlar daha çabuk onarabilirdi kalbim kendini. Bir ayrılığın, uzun bir yola çıkmanın, bir şehre son kez bakmanın burukluğu ile baş etmeyi öğrendim sonunda..."

    Yazar hakkında

    Elazığlı olan İclal Aydın, medya kariyerine BRT televizyonunda yayinlanan "Hayat Güzeldir" adli TV programiyla basladi."Sicak Saatler" ve "Dedem, Gofret ve Ben" dizilerinde rol aldi. Onu daha sonra "Vizontele" ve devami olan "Vizontele Tuuba"da izledik.Ayni zamanda Vatan gazetesinde yazılar yazan gazeteci yazar, evli, ve bir çocuk annesi. Yazar'ın diğer kitapları: "Hayat Güzeldir" ve "Bitmemiş Aşklar Emanetçisi".
    /

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. İstanbul Kitapları
    2005 Konuları bölümünde Pire tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 27.07.05, 16:57
  2. Bu kez kitapları tartışılacak
    2003 - 2004 Konuları bölümünde NoiaN tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 12.09.04, 01:19

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •