• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
9 sonuçtan 1 --- 9 arası gösteriliyor
  1. #1
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0

    05:30 da Şüpheli Bir Garda..., (siyah arşiv)

    Bana 05 : 30 treninden bir bilet ver...!!

    "Walkman bir devrimdi. Önce büyük kulaklıklar vardı, ucu süngerlilerden. Bir yandan müziği bir yandan da dış yaşamın sesleri girerdi. Sonra geliştik... Küçük kulaklıklarımız oldu, kıkırdağın elastiki dokusunun arasında durduğunu bile hissetmediğimiz. Dışardan bir ses gelmesini istemediğimizde, sesi sonuna kadar açtık... Müziğin stereo eklemlerini kıtırdattık..."

    Versene kahrolası şu bileti... Evet... Mutlaka 05 : 30 olmalı...

    " Geçenlerde çok da fazla önemsemediğim bir masanın konuşkan yüzünde , sigara kutusundan gömlek yapan bir çocukla tanıştım. Tam kutudaki son sigarayı içmek için hamle yapmıştım ki, zıplayıverdi birden... Aldı kutuyu, içindeki tekliği bana doğru fırlattı. Bir yandan gevrek sesiyle anlatırken, bir yandan da elleriyle sigara kutusunun orasını burasını yırtmaya ve sonra katlamaya başladı. Meziyet hangi bilincin içine saklanmıştı da, kafasını çıkarıp da bakamıyordu? Katladı, yırttı, ekledi ve sigara kutusu kırmızı beyaz bir gömleğe dönüştü... Masadakiler gülmeye başladığında aklımdan görüntüler geçiyordu. Hangi filmiydi tam olarak hatırlamıyorum ama Şarlo hüzünlü bakışlarıyla çıktı ortaya. Elinde iki tane çatal, ve yumru şeklinde iki tane poğaçacık... Çatalları ayrı ayrı sapladı üzerlerine... Masanın üzerinde iki tane bacak ve nerden geldiği belli olmayan müziğin ritmlerinde dans figürleri... Masaya tekrar döndüm, sigara paketinin jelatinini açarken fısıldadım kulağına; sen masa lakırtıları arasında herhangi bir gömleğe dönüşmeyeceksin...diye... Sana söz veriyorum..."

    Kondüktör ayyaşın teki olmalı... Bileti yanlış yerinden zımbaladı... 05 : 30 treni kalkmak üzere... Makas değiştirmesi lazım geleceğin...

    "İçimde sıralanan anlamlar İstanbul trafiği gibi... Nerde tıkanacağı belli olmayan, dur kalklarla ilerlemeye çalıştığım eve dönüşler. Gözüm yine takılacak insan yüzlerine kahretsin... Yol bitene kadar kaç kişinin hikayesi vites değiştirecek, kaçının çıkmazlarından geri dönülecek, kaçı anlamsız bakışar arasında bekleyenlerin yerini alacak...

    Fantastik film kahramanlarının sihirli sözleri vardır, büyüleri, iksirleri. Belki zamanın önünde yüksek bir tonda açıl susam açıl demeliyiz yada abra kadabra dedikten sonra melon şapkanın içinden çıkacak bir kaç güvercinin kanatlarında terketmeliyiz hayatı. Bugün hayatımı avuçlarının arasına alacak hangi koltuğu, fotoğraf makinesini, çaydanlığı, mutfak robotunu, nevresim takımını, tribişonu, avizeyi, çalışma masasını dahil etmeliyim dört duvarlı yolculuğuma..."

    Vagonların arasındaki kapıların ucunda durduğunuzda, sağa ve sola sallanan yaşam gözlerinizin önüne geliyor bu trende... 05 : 30 treni az sonra küçük bir garda duracak...

    "Bazen arka bahçenin yeşillikleri arasında elimdeki kürekle toprağın teninden parçaları eşeliyorum. Aslında aynı rüyanın tekrarları gibi, bildiğim sahneler, bildiğim Tanrı dekorları... Aksesuarlar, bir beden, kol kasları, ter damlacıkları ve yan tarafta küçük bir tepe oluşturan toprak yığını. Karanlığı bildiğin halde kazmaya devam etmek ve yavaş yavaş yerin altına doğru inerken konuşabilmek hala, titrek bir kaç dizeyi dillendirmek, eskilerden bir şarkıyı mırıldanmak... Garip bir bahçe bu... Her seferinde kazdığım yerden su çıkıyor... Çamura bulanmış bir halde uyanıyorum... Rüyaya dair hiç bir iz yok, sadece odaya sinmiş toprak kokusu..."

    Rayları bilirsiniz, bir duraktan sonra hangisinin geldiğini bir kaç gidiş gelişte tutarsınız artık ezberinizde. Tren yolunun kenarlarında telefon direkleri vardır, hareket ediyormuş gibi görünen kablolarına takılır gözünüz ve bir süre izlersiniz. Sonra direkler sayılmaya başlanır, bir süre sonra iki durağın arasında kaç direk olduğu da ezberinizdedir, dönüşler de dahil. Eğer bunlar ezberinizde değilse, sadece bir yolcusunuzdur, tıpkı bir uçakta yada metrodaki gibi. Vagonun yarıya kadar açılan camını açağıya doğru çekip, yanından geçtiğiniz bir akasyanın dallarına uzanarak bir hamlede bir kaç yaprak koparmamışsınızdır...

    Tam kırk üç dakika sürdü yolculuk...

    Avuçlarımda akasya yapraklarıyla döneceğim...

    06 : 30 trenine bir bilet lütfen...


    Siyah

    Ferhat Şeker
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  2. #2
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0

    Başka bir Mevsimde.. Aynı İstasyonda...

    Bekliyorum;

    Kış treni ilerliyor... Kompartımanın içi dumanaltı olmuş, ortasından tutup aşağı doğru sürükleyerek açılan pencereden hayır yok... Her yanı buz tutmuş... Birazdan kontrole gelecek şapkalı görevli, elindeki küçük makinayla düşlerimizin üzerine bir kaç delik daha açıp gidecek... Pencerenin hemen altında ki ufak masanın üzerinde, önceki yolcular ve yolculuklardan kalma kelimeler var... Küçük bir çakının ucuyla yapılmış hissi uyandırıyor ilk bakışta... Boyanın teni sivri kelimelerle çizilmiş... Gözkapaklarının ağırlaştığı dakikalarda, raylardan gelen sancılı ritmleri geceye notalıyorum... Bir kaç istasyon daha geçilmiş olmalı diye düşünüyorum yarı uykulu bir şekilde gözlerimi açtığım anlarda...


    Bekleniyorum...

    Yüksek tavanlı salonun havadar eklemlerine doğru üflüyor ince sigarasının dumanını... İki parmak arasına sıkıştırılmış tuhaf bir geçmiş gibi... Hep erken gelir, henüz gözlerindeki kalabalıklar netleşmeden, gürültüler başlamadan... Yanına yaklaşan her işportacıya ayrı ayrı teşekkür eder, ısrar şansı bırakmaz , pazarlık payı olmayan düşleri vardır... Çantasının içine rahatlıkla sığıyordur küçük termosu, plastik bardağı yarısına kadar sıcak suyla doldurur, iki kaşık kahve atar içine... Sade ve şekersiz günleri gibidir dudaklarını öpen tat... Biri bitmeden diğeri yanmış olur sigarasının, zamansız bıraktığı boşlukları gibi değildir dumanladığı hayatının... Arada bir kenarları gümüş işlemeli küçük aynasında yoklar göz altlarını, küçük parmağıyla nazikçe dokunur kaşlarına, dudaklarına... Bir kaç saniye içerisinde tazeler düşlerini... Göz ucuyla karşı duvardaki büyük saati yoklar, sonra ince bileğindekini...


    Tren garındaki küçük kalabalık kır saçlı üniformalının düdüğüyle önce irkilir, sonra oturduları yerden kalkıp hızlı hareketlerle yürümeye başlar... Kapılar açıldığında yer değiştirir hava akımı, soğuk hızla kendisine alıştırır, bir çok tene aynı anda dokunur, göz bebeklerinin içini doldurur... Tren raylar üzerindeki ritmik senfonisini bitirdiğinde boşalır kompartımanlar... Kösele adımlar demir basamaklarda metalik sesler doğurur... Adam küçük valizi, yaktığı sigarasını dudaklarının arasına bıraktıktan sonra alır eline. Sol eliyle kafasına yavaşça yerleştirir fötr şapkasını, dar bir koridordan merdivenlere doğru yürümeye başlar... Kadın diğerleri gibi acele etmez, termosunu ve aynasını itinayla yerleştirir çantasına, sigarasını ayaklı küllüklerden birinde öldürür... Adımlarının ince topuğu yüksek tavanlı salonun içinde tıkırtılı sesler çıkarır... Hemen hemen aynı yerde göz göze gelirler adamla... Birbirlerini tanıyormuş gibidir yine bakışları, dudakları böyle bir sessizliği sonlandırmak için kıpırdanmak ister... Kadın susturur tüm seslerini ve hazırlanır karşıdan ona doğru hızla yaklaşan küçük kızı kucaklamak için... Adam tüm kelimelerini yitirmiştir zaten, koluna az önce giren genç bayanın tebessümü arasında...

    Görevli cebindeki serkisof'u çıkarır kısık gözlerle bakar... Dudaklarının arasına sıkıştırdığı düdüğü uzun uzun çalar sonra ve tanıdık gelen tüm karşılaşmalar, kendi istasyonlarında doğru hareket etmeye başlar...


    29 May



    Siyah

    Ferhat Şeker
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  3. #3
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0

    Kümelerle Kesişen Aşk Anlatıları, (siyah arşiv)

    A kesişim B. Yan yana başı boş duran iki çemberi, önce birbiriyle tanıştırıyorsun. Sonra içlerine küçük noktalar bırakıyorsun. Aşkın içlerinde tomurcuklandığını gördüğünde, içinde fidelenmiş iki çemberin kol kola girmesini sağlıyorsun. Sonra çemberler birbirlerindeki ortak özellikleri fark ediyorlar. Bazı fidelerin her ikisinde de aynı olması şaşırtan bir mutluluk veriyor ellerine. Yaşadıkları kesişimin o anlık mutluluğu, yaşamlarında asla kesişmeyecek noktalarında var olduğunu bir şekilde unutturuyor. Zaten yaptıkları ilk hata da bu oluyor…

    A kapsar B yi. Bir zaman sonra böyle bir anlaşılmazlık başlar iki çemberin arasında. Birbirlerinin yaşamlarını kapsamak zorunda oldukları hissine kapılırlar. “Kim bilir sen daha önce kaç çıtır çemberle beraber olmuşsundur” şeklindeki şakalar bir zaman sonra kapsayan gerçekleri arasında itinayla yer alacaktır oysa. Bir şekilde içlerinden birisi daha büyük bir çember olacaktır. Daha çok sevecek, daha çok üzerinde duracaktır bir geçmişin, yada anda yaşanan her şeyin. Her ikisi de fidelenen noktacıklarını görmez olacaklar, bir aşkın histe değil de gözde büyütülmesi, büyüyen çemberin içinde küçük kaldığı zannedilen diğer çemberin oksijenini azaltacaktır git gide. Zaten büyüyen çemberin içinde barınan tüm noktalar bir süre sonra etkisini gösterecek, küçük çember kendisinden vazgeçecektir. A kümesinin mi B yi, yoksa B kümesinin mi A yı kapsadığını kimsecikler bilmeyecektir.

    A bileşim B… Belki de en mantıklı tercihleri barındıran kümelerin seçimidir. Kesişen özelliklerinin haricinde kalan ve çoğu zaman fark edilemeyen özelliklerini açıkça ortaya koyan bir anlaşma yolunu denerler. Birbirlerini deli gibi seven iki çember, tüm ortak noktalarını bir köşede biriktirir ve farklı oldukları tüm yönleri olduğu gibi kabul eder. Aşkın olduğu kadardır ayrılıkları, hüznün çokluğunda elde ederler mutlulukları. Her farklığı olduğu gibi kabul ederler. Hükmetmezler aşka, hayallerine ve dahasına…

    A bileşim B kesişim C… Bazen her birleşim istenildiği gibi gitmez. Aşkın durağanlığa, sabah günaydınlarının alışkanlıklara dönüştüğü, A nın eve geç geldiği, B nin buna çok kızdığı zamanlarda başlar kırılmalar. B ceketini koklar A nın. Farklı bir parfüm kokusu, birkaç tel saç yada tenin herhangi bir yerinde unutulmuş bir ruj lekesi arar. Bir birleşimin içinde üretecekleri yerde, o güne kadar varolmuş her şeyi bir anlamda tüketmiş olmak burunlarını hassaslaştırır. Başka çemberlerin içindeki kokuları almaya başlarlar. Yaşamın bir köşesinden bir C kümesi çıkar, ya A ile kesişir yada B ile. C nin kimliği önemsizdir. Yaşamın bu kadar matematikselleştiği yerde bile A bileşim B bileşim C ye asla rastlanmaz.

    (A bileşim D) - (B bileşim C ) Bir süre önce birbirlerine aşık olan, kesişen, sonra bileşen iki çemberin, yol ayrımını çoktan geçtikleri rahat bir şekilde anlaşılır. Artık birbirlerini kapsayacak sebepleri başka kümelerde bulmuşlardır. Aynı döngüyü tekrar tekrar yaşamak için kesişir aşklar ve en olağan sebepleridir ayrılıklar.

    Nasıl devam ediyordu şarkı?

    “Mutlu olmak varken, şu dünyada… Seneler geldi dayandı kapımıza…”



    Siyah

    Ferhat Şeker
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  4. #4
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0

    Küçük Notlar Bıraktım...

    "Zor olacak kabullenmesi, dayanamayacak, bir gün çıkıp gidecek kimseciklere farkettirmeden... Hiç düşünmeyecek, bir kaç parça eşyanın an içindeki yerini... Toparladığı tüm boşluklarını alıp çıkacak o kapıdan...

