Ölümün karalığını inkara kalkışmam hiç ve onu yaşama atfedilen beyazla sıvamaya da çalışmam. Zaten ikisini de muğlaklaştıran bu inkar durumu değil midir?
Evrene dair her çıkmaza düştüğümüzde, ölümün yaşama; yaşamında ölüme özendiği , gri uzamdalardan ibaret rüyalarımızda eşelenip dururuz hep. Gri de yaşamak her zaman kolay ve eylencelidir çünki.
Elbette bedenli olmanın sınırlılığı içinde bir şuur daralması yaşarız. Bu plana uyumlanmak adına, ruhsal potansiyelin planı çerçevesinde, bir tür akit ile bu deneyimine adım atmış olduğumuzu “unuturuz”. Tıpkı uykuda gibi, bir rüyayı yaşarız. Nasıl rüyaların sembolizması içinde farklı boyutların bilgisine ulaşmak mümkünse, bu uykumuzda da her bir deneyim örtük olarak üst realitenin bilgisini sunmaktadır bize aslında.
Deneyimleri doğru okuyabilirsek, hatırlamaya, uyanmaya başlarız. Bu, ölmeden önce uyanmaktır, ölmeden önce bu boyutun yalancı gerçekliğine ölmektir işte…
Hani hep denir ya; “Rüyalardaki semboller anlaşılırsa, kişi kendi takıntılarının farkına varabilir ve bunlardan kurtulmayı başarabilir…” diye. Bense uyanıkken gördüğüm rüya ile daha fazla ilgiyim… Asıl öğretmenim, birebir yaşadıklarımdır benim.
işte bu benim siyahla beyaz arasındaki gri hayat felsefem,gri olanların itirafını okumadım hiç,olmayanların ise sebeplerini....şimdi söz sizde....


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla






