Mümkünse Birazcık Bukalemununuz'u Rica Edebilir miyim?..."
Her bir yeniden okuma; bir okuma biçimi olarak, yeniden yazmak ya da yeniden kurmak anlamını taşıyabilir... Birinin, bıkıp usanmadan “Dr. Jivago” filmini 14 kez izlemiş olması; o insanda, filmin okunabilir anlam katmanları arasında daha da farklı tatlar içeren anlamların saklı olduğu şüphesini uyandırabilir ...
Birkez daha, birkez daha derken ne yazarının, ne yönetmeninin, ne kameramanının ya da diğer katkısı olanların, yüklemeyi düşünmediği anlam katmanları, farklı zaman aralıklarında ortaya çıkabilir...
Ayrıca her bir yeni okumada ortaya çıkabilen “Gestalt: algı yanılgıları” da zenginlik katabilir, ortaya konulan sınırları önceden belirlenmiş esere...
“Daha önce bunu niye fark edemedim acaba? Oysa ki pür dikkat izlemiştim...”
Aynı filmin tek kopyası aynı kalmakta ısrar etmesine karşın, her defasında değişiklikleriyle algılanır olması; “birisi olarak” şüphelerimin kendime yönelmesine yol açtı...
Değişen bendim... ( Ya da sendin diyelim...) Ve durduk yerde okumam değişiyordu sadece...
Umuyorum ki buraya kadar dile getirmeye çalıştıklarımla; yazının bundan sonrasının okunması yöntemine dair ipuçlarını sergilemenin amaçlandığı gözünüzden kaçmamıştır...
Sınırını henüz delmekte olduğumuz bu Yüzyıl’dan, yukarıdaki satırlarda kalan anlama bakarak aynı yolla birkez daha yeni bir okuma çıkarabiliriz belki de...
Ancak bu yazının olası süresini gözönüne aldığımızda “birçok şeyi”, ortak “tek bir şey”e bağlamamız aynı zamanda akıl sağlığımızın gereğidir de diyebiliriz...
Bu Yüzyıl içinde geçen ve başat diye söz edilen “üç sistem”in ve üçünde de ortak olan “tek bir şeyi”, yani yine “kendimizi” yakalayabiliriz... Ve birlikte hızlı bir tur atabiliriz...
Bu nedenlerle aynadaki kendimiz diyerek de ele almaya çalışacağımız “Bireyin Halleri”nden ilki, “Faşizm’de Birey” olacaktır:...
Her ne kadar “olacaktır” diye başlıyorsak da çok iyi bildiğimiz gibi olmayan birşeyden söz etmeye çalışıyoruz aslında...
Faşizmin hem kendi “Kült” söylemi içerisinde hem de bu söylemini gerçekleştirdiği süreçte “bizim için anlamlı” bireyden “söz edebilmek” olanaksız...
Ya da olanaklı, ancak “Hiçleştirilmiş Birey” olarak olanaklı...Geçelim...
İkincisi “Reel ( !) Sosyalizm’ de Birey” dir. İster istemez değineceğimiz:...
Yine her ne kadar “İnsana dair olan... İnsanca” diye başlayan bir söylemi taşıyor olsa da, hem “Kendi Toplumsal Kült” söyleminin altında ezilmesi(!) nedeniyle, hem de bu söylemini gerçekleştirmiş olduğu süreçte gözlenenlerden hareketle “reel anlamda” bireyden “söz edebilmek” olanaksız...
Ya da olanaklı, ancak yine “Hiçleştirilmiş Birey” olarak olanaklı...Geçelim...
Kendimizin üçüncü halini ise “Liberalizm’de birey ” diye okuyabiliyoruz:...
Sözlük anlamının karşılığı olan anlamıyla artık hiçbir ilişkisi kalmayan ve “Peçeli / Utangaç Faşizm” olarak da tanımlayabileceğimiz bu “sistemsel” söylemde geçen “birey kavramı” ile bu yazıda söz etmeye ve daha da açmaya çalışacağımız “birey kavramı”nın taban tabana zıtlıkları nedeniyle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır... Burada biraz duralım...
Yine bu üçüncü söylemde “bireyin hiçleştirilmesi görevi”, tümüyle “bireyin kendi becerisi ile çakıştırılarak” kodlanmıştır... Dışsal bir fizik etkiye(!) gerek bile kalmaksızın, birey kendi kendisini(!) sanki ateş çemberinde sıkışmış bir akrep gibi öldürerek; “hiçleştirmektedir...”
Yani bu sistemin sözkonusu “birey”i; toplumsal bağ dokularının tümü sürekli bir biçimde yine “kendi kendisine parçalatılarak elde edilmektedir...”
Zat-ı muhteremlerin, bireyleşemeden paralize edilmesiyle elde edilmiş Kopya Koyun Dolly ”hallerini”, lezzet açısından tariflemeye kalkıştığımızda, “doyulmaz” kelimesi bile “kifayetsiz” kalabilir...
Araya sıkıştırmadan edemeyeceğimiz “özel ve güzel” yakın tarihimizin “yurttaşlık bilgisi ders kitabındaki yurttaşı” nda benzer kaderin kurbanı olduğu, inkar edilemez “bilgileri ve belgeleriyle” ortadadır...
Askerlik yapanların çok iyi bildiği kısa adı “ST 7-10 B” olan “piyade askerinin el kitabı”nda olduğu gibi askerlik eğitiminin temel bilgilerini içeren bu kitaba uygun olarak“Asker Yetiştirilmesi” askerliğin kendi doğası gereğidir diyebiliriz...
Ancak aynı yol ve yöntemlerle “Yurttaş”, hele hele “Birey” yetiştirilmesinin “beklenir olması”; ancak ve ancak “ yanlış kaldırımda cüzdan aramaya benzer..” bir durumdur...
Kılık, kıyafet ve davranışlar nizamnamesine göre giydirilmiş ve bindirilmiş “birey” aslında “hiçleştirilmiş bireydir...” ( Başka ne bekliyorduk ki?...)
Ne yazık ki özel ve güzel yakın tarihimiz içinde yaşanan da. tıpatıp budur...
Tam da burada; bireysel ve toplumsal psikolojinin birbirine “en yakın” durabildiği bu düğüm noktasında, önemli bir “detaya” dikkat çekmek, yani konuyu ölçek olarak “görülebilir büyüklüğe” getirmemiz gerekmektedir...
Ne psikolojide ne de psikiyatride “sağlıklı insan” tanımı olmadığı söylenir...
Ancak ruhsal açıdan sağlıksız insan halinin yani “deliliğin” tanımı ise olağanüstü yalınlıktadır...
“İnsani ilişkisiz kalmış olmak...” hali...
Her türlü insani ilişkiden yoksunluk hali, yani “delilik”, “asosyalize birey”; sosyolojik bir kavram olarak da kullanılabilir aynı zamanda...
Yani az önceki zat-ı muhteremi bundan sonra; kısaca Sayın Asosyalize Birey ya da “toplumsal bağ dokuları parçalanarak paralize olmuş birey” diye saygıyla anabiliriz... ( Niye olmasın?...)
Olumlu bir kurgu elde etmek açısından “Sayın Asosyalize Birey”in karşıtı olarak “Sosyalize Birey”i ise bundan sonra “Sağlıklı İnsan” kavramı olarak kullanmaya çalışacağız...
Bunun pek sağlıklı bir yöntem olmadığı söylenebilir olsa da bu yazı içinde böyle olacak; ne yapalım... İtirazı olan da okumasın kardeşim!... Var mı?...
Yok... E, o halde biz devam edelim...
Elde ettiğimiz bu “Sosyalize Birey” kavramı ne işimize yarayacak?
Bilmiyorum, ama isterseniz bu sorudan sonra birlikte düşünüyormuş gibi de yapabiliriz... Devam edelim...
“Vatandaş” denildiğinde , en azından bir ülkede birlikte yaşayan ya da kendini yaşamak zorunda hisseden insanların ortak tanımı olduğu anlaşılabilir kısaca...
Örneğin akıl hastanesinde ikamet zorunluluğu bulunan insanlar, “yurttaşlık görevlerini” yerine getirebilmekten “bir süre izinli sayıldıkları” ve sorumlu ve görevli yurttaşlarca himaye edilir oldukları için sadece “vatandaş” olarak anılabilirler...
“Yurttaş” ve “vatandaş” kelimelerine anlam bakımından “derinlik farkı” veren bu tanımın “kendinde” bir kamuyasal bir anlamı olmadığı söylenemez...
Son zamanlarda “sık sık”, sızlanırcasına çöktüğü söylenen “Kamusal İnsan” aslında buradan da görülebileceği gibi “üçbuçuk ya da dörtçeyrek” sistemsel yapı tarafından kendi süreçleri boyunca dikkate alınmadığı için zaten çökmesine fırsat oluşturamayacak derecede “önceden hiçleştirilmiş” insandır...
Bir “Yapı Bozumu Süreci”nin “kendi içerisinden” yapılan “Kamusal İnsanın Çöküşü(!)” okuması; “tersinden bir okumayla” aslında “Kamusal İnsanın Doğuşu”nun ipuçlarını da ortaya sermektedir...
İnsanlık tarihi boyunca ortada dolanan hukukun “kaynağına ve yönüne” dikkatli bir göz attığımızda, daima “merkezden ve yukarıdan” yani “daimi iktidar ve elit(!) tekeli”nde olduğu açıkça okunabilir...
Ve hep hukuk denildiğinde de yalnızca “merkezden ve yukarıdan” olanının “olurunun” ancak “hukuk (!)” olabildiği “genel” kabul görmüştür...
“Her şeyin bir hukuku vardır...” gevelemesini dikkate almadan sorabiliriz:...
O halde ortada dolanan meczup şey nasıl hukuk olarak adlandırılmaktadır?...
“Çeperde ve en altta” yani “sıradan” olanın / olanların; kamusal alanın “Kamuyasallığı”nın esas öznesi olduğuna nedense aynı tarih bir türlü şahit olamamışken...
“O halde” içinde bulunduğumuz ve hala da sürüklenmekte olduğumuz bu “şuursuz yapı bozumu(!)”nun işaret ettiği “çürüyüşte gizlenen (!) diriliş” nedir?...
“Merkezden ve yukarıdan” ile “çeperden ve en alttan” olanın çatışmasında ve birbirini yok ederek çökertmesi sonrasında ortaya çıkan boşluk “ne ile dolmaya başlayacaktır?...”
Ortada “çökecek kamusal insan”, tarihin hiçbir kesitinde varolmamış olduğuna göre, “gerçekte çöken nedir?...”
Merkezin ve çeperin aynı anda çöküşünün “varsayılmasıyla(!)” birlikte ortaya çıkmaya başlayan “her ya da hiç merkezlilik ya da sıradanlık...” durumunun yarattığı endişenin kökeninde; “hiçleştirilmişliğin algılanır olmaya başlaması mı yatmaktadır?...” ( Eyvah maymunum gözünü ve kulağını açtı... Şimdi sıra!... Gibi...)
Hukukun kaynağı ve yönüne dair olan bir yeni okumaya göre; “Hukukun tek kaynağı, insanlar arasındaki insani, doğal ve açık olan her türlü ilişkilerdir...” sözü, çürüyüşte gizlenen dirilişin sözü olamaz mı?...
“Hiçbir tarihin henüz yazamadığı bu söz zaten aynı tarih içinde nasıl okunabilirdi ki?”
İnsanlık tarihi boyunca “birarada yaşama sanatının yaratmış(!) olduğu devlet” diye bilinen “olgu” ile sürekli “çatışıyor görünümü”; aslında insanların kendi gölgesiyle farkına varamadan oynadığı; Platon’a (ya da Eflatun) ait olduğu söylenen “mağara örneklemesi”nde olduğu gibi: bir “yaramaz kedi” oyunu değildir de nedir?:...
“...Bütün insanlık bir mağara içerisindedir. Ortada bir ateş yanmaktadır. Ateşin çevresindeki insanların gölgeleri mağara duvarına yansımaktadır. Ve insanlar birbirleriyle mağara duvarındaki gölgeleri aracılığıyla “diyalog (!)” kurmaktadırlar...”
En iyi monolog da bu yolla elde edilir aslında... Ve yine en iyi bir biçimde de bu yolla her şey karışır ve karıştırılır... Ve tarih bastırır devleti ortaya çıkarır...
Böylece “sorunun sürekliliği” sağlama alınmış olur...
“Sorunun sürekliliği” nedeniyle “çözüme yönelişlerin sürekliliği - yani diyalog -”; insanlar arasında zaman zaman “diyalog alanları ve anları”nın ortaya çıkmasına yol açmış olsa bile “yapısal sürekliliğin(!)” gereği ve güvencesinin karşıtı olarak “diyalog”; “yapı bozucu” özelliği nedeniyle sürekli dışlanır...
Sorunun sürekliliği; devlet denilen olguyu yapısal anlamında varkılıp pekiştirirken; çözümlerin sürekliliğinin işareti olan ve doğası gereği sorgulayıcı düşünsellik içermesinden, yani “yapı bozucu” oluşundan dolayı “diyalog”, aynı olguyu eritmekte direnmiştir...
Bütün taraflar için geçerli olmak üzere; o halde ”var kalabilmekteki” denge nerededir?...
“Sosyalize birey”, “katılımcı birey”, “toplum teki”, “sorumlu yurttaş” gibi anlamdaş kavramları taşıyabilecek “aktif” durumdaki insanlar “nedense” daima; içinde bulundukları “toplumun sorunlu yapılarıyla” sürekli çelişen “aykırı” davranışlar sergilemişlerdir...
Bu aykırı davranışlar nedeniyle ancak hukukun öznesi olabilmeyi hak kazanan aktif toplum tekleri; diyalogdan kazandıklarını, iktidar hırsıyla sürekli monologa yatırmaları nedeniyle Platonun Mağarasından dışarıya burunlarını bile çıkaramamışlar ve “birarada yaşama sanatı”nı gerçek anlamda ancak tımarhanelerde gerçekleştirebilmişlerdir...
Ve bu da hep bir başka “okuma hatasına” yol açmıştır daima..
.
Birbirleriyle “duvardaki gölgeleri” aracılığı ile
” konuşur gibi” olmaları, karşılıklı olarak birbirlerini “bu yolla” algılamaları; “algılayışlarına bağlı olarak” sürekli, sık sık ya da zaman zaman “zengin ve seri okuma hatası” yapmalarına yol açar...
“Diyalog Problemi” ya da “temsiliyet krizi” de denilen durum, temsiliyetin “zorunlu(!)” olduğu durumlar dışında, kendini bu kez temsiliyetin “biçimlerindeki kriz” olarak dışa vurur...
Şimdi buraya kadar uydurmuş olduğumuzu zannettiğimiz kavramlarla; kurgulamaya çalışacağımız modeli anlatabilmek için gerekli olan bir adet kedi ve bir adet pullu balığı kullanarak bir adet “bukalemun” yapmaya çalışacağız:...
Bildiğiniz gibi kediler korktuklarında, saldırıya hazır olduklarını göstermek istercesine diş ve tırnaklarını çıkarıp “tüylerini diken diken” yaparlar...
Örnek kedimizin tüylerini, örnek balığımızın seffaf kristal pulları ile değiştirdiğimizi varsayarsak “örnek bir bukalemun” elde etmiş oluruz...
Size ‘Bukalemun nedir?’ diye sorulduğunda en kestirmeden “bulunduğu ortamın rengine uyabilen...” diye başlayan bir yanıt verirsiniz... “Bukalemun bulunduğu ortamın rengine nasıl uyar?” diye soran olursa da bu kez aşağıdakı parantezin içindeki “örnek bukalemunumuz”u gösterebilirsiniz...
( ; ; ; ; )
Evet “örnek bukalemunumuz” kağıdın rengine uyduğu için parantez içinde yokmuş gibi duruyor... Ama orada, biz biliyoruz... Öyle değil mi? Onu oraya az önce birlikte koyduk...
Şimdi yukarıda kalan parantez içindeki “örnek bukalemunumuz”a bakarak etrafa dağıttığımız kavramları, modelimize uygun biçimde derleyelim... Bukalemun, şeffaf kristal pullarla kaplı derisini, ışık kaynağını da dikkate alıp oynatarak bulunduğu zemine en uygun rengi tutturmaya çalışırken “her bir şeffaf kristal pulunun duruş açısı”; etrafındaki “her bir diğer şeffaf kristal pulunun duruş açısı” ile “sürekli uyum yani diyalog içerisindedir...”
Bu “sürekli uyum yani diyalog”; bukalemun uyuz değilse veya ekose kumaş üzerinde değilse ya da başka bir neden yoksa aynen devam eder...
Eğer bukalemunun ”her bir şeffaf kristal pulunu duruş açısıyla birlikte”; “Toplumun Sorunlu Yapılarıyla” sürekli çelişen “aykırı” davranışlar sergileyen; “Sosyalize birey”, “katılımcı birey”, “toplum teki”, “sorumlu yurttaş” gibi anlamdaş kavramları”taşıyabilecek”, “aktif” durumdaki “sürekli uyum yani diyalog arayan insanlar” olarak tekrar ele alabilirsek....
Ve sözkonusu “sürekli uyum ya da diyalogu”, birey ve bireyi birey olan toplumun ideal ilişkisindeki dinamik bütünselliğe bir gönderme olarak ele alabilirsek, utopyamıza bukalemunun sırtında bir karış yer bulmuş oluruz...
Metin Karadağ
NOT: Bukalemun’un “ortama uyumu ile ilgili” açıklamalar varsayımdan ibarettir.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla




