Kıta Avrupası Felsefesi Nedir?
‘Kıta Avrupası felsefesi’ terimini kuşatan karışıklık ve ihtilafların en azından bazılarını ele almadan önce, terimin doğrudan ve yalın bir tanımını vermek yararlı olur. Kıta Avrupası felsefesi, yirminci yüzyılın büyük bir bölümünde, İngilizce konuşan dünyadaki akademik felsefeye hakim olan ‘analitik felsefe’nin genellikle tam karşısında yer alan bir dizi düşünür ve felsefi yaklaşımı ifade eder.
Bu anlamda Kıta Avrupası felsefesi, Hegel, Marks, Kierkegaard, Nietzsche, Husserl, Heidegger, Sartre, Gadamer, Habermas, Derrida, Foucault, Lyotard ve Baudrillard gibi düşünürleri içerir. O, Hegelci idealizm, Marksizm, Frankfurt Okulu’nun, ‘eleştirel teorisi’, varoluşçuluk, hermeneutik, fenomenoloji, yapısalcılık, postyapısalcılık ve postmodernizm gibi düşünce akımlarını içine alır. Bu tasvir, tek bir homojen Kıta Avrupası geleneği olmadığını, bu başlangıç evresinde dahi açık hale getirmelidir. Daha ziyade, birbirleriyle biraz daha az veya fazla ilişkili olan düşünce akımlarının bir çeşitliliği söz konusudur. Şu ya da bu şekilde, teşhisi mümkün bir Kıta Avrupası tarzıyla çalışan düşünürler vardır.
Felsefede, ayırıcı bir biçimde Kıta Avrupasına özgü olan yaklaşımların sıra ve düzeni, bu kitabın amaçları açısından, öncelikle tarihsel terimlerle belirlenecektir. Sadece bir düşünürler öbeğinin birbirleriyle belirli aile benzerlikleri içinde olan üyelerini tanımak değil, fakat daha belirgin soy çizgilerinden bazılarının izini sürmek, entellektüel bir soyağacının taslağını yapmak da yararlı olacaktır. Şu halde, hem içerik ve hem de üslüp bakımından söz konusu olan bir dizi karşıtlık, Kıta Avrupası’na özgü düşünce akımlarının, modern Avrupa felsefesi ve özellikle de Aydınlanma tarafından seçilen ana doğrultuya tepki olarak zuhuruna geri götürülecektir. Söz konusu entellektüel karşıtlığın hakim eğilimi, geleneksel metafizik, din ve ahlâkın iddialarıyla ilgili şüpheciliği doğa bilimlerinin yöntemlerine duyulan hatırı sayılır (ve bazılarının görüşüne göre de, ölçüsüz) hayranlıkla irtibatlandırmıştır. Bilim, eğer yine de, şüphecilik ya da şüpheye maruz kalır ise, bu takdirde ona, insan bilgisinin en ikna edici örneği olarak meydan okunmaktadır. Doğa biliminin iddialarıyla karşılaştırıldığında, diğer bilgi iddiaları, sanatsal, ahlaksal ve hatta dini doğruları çok sarih olarak daha rasyonel bir biçimde savunulabilir, daha bilimsel ve dolayısıyla daha sağlam temeller üzerine oturtmaya çalışan Aydınlanma filozoflarına pek sağlam. görünmemekteydi.
Bununla birlikte, Aydınlanmaya Kıta Avrupası geleneği içinden yöneltilen eleştirilerin bir bölümüne göre, bu düşünürlerin çabaları daha baştan başarısızlığa mahkumdu. Onların insan bilgisinin ahlâki, dini ve sanatsal boyutları için güvenli, rasyonel temeller sağlama çabalarında karşılaştıkları başarısızlık ve güçlükler, tamamlanmamış bir projenin
göstergeleri olmaktan ziyade, çarpık ve tek yanlı bir projenin kaçınılmaz sonuçlarıydı. Aydınlanmayı eleştirenler, ne bilimsel yöntemin, ne de Aydınlanma felsefesinin cevaplamak için gerekli donanın sahip göründüğü sorular için, oldukça farklı bir cevap türüne duyulan ihtiyacı farketmişlerdi. Sonuç, birlikte bizim burada Kıta Avrupası felsefesi adını verdiğimiz felsefeyi meydana getiren, bir dizi yeni entellektüel yaklaşım oldu.
Kıta Avrupasında ortaya çıkan bu eleştirinin ana çizgileri Herder ve Rousseau’nun eserlerine geri götürülebilir, fakat o, en sistematik ve en tutkulu bir biçimde, Hegel’in felsefesinde dile getirilir. Kıta Avrupası felsefesine daha sonra katkı yapanlar, Hegel’in düşüncesini geliştirmeleri ya da eleştirmeleri, fakat onu çok seyrek olarak göz ardı etmeleri anlamında, her zaman ‘post-Hegelciler’dir Onların düşünceleri, Hegelci sisteme çok kararlı bir biçimde karşı çıktıkları veya onu kabul etmedikleri zaman dahi, bu sistemin izlerini taşır. İşte ileriki sayfalarda, bu düşüncelerin en önemlilerinden bazılannı inceleyeceğiz.
Bununla birlikte, bu işe kalkışmazdan önce, teşebbüsümüzün tümüne yönelik muhtemel bir eleştiriyi savuşturma zorunluluğu her halde vardır. Geniş bir konuyu göreli olarak az sayıda sözcükle ifade etme veya anlaşılması güç düşünceleri daha anlaşılır hale getirme girişimine adet olduğu üzere yöneltilen eleştirileri hemen bir kenara atsak bile, çok daha önemli bir sıkıntıyla karşı karşıya kalırız. Bu da, ayrı bir Kıta Avrupası felsefesinin geleneğini tecrit etmenin tartışmalı ya da hatta ahlaksızca olabilmesi sıkıntısıdır. Proje, Kıta Avrupası’nın kendisinden—yani, temelde Batı ucundaki İngilizce konuşan adalardan ayrı düşünülen Avrupa’dan— olan okuyucularımıza özellikle tuhaf gelebilir. Her şey bir yana, Batı felsefesinin çeşitli akımları, Sokrates öncesi filozoflarla, Platon ve Aristoteles’ten başlayıp, Hıristiyanlık, Musevilik ve İslam alimlerinin önemli katkıları yoluyla, modern Avrupa felsefesinin De Locke, Hume, Leibniz, Spinoza ve Kant gibi belli başlı şahsiyetlerine kadar uzanan ortak bir tarihi paylaşır. ‘Kıta Avrupası felsefesi’ teriminin, terimle, açıktır ki, yalnızca Avrupa anakarası anlatılmak istendiği için, ırkmerkezcilikle dahi suçlanabilmesinde az da olsa haklılık payı vardır. Kıta Avrupası felsefesi, nihayet Batı felsefesinin bir varyantıdır.
Gerçekten de, Kıta Avrupası felsefesi hayata, bir dışlama kategorisi olarak adım atmıştır. Birleşik Devletler, Britanya, Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda dahil, Batı’nın İngilizce konuşan ülkelerine hakim olan analitik felsefe, Avrupa kıtasında Kant’tan beri yaratılmış olan felsefi düşünceyi —ya da başka bir deyişle, Kıta Avrupası felsefesini— yakın zamanlara kadar hemen hiç dikkate almadı. 1970’ler gibi yakın bir tarihte, felsefede, Hegel ya da Nietzsche, Husserl, Heidegger veya Sartre’ dan söz etmeyen bir ders, eksik bir ders olarak dahi görülmezdi. Önemi ve değeri hem analitik gelenek ve hem de Kıta Avrupası geleneği içinde teslim edilen Kant, bu bakımdan kesin bir geçiş ya da kopuş noktasını gösterir. Onun felsefesi kısmen, İskoç Aydınlanmasının en önde gelen şahsiyetlerinden biri olup, analitik felsefe üzerinde önemli bir etki yapan David Hume’un radikal şüpheciliğine bir tepkiydi. Kant’ın tepkisi, analitik filozoflar tarafından hala çok ciddiye alınmaktadır. Fakat, en önemli düşünceleri doğrudan doğruya Kant eleştirisinden doğan Hegel’ in eseri, çok büyük ölçüde ihmal edilmiştir. Şu halde, yalnızca Avrupa ya da Batı felsefesi yerine, Kıta Avrupası felsefesiyle analitik felsefeden söz etmek, Hegel’le birlikte ve Hegel’den sonra anlamlı olmaya başlar. Ondokuzuncu ve yirminci yüzyılın ard arda gelen ve çoğunlukla, ya Hegel veya Hegelci düşünceler tarafından doğrudan etkilenmiş, ya da Hegel’e veya Hegelci düşüncelere karşı çıkan Kıta Avrupası düşünürlerinin bütün bir dizisi, ya analitik filozoflar tarafından hemen hiç dikkate alınmamış, ya da onlara, Sartre ve Camus örneklerinde olduğu gibi, büyük ölçüde edebi eserlerinden dolayı değer verilmiştir.
Kıta Avrupası felsefesinin soykütüğü, öyleyse, Kant’a yönelik Hegelci, ve Hegel’le irtibatlandırılan tepkilere geri götürülebilir. Bununla birlikte, bir dışlama kategorisi olarak Kıta Avrupası felsefesi, önce, yeni ortaya çıkan analitik felsefenin bakış açısından, müstakil bir gelenek olarak teşhis edildi. Analitik felsefenin daha sonraki gelişimine en büyük ivme, yirminci yüzyılın başında, o zamanlar hem Britanya’da ve hem de İngilizce konuşan dünyanın geri kalanında, oldukça güçlü bir idealist ve Hegelci nüfuza (ya da Kıta Avrupası felsefesinin nüfuzuna) karşı açılmış olan uzun süreli bir savaşa katılan Gottlob Frege, Bertrand Russell ve G. E. Moore gibi şahsiyetler tarafından kazandırıldı. Analitik felsefenin yükselişi, işte bu döneme denk düşer. Russell ve Whitehead’in Principia Mathematica [Matematiğin İlkeleri]’sı önemli bir dönüm noktasıdır. Avrupa kıtasına o zamanlar, her ikisi de ruhen Kıta Avrupası felsefesinden ziyade, analitik felsefeye yakın olan pozitivist ve Yeni Kantçı felsefelerin hakim olması, ironiktir.
Gerçekten de, analitik felsefe, mantık ve matematikteki teknik gelişmelerin de yardımıyla, Aydınlanmanın şüpheci, bilimsel ruhunu canlandırdı. Bu gelişmelerin sonucu olan ilkeler ve teknikler başlangıçta, ‘bildik şüphelilere’, ya da en azından doğrudan doğruya onların soyundan olanlara, Kıta Avrupası’nın metafiziksel idealizminin, geleneksel dinin ve dogmatik ahlakın iddialarına büyük bir coşkuyla uygulandı. En kesin ifadesi (ya da en katı görünümü) içinde, analitik felsefe, zaman zaman Hume çatalı adı verilen şeye başvurur. Hume, ‘insan aklının ya da araştırmanın tüm nesnelerinin doğallıkla iki türe, yani ide ilişkileriyle olgu sorunlarına ayırılabileceğini’ öne sürer. Bunlardan birinciler, ilke olarak matematik ve mantığın, ‘evrenin herhangi bir yerinde varolan bir şeye bağlı olmaksızın, salt düşüncenin işleyişiyle keşfedilebilir’ olan doğrularıdır. İkinciler ise, dünya hakkındaki ‘neden sonuç ilişkilerine dayanır görünen’ olumsal doğrulardır. Hiç kuşku yok ki, Hume’un zihninde, zamanının doğa bilimlerinde en sistematik bir biçimde ifade edilmiş doğrular vardı. Skolastik felsefe ya da ‘metafizik’ ve din dahil, bu iki kategoriden biri ya da diğerine girmeyen bir şeyin, aklın ya da hakiki bilginin bakış açısından ipso facto değersiz olduğu ortaya çıkmaktaydı. Analitik filozoflar bu ilkeyi pratikte, bir şekilde —salt, kendisi açıkça her iki kategoriye de girmeyen etkinliklerini anlamlı kılabilmek için dahi olsa— gevşettiyseler bile, ilkenin ruhuna uygun olarak çalışmayı sürdürdüler. Felsefe, ne mantık veya matematiğin bir dalı, ne de fizik ya da biyolojiyle kıyaslanabilir bir doğa bilimi olduğu için, kendisini sıkı sıkıya kavramların dikkatli analiziyle sınırlamalıdır. Bilimsel olarak hürmete layık tek felsefe, bundan böyle analitik felsefedir. Daha genel olarak yirminci yüzyıl filozofları tarafından gerçekleştirilen ‘dilsel dönüş’e göre, bu görev o zaman herşeyden önce ve çok büyük ölçüde, dilin analizini içeren bir iş olarak yorumlanır. Michael Dummett’ in cümlesi, bu konuda tipik bir örnek meydana getirir: ‘Felsefenin amacı düşüncenin yapısının analizidir’ ve ‘düşünceyi analiz etmenin tek uygun yöntemi, dil analizinden meydana gelir’.
Öte yandan, Kıta Avrupası filozofları, Hume tarafından en azından, bu varoluş tarzlarının telkin ettiği ilgi ve kavrayışlardan vazgeçmeyi istememe anlamında, kınayıcı sözlerle kapı dışarı edilen metafizikçi, ahlâkçı ve müminlerin uzak akrabaları olarak görülebilirler. Onlar, aynı şekilde, ortalama sağduyunun, filozofun işinin en önemli öğeleri olarak görmekten bir an bile vazgeçmediği soruları ele almayı sürdürdüler. Bunlar herşeyden önce, varoluşsal, ahlaki ve estetik sorulardır: Varoluşun özü, hayatın anlamı, neyin doğru ve neyin yanlış olduğu, sanatın ve güzelliğin anlamı ile ilgili sorular. Ama analitik felsefenin bakış açısından, Kıta Avrupası filozofları, kendilerinin daha dakik, kesin ve daha ilmi kavramsal analiz araçlarının yerlerini almış olduğu şüpheli metafiziksel yöntemleri kullanmaya devam ederler. Kıta Avrupasının yaklaşımı, ‘metafiziğin’ ‘anlamsız’ sözlerine karşı ‘mantıkçı pozitivistlerin’ küçültücü eleştirilerinden başlayıp, ‘bilim’i ‘anlamsız olan’dan ayırmaya yönelik, son zamanlarda azalsa dahi, süregelen ilgiye uzanan çizgi boyunca, işte bu terimlerle sık sık eleştiriye tabi tutul muştur. A. J. Ayer, Hume’un metafiziğin, ne doğrulanabilir olgusal önermeleri, ne de analitik ya da mantıksal doğruları içerdiği ve dolayısıyla, anlamsız olduğu için çöpe atılması gerektiği şeklindeki şikayetini tekrarladığı zaman, kendisine hedef olarak Kıta Avrupası’nın seçkin şahsiyetlerinden birini, Heidegger’i alır. Heidegger de, göreceğimiz gibi, oldukça farklı bir anlamda dahi olsa, metafiziği aşma ihtiyacıyla dolu olduğundan, burada da bir kez daha bir ironi söz konusudur.
Başka bir deyişle, ‘Kıta Avrupası felsefesi’ hiçbir şekilde masum değildir ve bundan dolayı, hayata, yalnızca sıkıcı, sınıflayıcı bir etiket olarak değil, fakat suistimale elverişli bir terim olarak adım atar. Kıta Avrupası felsefesiyle analitik felsefe arasındaki karşıtlık, bu nedenle, başka bir karşıtlığı, Doğu ile Batı arasındaki, daha dünyevi ve modası bugünlerde giderek daha fazla geçmiş hale gelen karşıtlığı andırır. Politik gözlemci ‘Doğu’ ve ‘Batı’nın, coğrafi terimlerden çok, ideolojik terimler olduğunu hemen farkeder. Batı özgür, kapitalist ve refah toplumu olup, insan haklarıyla Amerikan hayat tarzını kutsar. Doğu ise totaliter, atıl ve baskıcı olmuştur. Coğrafi konumlarına karşın Japonya ve Avustralya, Küba’nın Doğu’ya mensup olduğu yerde, ölçütlerin çoğu açısından, Batı’ya mensup olan ülkeler olarak görülür. Benzer kuraldışılıklar analitik felsefeyle Kıta Avrupası felsefesi arasındaki doğrudan coğrafi bir yorumu da kuşatır.
Buna göre, tıpkı Viyana Çevresi’nin, Avusturyalı olan, mantıkçı pozitivistleri ve Ludwig Wittgenstein’ın yaptığı gibi, Frege de, Alman olmasına karşın, analitik felsefenin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Öte yandan, ondokuz ve yirminci yüzyılın, T. H. Green, Bradley, Collingwood ve Oakeshott gibi İngiliz idealistleriyle onların kanalın karşı yakasındaki idealist çağdaşları arasında belirgin yakınlıklar vardır. Hatta, analitik gelenek içinde saygın bir yeri olan John Stuart Mili bile, Goethe ve Schiller’in bir dostu olan, Wilhelm von Humbolt’un düşünceleriyle Alman Romantizmi’nden pek fazla etkilenmiştir. (Analitik felsefenin bir klasiği olan) The Concept of Mind [ Kavramıl’ın yazarı Gilbert Ryle uzun bir dönem boyunca Husserl’le çalışmıştır. Esasen Kuzey Amerika’da çalışan Richard Rorty, Alasdair Mac ve Charles Taylor gibi, İngilizce konuşan çağdaş filozoflar, bilinçli olarak Kıta Avrupası’nın temalarını, analitik felsefenin diliyle dahi olsa, geliştirirler. Yine, temel iddiaları bakımından çok bü yük farklılıklar göstermeyen Yeni-Kantçılığın geçmişte periyodik canlanışlarına tanık olmuş olan Fransa ve Almanya’da da, bugün, analitik felsefenin güçlü okulları bulunmaktadır. Felsefi problemlere yöne lik mantıksal ve analitik yaklaşımların, nihayet, diğer Doğu Avrupa ül kelerinde olduğu gibi, Polonya’da da (sözgelimi, Lvov-Varşova Okulu) uzun bir geleneği vardır.
Öyleyse, Batı felsefesinde birbirlerini karşılıklı olarak dışlayan iki geleneğin ayırd edilmesi için yalın ve doğrudan bir temel kesinlikle bulunamaz ve bulunsa da, onun felsefi bakımdan ilginç olabilmesi, her halükürda, muhtemel değildir. Derrida’nın doğru ve münasip ifadesini benimseyecek olursak, Kıta Avrupası ‘bir hareketin empirik olmayan site sidir.’ Öte yandan, analitik felsefeyle Kıta Avrupası felsefesi arasındaki ayırımın daha ziyade ayrı felsefe kampları arasındaki karşıtlığın bir ürünü olduğunu ortaya koyan veriler olmakla birlikte, sarih ve temel öğreti farklılıklarını tesbit etmek ya da iki yaklaşımı güvenilir bir tarzda, farklı konular, üslüplar ya da mizaçlar aracılığıyla tanımlamak kolay değildir. Dolayısıyla, sağlam bir ayırım yapmaya kalkışmak, bu evrede vakitsiz olacaktır. İdeolojiyle boyanmış bütün ayırımlar gibi, Kıta Avrupası felsefesiyle analitik felsefe arasındaki ayırım da, hakiki farklılıkları tesbit etmek kadar, ciddi entellektüel angajmanı önlemeye yarar. Entellektüel gelenekler, toplumsal ve tarihsel bağlılıklar kadar, titiz entellektüel mülahazaları yansıtırlar. İmdi, doğrudan doğruya Kıta Avrupası felsefesinin ve onunla birleşen entellektüel yaklaşım ve düşünürlerin bir mülahazasına geçmek, kesinlikle yararlı olacaktır.
Kıta Avrupası Felsefesine Giriş.-Dawid West-Paradigma Yayınları


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla