Günbatımının en eflatun saatinde, lavanta tarlalarıyla ufkun buluştuğu çizgiye bakarken ‘profesyonel’ sözcüğünün çağrıştırdığı katı hakikati geride bırakmış bir insanın iç huzuru ve sakinliğiyle gevşiyorum.
Tanımadığım bir coğrafyada, daha önce benzerlerini hiç görmediğim intizamlı köylerin dar yollarında ilerlerken, pencereden içeri sızan yasemin ve gül kokularıyla ansızın bildiğim hayatımı terk edip yeni bir kimlikle bilmediğim bir hayata başlamak istiyorum. İşin, zorunlulukların, sorumlulukların konuşulmadığı amatör bir hayata. Beni sessizliğe böyle güçlü bir şekilde çeken dürtünün sebebi, elbette çoğumuzun iş hayatı denilen girdaptan kurtulduğunda hissettiği rehavet. Gümüşi saçlarıyla, boyaları dökülmüş sandalyesinde, kucağına gizlediği defterine resim yapan ihtiyar kadını gördüğümde özlediğim bir arkadaşımın amatör tarifi geliyor aklıma. O, “Amatörler yaptıkları işi bir defalığına sadece mutlu olmak için yapar ve yaptıkları iş güzel olur; profesyoneller ise sürekli kendilerini tekrar eder, mecburen” demişti.
“Profesyonel”; iş hayatında bu sözcüğü kullanmayı seviyoruz. Yabancılaşmama rağmen ben de sık kullanıyorum ve bazen kendimden şüphe ediyorum. “Çok profesyonel” olmakla mütemadiyen övünenlerin de doğrusu pek profesyonel olduklarını düşünmüyorum. Sözlükte bu sözcüğün karşısında “Keyif almak için değil, para kazanmak için yapılan iş” yazıyor. En azından bu coğrafyada anlaşılma biçimi genellikle böyle, dolayısıyla neden bununla övündüklerini de anlamıyorum aslında. Daha önce yaşadığım, birkaç gün önce ziyaret ettiğim ülkenin Avrupalı vatandaşları, bu sözcüğü daha çok mesleğinde uzman olmak, işini iyi yapmak manasında kullanıyor.
IV. HENRY’NİN YATAĞI
Puslu bir şafak vakti, işini iyi yapmaya çalışan genç bir mühendis adayıyla köy yollarında kayboluyoruz. Arabasındaki yön bulmaya yarayan alet bozulunca fena halde ümitsizliğe kapılıyor. Ben halimden çok memnunum. Amatörce yapılan bir gezinin keyfini çıkarıyorum. Onu endişeli görünce, güneşin batıdan doğduğunu hatırlatarak hep güneye doğru gidersek kaybolmayacağımızı söylüyorum. Ona yaşadığım ülkede rüzgârları işlerinde amatörce kullanan çiftçilerin hikâyelerini anlatıyorum: “Ay yeniyken ve ilkdördünün ilk yarısındayken bahar ve yaz dönemlerinde yağış olurmuş..” deyince şaşkın ve güvensiz bir ifadeyle yüzüme bakıyor. Çünkü o bir profesyonel…
Sakallı ihtiyar bir dedeye benzeyen Pirene Dağları’nın eteklerine kurulmuş bir Ortaçağ kasabasında, nehri tepeden seyrederek acele etmeden yürüyorum. 900 yıllık şatoda gördüğüm eşyalar değil, zamanın eskimeyen, geçmişi silemeyen ruhu başımı döndürüyor. Profesyonel bir hayatı tercih etme zorunluluğu böyle anlarda iyice anlamsızlaşıyor. Çok ‘profesyonel’ olduğu her halinden belli müze görevlisi bir ara dönüp bana Marie Antoienette’in resmi tarihini anlatmaya başlayınca, ben de ona Kraliçe’nin Zweig’den öğrendiğim gayri resmi tarihini anlatıyorum. Hızla arkasını dönüp benden uzaklaştığında, 500 yıl önce Protestanlara özgürlüklerini hediye ederek din savaşlarını sonlandıran ve Katolikler tarafından öldürülen IV Henry’nin yatağına gizlice uzanıyorum. Çok amatör bir davranış ama böyle anları biriktirirken çok mutlu oluyorum. Çünkü biliyorum, o anın tekrarı yok…
Sonra birkaç bina ötedeki kilisenin avlusunda bira içerek geleneksel oyunlarını amatörce oynayabilen kızlara takılıyorum bir süre. Yanımızdan geçen papaz bizi kibirli bakışlarla süzdükten sonra rüzgârdan sallanan eteklerini savurarak ihtiyar bir karga gibi meydandan uzaklaşıyor. Arkasından bakarken eteklerinden asfalta sarkan kulaklıkları görüyorum. İşi bitmiş, artık muhtemelen kilise müziğinden sıkılmış kendi müziğini dinleyebildiği amatör hayatına devam ediyor. Meydandaki ağaçlar da profesyonelce budanmış. Hepsi aynı yükseklikte ve aynı hizada resmi geçit töreninde kıpırtısız duran askerler gibi durgunlar. Aralarından koşarak geçip cennet bahçelerini andıran sessiz mezarlıklara giriyorum. Çok ihtiyar ölülerin arasında dolaşırken zihnimde uçuşan hep aynı yakıcı soru: “Nasıl yaşadılar, duygularını yaptıkları işe hiç karıştırmadan kendini tekrar eden ‘profesyonel’ bir mecburiyetle mi, yoksa tekrarlanamayan anlarla taçlandırılmış ‘amatör’ bir hayat mı?" Bakışlarım on yaşında bir erkek çocuğunun mezarına takılı kalıyor. Üzerine siyah beyaz fotoğrafını koymuşlar. Onun profesyonel bir hayat sürmeye vakti olmamış.
Saatime bakıyorum, bir an önce havaalanına gidip profesyonel hayatıma dönmeliyim. Ertesi gün çalıştığım binada bütün profesyonel toplantılar ve profesyonel iş arkadaşlarım beni bekliyor.
A. Esra Yalazan
www.insankaynaklari.com


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla