• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 6 123456 SonSon
54 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    TurkForumUYEEE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-12-2007
    Mesajlar
    235
    Karizma Gücü
    0

    Mustafa Nazif şiirleri

    (s)övgü'nün günlüğü...

    I.

    bu şehre yazıyorum bıkmadan; köşebaşlarına, çıkmazlarına, minarelerine ve kubbelerine... bir de insanlarına; ki hayırsız kaç baş taşımaktadır omuzlarında, nereye bile götürdüklerini bilmeden... eziyor yalan yok; yalan ve yok sayıyor umursamadan... mezar taşlarına bakınca eyübün tepesinden, en çok yalnızları düşündüm, en kalabalık olduğum anda... sokaklarım karıştı sonra birbirine, çıkmazlarına çıkmazlar ekledi... kendimi buldum dediğim yerde en çok kendimi kaybetmişim oysa... kubbelerini başıma bir taç gibi çektiğim anda; en çok yıldızlar düştü peşime...

    bu şehri düşünüyorum durmadan / ve
    duraksız iklimleri soluyorum.
    bu şehrin minarelerini yazıyorum,
    gökkubbesini çekip başımın üstüne,
    yıldızlara semah duruyorum.
    eyübün tepesinde yıkılmaz bir baş,
    yalnızlık abidesiyim gibi tıpkı.
    yani istanbul'da en kalabalık halimle
    mezar taşlarına selam dururken,
    yok sayıyorum hayatı umursamadan...

    istanbul'a benziyorum galiba
    ve gitgide karışıyor sokaklarım birbirine.
    günbatımında batıyor günlerim
    ve hiç doğmuyor.
    seni düşünürken istanbul;
    diyorum ya; karıştı sokaklarım birbirine
    ve en çok yıldızlar düştü peşime...
    korktum, üşüdüm;
    yıldızları görünce çocuk oldum sandım,
    yani fi tarihte bir gün,
    büyüme hayalleri kurardım.
    şimdi ise;
    utanıyorum çocukluk düşlerimden...


    II.

    sahi; insan neden ölürdü?... yaşamak için mi?... bilir miydi neden öldüğünü ya da ölürken bilir miydi, neden ölündüğünü...neydi son nefesin ilk nefesten farkı; bilir miydi hiç?... soru sormaya vakit yok belki de, heyhat ki; vakit amansız, umarsız bir hızla ilerlemekte... soruların cevapları, cevapların sorularını aradığı bu başdöndüren alamet içinde, alfabenin bütün harfleri kadar yalnız, bir elif kadar başı dikiz... sorular ve cevaplar arasında, arasında herşeyin ve bir şeyin içindeki her şeyle müsemma; ne kadar girift gelip gitmekte nefesleriniz... sanıyorum ki her yerde varsınız, gölgelerinizden biliyorum sonra: ama gölgeleriniz gidiyor, siz kalmıyorsunuz geride... ve siz gidiyorsunuz; gözlerim takılıyor gölgelerinize...

    ölmek için yaşadım, yalan yok
    ve yalan yok ki belki de,
    doğru olan bir şey yok.
    bu sokaklar gibi karışık; her şey,
    nasıl da birbirine muhteşem zıtlıkta
    ve bir o kadar eş olmakta.
    sorular soruyorum cevabını arayan
    cevaplar veriyorum insanlara.

    yani size; omuzları üzerindeki baş,
    ayakları üzerindeki beden,
    bedenler altındaki ayaklar; sahi
    nereye gidersiniz;
    nereden geldiğinizi bile bilmeden...
    her şeyin içinde muamma bir yokluk.
    yani yok olduğunu bilmediğin bir şeyin
    içinde yok olmak ki ne acı.
    cevaplar her şeyin içinde, sorular
    her bir cevabın içinde.
    doğurdukça, birbirini doğuran
    karanlık iklimlerde; ey insanlık
    siz gidiyorsunuz,
    gölgeniz bile kalmıyor geride...

    III.
    /// üç nokta: (s)övgü...



    avucumda kaldı yaşamak... bir el falı gibi tıpkı ama fallarda çıkmayan; her şeyi yaşamak gibi ama her şeyi yaşamış saymamak gibi bir yanı da yok değil... üç aşağı beş yukarı varsaydım sadece... hani nefes almak gibi ama yine de bununla tanımlanamayan bir şeyler gibi... yaşamak diyorum; üç nokta'nın ilerisinde... yaşamak dediğin; ne çok şeyle anlatılır çocuklaktan başlayan, ilk aşkını anlata anlata bitiremeyen ve son aşkını dilinden hiç düşürmeyen... mesela / ve galiba; en sevdiğim yemeği, merhaba ve hoşçakal demeyi, seni seviyorum demeyi ve seni seviyorum demeyi özleyeceğimi... hatta; insanın kendisini dahi özleyeceği aklına gelir miydi... diyorum ya; yaşamak avucumda ve dilimde kaldı... en çok kendime söyledim; "sen ölecek adam değildin" / ve,

    yeter miydi yaşamak;
    bunca nefesi aldıktan sonra...
    ama doymadan kalkmalı sofradan.
    yaşamak dediğin;
    biraz da tadı damağında kalmalı...

    eyvallah!...



    30.ağustos.2007

  2. #2
    TurkForumUYEEE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-12-2007
    Mesajlar
    235
    Karizma Gücü
    0
    Mesela...

    aklımdan ne zaman ankara geçse
    bir yanım sızlar. akarsular
    gibi çağlayan yanlarım var diyorum,
    sana senin sesinle sesleniyorum duymuyorsun.
    heyhât ki, gariptir akşamlar...

    ankara geçiyor aklımdan. buruk
    şarkılar dökülüyor dilimden geceye.
    istanbul kokuyor her sözüm / ve
    bu şehir her tepesiyle; meskûn mahalde
    cinayet provasındadır; bil(e)mezsin...

    aklımdan ankara geçiyor, sözlerimden istanbul.
    ne zaman senin şehrine yağmur yağsa /ve
    ne zaman gözlerimden ruhun süzülse;
    aklından gitmek geçiyor, hoşçakal diyorsun.
    telaşlı bir yolcu gibi yorgun ve ürkek.

    aklımdan neler geçiyor; mesela,
    iki kişilik kardan bir mevsim.
    yakıp kavuran güneş adını yaz koyduğum.
    sen geçiyorsan ya adına yaşamak dediğim.
    hani diyorum ya neler geçiyor aklımdan; meselâ...

    unutulmuştur adım bir şiir gibi / ne
    zaman okunur ne sen ne ben bilirim.
    hoşçakal dediğin yerde istanbul, yakılmış
    bir ağıt gibi teselliye muhtaçtır. /âh
    aklımdan neler geçer; ne bilirim...

    meselâ...

  3. #3
    TurkForumUYEEE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-12-2007
    Mesajlar
    235
    Karizma Gücü
    0
    Aşk Garip...

    kent, büsbütün gömülürken
    kendini sise terkeden yalnızlığına.
    acıyan yanlarımı sıvazlıyorum;
    dayan ey rahmete üryân kalbim,
    hicrete âşık olmasa da,
    kadere razı kalbim…


    sırası gelenin ve isteyenin değil;
    billahi, nasibi olanın uzlet.
    dalgın kuşların kanadında,
    çığlıklara karışıyor hasret / ve
    umut; türkülerde kaldı.
    kaç hırka giyip, kaçını eskittim.
    kaç derviş dergâhına yüzüm sürdüm.
    sürgün illerdeyim el’ân; aşk garîb…
    ölmek ile başlayan; kaç soru
    cümlesi takılıyor dilime.
    cevabını kimse bilmiyor anne.
    nice buğulu camların ardında;
    kaç gözü yaşlı yüz gördüm.
    ardından el sallanan,
    hasret dolu akşamlarda.

    gitmek; bir nebze ölmek,
    çıkıp en yücesine dağların,
    kendinden uzaklara bakmak demek.
    terk-i diyâr eylediğin şehre,
    tıpkı uzaktan el sallamak gibi.
    ben garîb, diyorken sol yanım;
    gözlerim biraz da aşk garîb demek…

    ne çok marifetim vardı; hiç biri
    birbirine benzemeyen mütekaddis.
    na’if dokunuşlarmış meğer; kendimi
    kandırmışım; heyhât ki beyhûde.
    ayak sürüdüğüm yollarda, ihanetleri
    kolluyorum pusuya yatar gibi; hiç bir
    ma’rifet kâr etmezmiş akla meğer.

    tükendikçe sonu gelmedi yolların.
    sonu geldikçe hiç başlanmamış.
    nereden baksan; bir bilmecenin,
    en girift suallerine müştâk.
    umûdu türkülere gebe kılan diller;
    bir umut, avucunu göklere açan yüzler
    dalgın kuşların kanadındaki arzu
    kaç iklim bilinmez diyarlara yolcu.
    bende bir terk-i diyâr var adı konulmamış.
    koş gel aşk garîb; kadere râzı kalbim…

  4. #4
    TurkForumUYEEE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-12-2007
    Mesajlar
    235
    Karizma Gücü
    0
    iç-güdü...
    bir:
    'dir elbet; gece yarısı yıldızların
    bir bir döküldüğü yerde.
    elbet mavi değildir gökyüzü / ama
    siyahı da severim bilirsin,
    seni sevdiğim kadar...

    ne çok şiirler yazıyorum adına.
    iki nokta ile başlayan, üç nokta ile biten
    noktalayamadığım nice cümleler kuruyorum; seni
    anlatamayan cümlelerin gurebâsı, şiirler:
    ne kadar sefildir, muzdaripliğiyle muttasıl.
    sen de ki; şiirler yazıyorsun. ben diyeyim ki;
    ne çok sevmişim seni, şiirler kadar...

    bir de şöyle de: mai / ya da mavi.
    karıştırsan ikisini birbirine; aynı ve
    bilakis muttasıl olsa dahi; bilirsin sen
    en güzel mavi'nin mai'den oluştuğunu.
    titrek bir mum ışığındaki rakkasâne silüet
    gibi kaybolmuşuzdur; birbirine eşzaman,
    mâiyâne sevdalarda...

    hani gökyüzünde kuşlar var;
    bir de ağaçlar rüzgarda salınan.
    balıklar ne kadar farkındaki özgürlüğünün.
    içgüdüsel bir çırpınış belki de. özgürlük;
    bir o kadar uzaklara kaçışın adıdır. gel,
    seninle bir gün uzaklara kaçalım desem.
    mai cümlelerin bezirganlığında; kandırsak hayatı.
    hani bir kere bütün bunlarla beraber / siyahla
    beyazı da sevsek bütün lekeleriyle; ve
    bir de bütün renkler bizim olsa...

    çocukluk düşleri işte. şimdiki hayat;
    çocukluk cebime sığdırdığım misketler kadar,
    mutlu etmiyor elbet. vedahî,
    patlak bir top karşılığı aldığım,
    bir avuç iğde'den daha leziz değildir hayat.
    ergenliğin acı kokusu; aşk gibi yakar bir yanını.
    ne gider, ne kalmayı becerebilirsin.
    yanarsın mekânsız suretler içerisinde...

    6.ağustos.2007

  5. #5
    TurkForumUYEEE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-12-2007
    Mesajlar
    235
    Karizma Gücü
    0
    yaralı güvercin...


    [ yeni camii'de yaralı bir güvercin olmak ]


    "bu şehr-i stanbul ki, bi mislü bahâdır.
    bir sengine yekpâre acem mülkü fedâdır"


    // insanların şehri yoktur;
    // şehrin insanları vardır...
    // şehirleri teslim aldığını zannetmiştir insan
    // şehir teslim almıştır onları oysa...
    // ve;




    biraz yalnızlık, biraz kalabalık olmaktır istanbul. yaşamayanların bilmediği, bilenlerin ancak yaşadığı ve yaşamak zorunda bırakıldığı bir istanbul'dur kalemin inceldikçe incelen, kağıda dökülen noktasında. size şarkılar söyleyeceğim; istanbulu anlatan yanlarımı deşifre edeceğim. sesimin güzelliğine değil, zaman zaman istanbul’un güzelliğine vurulacak, zaman zaman da acıyan yanlarına âh edecek; bir daha ve bir daha dinlemek isteyeceksiniz...


    istanbulun kalabalık hülyâlarında, kaybedersiniz kendinizi zaman zaman. kaç köşe başında kaybolup, kaç köşe başında kendinizi bulduğunuzu bilemeyeceksiniz. 'hiç kimse' olup, köşe başlarının kaldırımlara karıştığı noktada, minarelerin göğü delen nidâları arasında, güvercinlerin İstanbul’un kubbelerine çarpan noktasında, derin bir âh çekip, bırakıverirsiniz kendinizi İstanbul’un kollarına. tıpkı bir ağıt gibi; İstanbul’un gözlerinin içine bakarak, dudaklarınıza dökülen ‘istanbul türküsü’nü tellendirirsiniz...


    ben bir
    / kimse'yim...
    bir yanımda üşüten bir yalnızlık;
    diğer yanımda
    sesime karışmış yokluğun.
    nedendir ki,
    çığlıkların yankısıdır uzaklardan gelen.
    sokaklarda bir gölgedir şair;
    kendinden kaçak!
    kafir bir gülümsemedir dudaklardan,
    an be an dökülen.
    / hoyrat kalabalıklarda;
    / bir adın var senin, kirlenmemiş,
    / beyaz...


    beyaz'dır düşleriniz, üşüten yalnızlığınız kadar âşikâr... değil sevinçlerinizi, hüzünlerinizi dahi kâr sayarsınız istanbulun üşüyen yanlarında. bir gölge olup istanbulun sokaklarında, yok'luğa karışan sesinizi ararsınız... alaycı, bütün hüzünleri inkâr eden kâfir gülümsemelerinizi bırakırsınız dalgaların koynuna lâkin; umursamazdır istanbul...


    onun için düş'lerim,
    en çok beyaza çalar L&#226 yalnızlığımda.
    saatlerin adam yutan tiktakları arasında,
    bir şehir bütün beyazlara inat,
    en karanlık saatlerinde,
    sokaklarında kendini o kadar kaybetmiştir.
    / sarhoş bir ağızda;
    / eski bir istanbul türküsü.
    / fahişe bir yatakta,
    / istanbul hatırası!...


    bilinmedik hiç bir nakarat yoktur artık.
    ve bütün şarkılar,
    hep aynı buruk notayı sayıklamaktadır...
    bu şehir,
    âh bu şehir;
    isyan bayrağını çekmiştir!
    / bütün fethedilmişliğine karşılık
    / bir o kadar esir olmuştur...


    suskundur düşleriniz gecenin L&#226 noktasında ve bildiğiniz bütün şarkılar sanki hep aynı notayı tellendiriyor, aynı nakaratı seslendiriyor sanırsınız. bu şehirde, kaç değişik şarkı vardır ki söylenegelen ve sonu istanbulla bitmeyen?... bütün beyazlarını terk ederken karanlık saatlerine; bu şehir kendini kaybetmektedir sarhoş ağızlarda. birkaç fahişe yatağın kenarına iliştirilmiş kirli bir nefese isyan etmektedir istanbul. bildiği bütün nakaratları unutmak istercesine, yeniden ve bir daha yazılmak istercesine, isyan bayrağını burçlarına tekrar dikmektedir. “ben ki; fethe susamış şehir, fâtihimi tekrar özlemekteyim”...


    bütün ümitlerim;
    kirletilmiş fahişe bir şehrin,
    yatak ucuna bırakılmış bozuk para gibidir artık.
    umutlar;
    serkeş bir rüzgara teslim,
    beyaza çalarken L&#226 yalnızlığımın,
    çıkmaz sokaklara dalan noktasında.
    gözlerimde asi bir yalnızlık,
    iki tarafı keskin bıçak;
    / ne yanımı dönsem hep bir yanım kanar
    / ve yine ne yanımı dönsem,
    / bir şair orada yanar...



    istanbulda ne yalnız kalabiliyor insan ne tam kalabalık. iki tarafı keskin bir bıçak gibi; yani ne yanını dönsen bir yanın kanıyor. istanbulda güvercin olmak hiç zor değil, lâkin yaralı bir güvercin olmak çok zor. bütün çıkmaz sokaklar senin, bütün umutların bir o kadar gâib. ey âsitâne, bütün âsi yanlarımla, fâtihi özlemekteyim seninle beraber ve bilirim ki; bir fâtih doğarsa eğer, bin ulubatlı'nın doğuşunun da müjdecisi olacaktır...


    düş'lerim;
    kayıp gidiyor hiç kimse olduğum noktada.
    bir şair var orada;
    sokakların kıvrılıp gittiği noktada.
    bir yanı hep kanar,
    diğer yanı hep yanar...
    / L&#226 yalnızlık...
    / K&#226 yalnızlık...


    hiç kimse'liğimin tescili istanbul. âsi yanlarımın deşifresi ve bir sevgili nasıl 'biricik'leştiriliyorsa, o kadar biricik istanbul. biraz içim kanıyorsa, biraz yaralıysa yüreğim; senin yaraların sebebiyledir. çünkü; ne kadar yaşarsan bir şehirde, o kadar çok o şehir olursun ve ben yaşadıkça istanbul, yaşadıkça yaralı bir güvercin oldum gökkubbenin beni saran noktasında. kıvrılıp gidiyor sokakların, bir mahzen gibi tıpkı. kalabalıklar sarıyor etrafımı. bilinmedik yüzlerin hâin bakışları altında, senin öldürülüşünü seyrediyorum ve sen ne kadar ölürsen; ben o kadar ölüyor, bir o kadar L&#226 oluyorum...


    27.ağustos.2007 - istanbul

  6. #6
    TurkForumUYEEE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-12-2007
    Mesajlar
    235
    Karizma Gücü
    0
    şehriyâr...

    dudaklarımda ayrılıktan kalma,
    hüzne dair teselliler...
    bir kaç cümle karalıyorum;
    kendini iki noktadan sonraya,
    kurban etmiş ve teslim edilmiş.

    yabanıl cümleler kuruyorum;
    yani bildiğin yabani ve dağlı bir adam
    gibi kaba, yobaz cümleler söylüyorum.
    anlaşılmaz söz dizimlerinin mağarası
    tılsımını kaybetmiş aşk; heyula...

    yabanıl kelimeler ediyorum söz dizimlerinde
    gece; korku dolu yarınlara bırakıyor kendini.
    terk üzerine türküler söylüyor bütün cevaplar.
    ayrılık sözleri ayrık otu gibi dilimde; nakaratsız
    yarınlara bırakıyor kendini yorgun.

    hain geceler bilirim pusatsız.
    cümleler bilirim hiç kurulmamış.
    dudaklardan dökülmemiş sözler bilirim,
    gözlerden dökülen. bir nefeste
    koşulan yollar bilirim sonu gelmeyen / ve
    kentler bilirim henüz kuşatılmamış,
    fâtihini bekleyen, esareti özleyen.

    şehre benziyorsun hani biraz / yani,
    en çok şehre benzetiyorsam seni:
    birazcık fatihe benzediğimden olsa gerek.
    bütün sokaklarındaki kalabalıkların,
    sokaklarımdaki kalabalıklara eş; ruhunun
    yangın ruhuma düşen ibrahim olması
    gibi bir şey yani. diyorum ya hani
    buna benzer bir şey işte gözlerden,
    bir nefeste cümle kadar akışkan...

    dünyalar bilirim dünyalara benzemeyen.
    bir kilitte içine kapanan, binlerce sözle
    açılmayan dudaklar bilirim.
    hayatın içinde yorgun yüzler bilirim;
    insana dair bütün anlamları yüklenen.
    bir derviş postu içinde yanarken,
    hayat bulan nice ademler görürüm;
    baktıkça içinde binlerce dünya görünen...

    26.ağustos.2007

  7. #7
    TurkForumUYEEE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-12-2007
    Mesajlar
    235
    Karizma Gücü
    0
    (g)öz-yaşı...


    i.
    ilk gözyaşları gibi; ömrün
    ortasında son baharın.
    notaların esiri buruk,
    soluklarımdaki esaret.
    kaybolup gidiyorum; uzaklarda
    sesimi duymazsın anne.
    ağaçların hışırtısında / ve
    bu şehrin şaşaasında kayboluyor
    sesim duyulmuyor anne...

    ortasındayım ömrün; son baharın bitiminde, buruk bir nota ile, soluklarıma biriken esareti çekiyorum ciğerime... kaybolup gidiyorum uzaklara: hani yollardı ki, hep uzakları çağrıştıran ve adına türkü yakılan aynı zamanda içinde bütün med-cezir'leri barındıran... ağaçların hışırtısında; kuşlar terk-i diyar eyledi. ben ve içimdeki kalabalıklar bütün suskularıyla, kaybolup gitmekte şehrin şaşasında... artık; sesimi ben bile duyamıyorum anne...


    ii.
    soluklarımdaki esaret;
    tıpkı ilk gözyaşı gibi anne.
    o zaman öğrendim diyordum ama,
    ağlamayı hiç öğrenememişim anne.
    anlıyorum ağladıkça;
    sesime karışırken şehir / ve
    hülyalarımı esir ederken,
    hırçın bir dalgaya:
    esaret bambaşka tanımlara büründü.
    sokak koydum,
    martı koydum, deniz koydum adını.
    bir de aşk dedim ki;
    hiç ölmeyeceğim sandım yaşarken...

    evet evet; soluklarımdaki esaret, yüzümden aşağı süzülen gözyaşı gibidir anne... insan her şeyi öğreniyor da; sanırım bir tek ağlamaya yabancı ki her seferinde sanki ilk kez tanışmışçasına yabancıdır öylesine... anlıyorum ağladıkça ve şehir karışırken sesime, hülyalarımı, umutlarımı esir ediyorum bütün hırçın dalgalara... yeni tanımlar buluyorum, buldukça arıyorum esarete dair... deniziyle, martısıyla, sokaklarıyla beraber yeni yüklemler karışıyor sözcüklerime ve "aşk" diyorum yaşarken; en çok hiç ölmeyeceğime inandığım anda...


    iii.
    âb-ı hayat gibi devrân,
    çağıldayan bir ırmak gibi buz.
    serkeş bir rüzgar gibi dalgalandıran.
    müzikâlitesini yitirmemiş hayat,
    kulaklarımda bezirgan figürân.
    (...)
    beynimde cümleler uçuşuyor anne.
    sana sözler söyleyeceğim yârdan,
    eğil başucuma; ilk gözyaşım gibi
    gözlerimden damlamadan hayat...

    devrân içredir âb-ı hayat... bir zamanlar atıp gittiğim ama hiç bir zaman peşimi bırakmayan, çağıldayan bir ırmak gibi buz, saçlarımı dalgalandıran rüzgar gibi serkeş... bu sirkülasyon içerisinde, rengini hiç bir zaman yitirmeyen hayat artık kulaklarımda bezirgan bir figürandır... anne; uçuşup duran bütün cümleler beynimi kemiriyor... sana yâr'in koynundan devşirilmiş aşkî cümleler kuracağım ilk gözyaşım gibi... eğil ana(m); gözlerimden damlamadan hayat...

    12.eylül.2007

  8. #8
    TurkForumUYEEE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-12-2007
    Mesajlar
    235
    Karizma Gücü
    0
    [öyalebesicene]

    a
    kaldırımlara saçların düştüğünde
    bu şehir kuytusundan ırak; zaman
    dilimlerine mahpus voltasında.
    yokluğuna denk düşüyor zaman...

    ya da / sen; zaman zaman,
    eşdeğer sayılıyorsun zaman ile.
    birebir örtüşmeyen; yaşanılan / ve
    kaçılan yanlarıyla müsemma.


    kaldırımlara saçların düştüğünde; adını anıyorum... ya da bu şehirde adını her andığımda, saçlarına dokunur gibi seviyorum bütün kaldırımları... yok'luğunu arıyorum zaman içinde, içindeyken zamanın; büsbütün yoksun sanıyorum... bütün tezatlarıyla bu şehrin, bütün tepelerinde adını zikrederken; saçların diyorum, zaman büsbütün dolanıyor dilime...

    be
    ne garib çelişkidir ilahi;
    yok'luğa eşdeğerdir bütün cümleler.
    peşisıra gelen,
    vurulan ve bir daha vurulan;
    imgelerin yoksunudur şiirler.

    yaşatan yanları da var, yalan yok;
    kaç kere doğduğunu hatırlamayan / ve
    kaç kere ölünür bilmeden / ve
    bilinmeden öylesine:
    ve muhakkak silinmeden satıraralarından.
    tutunmaktır belki de yaşama,
    nasıl olduğunu bilmeden...


    çelişkiler yumağı yaşam; karanlık kalan yanların deşifresi, mülteci sürgünlere gebe... ne zaman doğduğunu ve ne zaman öldüğünü hatırlamayan ve hatta ölümü dahi bilmeyen tanımsız yaşamların gurebası şiirlerin müdavimi; yorgun, yaşlı ve buruk bir ses... aksi nerede duyulur bilinmez; ölürcesine ve vurulurcasına hatta nasıl olduğunu bile bilmeden, tutunur yaşama; nasıl yazıldığını dahi bilemeden...

    ce
    en çok ölümü anladım yaşarken;
    tanımlar yer değiştirdi sonra.
    yaşadığımı anladım ölürken...
    karıştı birbirine büsbütün; muallak
    sorular birbirini kovalarken,
    değil şehre sadece; birkaç şiire
    teslim ettim kendimi ölesiye.
    ve vallahi öylesine...


    ölmek; yaşayanların harcı... yaşamıyorsan; ölmeyeceksin demek... ya da hiç yaşamadın varsayılacak... mezar taşları adını anarken yok'luğu(m)nun izinde; bütün günahlarını özleyeceksin gaib zaman dilimlerinde... söz(l)cükler fakr içinde, ne kendisine faidesi olmuş, ne büsbütün tastamam ayakta tutabilmiş ve kalabilmiş... sürünüp gitmekte; zaman içinde... birkaç sözcük öylesine söylediğim; vallahi öylesine, ve ölesiye...

    17.ağustos.2007

  9. #9
    TurkForumUYEEE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-12-2007
    Mesajlar
    235
    Karizma Gücü
    0
    üşütenya


    ne çok adın var ey şehir! konulmamış bir ad da benden olsun...



    gece saçlarımda yıldız yıldız;
    üşümek nedir istanbuldan bildim anne
    yokluğuna şarkılar tellendirirken,
    tırnaklarımda topraktan kalma kir,
    gözlerime birikmiş hüsranlarımın,
    ıslaklığını kim ne bilir.

    bu şehirde çok fazla sevinemiyor insan;
    anne bu şehir hiç bir şeye benzemiyor,
    adam yutuyor, adamlar adamları yutuyor
    her bir sokağı yusuf kuyusu gibi zindan.
    bütün tövbelerimi bozuyorum bir bir.
    ettiğim bütün yeminleri unutuyorum

    fakat bu şehirde; adam gibi,
    yani bir kadını sevmek gibi seviyorsun,
    sokakları ve bütün kuyuları.
    yûsuf oluyorsun, sonra yûnus / ve
    bir mevlevî yalnızlığında,
    semâh-ı temâşa ediyorsun bütün âlemi.
    anne; diyorum ya bu şehirde,
    ne çok şey oluyorsun buna benzer.

    tenime işlemiş yok'un yokluğu.
    bir şems gibi arıyorum köşe bucak.
    sanıyorum ki gizli dehlizlerde;
    bir güneş doğup batmakta.
    gölgelerin izini süren gözlerim,
    birkaç sokağa takılıp kayboluyor.
    gözlerimi arıyorum sonra karanlığa karışan.

    saçlarımda bütün geceler; yıldız yıldız.
    seni özlüyorum derken nasıl üşünür biliyorum.
    tırnaklarımda topraktan kalma bir kir,
    yüzüme çöreklenmiş hayatın çizgisi.
    bin yûsuf kuyusunda, bin sürgün yusuf yaşıyorsam,
    istanbul bana zindân, ben istanbula sultân...

    saçlarımda gece yıldız yıldız,
    bir şiir nasıl yazılır, istanbuldan bildim...

  10. #10
    TurkForumUYEEE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-12-2007
    Mesajlar
    235
    Karizma Gücü
    0
    aşk söze, yağmur toprağa düşerken



    yağmur, toprağa soyunurken gece,
    soyunup gelsin kadın duyguların.
    tel tel dağılırken saçların,
    tufanî bir aşk olsun bütün sokakların(m).
    ..





    gece yağmura teslim; sokaklar derin bir uykuya yatarken usul usul ıslanıyor sokaklar(-ım)... biliyorsun / ya da bilmiyorsun / şüphesiz biliyorsun: ıslatmalı yağmur(-un)... saçların tel tel dağılırken belki düşünmüyorsun, aslında dağılan benim... bu tufânî aşkta nasıl savruluyorsa zerre, o kadar savrulup gitmek var uzaklara, yağmur kokusun(d)a bir esîr... demek ki gitmek var, yolculuk vakti... toparlanmış eşyalar kapının önünde, şehre bir elvedalık selam durma vaktidir...


    yağmura soyunurken gece,
    sen adama soyunurken yağmur yağmur,
    sana boyansın dört duvar.
    yüzümüzün aksi vururken gölge duvara,
    bir kasem de bizden olsun,
    // sonsuz söyleyelim...


    gece yağmura soyunuyor, sen adama soyunuyorsun / - ve belki de bilmiyorsun- ... bütün bu bilinmezliğin içerisinde bütün bakire soyunmuşluklarınla sen bir adama teslîm, adam yağmura... sana boyanırken dört duvar, ıslanmış olmalı her yer, ki tufânî bir aşkta olması gereken ne ise olan bitenin hepsi de budur... yüzlerimizin aksi yağmura teslim ve yağmurun renkleriyle bir o kadar boyanmış duvarda silüetvâri kıvrımları çizelerken, bir kasem de bizden olsun, son-suz söylensin...


    ah, nedendir;
    // yoksun?
    ve nedendir yollar bu kadar uzun.
    madem kasem seni beklemek için vardır,
    ve madem ki yağmur vardır,
    sokaklar bizim olmalı,
    saçların tel tel rüzgâr olup dağılmalı.
    adın kazınmış sen sokaklara,
    yağmur soyunurken,
    // usul usul
    soyunup gelsin kadın duyguların...


    yoksun?.. hayır, hayır var(!)sın... ya da ikisinin arası bir şey; illüzyon mu? -- belki... // ya da belki hiç değil... söz, kağıda düştüğü kadar gerçektir sevgili // ve sen de en az söz kadar gerçeksin... yalancılığımın hepsi de işte bundan ibarettir... hayal ve illüzyondan bir o kadar ırâk, tutkunudur tufânî bir aşk yalnızlığın(-ın)... belki, belki onun için bu kadar kaçıyorum kalabalıklardan, ne dağılmak, ne dağıtmak istemezcesine, gömülüyorum soyunup gelen kadın duygularına... sokaklar bizim olmalı, tel tel saçların dağılmalı, kalabalıklar uzak bir yalnızlığı solurken, yağmur usul usul yağmalı...


    bakire meryeme ve beşikteki îsâ’ya andolsun ki;
    aşk adına söylenen ne varsa hepsi yalandır
    // - hayır, hayır
    aşk adına söylenen ve söylenmiş,
    // ne varsa,
    // dört mevsim hakîkattır...
    "tozunu alırken yaşamın, eskimiş raflardan"
    nemrudun küfrünün zikrindedir dîl.
    yakalım bu dünyayı diyordum ya;
    hakikattir ki;
    // çoktan yanmış(!)
    işte gemiler terkedilmiş bir liman kentinden
    öylesi sürgün...
    yakalım bu dünyayı diyordum ya;
    heyhât;
    // bu dünya (belki de) hiç olmamış(!)...



    îsâ; bâkirenin içinde bir derin hayreti ve sürgünü barındıran muştusu(!), yusuf, kör kuyudan zindanlara uzanan bir yolculuğun ardına saklanmış sultanı... âh, kimse bilmiyor aşkın hücre’sel halini ve aşk’ın hira’ya koşan derin yalnızlığını(!)... tozunu alırken yaşamın (eskitildikçe) eskitilen raflardan, nemrudun küfrünü dillendiriyorsun... küfrün hakikatı budur; dünya yanmıştır // ve bir o kadar heyhât, bu dünya hiç olmamıştır... soyunup gelirken kadın duyguların, tozlu raflardan eline düş’e-kalan bir kitaptır aşk yûsufî düşlere karışmış, bakire meryemin aks-i sadâsıdır; "âh öl-me"...

    hypatia’nın külleri,midye kabuğuna sıkıştırılmış düşleri küllendirirken, damo’nun penceresinde mutluluklar ölüm seferinde(!) âh lasthneia sana da bir pay vardır bu derin hüzünden -ki aynaya bir o kadar yansımıştır- ve aspasia ilahi komedyanın fahişesi, sokrat bir azize, bütün dengeler alaşağı iken, bir devrimi kucaklamaktadır kolların(!)... görmek diyordun; bilgelikteki esas sır! ve abelard’ın derin hüznüne karışırken söz bütün gerçekliğiyle ve bir o kadar çıplak(!), birkaç mektuptur geride kalan... âh helloise, aşk söz’e düşmüştür... "öl-mek lazım"...



    ey ây; nedendir
    bir yanın hep böyle buruk ve karanlık
    // ya da mistik
    sarı çarşaflı bir yatakta,
    sarı bir gün doğumunu beklerken,
    sen şimşekleri topluyordun hypatia ellerinle(!)
    karanlık rüyalara dalarken usul, ürkek,
    söz, kalbinin ortasına uzandı.
    soyunup gelirken kadın duyguların;
    ay hep böyle karanlıktır.
    // ve yine,
    soyunup gelirken kadın duyguların,
    soyunup (dile) gelmiştir kadın parmakların:
    "bana yusufun kuyusunu göster";
    // yaklaş;
    sana yûsufu göstereceğim(!)...

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •