Niyetim yoktu yazmaya… İstemiyordum… Daha doğrusu hatırıma gelmiyordu. Geleceği de yok du, duyularım bana yetmeyinceye kadar…
Gözler, kalbin aynasıdır demişlerdi… Baktım, olmadı…
Sözler anlatmadı. Nutkum tutulmasa kelimeler tutuk kaldı dilimde, o da tamam olsa duyuramadım…
Kalem, altıncı duyu organı; duyularına hâkim her insanın… Neyse ki çok geç olmadan anladım.
Bir kimsenin, ne kadar kalabalık içinde olursa olsun, kendi kendisiyle konuşup, buna rağmen çevredekilerin ‘delimidir acaba?’ diye bakmadığı o muhteşem anlar… Gözlerinin ta içine değdiğim halde herkesin, ne bakıyor bu böyle demedikleri… İlle de işitsin diye çabalamadan… Yazıyorsam, gözü açılmamış bir kedinin bakışları sızlatabilir içimi… Açelyalar kokmaz ama, o an genzimi yakabilir... Beden kilidinin çilingiridir yazmak… Sonra, hangi ses yetişir ki bir yazının uzandığı yere kadar? Külhanbeyi olacaksa bile bir insan, önce yazmayı bilmeli…
Duyguların kâğıda döküldüğü bir yazı hakkında, yazarına soracağım en son soru, “burada anlatmak istediğini dile getirir misin?” Olurdu… Bir bakış öylesine dökülür ki kaleme, bak bana işte böyle deseniz bakamaz… Bir dokunuşun, kalemden kâğıda süzüldüğü andaki sıcaklığını, dokunuşun asıl hissiyatı dahi veremez… Acizlik değildir bu, aksine bahşedilmiş bir değerdir. Yazar, ne kadar dile getiremezse yazdığını o kadar yazardır bence… Okuyan ise ne kadar farkındaysa bunun o kadar anlayabilir… Bu anlamak ise dimağ ile kalp arasındaki hassas noktada oluşur...
Yazmayayım dedim, yine olmadı…
Bilmem, anlatabildim mi?
hasna/04-2007


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla





