Huntington'un Türkiye'si gerçekleşecek mi,


Samuel P. Huntington, son yüzyılın en etkinli ve en orijinal siyaset bilimcisi, her zaman hâkim düşüncelere, akıntıya karşı kürek çeken, efsanevi bir kariyere sahip, alçak gönüllü ve ciddi bir insan.

1990'larda önce Foreign Affairs dergisinde bir makalede, sonra 1996'da bir kitap olarak yayınlanan "Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması"nda, dönemin genel görüşlerine ve küreselleşme ve "sınırsız" bir dünya üzerine yaygın hoşnutluğa ters düşecek şekilde tezler öne sürdü. Soğuk savaş döneminden sonra, "medeniyetler çatışması" olacak diye yazdı. Buna göre, toprak, kan ve kültürel aidiyetler dünya devletlerini şekillendirecek ve tanımlayacaktı.
Huntington'un haritası kalın uçlu bir kalemle çizilmişti. Buna göre her şey "Batı ve diğerleri" şeklindeydi: Batı tek başına ve geriye kalanlar sekiz medeniyet arasında bölünmüştü; Latin Amerika, Afrika, İslam, Çin, Hint, Ortodoks, Budist ve Japon medeniyetleri. Ve bu soğuk savaş sonrası dünyada, İslam medeniyeti Batı'ya karşı güçlü bir rakip olarak çıkacaktı. Huntington, sorunu yalın terimlerle ortaya koydu: "İslam ile hem Ortodoks hem de Batı Hıristiyanlığı arasındaki ilişki çoğu kez fırtınalı oldu." Her biri bir diğerinin "Öteki"si oldu. İslam ile Hıristiyanlık arasında süregelen derin ve zıtlaşmaya dayalı ilişki ile karşılaştırıldığında, 20. yüz yıldaki liberal demokrasi ile Marksizm-Leninizm arasındaki çatışma geçici ve suni bir tarihsel olguydu.

11 Eylül'ün kaderi

19 Arap gencinin 11 Eylül'de Amerika'ya saldırısı, Huntington'ın görüşlerinin doğruluğunu, kendisinin bile tahmin edebileceğinden daha kesin şekilde sağladı. Artık Arap gençleri ve Müslümanlar, yeni radikalizmin askerleriydi. Bunların yükselişi, ülkelerindeki düzeni aşarak, Müslüman olmayan ülkelere yayıldı. İslam daha görünür ve savaşkan olmaya başladı; Türkiye, İran, Arap dünyası ve güney Asya'daki Batılılaşma ideolojileri yok olurken, bir zamanlar ulusalcılık bakımından Batı'ya öykünen toplumlarda yerel değerler öne geçti.

İslam ülkeleri, toplumlarını Batılılaştırmak yerine, İslam modernizmi yönünde güçlü bir fikir birliği geliştirdi. Huntington, "evrensel bir medeniyet" olmadığını gözlemlemişti; ona göre bu, İsviçre'de her yıl bir araya gelen teknokratlar, akademisyenler ve iş adamlarından oluşan "Davos kültürü" gibi göstermelikti.

Modernleşmenin ihracı

Huntington'a göre kültür güç tarafından belirlenir ve tanımlanır. Batı bir zamanlar egemen ve askeri olarak hâkim durumdaydı ve üçüncü dünyanın ilk kuşak milliyetçileri, kendi dünyalarını Batı imgesi üzerine kurmaya çalıştı. Fakat Huntington'a göre Batı'nın hâkimiyeti çatırdamaya başladı. Gerçeği en iyi demografik bilgiler anlatıyor: 1900'de dünya nüfusunun yüzde 40'ı Batı medeniyetinin denetimi altındaki topraklardaydı. Bu pay 1990'da yüzde 15'e düştü ve 2025 yılı itibariyle yüzde 10'a düşecek. Bunun tersine, İslam'ın payı 1900'de yüzde 4'ten, 1990'de yüzde 13'e çıktı ve 2025 yılı itibariyle yüzde 19'a kadar çıkabilir.

Kitaba kaynak olan makalenin yayınlanmasından kısa bir süre sonra, Foreign Affairs dergisi bir grup yazara, Huntington'ın tezlerine yanıt vermesi çağrısı yaptı. Ben eleştirenlerdendim. Yazımı, Batı'nın oluşturduğu modernleşme üzerine kurdum. "Batı'nın ‘geri kalanlara' verdiği şeyler ve yön, dünyanın aldığı yön oldu," diye yazdım. Seküler fikir, devlet sistemi ve güçler dengesi, pop kültürü, gümrük tarifeleri ve engellerinin kaldırılması, refah toplumu için devletin bir enstrüman olarak kullanılması, tüm bunlar dünyanın en uzak köşelerinde dahi içselleştirildi. Huntington'ın medeniyetlerin "bütün olarak ve el değmemiş halde, ebedi bir şekilde" kalacağına dair görüşlerini sorgulamıştım. Bana göre modernist ortak düşünceler Hindistan, Mısır ve Türkiye gibi yerlerde tutabilirdi.

Yeniden tanımlama

Huntington Türkiye'nin Mekke'yi reddederek ve Brüksel tarafından reddedilerek, yüzünü Taşkent'e çevirerek, bir pan-Türki dünya seçimi yapacağını yazıyordu. Benim inancım ise, Kemalizmin Batılılaşma ilkesine dayanıyordu.

Huntington, "Türkiye kendisini yeniden tanımlarsa ne olacak?" diye soruyordu. "Bir noktadan sonra Türkiye, bir dilenci gibi hüsrana uğrayarak ve küçük düşürülerek, üyelik için Batı'ya yalvaran rolünden vazgeçip, İslamı muhatap alan ve Batı'ya karşı uzlaşmaz etkili rolüne geri dönebilir."

Yaklaşık 15 yıl sonra, Huntington'ın medeniyetler çatışması tezleri bana, o zamanlar eleştirdiğimden daha fazla saygı uyandırıyor. Örneğin son yıllarda Kemalist düşünceler saldırı altında ve Türkiye'de askeri-bürokratik elite karşı açıkça meydan okuyan bir İslamcı cumhurbaşkanı seçildi.

Huntington'ın öngördüğü gibi "yeniden tanımlama" gerçekleşti. Açıklığa kavuşturmak için, durum tam da onun öngördüğü gibi açık bir şekilde gerçekleşmedi. İslamcılar üstün geldi, ama yüzlerini döndükleri istikamet, en azından bize böyle söylüyorlar, halen Brüksel: İslamcılar kurnazca, bu Avrupa sığınağında askerlerin gücüne karşı himaye edileceklerini umuyorlar.

Halen radikal İslamcıların Avrupa'nın kapılarını çaldıkları veya Avrupa'ya içeriden saldırdıkları konusunda kuşkularım var. İslam'ın ateş almış topraklarından kaçıyorlar, fakat ateşi de yanlarında taşıyorlar. Bunlar "hiçbir yere ait olmayanlar" hiçbirine ait olmayan, İslam ve Batı arasındaki cephenin çocukları.

Huntington, İslam'ın İslam olarak kalmasından korkuyor, ama aslında Batı'nın kendisine ve misyonuna karşı sadık olarak kalıp kalmayacağı "kuşkulu."



07.01.2008 Misafir Yazar : Fouad Ajamı-The New York Times(referans gazetesi)



HUNTINGTON ÜRKİYE'NİN 3 SEÇENEĞİ VAR

''Medeniyetler Çatışması'' kitabının yazarı Samuel H. Huntington, Avrupa halklarında, Türkiye'nin, Avrupa'ya dahil olmaya çalışmasına rağmen tarihi ve kültürü itibariyle Avrupalı olmayan bir ulus olduğu şeklinde yaygın bir görüş bulunduğunu belirterek, ''Bu görüş Avrupa toplumu tarafından paylaşıldığı sürece Türkiye AB üyesi olamayacaktır'' dedi.

Harvard Üniversitesi Politik Bilimler Profesörü Huntington, Akbank Kurumsal Bankacılık tarafından düzenlenen ''Celebrity Speakers'' başlıklı konferanslar dizisinin konuğu oldu. Swissotel'deki ''Dünya Politikasının Güncel Dinamikleri'' konulu konferansta Huntington, soğuk savaşın ardından dünyadaki yeni oluşumların, politikaların daha fazla dini unsur barındırdığını ve Fransız Devrimi'nden itibaren devam eden laiklik eğiliminin inişe geçtiğini kaydetti.
Bu durumun, Mustafa Kemal Atatürk'ün önerdiği Türkiye'nin laik kimliğine farklı bir zorluk getirdiğini ifade eden Huntington, ''dünyadaki bu eğilime paralel olarak Türkiye'de de İslam üzerine vurgu yapan siyasi partilerin ve son olarak AK Parti'nin siyasi başarı kazandığını'' anlattı.

Türkiye'nin AB'ye üyeliğine de değinen Huntington, Türkiye'nin AB üyeliğinin ertelendiğini hatta Türkiye'den sonra başvuran 12 ülkenin bu süreçte tam üyeliğe kabul edildiğini vurgulayarak, şunları söyledi:
''Bunun temel sebebini çok az Avrupalı lider söyleyecektir, ama Avrupa halklarında yaygın bir görüş var: Türkiye Avrupa'ya dahil olmaya çalışmasına rağmen tarihi ve kültürü itibariyle Avrupalı olmayan bir ulustur. Bu görüş Avrupa toplumu tarafından paylaşıldığı sürece Türkiye AB üyesi olamayacaktır. Dolayısıyla Avrupalılar hayır diyemedikleri gibi evet de diyemiyorlar. Bu yüzden şöyle bir politika izliyorlar; erteleme ve bekletme. Türkiye daha laik yönde ilerledikçe Avrupa daha dini bir yöne meyil göstermeye başladı.''

TÜRKİYE'NİN 3 SEÇENEĞİ

Dünyanın yeni düzeninde soğuk savaş döneminin tersine sadece ABD'nin süper güç olarak yer aldığını ve küresel alanda çıkarları için girişimde bulunduğu belirten Huntington öte taraftan İslam dininde şiddeti haklı çıkaracak sözler bulunmamasına rağmen İslam ülkelerinde çatışma ve şiddetin görüldüğünü vurguladı.

Bunun nedeninin, İslam ülkelerinin bir anlamda ulusal kurtuluş kavramı geliştirmesiyle açıklanabileceğini kaydeden Huntington, Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra hiçbir ülkenin tüm İslam dünyasını yönetmemesinin de bu şiddetin nedenleri arasında yer aldığını anlattı. Türkiye'nin yeni küresel politikada 3 seçeneği bulunduğunu dile getiren Huntington, bunlardan birincisinin AB'ye tam üyelikle sağlanacak Avrupa seçeneği olduğunu, fakat bu durumun AB'nin doğasını da değiştireceğini söyledi.

İkinci seçeneğin, şu an kopuk durumdaki İslam dünyasını birleştirmek olabileceğini belirten Huntington, ''İslam için önde gelen bir ülke, İslam dünyası için iyi olacaktır ve bana öyle geliyor ki Türkiye bu rolü gayet iyi üstlenebilir. Ama bu durumda Atatürk'ün mirası laik, batılı ülke misyonunun tehlikeye düşmesi sorunu var'' dedi.

Huntington, Türkiye için üçüncü seçeneğin ise ulusalcı ve milliyetçi seçenek olduğunu, bu seçenekte Türkiye'nin ne AB'ye ne de Müslüman dünyanın liderliğine oynayıp, kendi ulusal gelişimine odaklanacağını sözlerine ekledi.


-sabahgazetesi-


Huntington ülkemizde dahil bir çok konuda yorum ve tahminler yapan bir stratejisttir. bu ilginç düşüncelerden birini ve referans gazetesinde rastladığım makaleyi paylamak istedim.

eminim siz de ilginç bulacaksınız.