    Kolay değildi ilk denklemleri yazmak. Bilinmeyenleri bir araya getirmek her ne kadar zaman almasa da bedenleri ve mimikleri akılda tutmak o kadar kolay olmuyordu. Kısa bir sarmala tutturulmuş ufak kağıtlar, not defterinin çizgili yüzü ve tek bir sayfaya sığmadığından emin olduğumuz düşler. Herhangi bir ayrılık ertesiydi, mesafeler ve hep bir kaç dakika öncesini gösteren pili zayıflamış saatlerle tutuluyordu zaman. Uyanışın ilk dakikalarında olmasa bile, aynayla karşılaşan ıslak yüzün üzerinde farkediliyordu göz altı torbaları... Sonra renk paleti açılıyordu, yumuşak püsküllerin üzerindeki renk tanecikleri dairesel bir hareketle dağılıyordu ten üzerinde. Biraz allık, düşlerin daha canlı durmasını sağlıyor, bir iki yatay çizgi bakışlarının hala keskin olduğunu gösteriyordu. Hafifçe nemlendirilmiş saçların arasında dolaşan ince fırçanın üzerinde her seferinde geçmişten bir kaç kızıl tel kalıyordu...


    Not defterinin kelimelerini karşılamak, bir günlüğü yada sabırla yazılmış bir hikayeyi, bir romanı okumak kadar kolay değildi aslında. Diğerlerinde tamamlamak durumunda kalınmıyor çoğu zaman, olsa olsa hayal perdesinin üzerine yine size benzeyen kareler düşüyor. Oysa aceleyle karalanmış bir kaç kelimenin nasıl bir yere ve zamana ait olduğu derin bir belirsizliği anlatabiliyor.

    " bir kahve içimi kadarmış sadece...kahve ve düşüncelerindeki kalabalık bitti... Soluk almakta hala zorlanıyorum"

    "..yine haber vermedi...geç kalışlarına bir anlam yüklemek çok mu cömertçe olur...?"


    Neden uzun uzadıya yazmak yerine, böyle küçük notlar karaladığını anlayacak zamanım yoktu. Her şeyiyle biriksin istemiyordu belki de, yaşadığı zaman aralıklarının özünü süzer gibi yan yana getirmişti harfleri. Kim bilir suskunluğu belki de en çok böyle anlarında çıkıyordu. Bir kaç gün sonra kitaplarının arasına sıkıştırışmış bir şekilde buldum mektubunu... İtinayla katlanmış kelimeleri koruyan zarfın üzerinde herhangi bir adres yada isim yoktu...

    "... gördüğümü sanmışım...

    Bu sefer dudaklarıma dokunamayacağın bir yerdeyim. Aslına bakarsan kimseye de söylemedim nerde olduğumu, belki de gelişimin tesadüfündedir böylesi bir bilinmezlik. Hani insan zaman zaman uzaklaşmak ister, belki de sadece bir kaç dakikalık bir merak yada normalinden daha fazla bir ilgi için. Fakat şu an durumun böyle olduğunu düşünmek yerine, içimi titreten korkularımı yaşadığımı söyleyebilirim... Kısa bir iç döküş, bir anda en derinine çektiğin bir nefes olarak düşünebilirsin yazdıklarımı. Ne de olsa kendime yazdıklarımın yabancısı gibi sokak sokak gezip içimde tanımadığım her yüze soruyorum bilmediğim bu adresi... Normal bunalımlarımdan biriside olabilir, sen düşüncesizlik de diyebilirsin belki buna, hani o umursamaz tavrın vardır ya.. İşte bu kez öyle mimiklere bürünerek okuma... İnsan gezginliğinin nerde başlayacağını tahmin edemiyor , içindeki kurtçuklar ayaklanıyor ve her isyanı kendi ellerinle bastırmak istiyorsun... Bilet ayırttırmana gerek kalmıyor yolculukların için, geçtiğin kilometreler gözünde büyümüyor, her şehirde aynı yoklukların bulunduğunu düşündüğünde inmek istediğin yerin hiçbir önemi kalmıyor. Sanki herhangi bir sona rastlayacakmıssın duygusunun verdiği o tatsız güven gibi... Anahtarlarınız diyor bıyıkları sigaradan sararmış bir adam, küçük bir çocuk valizlerini taşıyor odana kadar, cebinde bozukluk olmasına dua ediyorsun...Ufaklık gülümseyerek uzaklaşıyor, adını bile sormuyorsun...

    Gördüğümü sanmışım evet, bahsederdin ya rüyalar aleminin dipsiz yolculuklarından... Kuyruğuna masallar takılmış diye gülümsettiğin o bahçeden...Kiraz ağaçlarından, kimliksiz bir yerçekimine kapılmış üç elmadan...Uyurgezerliğim başladığı yerde bitti sadece... Bakışlarımın altında hala aynı çizgiler var, ait olamamanın belirginleştirilmiş hali belki de...

    hoşçakalımı esirgiyorum senden..."


    Yukarıya doğru açılan sayfaları çevirerek küçük kelimelerin arasında yüzmek, böyle bir mektubun içindeki okyanusta debelenmekten daha kolaydı sanırım. Sayfayı katladım ve olması gereken yere bıraktım. Çözümsüzlüğünde kalacaktı... Belki de çok geçmiş zamanlarda olduğu gibi postalamadan önce kendisine de bir kopya çıkarmıştı...

    Kolay değildi ilk denklemleri yazmak, banyodan nasıl çıktığını hayal etmekle, mutfaktaki hangi kokuları birbirine karıştırdığını düşünerek cümlelerin iliğini boşaltmak böyle oluyordu belki de... Her ip ucu yetersizdir, meraklarını elleriyle kemirenler için ve herhangi bir sayfada karşılaşılan kurumuş bir ıslaklık habercisidir içten içe, gidişinin...

    "Zor olmamış kabullenmesi... Tek celsede yola çıkmış ama fazlasıyla dayanmış, geride bıraktığı her eşyanın anılarının arasındaki yerini ezberlemiş, içindeki her boşluğun kızıl telini ayıklamış... Küçücük notlar bırakmış içinde kendisini bulduğu her yaşam için..."

    24 May...


    Siyah

    Ferhat Şeker
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  5. #5
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0

    İliklerinde Fısıltılar...

    Kalmaz...
    Daha doğrusu bırakmazlar evet; yeşil bir çay yaprağı ve mavi ırmağın gürül gürül nefesinde öptüğüm ve sonra hiç unutamadığım bergamut kokulu gecede olduğu gibi...

    Sakinleştim sonra; adını hatırlayanları yalancı çıkardım...
    elbiselerini...
    iliklenmiştin, sadece kendine...

    Farklı bir bahar olacak demişti Tanrı belki de; ama duymamıştım, yine toparlayacaksın eşyalarını dediğinde inanmamıştım, uzakları düşünmen şu an için yersiz diye çıkıştığında iplememiştim...

    Durmadan öpüyor, durmadan değişiyordu kareler... Parfüm kokusuna bulanmış ayrıntılar vardı, kırışık nevresimin kenarından, yatağın altına doğru sarkan ince parmaklar, geceye hangi notada takıldığı belli olmayan sakin bir müzik, odanın her yanına gelişigüzel dağılmış giysiler, içi izmaritlerin mezarı tahta bir kül tablası ve bir kaç kadeh şarap tarafından terkedilmiş ince boyunlu şişe..

    Sakinleştirdim sonra; adını hatırlayanları yalancı çıkardım...
    dinginliğini...
    iliklenmiştin; sadece bir mevsime...

    Kalmaz,
    Daha doğrusu söylemezler evet, yüzüne yüzüne vurur rüzgarı fısıltıların, küçük mekanlarda bahsediliyordur isimler, bira yandaşlarıdır, zaman sırdaşları... Pencereden içeri usulca girdiğinde hiç anlamazsın aslında, içindeki müziğin sesini açmak istersin, belki biraz da rahat bırakılmak... Üst kattaki komşuların sürekli kavga eden gürültücü aşıklardır şansına... Bir ayrılığı oklava niyetine ve vargücünle tavana vurmak ve sonra şişenin kapağını sağa doğru çevirdikten sonra herşeyi unutmak...

    unutabilir misin?


    Siyah

    Ferhat Şeker
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  6. #6
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0

    Mucizeler Ofisi

    Başı bozuk yağmurların başlamasına az kaldı... Derinin üstündeki pütürlü taneleri yumuşatan nemin artmasına... Gözenekler rahatlayacak zannedersin ya hani; nefes alacak ten...

    "...tamam itiraf ediyorum tutmayın şu ışıgı gözüme gözüme... öldürdüm tüm olan biteni... kimseye de anlatmadım... "

    Karalama kitabelerde hücre içi cümleler kuruyorum... Şimdi; derken sonrayı sağıyorum memelerinden zamanın... Kova kova doluyorum; lıkır lıkır içiliyorum tamlamalarda... Saydam bir akışkanlık ama buluttan değil; haylaz bir geçirgenlik altı üstü; anlamların fırından sıcak sıcak çıkması; bazılarınınsa ters yüz edilip tekrar alevlerin karşı köşesine bırakılması sadece...

    Tornavidanın iki köşeli ucu, tek çizgilik vidayı duvarın dübelle tamamlanmış gövdesi üzerinde dairesel hareketlerle çeviriyor. İşin aslı bu değil; öncesine doğru sarmallaşan kareler gerçeği gösteriyor aslında... Herşey siyah beyaz bir çizgi romanın saman sayfalarında; konuşma balonlarının büyük harfle yazılmış hecelerinde anlatılıyor.


    "Her şey geceyle başlar... sokaklar sakinse mutlaka bir sebebi vardır sessizliğin... Birisi üşümüşse; aldatılmışsa; karalanmışsa yazgısı uykusundan uyandırılmalıdır. Rüya yada korku... Bilinç yada ironi... Gölgeler aç kaldığında bilirsin ki sadece sokak lambalarına muhtaçtır bedenler... Birisi öldürmüşse geçmişi; toprağı elleriyle kazmışsa ve herhangi bir ıslaklık görülmemişse musalla taşında sadece küçük yalanlar dolaşıyordur ardı sıra... Her şey geceyle başlar; terketmeye doğru ilerlerken tartışmalar; cam kırıkları üzerinde geziyordur yalın ayak konusmalar... Yan komşu uyanıyor; bir diğeri oklavayla tavana vuruyordur... Sabah seferine başlayan bir otobüs duraktan ilk yolcusunu alıyordur zamanın..."

    Başıbozuk yağmurların başlamasına az kaldı... Kaldırım kenarlarına biriken sessizlik, küçük akıntınlarla denize karışacak bu yoklukta... Gazetesinin ıslanmamasını isteyen fötr şapkalı adam bir kaç gün aldığı çizgili ceketinin arasına saklayacak kendinden habersizliğini... Islatmak istemediği geçmişini saklamak isterken düşürdüğü geleceğinin farkında olmayacak... Adamın ardı sıra sık adımlarla yürüyen ince topuklu; tıkırtılı adımlı kadın, sakince eğilip yerden alacak adamın geleceğini... Koşar adımlarla takip etmeye devam edecek... Aynı masanın karşılıklı bakışları arasına sızacak kahve kokusu; "geçmişinizi tanıyordum sevgili bayım; fakat şimdi isminizi bile hatırlamıyorum" diye sızlanacak parlak bir ruja bulanmış kadının dokusu... Adamın düşürdüğü tüm zamanları gülümseyerek geri verecek...

    "tamam itiraf ediyorum... ben sakladım tüm karmaşaları ve kimsenin adını bile bilmediği bir mezar taşının altına gömdüm..."

    Karalama kitabelerde hücre içi cümleleri kurmaya devam ediyorum. Zaman, kadranın milimetrik ayrılmış çizgileri üzerinde yürümeye devam ediyor.. Tatsız tuzsuz bir kovalamaca bu; tıpkı uzunca bir öpüşmenin nefessizliğinde yol alır gibi, gözler kapalı, düşler açık... Göz ucuyla bile bakmaktan utanan sevgililer gibi, titrek dizli, üzeri bol suskunlukla süslenmiş karşılaşmalar...

    Burası mucizeler ofisi...

    ve şimdi hava durumunu veriyor tüm ölümlü eklemler; "Başı bozuk yağmurların başlamasına...."


    Siyah

    Ferhat Şeker
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  7. #7
    KendindenZiyade adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-02-2007
    Mesajlar
    346
    Karizma Gücü
    0

    Kız Necdet, (siyah arşiv)

    Birinci katın demir parmaklıklı penceresinden sallanıyor ayakları. Pencereyle parmaklıklar arasında kalan o boşluğa sığıyor küçük kıçı. Parmaklıkların arası kafasının geçebileceği bir büyüklükte. Önce bir ayağını, sonra diğerini sarkıttıktan sonra elindeki kırmızı domatesin suyunu üzerine akıta akıta iştahlı ısırıklarına başlıyor yemeye. Küçük mahallenin içerisindeki onlarca evin, boyaları zamana fala karşı koyamamış demir parmaklıklı cumbaları arasında Necdet yaşamının içine kırmızı domates lekeleri bırakıyor.

    Sokaktan geçen herkes tanır Necdet’i. Ya bir bisküvinin kenarlarını kemiriyordur, yada bir mandala ip bağlamıştır balık tutuyordur. Necdet’in balıktan yana kısmetiyse, sokakta cıvıldaşan mahalle arkadaşları. En çok havanın iyi olduğu zamanlarda görünür Necdet, pencere kenarındaki tahta koltuğunda. Eğer hava yağmurluysa veya bir kış zamanıysa pencerenin camına bıraktığı küçük burun izleriyle hatırlanır. Sütçüsü, yoğurtçusu, simitçisi, eskicisi… Yani mahalleye adıma atan hemen her seyyar satıcı tanır Necdet’i. En çok da para vermeden afiyetle yediği pamuk şekerleri yapan Hasan abisini sever. Çünkü o Necdet’in hiçbir zaman parası olmadığını bilir. Evin önünde, Necdet’le kafa bulan diğer çocukların yanına çeker arabasını, bir yandan onlara pembe pamukları şekerlerken, bir yandan da Necdet’e göz kırpar; “ Ortak… Toplamışsın yine başına müşterileri… Hadi al bakalım, bu da senin…”

    Necdet’in annesi birkaç sokak ötedeki küçük bir ev farikasında, tekstil malzemelerinin kenarlarına boncuklarla işleme yapar akşama kadar. Kaç tanesini bitirirse o kadarını kazanır. Küçük boncukları renk renk ayırır, ince iplerin üzerine sıralar ve sonra onları türlü türlü giysilerin üzerine nakışlar. Eli çabuk bir kadındır, tıpkı oradaki diğer kadınlar gibi. İşyerinin sahibi hep bir gün sonra öder o günün kazanılmışını. Biten işler akşam yedi gibi toplanır sonra adam küçük pikabının arkasına attığı bir dolu poşetle firmaya gider ve alır parasını. Necdet’te küçüklüğünde görmüştür ve aşinadır gözleri. Annesi onu evde tek başına bırakamayacağı için bir iki yıl boncuklarla beraber onu götürmüştür iş yerine. Diğer kadınlarsa, onun boncuk anneleridir. Necdet biraz daha büyüdükten sonra annesi, karşı komşuları Türkan teyzeden rica eder bir akşam üstü; “ Türkan teyze, akşam ben gelene kadar Necdet’e göz kulak olur musun?” Bu soru, Necdet’in ilk dadısını buldurur. Sabah sekiz gibi Türkan teyze eve gelir, kahvaltısını Necdet’lerde yapar. Zaten iki lokma bir şey yer, yalnızlığın mideye zararını hiçbir zaman fark etmemiştir o güne kadar. Sonra ufaklık için de bir şeyler hazırlar. Annesinin ısrarla içmesini istediği sütü dolaptan çıkarır ve bir bardağa koyar gelir gelmez. Necdet uyanana kadar biraz daha ısınır sütü. Sonra bir yumurta haşlar, yanına da biraz peynir çıkarır. Necdet’in sivri bir huysuzlukla; “yemicem ben bunları…” demek gibi ne bir huyu nede şansı vardır. Annesi Türkan teyzeye sıkı sıkıya tembihler; “ Türkan teyze, bak, ne kadar ağlarsa ağlasın dışarı çıkarmayacaksın…” Annesi sabah evden ayrılır ayrılmaz arkadan kilitler kapıyı Türkan teyze, Necdet’i uyandırır ve kahvaltısını yaptırır. Ortalığı da şöyle bir topladıktan sonra televizyonun karşısına geçer, önce hiçbir bölümünü kaçırmadığı, tatlı kız Dolares’in kadersiz yaşamını anlatan dizisi başlar. Dizinin her bölümüne dökeceği mutlaka bir iki göz damlası vardır Türkan teyzenin. Ara sıra Necdet’e yapar yorumunu, Necdet’se Mario Antuan’ın Dolares’i neden aldattığını bir türlü anlamasa da saf saf bakar ekranın renkli kişilerine. Oysa Necdet’in aklı her gün başka bir şey inşa ettiği mandallardadır. Evin en çok deterjan kokan yeri arka balkondaki çamaşır asılan yerdir. Bitmiş yoğurt kaplarının içinde renkli mandallar vardır. Necdet hiç üşenmez, alır onları salonun ortasına döker ve sonra hayalinde o gün ne varsa mandallar yaşamına. Genelde küçük evler yapar, kendi evinin yanına bir garaj. Dört mandalı birleştirip arabasını park eder yanına. Diğer mandalları uc uca ekleyerek yaptığı uzun yoldan henüz gelmiştir. Bu sırada Türkan teyze, dizinin bitiş jeneriği üzerine döktüğü gözyaşlarını silmektedir. Pili zayıflamış eski kumandanın çıt çıtlı sesiyle, az sonra başlayacak kadın programından önce kanal değiştirmektedir. Necdet mandallarıyla oynamayı sürdürürken kulağına sokaktan gelen çocukların sesleri karışır. Arabasını en yakın yere park eder, camın önüne az ilerdeki sandalyeyi sürükler. Kısa boyu ancak sandalye üzerinde pencerenin koluna uzanabilmektedir. Hızlı hareketlerle pencereyi açar açmaz, sokağın cıvıltılı gürültüsü evin içine taşar. Önce bir ayağını, sonra diğerini pencereni önündeki demir parmaklıklardan geçirir ve sonra bir yandan boşlukta ayaklarını sallandırırken, bir yandan da sokağı izlemeye başlar. Mahallenin haylazları Necdet’i pencerede görür görmez bağırmaya başlarlar; “ Kııızzzz Necdet dışarııııı… Kız Necdet dışaaarııı…” Kulağında her zaman bu seslenişin melodisi kalan Necdet, arkadaşlarının onunla dalga geçmelerine alışmıştır, ama neden dediklerini asla bilmez. Çocukların mahalle arası tüm maçları burada olur, Necdet parmaklıklı tribünün en rahat yerinde hem maç izler hem de mahalle takımının en hararetli destekçisi olur. Avazının çıktığı kadar susar gol yediklerinde, elindeki elmayı daha sinirli ısırır ve her defasında ; “ben olsaydım asla o golü yemezdim…” der kendi kendine…

    “Karşı mahallenin başlattığı tehlikeli atak, orta sahanın sağından ilerliyor sayın seyirciler… Şimdi açığa doğru yapılan bir ara pasa, mahalle takımının bel kemiği Mustafa karşı koyamıyor. Sağdan ceza alanı içerisine bir muz orta, kafayı vuran bakkalın çırağı küçük Hamdi. Top yükselerek kalenin içine doğru gidiyor…. O da ne… Kız Necdet, ani bir hamleyle soluna doğru uçuyor ve yumrukluyor topu. Muhteşem bir atak ve muhteşem bir kurtarışı hep birlikte izledik sayın seyirciler. Kız Necdet kale vuruşu yapma hazırlanırken hakem saatine bakıyor ve maçın ilk yarısını sona erdiren düdüğünü çalıyor… İlk yarı skoru, bizim mahalle iki , karşı mahalle sıfır…”

    Mahalle maçlarının sonu çoğunlukla küçük kavgalarla biter ama küskünlükler bir gazoz içimi kadar sürerdi en fazla. Yukarıdaki mahallede oturan ve karşı takımın sıkı golcüsü çırak Hamdi mutlaka kendi gazozunun yarısını Necdet’le paylaşırdı. O da varsa kendi bisküvilerinden verirdi Hamdi’ye.

    Bakkalın yaşlı sahibi ölünce çırak Hamdi, Bakkal Hamdi oldu genç bir yaşta. Pencerenin demir parmaklıkları artık Necdet’in bacaklarının sığacağı kadar büyük değildi. Türkan teyze vefat etmeseydi bile de kapıyı arkadan kilitlemezdi. Annesi işi kedi evlerine taşıyalı dokuz yıl yıl kadar olmuştu ve Necdet’in dışarı çıkma özgürlüğü de o zamanlarda başlamıştı. Artık sabahları kahvaltıyı annesiyle birlikte hazırlıyordu. Beraberce yapılan kahvaltıdan sonra annesi birkaç yıl önce aldığı örgü makinesinin başına geçiyor, Necdet’se dikilecek malzemeleri ayıklıyordu. Öğlene doğru diğer kadınlar geliyor ve annesinin diktiği giysilere renkli boncuklarla işlemeler yapıyorlardı. Necdet işlerini bitirir bitirmez okulun yolunu tutuyordu. Yaşı ne kadar büyüse de mahalle arkadaşları ona Kız Necdet demeye devam ediyorlardı. Eski zamanlardan konuşup şakalaşıyorlardı bazen. Necdet hiç alınmadı isminin önüne çocuklukla yapışan o sıfatın söylenmesine, kimseyle kavga etmedi bu yüzden hatta tartışmadı bile… İsminin önünde duran o sıfatın neden orda olduğunu merak bile etmedi…


    Ilık bir akşam… Mahalle bakkalının otuz yedi ekran televizyonunda, bir mayo defilesinin ayrıntılarından bahseden haber bülteni… Defilenin sonunda, bütün güzel mankenlerle kol kola ilerleyen otuz iki yaşındaki siyah giyimli, ünlü moda tasarımcısıyla yapılan röportaja Bakkal Hamdi ve çocukluk arkadaşı bir yandan kulak kabartırken bir yandan da konuşuyorlar;

    -Hamdi…?? Bu bizim Kız Necdet değil mi?

    He…lan o valla…

    -Modacı olmuş desene…

    -Olur elbet… O kadar incik boncukla sen uğraşsaydın sen de olurdun… Adam gitti taa Almanya’larda okudu da geldi. Hem de burslu okuduydu.. Annesi de öldükten sonra buralara da uğramaz oldu tabi… Neyse işte, nerden nereye… Sana ne veriyorduk bu arada…

    -İki tane ekmek, bir kısa samsun… Şu çikletlerden de iki tane ver de bizim kıza götüreyim…



    Siyah

    Ferhat Şeker
    Dikkat edin!
    Dünya hayatı sizleri
    birbirinizi aldatmaya sürüklemesin
    ve
    O aldatıcı sizi
    "Allah"la
    aldatmasın.

    Kur'an; Lokman Suresi
    33. Ayet



  8. #8
    VAK VAK Özlem adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-04-2006
    Mesajlar
    5,251
    Karizma Gücü
    8
    24Mayısta bir hoşçakalı esirgemiş.
    Acaba pişman mı?



    -kaç yıldır bu sokaktan geçiyorsun, başka yol bulamadın mı ?
    -demek sen de kaç yıldır bu sokaktasın. hala çıkamadın mı ?...

  9. #9
    Misafir
    Ziyaretçi
    tadına doyulamz yazılar okudum..

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Askerde bir şüpheli ölüm daha
    HABERLER ve GÜNDEM bölümünde Culinary tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 24.10.11, 19:03
  2. ABD polisi şüpheli yolcuyu vurdu
    2005 Konuları bölümünde amiraL tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 07.12.05, 23:48

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •