• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
20 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay Sunay Akın Hikayeleri, Şiirleri, Anıları, Hatıraları, Söyleşileri

    Sunay Akın _ [Trabzon (1962 - )]



    Türk şair, yazar, gazeteci, araştırmacı

    Trabzon'da doğdu. Lise öğrenimini İstanbul Koşuyolu Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fizik Coğrafya Bölümü'nden mezun oldu.

    İlk şiirleri 1984 yılında dergilerde yayınlanmaya başladı. Arkadaşlarıyla birlikte 1989'da Yeni Yaprak şiir dergisini ardından 1990 yılında da Olmaz adlı şiir dergisini çıkardı.

    1987 yılında Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü Noktalı Virgül adlı dosyasıyla aldı. 1990 yılında ise Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nü Makiler şiiri ile kazandı.

    Buluşlara dayanan, genellikle kısa şiirlerinde, Orhan Veli şiirindeki bir özelliğin günümüzde sürdürümcüsüdür. Bu tür şiire pek de özgü olmayan, yumuşak, lirik bir ses tonu vardır. Şiirlerinde özellikle ince yergi ögelerini kullanmadaki rahatlığı ile dikkat çeker. Cemal Süreyya'nın etkisinde sürdürdüğü şiirlerde, dil oyunlarına dayalı yoğun bir alaycılık ve şaşırtma; çocuklar ve hüzünle birlikte şairin ilgi ve duyarlılığını göstermektedir.

    23 Nisan 2005 tarihinde 11 yıldır dünyanın dört bir yanından topladığı oyuncaklarla, hayali olan İstanbul Oyuncak Müzesi'ni Göztepe, İstanbul'da tarihi dört katlı bir konakta açtı.

    TV8'de Hıncal Uluç, Sinan Çetin ve Nebil Özgentürk ile birlikte Yaşamdan Dakikalar adlı televizyon programını yapmaktadır.

    TV8'de ünlü konuklarla sohbet ederek Ramazan Ayı boyunca Mahya Işıkları programını yapmıştır.
    Bu mesaj en son " 27.11.07 " tarihinde saat 04:51 itibariyle Mustafa tarafından düzenlenmiştir...

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  2. #2
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay Deniz fenerinin çocukluğu

    Deniz fenerinin çocukluğu



    Bir atlıkarınca görmek, günün tüm yorgunluğunu alır yüreklerden; en suratsız, en karamsar insanı bile güldürür. İstanbul akşamında ışıldayan atlıkarınca, gece gezmesine gitmek için hazırlanan bir kadının kulağına taktığı küpe gibidir; o denli zarif, o denli ışıl ışıl… Atlıkarıncanın İstanbul’da boy gösterdiği ilk günlerde adı ‘atlı karaca’ydı. Bunun nedeni, bir at ile bir karacanın yan yana oluşuydu. Erkek çocukların ata, kız çocukların ise karacaya binmesi düşünülmüştü. Ne var ki kız çocuklar da ata binmek isteyince karacalar kaldırıldı ve yerlerine at konuldu. Böylelikle atlı karaca ‘atlıkarınca’ya döndü!.. Ahırkapı Feneri… Gecenin karanlığında dönen tek renk ışığıyla bir o kıskanır atlıkarıncayı! Yoksa atlıkarıncalar, çocukluğu mudur deniz fenerlerinin?


    ŞAŞKIN GECE BEKÇİLERİ


    Aziz Nesin, Altı Bekçi Atlıkarıncada adlı öyküsünde, içlerindeki çocuğun çağrısına kulak vererek, çalıştırdıkları atlıkarıncaya binen gece bekçilerinin komik ve bir o kadar da hüzünlü hikayesini anlatır. Gece bekçisi Arif, çalışma düğmesine basar basmaz koşarak biner atlıkarıncaya. O ve arkadaşları, neşe içinde dönerler önce… Sonra giderek hızlanan atlıkarıncadan ürkerler. İşte, akılları başlarına gelir o an; durdurmak için atlıkarıncanın düğmesine basacak kimsecikler yoktur! Altısı da atlıkarıncadadır. Gece bekçilerini teftişe çıkan emniyet müdürü, hiçbirini görev yerinde göremeyince küplere biner. Bekçileri azarlamak için bağlı oldukları karakola giderken, lunaparkın yakınlarından garip kuş sesleri gelir kulağına. Ötenlerin ne kuşu olduğunu merak eden emniyet müdürü, lunaparka vardığında bir de görür ki… Ne gördüğünü ustanın kaleminden okuyalım: “Lunaparkın atlıkarıncası dönüp duruyor, kendinden geçmiş altı bekçi de durmadan öğürüyor. Kiminin başı sarkmış, kiminin kolu, bacağı…” Aziz Nesin, öykünün bir kahramanının dilinden şöyle tanıtır atlıkarıncayı: “Atlıkarıncayı bildin mi? Ortada bir demir direk, direğe uzun zincirle bağlı demirden tekneler. Dönmeye başladı mı, zincirler havalanıyor ve tekneler yükseliyor. Biz teknelerde yükseldik, yükseldikçe hızlı dönüyor, hızlı döndükçe yükseliyor.” Anlatılanın atlıkarınca olmadığı açıkça belli!.. Sözü edilen olsa olsa lunaparkın salıncaklarıdır. Uzun zincirlerle yukarıdaki büyük çembere bağlı, birbiri ardına dizili salıncaklar! Aziz Nesin, bir doktor arkadaşından duyduğu öyküyü aktarırken, dilini bozmamaya da özen gösterir. Elbetteki yazar, atlıkarıncanın ne olup olmadığının ayrımındadır. Anadolu’nun birçok yöresinde lunaparktaki dönen salıncaklara atlıkarınca denilir, daha doğrusu denilirdi. Doktor arkadaşı, dönmekten bayılan altı bekçi hikâyesinin Bursa’da yaşanıldığını söyler. Oysa ben, bu öyküyü daha altı yaşındayken Trabzon’da duymuştum. İki gece bekçisinin salıncaklara binip, sabaha kadar döndüklerini ve lunaparkın kentin dışında olduğu için yardım çığlıklarını kimsenin duymadığını ve de bu yüzden öldüklerini tüm kent konuşuyordu. Duyduklarım gerçek miydi, yoksa ‘Laz’lara yapılan bir yakıştırma mıydı, bilemiyorum.

    Kaynak: Sabah.com.tr

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  3. #3
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay Yanlış bir ‘şık’ta da olsa…

    Yanlış bir ‘şık’ta da olsa…



    Viyana’yı kuşatmak için yola çıkan ordu, geride kalan kasabalarda birkaç askeri, tedbir olsun diye bırakıyordu. Viyana yakınlarındaki Lambach kentinde de bir grup askerin kalması uygun görülür. Lambach’taki askerler, günlerini gün etmeye başlarlar. Arkadaşları Viyana kapılarında kırılırken, onlar şarap şişesini sabah akşam ellerinden bırakmıyorlardı. Kuşatma bozgunla sonuçlanınca püskürtülen Osmanlı ordusu, neyi var, nesi yoksa toplayarak geri dönüş yolculuğuna hazırlanır. Önlem olsun diye civardaki köylere ve kasabalara bıraktıkları Yeniçeriler de durumdan haberdar edilip, geri çağırılır. Lambach’taki askerlere kuşatmanın sona erdiği, orduya katılmaları haberi gelir, ama aralarından biri, sanki yer yarılıp içine girmiştir. Yok!.. Ali adlı Yeniçeri hiçbir yerde yoktur. Ara ara ara Ali yok! Arkadaşları fazla vakitleri olmadığı için aramadan vazgeçerler ve Lambach’tan ayrılırlar. Ali, sızdığı yerde uyanır ve şöyle bir gerinir. Kılıcını, kalkanını yerden alan Ali, sokağa çıkar. Allah, Allah! Lambach halkı bir tuhaf bakmaktadır kendisine! Aaa, üstüne üstüne geliyorlar. “Gelmeyin lan!” diye bağırıp, kılıcını gösterse de hiç kimseyi korkutamadığını kısa sürede kavrar. Olup bitene bir anlam veremeyen zavallı Ali, sokaklarda koşmaya başlar. Nasıl koşmasın ki, tüm Lambach arkasından onu kovalamaktadır. Sanki Viyana kuşatmasının tüm faturası ona kesilmiş, hesabı Ali ödeyecektir. Kiliseye sığınan Ali’nin arkasından papaz efendi kapıları kapatır ve halkı sakinleştirir. Ali, kendisine gelince olanları anlamaya başlar; ordu İstanbul’a geri dönmüş, ama o, Lambach’ta kalmıştır. Unutulan Yeniçeri, sokağa hiç çıkmadan aylarca Lambach Kilisesi’nde yaşar. Almancayı öğrenince, sokağa çıkmak isteğini anlatır papaza… Papaz, bunun bir tek yolu olduğunu, dinini değiştirmesi gerektiğini söyler. Kilise mezarlığındaki bir taşta şu ad yazmaktadır: ‘Ali Lambacher.’ Yani Lambachlı Ali!.. Kilisenin kapısının üstündeki heykelde de bir Aziz göze çarpar. Kalın kaşlı, pala bıyıklı bir ‘Aziz’dir bu. Ve elbette Ali’den başkası değildir. O heykeldeki Ali, kendi kendine konuşmaktadır sanki: “Şu işe bak yahu; ne amaçla geldik, ne olduk?” Ali, ülkesine geri dönmez. Çünkü, biliyordu ki, ülkesinin tarih kitaplarında onun hikâyesi yer almayacaktır! Ali bilmekteydi ki, kendi ülkesinde, üniversite seçme ve yerleştirme sınavlarında adı geçmeyecektir. Oysa, yanlış bir ‘şık’ta da olsa razıdır!!! Lambachlı Ali’nin heykelinin bulunduğu kilise kapısının önünden dört yıl geçen bir öğrenci, sigara içerken yakalandığı için atılır rahip okulundan… 11 yaşındaki öğrenci, Ali’nin içeri alınarak hayatının kurtulduğu kapının dışında affedilmesi için gözyaşları döker, yalvarır. Ama nafile!.. O öğrenci ‘Adolf Hitler’ adını taşımaktadır! Demek ki, sigara yalnızca bireyin değil, tüm insanlığın sağlığına zararlıdır. Ve sigara içerken yakalanan her öğrenci okuldan atılmamalıdır!


    Kaynak: Sabah.com.tr

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  4. #4
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay İstanbul’un melekleri ve cadıları

    İstanbul’un melekleri ve cadıları



    İstanbul’un dokusunu tehdit eden en büyük tehlikelerden biri de veba hastalığıydı. II. Mahmut döneminde, kentte her gün bin insanın ölümüne neden olan veba salgınının bekâr odalarından yayıldığına inanılınca, ünlü Melekgirmez Mahallesi yerle bir edilir. Herkesin kendi evinin önünü süpürmesi ve çevresini temizlemesi yönünde ferman çıkartan padişah II. Mahmut, halk sağlığı gerekçesiyle sokakları yıktırtır. Osmanlı’nın İstanbul’u alması halinde, hipodroma gelindiğinde gökten kılıçlı bir meleğin inerek, Türkler’i İran’ın ucuna kadar süreceği inancı yaygındır. Melek, bunu yaptıktan sonra geri gelecek ve kılıcı sütunlardan birinin dibinde oturan yaşlı adama verecek. Böylelikle kent, dünyanın kraliçesi olacak yeniden…KANATLAR KIRILABİLİR
    Alexander Pope’a göre, insanlar melek, melekler ise Tanrı olmak ister. İngiliz şair, Tanrılar’a özenen meleklerin düştüklerini, meleklere özenen insanların ise isyan ettiklerini belirtir. Bizanslılar’ın bundan haberi olmadığı için kılıçlı meleğin geleceğine inanmışlardı. Oysa melek, Tanrılar katına uçmak isterken düşüp kırılan kanatlarına bakarak bir köşede ağlamaktaydı. İstanbul’u ele geçiren Osmanlı’nın, kentin bir mahallesine ‘Melekgirmez’ adını vermesinin nedeni, Bizans’a ironik bir gönderme yapmak mıydı acaba? Hezarfen Ahmet Çelebi’nin uçmak için kendisini Üsküdar’a götürecek bir rüzgârın estiği günü tercih etmesi de bu yüzdendir. Haliç’in karşı kıyısına doğru uçacak olsa, Melekgirmez Mahallesi’nin çatılarına düşecekti gölgesi… Bekâr odalarıyla nam salmış bir semtten geçerken, kadın melek sanılma riskini göze alamazdı elbette. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin erkek olduğu anlaşılsa bile, bekârlar arasında ‘oğlancı’ların olduğu unutulmamalıdır. Bu yüzden, meleklere özenen Ahmet Çelebi, Haliç değil, daha uzun ve yorucu olan Boğaz aşırı bir güzergâh çizmiştir kendine… Melekler arasına karışan Hezarfen, Tanrı katına çıkmayı denemez bile. Çünkü o, bir meleğin kanatlarıyla ancak insanlar arasında bir özellik kazanabileceğini düşünecek kadar zekidir. Hatta sayfa aralarına kuş tüyleri koyduğu kitabına şiirler yazan bir şairdir. Sahi, uçmayı düşleyen birinin şiir yazmamış olduğunu iddia edecek var mıdır? İstanbul’un bir yakasında Melekgirmez Mahallesi, öbür yakasında Cadıbostanı bulunmaktadır. Cadıbostanı’nın adı zamanla Caddebostan’a dönüşür. Anlayacağınız Cadde sevdalılarıyla cadılar bile baş edemez İstanbul’da… Guy Endore, 1934′te yayınlanan Paris’in Kurt Adamı adlı romanında, insanın bir hayvana dönüştüğüne, dünyanın her yerinde inanıldığını belirtirken, Kızılderililer’in bizon adamını ve İstanbul’un kedi kadınlarını da örnek olarak verir. Ama İstanbullu kadınların kediye dönüşmesi, yazarın romanını süslediği renkli motiflerden biri olmaktan öteye gitmez. Anadolu’da, hortlayan ölüler olarak kabul edilen cadıların ciğer yediklerine inanılır. Romanlarında araştırmalarına da yer veren Guy Endore’un, bir tekerlemede “Cehennemin kadınları / İstanbul’un cadıları / Çık pık / Nerden geldin ordan çık…” diye anılan İstanbul cadılarını kediye dönüştürmesinin nedeni budur belki de? Navaho Kızılderilileri, aşırı zengin olup bolluk içinde yaşamak için başkalarına zarar verenlerin cadıya dönüştüklerine inanırlar. Öyleyse, bize de İstanbul cadılarına inanmak düşer!


    Kaynak: Sabah.com.tr

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  5. #5
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Başarılı Sunay Akın Ben Orhan Veli

    Sunay Akın Ben Orhan Veli


    Bayazıt Camii’nde namazı kılınan cenazenin ardından yürüyen insanlar, Cağaloğlu’na geldiklerinde, yokuş boyunca sıralanan kitabevlerinin kepenklerini birer birer indirdiklerini görürler. O sırada, çarşı iznine çıkan bir asker, cenazeye gösterilen ilgi karşısında yanındakine sorar: “Merhum ne iş yapardı abi?”. “Şairdi,” yanıtı üzerine “Nee, şair mi?” diyerek heyecanını ifade eden asker, esas duruşa geçer ve önünden ağır ağır ilerleyen tabuta selam çakar!


    Ş&#220HELİ &#214ÜM

    O gün, duvara asılı takvim yapraklarında 17 Kasım 1950 tarihi yazmaktadır. Tabutun içindeki de, üç gün önce kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi’nde, saat 23.20′de gözlerini İstanbul’a, şiire ve yaşama kapayan, doktorların ölümünü şüpheli gördükleri için otopsi yaptıkları, kestikleri biçtikleri Orhan Veli’nin narin bedenidir. Mezar taşında yalnızca “Orhan Veli 1914 -1950″ yazmaktadır. Şairin kendini anlattığı Ben Orhan Veli adlı şiirinde şöyle bir dize yer alır: “Edebiyat tarihçisi bulsun.” Bulunmasını istediği ‘pek muteber’ olan sevgilisinin adıdır. Çünkü, ölümünün ardından hastanenin deposuna gönderilen eşyalarının ceplerinden diş fırçasının sarıldığı kâğıtta Aşk Resmi Geçidi adlı bir şiir çıkar. Söz konusu şiirde şair, sevgililerini tek tek anmaktadır. Bulunması gereken, Ankara’da, Belediye’nin açtığı çukura düştüğü ve ölümüne neden olan beyin kanamasının başladığı 10 Kasım gecesi Orhan Veli’nin nerede olduğudur. Bu sorunun yanıtını aramak üzere, Melih Cevdet Anday’ın Fotoğraf adlı şiirindeki iki dizeden yola koyulalım: “Dört kişi parkta çektirmişiz, Ben, Orhan, Oktay bir de Şinasi”. Melih Cevdet Anday’ın, Oktay Rifat ve Orhan Veli’yle birlikte andığı Şinasi Baray, Ankara Lisesi’nden arkadaşlarıdır ve okulun tiyatro oyunların dekorları onun tarafından yapılmadır. Ankara’da yaşayan Şinasi, arkadaşlarının seslenişiyle ‘Bir de Şinasi’, Üç Nal adında içkili bir lokanta açar. Bir dönem sanatçıların uğrak yeri olan lokanta, çevre düzenlemesi sırasında yıkılır. Melek Baray, Anday’ın şiirinde üç ünlü şairle birlikte anılan Şinasi’nin kim olduğunu merak edip araştıran sosyolog Okan Konuralp’e, eşini 1989′da kaybettiğini söyleyerek, lokantanın masalarında gezinen, konukların elyazılarıyla dolu şeref defterini gösterir ve şunları söyler: “Orhan çukura düştüğü gece bizdeydi. Başka bir yere uğrayıp içki içmiş olamaz.”


    KARPUZDAN FENERLER

    Edebiyat tarihçileri için Orhan Veli’nin şiirinde pek çok ipucu vardır. “Hanginiz bilir benim kadar Karpuzdan fener yapmasını” dizeleriyle başladığı Sakal adlı şiirinde iddiasına şöyle devam eder: “Sedefli hançerle üstüne Gülcemal resmi çizmesini”. Şairin, karpuzdan fener yapma konusunda kendine olan güveninin nedeni, Beykozlu oluşudur. İstanbul’un karpuz tarlalarıyla dolu olan bu şirin kazasında 13 Nisan 1914′te doğar Orhan Veli. Kaza diyoruz ama Beykoz o günlerde köydü. Şairin, “Doğduğum köye müşteri taşıyan Şirket vapurları bu şehirdedir” dizelerinde anılan köy Beykoz’dur. Karpuzdan yapılma fenerin üstüne resmini çizdiği Gülcemal de dönemin en gözde vapurudur. Orhan Veli kimbilir, limana bağlı Gülcemal’in kaç kez resmini yapmıştır, karakalem?..


    Kaynak: Tuncay Terzihanesi

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  6. #6
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay Livaneli’nin martıları

    Livaneli’nin martıları



    1970′li yıllarda bir uçağımız Sofya’ya kaçırılır. Uçak korsanlığı suçlamasıyla gözaltına alanlar arasında Altan Öymen, Emil Galip Sandalcı, Erdal Öz ve Zülfü Livaneli de vardır. Savcı sorar: “Uçağı neden kaçırdınız?”… Livaneli yanıtlar: “Yetişemedik, kaçırdık!” Livaneliler’den birçok hukukçu çıkmıştır; hakim, savcı, adliye müfettişi… Sanık da vardır aralarında: Zülfü Livaneli! Sanatçı, 70′li yılların sıradan olayı haline gelen gözaltıların birinde, nezareti dolduran insanların tümünün Karadenizli olduğunu fark eder; Hopalı, Rizeli, Trabzonlu, Maçkalı… Öyle ki, sokağındaki Laz bakkal da gözaltına alınanlar arasındadır! Livaneli onca insanın örgüt üyesi suçlamasıyla tutuklandığını öğrendiğinde, şaşırır. Yasadışı örgütün adı tüm şüphelilerin neden Karadenizli olduğunu açıklar: Polisin tarafından uydurulan örgütün adı şudur: Titrek Hamsi Hücresi!


    ZORLU GÖREV

    Zülfü Livaneli’nin 35. sanat yılında sahnede olmak, bir yerde gecenin sunuculuğunu üstlenmek hiç de kolay değildi. Yalnızca müzik alanında değil, edebiyat ve sinemada da başarılı eserler vermiş bir sanatçının gecesiydi söz konusu olan. Üstelik, Nazım Hikmet’ten Aragon’a, Orhan Veli’den Lorca’ya kadar dünya şairlerinin dizelerini besteleyen, Abidin Dino’nun bir sergisindeki tablolardan etkilenerek, resimden şarkı çıkaracak kadar derin birikimi olan bir sanatçının çizdiği haritada gezinmek zorundaydınız. Livaneli’nin 35. sanat yılında sahneye çıkan en büyük, en önemli arkadaşını da geceye katmak gerekiyordu. Yaşar Kemal sahneye çıkıp konuşmasını yaptı; ama benim tasam, İstanbul’du!… 10 bin insanın bir araya geldiği yer, Boğaz’ın kıyısıydı ve İstanbul’u görmemezlikten gelmek, geceye katmamak tarihi bir hata olacaktı. Üstelik, sahnede, başınızın üstünde asılı martı kuşları varken!


    ADI SAKLI BESTECİ

    Yılmaz Güney’in Yol filminin afişinde müziklerin ‘Sebastian Argol’ tarafından yapıldığı yazılıdır. Bu, Livaneli’nin takma adıdır. Türkiye’ye dönme hazırlıkları yapan sanatçı, başı ağırmasın diye bu adı kullanır. Argol, Fransa’da bir köyün adıdır. Çocuk doktoru Raşit Paşa da soyadı kanunu çıkınca Fransa’nın İspanya sınırına yakın bir köy olan ‘Anday’ı soyadı olarak seçer. Şair Melih Cevdet Anday’la Zülfü Livaneli’nin ortak yönü sadece bu olay değildir. Livaneli, Anday’ın Anı adlı şiirini bestelemiştir. En çok sevdiğim Livaneli şarkılarından biri olan bu eser, ne yazık ki o gece söylenmedi.


    GECENİN TÜRKÜSÜ

    Livaneli’nin 35. sanat yılı kutlamasında sahneye çıkması gereken bir arkadaşı da kitaptı! Evet, mutlaka bir kitaptan bir şeyler okumalıyım, diye düşündüm ve öyle de yaptım. Geceye katılan şarkıcılar Livaneli’yle birlikte son şarkıyı söylemeden önce, elimdeki kitaptan Sabahattin Ali’nin Ses adlı öyküsünden bir paragraf okudum. Öyküde, bir türkünün sözleri yer alıyordu. İşte, o türküden bir dize: “Ay bir yandan, sen bir yandan sar beni…” Livaneli, Sabahattin Ali’yi okurken, öyküde geçen türkünün sözlerinden çok etkilenmiş ve ünlü Leylim Ley şarkısı sanatçının kitap sevgisinden doğmuştur! O geceyle ilgili çıkan haberlerde, kısaca değindiğim bu ayrıntılar yer almadı. Ve o muhteşem gece sona erip, herkes evinin yolunu tutarken, martıların sökülmesini bekledim ben… Şimdi o kuşlar İstanbul Oyuncak Müzesi’nde, oyuncak gemilerin sergilendiği odanın tavanını süslüyor!


    Kaynak: Tuncay Terzihanesi

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  7. #7
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay Sultanahmet uzay üssü!

    Sultanahmet uzay üssü!


    Sultanahmet Camisi’ni ne zaman görsem, gökyüzüne uzay araçları gönderen bir üs gelir aklıma… Görkemli caminin kubbesi bir rasathaneyi, minareleri de füzeleri anımsatır bana… Kubbeleri ve minareleriyle tüm camiler aynı duyguyu yaratsa da Sultanahmet Camisi’nin görüntüsü bu konuda beni daha renkli bir serüvene sürükler. Şerefelerin aralarındaki mesafe, gökyüzüne yükseldikçe boşalan ve ağırlık yapmasın diye atılan yakıt tankları gibi görünür gözüme… Uygarlık tarihinde, Ay’a giden roketlerin görünümüne bir minareden daha çok benzeyen hangi yapı vardır ki! O minareler ki aralarına Ramazan aylarında, düğünlerde, törenlerde yazılar yazılmış, resimler yapılmıştır. Bir de mahyaların, elektriğin olmadığı yıllarda kandillerle hazırlandığını düşünürsek! “Eee, ne var bunda?” demeyin sakın! O kandillerde uzaya giden roketleri harekete geçiren ateş yok muydu? Düşlerin ve hayallerin tarihinde mahyalarda ışık saçanla roketin altında yanan aynı ateştir.


    CENTİLMEN I. AHMET

    Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları adlı o güzelim kitabında, Sultanahmet Camisi’yle ilgili şu bilgiyi aktarır: “Ayasofya’nın karşısında, ondan daha alımlı ve estetik ağırlıklı Sultanahmet Külliyesi için kişisel gelirinden servetler tüketen I. Ahmet’in yaptırdığı caminin 14 şerefesi, onun 14. Osmanlı padişahı olduğunu simgeler.” Bayramlaşma törenlerinde elini öpen bilginler ve şairler karşısında tahtından kalkma inceliğini gösteren I. Ahmet, altın bir kazmayla bizzat çalışır, yapımına 1609 yılında başladığı Sultanahmet Camisi’nin temelinde… Bizim, bir Şeker Bayramı’nda köşemizde kendisinden bahseden bir yazıya yer vermemiz de bu yüzdendir. Kaç padişah, bir şairi tahtından kalkarak selamlama nezaketi göstermiş ki? Alpay Kabacalı ustamız da Geçmişten Günümüze İstanbul adlı bin bir emekle hazırlanmış eserinde şunları yazmıştır: “Sultanahmet Camisi’nin altı minaresinin simetrisi, yalnız Sultanahmet manzumesinin ahenk ve güzelliğini değil, İstanbul panoramasının da harikulade bir parçasını teşkil etmektedir. Altı minarenin ikisi üçer ve dördü de ikişer olmak üzere 14 şerefesi vardır.” Affınıza sığınarak, bilmeyen genç okurlarımıza şerefenin, minarelerde müezzinin ezan okuduğu fırdöndü balkon olduğunu anımsatarak, Sayın Sakaoğlu ve Sayın Kabacalı’nın ‘14′ olarak belirttiği sayı üzerinde duralım. İsterseniz bu görüşe bir de Türkiye Anıtlar Kurulu’nun 1954 yıllığında yer alan, Sultanahmet Camisi’yle ilgili şu bilgiyi de ekleyelim: “Sultanahmet Camisi’nin altı minaresinin 14 şerefesi vardır ki, bu hükümdarın 14. padişah olduğuna delalet etsin diye yapılmıştır.” Eh artık, görenin hayran kaldığı Sultanahmet Camisi’nin altı minaresi ve 14 şerefesi olduğu konusunda bir şüpheniz kalmamıştır. Oysa, 14 sayısı yanlıştır. Evet, caminin altı minaresi vardır, ama şerefe sayısı 14 değil, 16′dır. Şerefeler altı minarenin dördünde üçer ve ikisinde ikişer olarak bulunmaktadır! Camilerimizin kubbelerine baktığımızda aklımıza rasathane, minarelerine baktığımızda ise uzay roketi gelmeyişinin nedeni de şerefe sayısındaki matematiksel hata olsa gerek. Sultan I. Ahmet’in Osmanlı tahtındaki 14. padişah olduğu doğrudur. Osman Bey’den başlayan padişah sayısı 1603 yılına geldiğinde, tahta çıkan I. Ahmet’le 14 sayısına ulaşır. Bu durum, şu soruyu sormamıza neden olur: I. Ahmet, Sultanahmet Camisi’ndeki şerefelerin sayısını tahta çıkan padişah sayısına göre yaptırdıysa, ortada ikinci bir sayı hatası mı var? Yanıtı bekletmeden verelim: Hayır efendim, yoktur. Çünkü, I. Ahmet’ten önce iki padişah, hayatlarında tahta iki kez oturmuşlardır. Bu padişahlar, II. Murat ve oğlu II. Mehmet’tir. Bu durumda I. Ahmet 14. değil, 16. padişah olmaktadır. Bir düşünün: Abdullah Gül, bir kez daha seçilse, yine 11. Cumhurbaşkanı mı olacaktır? Sultanahmet Camisi’ni uzaya roket gönderen bir üsse benzetmemin nedeni belki de I. Ahmet’in, caminin mihrap duvarına Kabe’den getirttiği üç parça Haceri Esved taşı koydurttuğunu bilmemdir. Söz konusu taş, Hz. İbrahim’in Kabe’yi tamir ederken de kullandığı, uzaydan dünyaya düşmüş bir göktaşıdır.




    Kaynak: Sabah.com.tr

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  8. #8
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Sunay Akın İle Söyleşi - Filiz Küçük




    Dr. Che

    Dünya böylesine güzel / Olur muydu yine / Diplomasını çerçeveleyip / Para kazanma / erdine
    Düşseydi Dr. Che
    Yüreğini dağlara asmak yerine?




    Sohbetin orta yerinde defterimden kopardığı bir sayfaya bu şiiri yazdığında 9 Şubat 1999’ du. Dünyanın en güzel el yazılarından biri, dünyanın en güzel insanlarından birinin, Sunay Akın’ ın, yani Sunay Hoca’mın yüreği ve zekasıyla. Yeni yazdım demişti ve ben o şiiri hep yeni yazılmış olarak sakladım. Bugün 11 mart 2002 ve onunla okuyacağınız bu söyleşiyi yapıyoruz. Ben her zamanki gibi onu ağzım açık, hayranlıkla dinliyorum. O her zamanki gibi kararlı, zeki ve şaşırtıcı.


    1- Yaptığınız toplantılardan bahseder misiniz? "Sunay Akın Anlatıyor" toplantıları nasıl doğdu, ilgi nasıl?

    Nazım Hikmet de kendi sesinden şiirleri taş plağa okumuş. Nazım Hikmet bir şarkıcı, ses sanatçısı değildi. Bunu yapmaktaki amacı şiirinin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamaktı. Benim performanslarım bir tiyatro oyunu ya da stand-up değildir. Ama sahneyi kullanarak edebiyatla sahneyi bütünleştiren yeni bir şey yapma çabasıdır. Amaç Nazım’ ınkiyle aynı. Daha çok insana ulaşmak. Daha farklı bir biçimde. “Sunay Akın Anlatıyor” aslında benim uzun süre üniversitelerde, sivil toplum örgütlerinde, yurt içi ve yurtdışında konferanslarda göstermiş olduğum performansın ses, ışık ve görsel metinlerle daha düzeyli bir şekilde izleyiciye sunumu. Buna hiçbir şekilde stand-up ya da show demiyoruz. Her şeyden önce bizim ülkemizdeki bir şairin yapmış olduğu yenilik Türkçe isimlerle adlandırılmalı. Bizim tarihimize baktığımızda bir meddah var, bir ortaoyunu var. Benim bu performansıma, ben bunu performans olarak adlandırıyorum, ilgi çok fazla, çok güzel. Çünkü artık insanlar boşa geçirecek zamanlarının olmadığının ayrımında, bir uyanış içinde. İlgi çok fazla, giderek de artıyor. İlgi göreceğini tahmin ediyordum, ama bu kadar büyük ilgi göreceğini hiç sanmıyordum. Çünkü kitaplarıma ayıracağım zamanı bu toplantılara ayırmak zorunda kaldım.


    2- Gözlerinizi kapattığınızda ve size "İstanbul" dendiğinde hayal ettiğiniz İstanbul fotoğrafını anlatır mısınız biraz?

    Bu soruya Orhan Veli gibi gözlerimi kapatarak cevap vereceğim. Hayal ettiğim İstanbul’ da, öncelikle kız kulesi bir sanat merkezi olmuş ve kız kulesinin kule kısmında bir kütüphane, raflarında sadece şiir kitapları var. Düz yazı bir tek kitap bile yok. Kız Kulesi’ nin içinde, yazılmış ilk aşk şiiri sergileniyor. Bu bir Sümer tableti ve bu ilk aşk şiiri İstanbul’da, Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Eski şark eserleri Müzesi’nde ve bir kadın yazmıştır o şiiri. Kız Kulesi’nde Nazım Hikmet’ in büyükbabası Mehmet Ali Paşa’ nın Almanya’ ya gittiğinde ziyaret ettiği okulunun defterine yazdığı şiir, bulunmuş, oraya getirilmiş, orada sergileniyor. Kaptan Ali Bey’ in, sefer sırasında, karısı Ayşe Hanım’ a, geminin uğradığı her limandan, hiç aksatmadan yolladığı aşk mektupları da orada sergileniyor. Yani bir müzeye dönüşmüş ve insanlar Kız Kulesi’ nde sanat etkinlikleri için buluşuyor. Bu arada Kız Kulesi’ nin hemen yanında, İstanbul’ un iki yakası arasında mekik dokuyan vapurlar geçiyor, her birinin üzerinde şair adları: Orhan Veli, Cemal Süreya, Atilla İlhan, Oktay Rıfat.


    3- Peki bunlar yapılamaz mı ya da yaptırılamaz mı?

    Bunların hepsi yaptırılır. Mutlaka yaptırılır. Çünkü, eğer düşler, uğrunda, yaşamda kavga görmüyorsanız size bile ait değillerdir.


    4-Hakkında bu kadar şiir, yazı yazılan, şarkı yapılan başka şehrimiz yok, İstanbul büyülüyor mu insanı?


    İstanbul için pek çok şarkı var, pek çok şiir var. İstanbul büyüleyici bir şehir, ama İstanbul’ un büyüsüne kapıldınız mı üretemezsiniz. Ben diyorum ki, İstanbul’a büyülenmemek gerekir. Onunla arkadaş olmak gerekir. Ben İstanbul ile arkadaş olmaya çalışıyorum. Onun sırlarını öğrenmek istiyorum, bir dost gibi. En bilinmeyen, en derin sırlarını bana anlatsın istiyorum. Benim İstanbul’ u anlatma gibi bir kaygım hiç yok. İstanbul bana anlatsın istiyorum. Benim bütün şiirlerimde, düz yazılarımdaki İstanbul imgesine değinecek olursak, sanırım onun arkadaşlığını, dostluğunu kazandım gibi geliyor bana.


    5- İsyankar bir tavrınız var sizin İstanbul`un haline isyan ediyor musunuz? Üzüyor mu sizi?

    İstanbul’ un haline durup üzülmek, tasalanmak yerine, ben İstanbul’ un nasıl kurtulacağının reçetesini oluşturmaya çalışıyorum. Evet İstanbul yoğun bakımda, ama siz gerçekten kendinizi ona müdahale edecek duyarlılıkta ve birikimli insanlar olarak görüyorsanız üzülmüyorsunuz. Bunu nasıl durdurabilirim diye koşuşturuyorsunuz. Çünkü ben İstanbul’ un yanındayım. Dışarıdakiler, koridordakiler üzülüyor. Hastanın yakınları üzülüyor. Üzülmeye zamanım yok benim, ben durmadan hastaya ilaç veriyorum, yardım ediyorum. Hiç üzülmüyorum bu yüzden. Çünkü önemli olan üzülmek değil, tasalanmak değil, bir şeyler üretmek. İstanbul henüz ölmedi, ölmeyecek de. Umut her zaman var, umutsuz olur mu? Umut hiç tükenmez.


    6- Güzelim Kız Kulesi’ nin yok olduğunu düşünüyorsunuz, neden?

    Umut dedik. Umut nerede? Pandora’ nın Kutusu’nda değil mi? Hani Zeus Prometheus’ tan intikam almak için bir kadın yaratıyor, Pandora. Onu dünyaya gönderiyor. Pandora, Prometheus’ un kardeşi Epimetheus ile evleniyor. İlk gece açması için Zeus bir kutu veriyor Pandora’ nın yanına, der ki “sakın bunu açma” ama Pandora merakından kutuyu açıyor, bütün kötülük dünyaya o kutudan çıkıp, yayılıyor. Zeus kutunun içine yanlışlıkla umudu da koymuş umut tam çıkacakken Pandora kutuyu kapatıyor. Mitoloji böyle der, umut Pandora’ nın kutusunda saklıymış. Hayır, yanlış, peki Pandora’ nın kutusunu bulma umudu. O insanların elinde değil mi? İşte Pandora’ nın kutusu Kız Kulesi’ dir. Ben Kız Kulesi’ ni “Şiir Cumhuriyeti” ilan etmiştim. Hani küçük ülkeler vardır ya, onlardan biri gibi. Şu anda orası işgal altında. Zaten ben de, devrik cümlelerin şairi olan ben de, devrik bir cumhurbaşkanı gibiyim Salacak kıyısında.


    7- Bir arkadaşım “Hangi kanalı açsam Sunay Akın. Bence bir şair gizemli olmalı.” demişti. Okuyucularınız çok popüler olduğunuz için rahatsız olabiliyorlar. Bu tepkiler ve bu durum sizi rahatsız ediyor mu?

    Sunay Akın hangi kanalı açsanız karşınıza çıkan biri. Ama önemli olan bu değil ki, önemli olan Sunay Akın ne söylüyor. Böyle bir şey varsa, ki çok az sayıda karşılaşıyorum bu durumla, şairin gizemli olması sırça köşklerden başka bir şey değil. Ben İstanbul çocuğu olmak istiyorum. Şair havalarında olmak istemem asla, o konuma düşmek istemem. Tıpkı Orhan Veli gibi, tıpkı Tevfik Fikret gibi, diğerleri gibi yaşamak isterim. Çok popüler olma konusunda ise, yazdıklarımla, ürettiklerimle, insanlar beni seviyor. Ben sırları çok iyi kendimde toplayan bir insanım ve o sırlardan kendimi aynaya dönüştürüyorum. İnsanlar kendilerini bende görüyorlar. Sorarım size, yazdığı, ürettiği sanat eserleriyle hibe edilmiş toplumdaki insanların sevgisini kazanmak kolay mı? Çok zor. Bunu başardıysam, bir sanatçının ulaşması gereken en dip noktaya ulaştım demektir. Ben halkı açlıktan ölürken yemek tarifleri anlatan Sudan’ lı bir aşçının trajedisine asla düşmem. Ben her yerde ürettiklerimle konuşuluyorum, şiirlerimle, yazılarımla, çalışmalarımla, araştırmalarımla. Bir bilim adamı kansere ilaç bulsa bu gizemli mi olmalı? Bütün insanlık için değil midir bu? Sanat eseri de böyle değil midir? Kansere ilaç buldu, gizemi tercih etti, böyle şey olmaz. Bilimle sanat bir kuşun iki kanadıdır. İki kanadı da kullanan toplumlar uçar ve özgür olur. Kullanamayan toplumlar tavuk olur. Kanatlarınızı gizlemeyin, açın. Sorun şurada ki, kaç kişinin kanadı var ki?


    8- Şiirleriniz yabancı dillere çevriliyor mu? Şiirler yazıldığı dilden başka bir dile çevrilince anlamını yitirebiliyor.Sizin şiirleriniz yabancı bir dilde anlamını tamamen yitirir mi?


    Evet, şiirlerim yabancı dillere çevriliyor. Fakat ben uzun süre batan gemiyi yamamak için koşturduğumdan bununla ilgilenmiyorum. Yurtdışından en çok etkinlik daveti alan birkaç kişiden biriyim. Bu bağlantıları çok önemsemiyorum, ben Türkçe’ yi seviyorum. Şiirlerim yabancı dillere çevrilsin gibi beklentilerim hiçbir zaman olmadı. Şiir yabancı dile çevrilince anlamını yitirmez, sesini, müziğini, tadını yitirir. Anlam çevrilir. Ama bir şiir anlam değildir ki. Şiir yazıldığı dile bile çevrilemez bence aslında.


    9- Radyo programı, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde dersler,söyleşiler, gösteriler vs... Ne zaman yazıyorsunuz yada yazmaya vakit bulabiliyor musunuz?

    Şiir kitap olsun diye yazılmıyor. Şiir yazarsınız, şiir her koşulda oluşur. O taşıran damladır. Ne zaman geleceği belli olmaz. Düz yazı çalışmalarıma da, bu soruyu sorduğunuz şu dönemde, çok yoğun olduğum için eskisi kadar zaman ayıramıyorum. Bu ülkede herhalde, yazmaya, okumaya, araştırmaya en çok zaman ayıran az sayıda insandan biriyim, şair, yazar olarak. Şairler, yazarlar okumuyor. Bunlar dışında, benim hayatımın etiket kısmı yok. Herkesin görüldüğü yerlerde yokum. Şairlerin, yazarların dolaştığı mekanlarda beni göremezsiniz. O sırada ben okuyorum, yazıyorum.


    10- Neden yapıyorsunuz bunları? Okur-yazar kesim dışındakilerde merak uyandırıp, okumaya teşvik için olabilir mi?

    Okumaya teşvik diye bir çabam yok. Şu var, eğer gerçekten şair, yazarsanız, eğer gerçekten sanatçıysanız, siz aydınlanma denilen süreci bir ışık demedi gibi elinizde tutuyorsunuz demektir. Elinde ışık tutan nerede durmalı? Aydınlıkta mı, yoksa karanlığa mı koşmalı? Bunların yanıtını verin, neden bunları yaptığım ortaya çıkacaktır. Işığı aydınlıkta durana verirseniz bir anlamı olmaz, ışığı en karanlıkta durana verin, onun hakkıdır, ona gidin. Kaç yazar, şair var ki elinde gerçekten ışık tutsun? Karanlıkta ışık ne kadar kötüyse, ben de burada o kadar kötüyüm.


    11- Kitap okuma alışkanlığı gün geçtikçe yok oluyor. Hatta alışkanlık kelimesi bile yerini bulamıyor. Ama bunun yanında, neredeyse her gün yeni kitapçılar açılıyor. Bizim görmediğimiz, bilmediğimiz neler oluyor? Aslında çok kitap okunuyor da biz mi büyütüyor, abartıyoruz bu durumu?

    Hayır, çok kitap okunmuyor. Üstelik Türkiye’deki kitap okurunu da sorguluyorum. Neden? Kasım ayında Tepebaşı’ nda kitap fuarı düzenlenir Tüyap tarafından. İğne atsan yere düşmez, içeri giremezsin. O kadar insan neden bir araya geliyor anlayamıyorum. Güvenmiyorum o kalabalığa. Neden? Çünkü bir ay önce aynı mekanda plastik sanatlar fuarı açılıyor. Ülkenin en seçkin galerileri, ressamları, heykeltıraşları sanat eserlerini sergiliyor, koridorlar bomboş. Kitaba bu kadar duyarlı bir insan resime, heykele nasıl duyarsız olur? Bir de en çok okunan kitaplar listemiz var, en güzel tiyatro eserleri, en iyi filmler, en iyi müzikler, en iyi, en iyi, ülke battı. En iyi sanat eserleri, ama ülke batıyor. Sanat eserleri toplumla buluşmadıktan sonra ne işe yarıyorlar. Bir de şu var, burada sorun bizde. Sokaktaki insanlar bize gelip, “ya biz kitap okumuyoruz da, nasıl okumalıyız? Bizi teşvik edin” demez. Teknedeki hamur onlar, bizim teknemizin hamuru bu. Ekmek yapacaksak bu hamuru yoğuracağız. Ama kaç kişi ekmek yapmayı biliyor ki. Hep öz eleştiriden yanayım. Kitap ne yazık ki metaya dönüştü. Bazı kitaplar metaya dönüştü ve gerçekten satıyor. Kitabında bir modası oluştu. Ama ben bunları olumsuzluk olarak görmüyorum. Kendi içinde eleştiriyorum. Ama hangi kitap olursa olsun, yeter ki kitap okunsun. Bana bazen diyorlar “Bir kitabın reklamı otobüs duraklarında, panolarda olmalı mı?” Orhan Pamuk’ un Kar adlı kitabında olduğu gibi. Ne kadar güzel. Ben evime giderken, bir çamaşır makinası reklamı değil de kitap reklamı görmekten onur duyarım. Ayrıca Orhan Pamuk çok sevdiğim, değer verdiğim bir yazardır.



    12- Kuşkusuz kitap okuma alışkanlığının yok olmaya başlamasında teknoloji ve popülizmin büyük payı var. Teknolojiyi, sanatı destekleyici ve yardımcı hale nasıl getiririz?


    Teknolojinin burada payı yok. Teknolojiden burada kastımız medyaysa, örneğin internet ise, bunlar kitap okumayı daha çok çoğaltır. Teknoloji kitabın yanındadır. Unutmayın ki, İbrahim Müteferrika zamanında en büyük teknoloji matbaaydı. Öyle olsa kitap yazanlar karşı çıkmışlardı İbrahim Müteferrika’ ya. Ama kazanan matbaa oldu. Teknolojiyi buna karşı görmek yanlış. Burada önemli olan teknoloji değil, teknolojiyi elinde tutan egemen güçler. Egemen sınıfın Türkiye politikaları. Konuşulması gereken teknoloji değil onlardır. Bugün medya, görsel ve yazılı basın, kimin elinde onu düşünelim. Bu konuda düşünmeye yardımcı olmak için şöyle söyleyeyim. Eskiden gazetelerde köşe yazarları vardı, bugün yazar kasalar var.


    Kaynak

    Röportaj: Filiz Küçük



    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  9. #9
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay Boğazu yürüyerek Geçen Adam

    BOĞAZI YÜRÜYEREK GEÇMİŞ…


    Asya ile Avrupa’yı birbirinden ayıran İstanbul Boğazı’nın yürüyerek geçildiğini söylesek inanır mısınız? Her ne kadar kulağa inanılmaz gibi gelse de bu olay gerçek. Üstelik fotoğrafları ile belgelenmiş durumda.TV 8′de Sunay Akın’ın sunduğu ‘Mahya Işıkları’ programında yıllar önce yaşanan ancak bugün çoğu kimsenin bilmediği bu şaşırtıcı olay gündeme geldi.

    1961 yılının Ağustos ayında deniz yüzbaşısı Atilla Hülagü, özel bir ayakkabı sayesinde İstanbul Boğazı’nı yürüyerek geçmişti. Sunay Akın, yıllar sonra tesadüf eseri Hülagü’nün bu denemesinin fotoğrafını buldu. İşte çarpıcı fotoğraf ve öyküsü;








    Kaynak:Arkasokak.net (editörinem'e aittir)

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  10. #10
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay Sunay Akin - Agustos Bocegi

    SUNAY AKIN - AGUSTOS BOCEGI


    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Sunay Akın - Ferhat Göçer...24.02.2006
    2006 Konuları bölümünde Ebruli tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 13.02.06, 17:37

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •