Evet arkadaşlar aradığınız size lazım olan ekonomi ile alakakı bilgileri çekinmeden bizden isteyin
Elimizden geldiği kadar sizlere yardımcı oluruz
Evet arkadaşlar aradığınız size lazım olan ekonomi ile alakakı bilgileri çekinmeden bizden isteyin
Elimizden geldiği kadar sizlere yardımcı oluruz
arkadaşlar türkiyenin dış borcu hakında tüm kapsamlı bilgileri tarihçesini,en çok hangi kurumlar dış borçlanmaya gider,gitmelerindeki sebepler nelerdir?amerika avrupa ülkelerindeki dış borç gelişmeleri nelerdir ve bu ülkelerin türkiye ekonomisi ile karşılaştırılması nedir?bu konuda yardımcı olursanız sevinirim..en az 10 kaynak bulmalıyım bu yüzden sizdende yardım istiyorum şimdiden ilginiz için tşşekür ederim...
MAKSAT HAYATA GICIKLIK OLSUN HEP GÜL
SEVDİĞİN MÜDDETÇE VE SEVEBİLDİĞİN KADAR,SEVDİĞİNE HER ŞEYİ VERDİĞİN MÜDDETÇE VE VEREBİLDİĞİN KADAR GENÇSİN...<NAZIM HİKMET>
konu ile ilgili çok fazla bir araştırma yapamadım ama istersen aşağıdaki adreslere bi göz at
http://www.treasury.gov.tr/stat/disb...tistikleri.htm
http://www.treasury.gov.tr/stat/ti87.htm
=================
Ekonomi Tartışma Platformu
Borsa ve Piyasalar
Türkiye ve Dünya Ekonomisi
Ekonomi Bilgi Bankası
Emlak Bölümü
=================
TF-BeşiktAŞK
EFELER BiRLiĞi
Paylaşım Ve Dostluk Platformu
ŞEHİDİM! EMANETİN ŞEREFİMDİR!
Tezgahüstü piyasalarda ,Kişisel yatırımcıların güncel Çift para birimli Opsiyon oranları listesi gerekli
Birde Banda dayalı opsiyonlarda anapara garantisi hakkında detaylı bilgi isteğimi iletiyorum
teşekkürler çok saolun
MAKSAT HAYATA GICIKLIK OLSUN HEP GÜL
SEVDİĞİN MÜDDETÇE VE SEVEBİLDİĞİN KADAR,SEVDİĞİNE HER ŞEYİ VERDİĞİN MÜDDETÇE VE VEREBİLDİĞİN KADAR GENÇSİN...<NAZIM HİKMET>
mal ve hızmet uretımı organızasyonları hakkında bılgı sahıbı arkadasların var.yardımcı olursanız sevınırım
bir ülkenin örneğin bizim ülkemizin giderek artan ölçüde ithalata bağımlı olmasının sebeplerini, GENİŞ ÖLÇÜDE BANA AÇIKLARSANIZ MENNUN OLURUM ,bu ithalat bağımlılığın bizim ekonomimize zararları, bunu bir çözüme ulaştırmak için yapmamız gerekenler????
Stop in the mud try was so clear
When suddenly And the body starts To
Shiver hold me..!
Haluk TANDIRCIOĞLU
. TÜRKİYE'DE KAMU KESİMİ BORÇANMA GEREĞİNİN GELİŞİMİ
Bir ülkedeki idari teşkilatlanmaya uygun olarak boyutları değişen, merkezi idare, mahalli idareler, katma bütçeli idareler, sosyal güvenlik kuruluşları, döner sermaye işletmeleri, KİT’ler ve bütçe dışı fonlar kamu kesimini oluşturmaktadır. Bu kurum ve kuruluşların açıkları ise Kamu Kesimi Borçlanma Gereğini, diğer adıyla Kamu Kesimi Finansman Açıklarını meydana getirmektedir. Yani, KKBG (KKFA) = Kamu Kesimi Gelirleri-Kamu Kesimi Giderleri şeklinde ifade edilebilir. Bunun yanında kamu açıklarını değişik açılardan tespit eden çeşitli tanımları da bulunmaktadır. Bunlar; birincil açık, işlemsel açık ve cari açıktır.
Kamu kesiminin borçlanabilirlik durumu hakkında bilgi veren ve açıkların sürdürülebilirliğini gösteren Birincil açık ( faiz dışı açık) bütçe açıklarından net borç faiz ödemelerinin çıkarılmasıyla elde edilir.
İşlemsel açıkta ise, enflasyonun etkisi dikkate alınmaktadır. Yani işlemsel açık, birincil açık ile faiz ödemelerinin reel toplamı olarak tanımlanabilir. Enflasyon karşısında nominal faiz oranlarında enflasyon oranı kadar meydana gelen artış, enflasyonun ana para üzerinde meydana getirdiği aşınmayı ifade eder.
Net değer bütçe açığı olarak da bilinen cari hesap açığı kavramı kamu kesiminde oluşturulan tasarrufların büyüklüğünü de ifade etmek üzere kullanılır. Cari hesap açığı, sermaye oluşumuna veya finansal aktiflerde bir artışa neden olmayan cari harcamaları cari gelirlerden çıkarmak suretiyle elde edilir. Diğer bir ifadeyle, bu tanımda yatırım harcamaları ile sermaye gelirleri dikkate alınmamaktadır.
Kamu kesimi borçlanma gereği açık bütçe politikasının bir sonucudur. Türkiye’de kamu kesimi borçlanma gereğinin artması da yine bu politikaların sonucunda olmaktadır. Türkiye’deki kamu kesimi borçlanma gereği yıldan yıla artış gösterirken yaşanan bir diğer gelişme de sadece klasik anlamda kamu kesimi finansman açıklarının ölçüldüğü, bunun dışındaki açık tanımlamalarının göz ardı edildiğidir. Kamu kesimi borçlanma gereğinin gelişimine baktığımız zaman 1975 yılında yüzde 6.1 olan KKBG’nin GSMH’ya oranı 1998 yılında yüzde9.2 olarak gerçekleşmiştir. 1999 yılı için toplam kamu kesimi borçlanma gereği GSMH’nın yüzde14.3’ü olarak tahmin edilmiştir.
II. DIŞ BORÇANMA ve NEDENLERİ
Artan kamusal faaliyetlerin finansmanında devletlerin elinde çeşitli araçlar bulunmaktadır. Harcama programlarını finanse etmek için bağımsız parasal sistemlerde hükümetin üç aracı kullanması mümkündür. Bunlar, vergilendirme, emisyon ve borçlanmadır. Emisyon güçleri olmayan bağlı yönetimlerin ya da milli paralarını uluslararası ekonomideki dış güçlere bağlayan ulusal yönetimlerin elinde yalnızca vergilendirme ve borçlanmadan oluşan iki araç mevcuttur. İşte borçlanma gelirleri içinde inceleme konumuzu oluşturan dış borçlar, dış kaynaklardan sağlanan alındıkları ya da geri ödemeleri sırasında ulusal gelir üzerinde arttırıcı ya da azaltıcı etkide bulunan ve uluslararası ilişkiler sonucu doğan transfer akımlarıdır.
Dış borçlar tanımdan da görüldüğü gibi başlangıçta milli gelire bir katkı sağlamakta, fakat ödenmesi aşamasında ise milli gelirde azalmaya yol açmaktadır. Çalışmamızda inceleyeceğimiz dış borç kavramının zaman zaman dış finansman ve dış yardım, dış kaynak terimleri ile eş anlamlı olarak kullanıldığı göze çarpmaktadır. Fakat hemen şunu belirtmeliyiz ki, dış borçlar ile dış yardımlar aynı anlama gelmemektedir. Dış yardımlar, ülkelere yapılan tek taraflı transferler için kullanılmaktadır. Ülkeler arasında ekonomik amaçlı bu tür mali yardımlar günümüzdeki anlamı ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra değişen siyasi, ticari ve ekonomik gelişmeler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu sebeplerle dış borçlarla dış yardımları birbirinden ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Genellikle devletleri dış borç almaya iten sebepler konusunda farklı yaklaşımlar söz konusudur. Bunlardan birincisi iç tasarrufların yetersiz olması, diğeri iç tasarruf düzeyinin dışında dövizin kıt faktör olması ve dış finansman gerektirdiği düşüncesidir.
Tasarruf yetersizliği nedeniyle, az gelişmiş ülkelerde hem fert başına düşen sermaye miktarı azalmakta ve hem de mevcut sermayenin artışı pek yavaş olmaktadır. Halbuki milli gelirin sermaye birikimine ayrılan nispetinin büyük oluşu, kalkınma hamlesinin başarısını etkilemektedir. O halde, sermaye birikimi iktisadi kalkınmanın en stratejik noktası olmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler açısından dış finansmana başvurmaksızın kalkınmak pek mümkün gözükmemektedir. Ancak gözden uzak tutulmaması gereken nokta bu finansman aracının devamlı bir gelir kaynağı olarak kabul edilmemesidir. Dış finansman kaynaklarının kullanımı kalkınmanın başlangıcı aşamasında faydalı görülmektedir. Kalkınma hamlesinin devam ettirilmesi ise ancak iç finansman kaynaklarının genişletilmesine bağlıdır. Eğer dış borçlar alındıkları amaçlara uygun olarak kullanılırlarsa, ülkeye döviz getirisi sağlayacak ve ülkenin kalkınma stratejisine uygun olacak şekilde yatırımlar gerçekleştirilirse, bu borçlar kendi kendini finanse edebilecektir. Aksi takdirde borçların ödenme zamanı geldiğinde borcun ödenememesi söz konusu olabilir ve pek arzu edilmeyen diğer bir borçlanma nedeni ortaya çıkar. O da borç ödemek için borçlanma (re-finansman)'dır. Borçlanılan kaynakların verimli alanlarda kullanıldığını varsaydığımız zaman diğer bir ifadeyle re-finansman miktarlarını bir yana bırakırsak, talep edilecek borç miktarı çeşitli faktörlere bağlı olacaktır. İlave dış kaynak gereksinimi ve buna bağlı olarak talep edilecek borç miktarını, kabul edilen gelişme hızının koyduğu sınırlar içinde, yatırım hacmi, iç tasarruf miktarı, marjinal sermaye hasıla oranı, ithal malı ve ihracat hacmi belirlemektedir.
Türkiye açısından borçlanma nedenlerinin neler olduğuna baktığımızda, şayet döviz yetersizliğini, iç tasarruf hacminden ayrı kısıtlayıcı bir faktör olarak göz önüne alırsak, iç tasarruf seviyesi yükseltilse dahi, bu ilave iç tasarrufun, ithalat veya ihracatın arttırılması veya dövize çevrilmesi her zaman sağlanmayabilir. Diğer bir deyişle, dış ticaret hadlerinin aleyhe dönüşü sebebiyle büyük değer kayıplarına uğramadan, iç tasarrufların dövize çevrilmesi olanağı sınırlıdır.
Bu görüşün ulaştığı doğal sonuç, gelişmekte olan ülkelerin büyük bir bölümünde dış kredilerin döviz yetersizliği sorununu çözümlemesi, yatırım kaynaklarını takviye etmesinden çok daha önemlidir. Kalkınma planlarımızda ve yıllık programlarda dış kaynak gereksiniminin belirlenmesinde, iç tasarruf açığı ile dış ticaret açığının ayrı ayrı değerlendirildiği, hatta bu hesaplamada dış ticaret açığının egemen faktör olarak kabul edildiği görülmektedir. Buna bağlı olarak ülkemizin gereksinim duyduğu dış borç miktarını başlıca etken olarak iç tasarruf açığı değil, aksine dış ticaret açığı belirlemekte ve planlarımızda iç tasarruf miktarı diğer yan belirleyici faktörler olarak kabul edilmektedir.
Özetle ifade etmeye çalışırsak, ülkemiz ihracat yapısında önemli değişiklikler sağlanamadığı ve mevcut kaynaklarını tüketim malları üreten alanlardan, sermaye mallarına doğru kaydırmadıkça, “İç tasarruf açığı ile dış ödemeler dengesi açığını” ayrı ayrı dikkate almak zorunda kalacaktır. Bu nedenle dış kredilerin Türkiye’nin döviz kaynaklarını takviye etmesi, yatırım kaynaklarını arttırması kadar önemlidir.
III. TÜRKİYE’DE DIŞ BORÇ SORUNU
Türkiye’de dış borç sorununu incelediğimiz zaman, kamu kesiminin ekonomide uzun süre ağırlıklı payının olmasının sonucunda borçlanmaya duyulan ihtiyacın artması ve bu gelişimin hem iç hem de dış borçlanma yönüyle geliştiği şeklinde olduğu tespitine gidebiliriz. Çünkü ülkemizde devlet gerçek gelirlerini arttıramamakta, bunun yanında faaliyet alanları da giderek genişlemektedir. Türkiye'de dış borç sorunun doğmasının sebeplerini daha da arttırmamız mümkündür. Fakat üzerinde durulması gereken nokta, sorunun ne olduğu bilindiği halde bu sorunun çözümünde ihmalkar davranılmasıdır Kamu Kesimi Finansman Açıkları’nın (KKFA) doğmasında önemli yeri olan kuruluşların temel problemleri hala devam etmektedir. Örneğin belediyelerin dış borçlanmaya gidişinin temel sebepleri olan kaynak yetersizliği, yurt içi borçlanma imkanlarının sınırlılığı, yerli banka kredilerinin çok yüksek olması ve İller Bankası'nın belediyelerin genel bütçe gelirlerinden verdikleri pay oranında kefalet vermesi gibi nedenlerle dış borçlanmaya ihtiyacı devam etmektedir. Bu eksikleri ortadan kaldırmaksızın belediyelerin gerçekleştirdiği dış borçlanmayı belli seviyelerde tutmak gerçekten güç olacaktır. Yine ilave olarak sosyal güvenlik kuruluşlarının, kamu iktisadi teşebbüslerinin, fonların ve döner sermaye işletmelerinin sebep olduğu açıklar hala devam etmektedir. Bu kuruluşlar için de hala yapısal önlemler alınamamakta ve dış borçlanma bir sorun olmaya devam etmektedir.
Türkiye’de borçlanmanın bir sorun olup olmadığı konusundaki tespiti uluslararası kriterler açısından da değerlendirebiliriz. Örneğin Türkiye’nin de üye olmak için mücadele gösterdiği Avrupa Birliği’nin mali kriz göstergelerine baktığımızda, Maastricht Anlaşması’nın 104/C maddesinde belirtildiği gibi “mali kriz” göstergesi olarak iki temel kriter benimsenmektedir. Bu kriterlerden birincisi kamu kesimi açıklarının GSYİH’ ya oranının yüzde3 oranını aşmamasına ilişkindir. İkinci kriter ise kamu borç stokunun GSYİH’ nın yüzde 60’ını geçmemesi ilkesi üzerine oturtulmuştur. Kamu kesimi finansman açıkları göstergesi açısından Türkiye mali kriz içerisindedir. Yine kamu kesimi borç stoku açısından da Türkiye Maastricht kriterlerinin gösterdiği sınırları aşmış durumdadır.
IV.TÜRKİYE'DE DIŞ BORÇANMANIN GELİŞİMİ
Kamu kesimi borçlanma gereğinin gösterdiği gelişimde de ortaya koyduğumuz gibi Türkiye'nin borçlanmaya olan gereksinimi giderek artmaktadır. Bu sebeple hem iç hem dış borçlanma aracılığıyla kamu kesimi finansman açıkları kapatılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmada incelemiş olduğumuz dış borçların bugünkü durumunu sağlıklı şekilde analiz edebilmek ve borçlanma politikalarını belirlemek ancak tarihsel gelişimini de incelememiz yoluyla mümkün olabilecektir. Bu sebeple aşağıda dönemler itibariyle dış borçlanmanın tarihsel gelişimi ortaya konmaya çalışılmıştır.
A. 1980 Öncesi Dönemde Türkiye’de Dış Borçlanmanın Gelişimi
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dış borçlanmasına baktığımız zaman Osmanlı Devleti’nden alınan dış borçların yükümlülüğü altına girdiğini görmekteyiz. Bu borçların kesin miktarı 22.04.1933 tarihinde Paris’te Cumhuriyet Hükümeti ile alacaklı devletler arasında yapılan anlaşmayla 65 milyon lira civarında olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı Devleti'nden kalan borçların finansmanı ve ulaştırma ağırlıklı yatırımların finansmanı için dış borçlanmaya gidilmiştir. Dış borçlanma açısından asıl yoğun dönem 1950’den sonra başlamıştır. Özellikle Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra batıya yönelmesi, OEEC ve NATO’ya üye olması, bu yıllarda OECD’nin Avrupa’nın yeniden imarı için yardıma ihtiyacı olduğuna dair hazırladığı rapor üzerine başlatılan Marshall yardımlarından Türkiye’ye 225 milyon dolar düşmüştür. 1950’li yıllardan sonra ödemeler dengesinde meydana gelen açıkların büyümesi dış borçlanmayı olumsuz bir duruma düşürmüştür. 1957 yılında Türkiye vadesi gelen borçlarını ertelemek ve 350 milyon dolarlık yeni kredi teminine gitmek zorunda kalmıştır. Türkiye’nin dış borçları 1930 ile 1960 arasında yüzde 410 gibi ciddi bir artış göstermiştir.
Planlı dönemin başlaması ile birlikte yurtiçi tasarruf eksikliğini gidermek amacıyla da borçlanmaya gidilmiştir. Bu dönemde alınan kredilerin büyük bir çoğunluğu konsorsiyum kredilerinden sağlanmıştır. Alınan bu konsorsiyum kredileri "Program Kredileri", "Proje Kredileri", "Borç Ertelemesi" ve "Re-finansman Kredileri" şeklinde gerçekleşmiştir. İlk üç planda dışarıya bağımlılığın azaltılması yönünde adımlar atılmaya çalışılmış, fakat başarıya ulaşılamamıştır. 1973-1974 yıllarında yaşanan petrol krizi, önemli bir petrol ithalatçısı olan Türkiye’yi de olumsuz etkilemiştir. Bu dönemde dış borçlarımız sadece 1974 yılı için 359 milyon dolar olmuştur. Bu dönemde ilk defa Avrupa para piyasalarından da borçlanılmış, fakat kısa vadeli ve yüksek faizli olmaları nedeniyle bu piyasalardan borçlanmaya son verilmiştir. 1970’li yılların sonlarına gelindiğinde üç ayrı dış borç erteleme anlaşması yapılmış ve 5.5 milyar dolarlık borç ertelemesine gidilmiştir. Bu dönemde hızla kötüye giden dış dengenin düzeltilmesi amacıyla 1979 yılında 16 OECD ülkesi tarafından Türkiye’ye 962 milyon dolarlık yardım taahhüdünde bulunulmuş, 1 milyar dolarlık dış borç ertelemesi de karara bağlanmıştır.
B. 1980 -1990 Döneminde Türkiye’de Dış Borçlanmanın Gelişimi
1980 yılına gelindiğinde, dış borçların 13 milyar 722 milyon dolar düzeyinde olduğu görülmüştür. Dış borçların bileşiminde bu yıllardan sonra vade yapısının kısaldığı bir döneme girilmiştir. Özellikle 24 Ocak 1980 tarihinde alınan ekonomik önlemler paketi ile bu tarihe kadar izlenen temel ekonomi programları terk edilmiş; bir yandan fiyat istikrarı, öte yandan ekonominin içinde bulunduğu döviz dar boğazı ve dış borç tıkanıklığını aşmak üzere çok önemli kararlar alınmıştır. Döviz dar boğazı ve dış borçlarla ilgili olarak çok büyük bir yenilik, ihracatın teşvik edilerek Türk ekonomisinin dışa açılmasıdır. İhracatın yanı sıra turizm ve işçi dövizleri yoluyla döviz sağlayıcı teşvikler uygulamaya konulmuştur. Bu dönemde alınan bu önlemlere rağmen dış ticaretteki dengesizlikler ortadan kaldırılamamış ve bu dönemde özellikle 1983'den sonra dış borç yükü yeniden artmaya başlayarak 1979' daki seviyesinin üzerine çıkmıştır. Dış borçlarda değişken faiz uygulanmaya başlanmış, bu durum dış borç miktarının daha da artmasına yol açmıştır.
Bu dönemdeki dış borç miktarındaki artışın en büyük nedenlerinden biri de ABD dolarının diğer paralar karşısında giderek değer kaybetmesidir. Ülkemizde de borçların bileşiminde dolar dışı paraların ağırlıklı olması nedeniyle, dış borçların ABD doları cinsinden artmasına yol açmıştır. Tüm bu gelişmeler borç miktarının giderek artmasına neden olmuştur. Sadece 1984-1988 yılları arasında dış borçlarımız ikiye katlanmıştır. Türkiye'nin dış borçlanmasıyla ilgili en ciddi değişikliklerden birisi 1989 yılından itibaren gerçekleştirilmiştir. Bu tarihten itibaren dış borç yükü ulaştığı tehlikeli noktadan geri çekilmeye ve Dış Borç/GSMH oranı düşürülmeye başlanmıştır. Hazinenin bu dönemde dış borçlanmanın dış borç servisiyle sınırlandırılması ilkesini titizlikle uygulaması bu olumlu sonucu doğurmuştur. Dış borç yükü ve dış kredibilite açısından olumlu olan bu gelişme, iç denge açısından benzeri önlemlerin alınamaması nedeniyle, bu kez, iç ekonomik istikrar sorununu gündeme getirmiştir.
C. 1990 Sonrası Dönemde Türkiye’de Dış Borçlanmanın Gelişimi
1990'lı yıllara gelindiğinde dış borçların artış süreci devam etmiştir.1990 yılında borç miktarımız 19.03 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu olumsuz gelişmeler sadece 1994 yılında bir azalış göstermiştir. Fakat bu yıldan sonra artış trendine yine devam etmiştir. 1995 yılına gelindiğinde 73.728 milyon dolar seviyesine ulaşmıştır. Uluslararası para piyasalarından sağlanan krediler nedeniyle dış borç yükü bu dönemde yaklaşık üç kat artmıştır. Bu dönem incelendiğinde özellikle, 1994 ve 1996 yıllarında dış borçlanmaya çok az miktarlarda başvurulduğu görülmektedir. Çünkü bu yıllarda dış borç servis ödemelerinin ağırlaşması hazineyi güç durumda bırakmıştır. Bu da ülkemizin borç krizine doğru sürüklendiğini ve uluslararası finans kuruluşlarından kredi temininde güçlük çektiğini göstermektedir. 1997 yılına gelindiğinde konsolide bütçenin denk olması öngörülmüş ve bunun için harcamaların reel olarak daraltılması, bütçe gelirlerinin ise geliştirilmesi hedeflenmiştir. Program öngörüsünün aksine, harcamaların reel olarak kısılamaması ve vergi dışı gelirlerde hedeflenen düzeylere ulaşılamaması, mevcut açıkların ve borçlanmaya duyulan ihtiyacın devamına yol açmıştır. Türkiye’nin mevcut borçlanma yapısıyla ekonomisini istediği hedeflere doğru yönlendiremeyeceği verilerden de anlaşılmaktadır.
Tablo I: Yıl Sonları İtibariyle Dış Borç Stokuna Kur Etkisi1 (Milyon ABD Doları)
DIŞ BORÇ STOKU*
Dönem sonu
Önceki Yıl
Kur
Nominal
Reel
Yıllar
Kuru ile
Sonu Kuru ile
Farkı ( A)
Hareket ( B)
Hareket ( C)
1990 49.035
45.913
3.123
7.284
4.161
1991 50.489
50.345
144
1.454
1.310
1992 55.592
56.975
-1.383
5.103
6.486
1993 67.356
67.892
-536
11.764
12.300
1994 65.601
61.300
4.301
-1.755
-6.056
1995 73.278
71.308
1.970
7677
5.707
19962 84.076
88.637
-4.561
--
--
1997 91.262
95.852
-4.590
7.186
11.776
1998 103.861
101.441
2.420
12.599
10.179
1999( Ç3) 104.380
105.530
-1.150
519
1.669
1 (A) Borç stokunun ilgili dönem sonu kuru ile hesaplanan tutarı ile bir önceki yıl sonu kuru ile hesaplanan tutarı arasındaki farktır,
Yıl sonu kuru ile hesaplanan dış borç stokunun bir önceki döneme göre artış miktarı,
Nominal hareket-Kur farkı.
2 1996 yılında yeni dış borç serisi hesaplanmaya başladığından , dış borcun 1996 yılı nominal ve reel hareketi hesaplanamamıştır.
*Geçici
Kaynak: T.C.M.B., 1998 Yılı Yıllık Ekonomik Rapor, s.54. ve 2000 Yılı Yıllık Ekonomik Rapor, TÜRKİYE CUMHURİYET MERKEZ BANKASI-CENTRAL BANK OF THE REPUBLIC OF TURKEY.
1996 yılındaki dış borç stoku üzerindeki kur etkisine baktığımızda, borç stokunda önemli paya sahip paralardan ABD Dolarının Japon Yeni ve Alman Markı karşısında değer kazandığı ve bunun da Türkiye ekonomisi hesabına 4.4 milyar ABD doları pozitif kur etkisi yarattığı görülmektedir. Çapraz kurlardaki bu olumlu gelişmeden sonra dış borç stokundaki artış 6.5 milyar ABD doları ile sınırlı kalmıştır. 1997 yılında da ABD Doları Japon Yeni ve Alman Markı karşısında değer kazanmıştır. Dolayısıyla, dış borç stoku üzerindeki çapraz kur gelişmelerinden kaynaklı pozitif kur etkisi ilgili dönemde de devam etmiştir. Çapraz kurlardaki bu gelişmeler 1998 yılında da devam etmiştir. Bu dönemde dış borç stokunda önemli paya sahip ABD dolarının genel olarak diğer yabancı paralar karşısında değer kaybetmesi dış borç stokunda 2.4 milyar ABD doları arttırıcı kur etkisi yaratmıştır.
1999 yılı başından itibaren Euro’nun kaydi olarak kullanılmaya başlanması ve çapraz kurlardaki değişimler dış borç stokundaki gelişmeleri önemli ölçüde etkilemiştir. Dış borç stokunun döviz kompozisyonu kısa ve orta-uzun vadeli ayırımda farklılıklar göstermektedir. Kısa vadeli dış borçların önemli bölümünü ABD doları cinsinden borçlar oluştururken, orta-uzun vadeli borçlarda Euro cinsinden borçlanmalar ağırlıktadır. 1999 yılı Eylül ayı sonunda Euro’nun ABD doları karşısında yüzde 9,4 oranında değer kaybetmesi, dış borç stokunun ABD doları karşılığını azaltıcı yönde etkilemiştir. Benzer şekilde, Japon yeni dışında diğer tüm döviz cinslerinde çapraz kur değişimleri dış borç stokunun ABD dolar karşılığını azaltıcı yönde gelişmiştir. Bu etki, döviz kompozisyonlarına bağlı olarak orta-uzun vadeli borçlanmalarda daha fazladır. 1999 yılı Eylül ayı sonu itibariyle çapraz kurlardaki değişimlerin toplam dış borç stokunun ABD dolar karşılığını 1,2 milyar ABD doları azaltıcı yönde etkilediği hesaplanmıştır. Kur etkisinden arındırıldığında, dış borç stokundaki reel değişimin 1,7 milyar ABD doları artış yönünde olduğu görülmektedir .
Türkiye’nin 1999 yılı sonu itibariyle dış borç stokunun 101.781 milyar dolardır. Acaba Türkiye bu borç verileri ile ağır bir borç yükü altında mıdır? Bu soru dış borçların faiz ve anapara ödemelerinin ödemeler dengesi üzerinde aşırı bir baskı, hatta tehdit oluşturup oluşturmadığına bakılarak yanıtlanır. Dünya Bankası, ülkeleri borç yükü yönünden iki kriterden yararlanarak üç kategoride sınıflandırmaktadır. Kriterler şunlardır:
Dış borç servisinin cari değerinin GSMH’ya oranı (PV/GNP)
Dış borç servisi cari değerinin ihracat ve işçi gelirleri toplamına oranıdır. (PV/XGS)
Buna göre;
-PV/GNP oranının yüzde 80’den fazla olması ya da PV/XGS oranının yüzde200’den fazla
olması durumunda bir ülke aşırı borçlu ülke kategorisine sokulmaktadır.
-PV/GNP oranının yüzde 80’den küçük ve yüzde 48’den büyük olması durumunda ya da PV/XGS oranının yüzde 220'den küçük, yüzde132’den büyük olması durumunda ise ülke orta derecede borçlu ülkeler kategorisine sokulmaktadır.
-PV/GNP oranının yüzde 48’den veya PV/XGS oranının yüzde132’den küçük olması durumunda ise ülke düşük derecede borçlu ülke kategorisinde değerlendirilmektedir.
Bu temel kriterler açısından Türkiye’nin konumuna baktığımızda ise toplam borç stokunun GSMH’ ya oranı 1997 yılında yüzde 44, dış borç servisi cari değerinin GSMH’ ya oranı (PV/GNP) 1993-1995 dönemi ele alındığında yüzde 39, dış borç servisi cari değerinin ihracat gelirleri toplamına oranı (PV/XGS) ise yüzde182 şeklindedir. Bu verilerle Türkiye ılımlı derecede borçlu orta gelirli ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye her ne kadar ılımlı derecede borçlu orta gelirli ülkelere arasında yer alsa da Türkiye’nin borçlanma yapısı giderek kritik bir hal almaktadır. 1999 yılı itibariyle Türkiye’nin kısa vadeli dış borçları 23.472 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Olası bir borç krizi bakımından dış dünyayı endişelendiren, borç türü kısa vadeli borçlardır. Türkiye’ de bunların payı krizden geçmiş Asya ve Latin Amerika ülkelerinin bir hayli altındadır ama eğilim yükselme doğrultusundadır. Hem genel olarak özel sektörün hem de ticari bankalardan kısa ve uzun vadeli borçları göreli olarak artmaktadır. Bankaların toplam borçları 1999 yılında 16.668 milyar dolara yükselmiştir.
Bu borçlar teorik olarak devlet güvencesinden yoksundur. Gelişimleri dış finans çevreleri tarafından yakından izlenmekte ve bunlardan çok hızlı artışlar olası bir krizin ön-sinyalleri olarak algılanmaktadır. Buna ilave olarak Türkiye’nin devletlere ve uluslararası kuruluşlara olan borçlarının payı göreli olarak düşmekte, özel sektörden, yani uluslararası mali ve ticari sermayeden alınan borç stokunun payı yüzde90’a yaklaşmaktadır. Bunun anlamı ise faiz yükünü arttırıcı bir borçlanma yapısının giderek hakim olduğudur.
Dış borçların mevcut yapısıyla bir sorun haline geldiğini rahatlıkla ifade edebiliriz. Başta da belirttiğimiz gibi, Türkiye’de dış borçlanmada tasarruf yetersizliklerini gidermek değil, ödemeler bilançosu dengesini sağlamak asıl amaç olmuştur. Bu sebeple ödemeler dengesinin sağlanmasına önem verilmelidir. Özellikle 1998’de de artış görülen kısa vadeli dış borçlanma oranının mümkün olduğunca kısılması gerekmektedir. Kısa vadeli borçlanma, borç kalemleri içinde rizikosu ve faiz haddi yüksekliği bakımından kısıtlı tutulması gereken bir kalem şeklindedir. Bu borçlar ihracat finansmanı için kullanıldığı sürece bir sorun yoktur. Ancak ithalatın finansmanında kullanılır ve sürekli büyüdüğü için mal ve hizmet ihracat gelirlerine oranı artarsa, yüzde35-40 gibi bir orana yükselirse, ekonomi krizlere çok açık hale gelir. Örneğin, öngörülmeyen bir ihracat daralması karşısında likidite krizine düşüp, faizleri ödeyemez duruma gelebilir. Türkiye’nin 1958 ve 1978’de yaşadığı borç ödeyememe krizleri, Latin Amerika ülkelerinin 1982’de yaşadığı krizler bu niteliktedir.
Kamu açıklarının devam etmesi ve dış borçlanma yanında özel kesim kaynaklarına müracaat edilmesi, faiz oranlarının yükselmesine yol açmaktadır. Faiz oranlarının bu şekilde yükselmesi özel kesimin kullanılabilir fonlarında bir daralma meydana getirmekte yani crowding-out etkisi doğurmaktadır. Bu sebeplerle ekonomide serbestleşme eğilimlerinin arttığı bir dönemde devletin borçlanma politikalarını yanlış belirlemesinden dolayı ekonominin tamamen olumsuz etkilenmesine mahal vermeksizin gerekli düzenlemelerin yapılması bir zorunluluk olmaktadır. Dış borç stokunun alacaklılar ve borçlular yönünden gelişimini aşağıdaki tablolar yardımıyla izlemek mümkündür.
Tablo II: Türkiye’de Dış Borç Stokunun Borçlulara Göre Dağılımı (Milyon $)
Borçlular 1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
Orta ve Uzun Vadeli 39535
41372
42392
48823
54291
57577
64186
69630
76720
72154
Konsolide Bütçe 23660
25134
25798
28336
33416
31095
31448
30758
32895
30802
Diğer Kamu Sektörü 14078
13986
13950
14519
17731
18863
19650
18407
686
571
TC Merkez Bankası
7321
6530
6150
6618
8597
13486
10728
10273
11685
10445
KİT
4785
5185
5135
5439
5483
4811
4883
4688
3677
3302
Fonlar
939
1103
949
836
1045
1127
1447
1322
804
692
Mahalli İdareler
1032
1159
1695
1602
2549
2414
2577
2117
2338
2675
Üniversiteler
1
9
21
24
57
25
15
7
10
7
Özel Sektör
1798
2252
3184
5968
6144
7619
13051
20416
24134
23661
Kısa Vadeli 9500
9117
12660
18533
11310
15701
20517
2234
27236
27902
TC Merkez Bankası 855
557
572
667
828
993
984
889
905
778
Ticari Bankalar 5373
5216
7157
11127
4684
6659
8419
8503
11159
10873
Diğer Sektörler 3272
3344
4932
6739
5798
8049
11114
13242
15172
16251
* Haziran ayı itibariyle
Kaynak: Maliye Bakanlığı Yıllık Ekonomik Raporlar, 1990-1999.
Türkiye’de dış borç stokunun borçlulara göre dağılımına baktığımız zaman kısa vadeli borçların payının önemli miktarda arttığını ifade edebiliriz. 1990’ da 9.5 milyar dolar olan kısa vadeli borçlarımız 1999 yılı haziran ayı itibariyle 27.902 milyar dolara ulaşmıştır. Yine tabloda görüldüğü üzere Orta ve uzun vadeli borçlarda önemli miktarda artmış ancak bu artış kısa vadeli borçlar kadar olmamıştır. Orta ve uzun vadeli borçlar 1990 yılında 39.535 milyar dolardan 1999 yılı haziran ayı itibariyle 72.154 milyar dolara ulaşmıştır
Tablo III: Türkiye’de Dış Borç Stokunun Alacaklılara Göre Dağılımı (Milyon $)
Alacaklılara Göre 1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999*
Orta ve Uzun Vadeli 39535
41372
42932
48823
54291
57577
67339
77365
76721
72154
Uluslar arası Kuruluşlar 9564
10069
9160
8674
9183
9081
9291
8369
8056
5988
IMF 0
0
0
0
344
573
661
595
388
217
IBRD, IDA, IFC 6435
6540
5761
5440
5380
5191
5198
4792
3247
2922
EIB 604
602
463
250
264
86
413
395
599
259
ERF 2439
2859
2880
2952
3065
3114
2676
2227
2176
966
IDB 68
54
40
15
117
108
237
250
-
-
OPEC Fonu 10
5
3
2
0
0
0
0
-
-
IFAD 8
9
13
15
13
9
11
8
-
-
İkili Anlaşmalar 12984
14587
15035
18153
26178
21558
8862
8185
8833
8097
Ticari Bankalar 10720
10992
12956
15706
16113
16532
16254
21453
22967
22249
Özel Alacaklılar 6267
5724
5781
6290
8317
10406
35952
39358
59831
58069
Tahvil İhraçları 5877
6683
9316
12623
13788
14186
13081
13718
14577
15011
Kısa Vadeli 9500
9117
12660
18533
11310
15701
20517
22634
27236
27902
*Ticari Banka Kredileri 3845
4144
6490
9526
2901
1263
4940
5969
6511
7047
*Özel Kesim Kredileri 5655
4973
6170
9007
8409
11438
15577
16665
20725
20855
*Haziran ayı itibariyle
Kaynak: Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı; Başlıca Ekonomik Göstergeler, 1990-1999
Türkiye’de borçların alacaklılar yönüyle dağılımına baktığımızda ise 1990’lı yıllarda kendini gösteren ikili anlaşmalar yoluyla sağlanan borçların ağırlıkta olduğu yapının yerini ticari Bankaların ağırlıkta olduğu bir yapıya terk ettiği gözlemlenmektedir.1990 yılında ikili anlaşmalar yoluyla 12.984 milyar dolarlık bir borçlanma gerçekleşirken 1999 yılına gelindiğinde bu miktar 8.097 milyar dolara düşmüş, buna karşı ticari banka borçlanmaları 10.720 milyar dolardan 22.249 milyar dolara yükselmiştir.
V. TÜRKİYE’DE BORÇ YÖNETİMİ
Borç yönetimi denilince, bir borcun alınmasından, o borcun ödenmesine kadar geçen sürede yapılan işlemlerin tümünü anlamaktayız. Fakat bu dar anlamdaki borç yönetimi tanımı olmaktadır. Geniş anlamda borç yönetimi ise ekonominin içinde bulunduğu şartları da gözetecek şekilde borç yapısının düzenlenmesini de kapsamaktadır. Borçlanmaya gidilirken hangi piyasalardan ve hangi şartlarla borçlanılacağının belirlenmesi de borç yönetiminin kapsamına girmektedir. Borç yönetimiyle kabul edilen ideal yönetim biçiminin bir takım ilkeleri olduğu kabul edilmektedir. Bunlar;
*Ekonomiye en az zarar verip, en fazla faydayı sağlamalıdır
*Borçlanılan kişilerin menfaatine uygun olmalıdır.
*Devlet için asgari bir maliyet getirilmelidir.
Türkiye’de gerek iç ve gerekse dış borçları kapsayacak şekilde borç yönetiminin ne şekilde olduğuna baktığımız zaman 1980’li yıllara gelinceye kadar önemli bir gelişme göstermediğidir. 1980 öncesinde yaşanan ödemeler dengesi ve ardından 24 Ocak 1980 kararlarının alınması hem borçlarla ilgili yeni düzenlemeler, hem de yapısal değişimleri uygulayabilmek için bir takım programların uygulamaya konulmasını zorunlu kılmıştır. Liberalleşme politikalarının toplumun beklentilerini yükseltmesi ve devletin büyük altyapı faaliyetlerine girişmesi iç kaynaklar yetersiz olduğu için dış borçların miktar olarak büyümesine yol açmıştır. 1980’lerin son yıllarına kadar büyük ölçülerde uluslararası kuruluşlardan ve yabancı devletlerden borçlanan Türkiye, özellikle 1987 yılından itibaren uluslararası sermaye piyasalarından borçlanmaya da başlamıştır. 1989 yılına gelindiğinde Dış Borç/GSMH oranı nispeten düşürülmüş ve Türkiye ciddi borç yükü altındaki ülkeler kategorisinden çıkarılmıştır. Bu gelişmede dış borçlanmanın dış borç servisiyle sınırlandırılması ilkesini titizlikle uygulamıştır. Fakat dış borçlarda bu gelişmeler yaşanırken gerekli tedbirlerin alınmaması iç borç miktarının yükselmesine yol açmıştır.
Türkiye’de dış borçlanmayla ilgili olarak iki farklı görüş bulunmaktadır. Bunlardan ilki dış borçlanmanın dış borç servisini aşmayacak ve ülkenin kredibilitesini bozmayacak şekilde sürdürülmesi, ikincisi ise dış borçlanmanın arttırılması ve buradan sağlanacak kaynakla iç finansman sorununun çözümlenmesi şeklindedir. Türkiye’nin uygulaması gereken politika, dış borçlanmanın kredibilitesini bozmayacak şekilde ve dış borç servisine paralel olarak sürdürülmelidir. İç finansman dengesizliklerinin altında yatan vergi toplamada başarısızlık, fon giderlerindeki disiplinsizlik, KİT’lerin boyutlarını aşan miktarlardaki yatırım, istihdam ve her şeyden önce mevcut ekonomik sorunları çözmek için gerekli en önemi husus olan siyasal irade eksikliği sorunları çözülmeden dış borçlanma yoluyla iç ekonomik denge sorununun çözümlenmesi mümkün değildir.
VI. DIŞ BORÇARIN SÜRDÜRÜ
EBİLİRLİĞİ
Türkiye’deki gelişimini ortaya koymaya çalıştığımız dış borçların mevcut yapısı ile sürdürülüp, sürdürülemeyeceğine ilişkin tartışmalar giderek yoğunlaşmaktadır. Şu anda Türkiye’nin borçlanmasına yol açan faktörlerin başında ödemeler dengesi açıkları gelmektedir. Türkiye’nin bir an önce bu dengeyi kurmak için gerekli girişimlerde bulunması bir zorunluluk olmaktadır. Teorik olarak dış borç, iç tüketim artışından ortaya çıkıyorsa, ileri ki dönemlerde tüketimin düşürülmesi yolu ile azaltılabilecektir. Fakat borç verimli yatırımların artışından kaynaklanıyorsa, yatırımlardan elde edilecek gelir dış borcu ödeyecektir. Öte yandan teorik olarak eğer reel büyüme hızı dış borçlara ödenen reel faizden büyük ise dış borç/GSMH oranı bir sınırda tutulabilecektir.
Sürdürülebilirlik açısından bir diğer olumsuz gelişme de birincil bütçe dengesinin açık vermesidir. Toplam kamu harcamalarından faiz ödemelerinin indirilmesi ile elde edilen birincil kamu harcamalarının olağan kamu gelirleri ile karşılanması ve faiz ödemelerinde kullanmak üzere birincil bütçe fazlasının oluşması borçların itfası açısından son derece önemlidir. Birincil bütçe fazlası ile borç faiz yükü karşılanamaz ise, sadece eski borcun ana para tutarı kadar değil, fakat faiz bölümü için de yeni borca başvurmak gerekir. Böyle bir durumda kamu borçları birikerek artarak, büyük boyutlara ulaşır. Türkiye'nin şu anda içinde bulunduğu durum borçlarını ödeyebilen fakat borcunu ödemek için yeniden borçlanmaya giden ve bu kriter açısından borçların sürdürülebilirliği pek sağlıklı durumda bulunmayan bir ülke olmaktadır. Bunların yanı sıra dış borçlanmada;
-Borçların geri ödenebilmesi
-Kredibilite en önde gelen kavramlardır.
Genelde kredibilitenin dış borç sorunu üzerindeki etkisi borçları geri ödeyebilme yeteneğinin etkisinden daha fazla olmaktadır. Bir ülkenin ekonomisi ne kadar başarılı şekilde yönetiliyorsa kredibilitesi de o derece yüksek olmaktadır. Ayrıca, ülkeye kredi veren kurum ve ülkelerin yaptığı değerlendirmeler ile borçları geri ödeme isteğinin devamlılığı kredibiliteyi tayin etmektedir. Uluslararası kredibilite ve risklilik yönünden değerlendirildiğinde, Türkiye’nin durumunun iyi olmadığı görülmektedir. Başlıca rating şirketlerinin “ülke riski” konusunda yaptığı değerlendirmelerde Türkiye “çok yüksek riskli ülke”, ya da “yüksek riskli ülke” olarak tanımlanmaktadır.
Dış borçlanmanın geri ödenebilme kabiliyetini (solvency) belirleyen etmenler ise genelde;
-Faiz dışı cari işlemler dengesi,
-Reel faiz oranları,
-GSMH’nın büyüme hızı,
-Dış borcun başlangıçtaki düzeyine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır
Bir ülkenin borç ödeme gücünün devamı ile harcamalarının bugünkü değere indirgenmiş gelirlerini aşmaması gerekir. Özetle borçların kontrolü ağırlıklı olarak cari işlemler açığını kontrol altına almaktan geçmektedir.
Tablo IV: Türkiye’de 1990-1997 Yılları Arası Dış Borç Anapara ve Faiz Ödemeleri, İhracat ve İthalat,
Toplam Döviz Gelirleri, Dış Ticaret Açığı, Cari İşlemler Açığı (Milyon $)
Yıllar 1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999*
Anapara Ödemeleri 3989
4121
5294
4653
6070
7594
7218
7890
11690
6732
Faiz Ödemeleri 3264
3430
3217
3574
3923
4303
4200
4588
4823
2713
Toplam Ödemeler 7250
7551
8511
8227
9993
11897
11418
12418
16513
9445
İhracat 13000
13667
14891
15611
18390
21975
32446
32631
31220
12503
İthalat 22300
-21007
-23081
-29771
-22606
-35187
-43028
-48029
-45440
-18237
Dış Ticaret Açığı 9300
-7340
-8190
-14160
-4216
-13212
-10582
-15398
-14220
-5734
Toplam Döviz Gelirleri 26477
25935
29369
31167
33173
42565
51521
58770
62749
25359
Cari İşlemler Açığı -2611
250
-974
-6433
2631
-2339
-2437
-2679
1871
-339
Toplam Dış Borçlar 49035
50489
55592
67356
65601
73278
84666
92216
103956
100056
* Haziran ayı itibariyle
Kaynak: Hazine ve DPT ve Merkez Bankası Yıllık Ekonomik Raporlarından yararlanılarak tarafımızca düzenlenmiştir.
Yukarıdaki verileri kullanarak Türkiye’nin dış borç ödeme gücünün ölçülebilmesi amacıyla aşağıdaki rasyoların değerlendirilmesi yapılabilir:
Tablo V: Türkiye'de 1990-1999 Yılları Arasındaki Borç Ödeme Gücünü Gösteren Çeşitli Rasyolar
Rasyolar
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
Toplam Dış Borçlar/
İhracat Gelirleri
3.77
3.69
3.73
4.31
3.57
3.33
2.61
2.83
3.0
8.0
Toplam Dış Borçlar/ GSMH 0.32
0.34
0.35
0.38
0.50
0.43
0.47
0.48
0.50
52.9
Toplam Dış Borç Ödemeleri / İhracat Gelirleri 0.76
0.55
0.57
0.53
0.54
0.54
0.35
0.38
0.53
0.69
Toplam Dış Borç Ödemeleri / Toplam Döviz Gelirleri 0.27
0.29
0.29
0.26
0.30
0.28
0.22
0.21
0.26
0.37
Toplam Döviz Gelirleri / İthalat 1.19
1.23
1.27
1.05
1.47
1.21
1.20
1.22
1.38
1.39
İhracat/ İthalat 0.58
0.65
0.65
0.52
0.81
0.62
0.75
0.68
0.68
0.69
Cari İşlemler Açığı / İhracat Gelirleri 0.20
0.02
0.07
0.41
0.14
0.11
0.08
0.08
0.05
0.03
(Dış Borç Faizi+ Ana Para Ödemesi+İthalat ) / Döviz Gelirleri 1.12
1.10
1.08
1.22
0.98
1.11
1.06
1.03
0.98
1.09
Kaynakazine ve DPT ve Merkez Bankası Yıllık Ekonomik Raporlarından yararlanılarak tarafımızca düzenlenmiştir.
Toplam Dış Borçlar/İhracat Gelirleri Rasyosu'nun giderek artması, ülkenin ihracatının mevcut borçlarını karşılamada etkisiz kaldığının göstergesidir.
Toplam Dış Borçlar/GSMH Rasyosu'nun giderek artması, ülkenin borç yükünün de artığının en önemli göstergelerinden birisidir.1990-1999 yılları arasındaki gelişime bakıldığında Türkiye’nin borç yükünün giderek ağırlaştığı görülmektedir.
Toplam Dış Borç Ödemeleri/İhracat Gelirleri Rasyosu dış borç ödeme kapasitesini gösteren, ihracat gelirlerinin, toplam dış borç stoku üzerindeki etkisi yukarıda da görüldüğü gibi, borç anapara ve faiz ödemelerinden oluşan yıllık taksitlerin aynı yıllar ihracat gelirlerimizin yarısını geçtiğini görülmektedir. Bu yüksek rakamlar, Türkiye’nin borç yükümlülüğünü kısa dönemde yerine getiremeyecek durumda olduğunu ve ekonominin birdenbire nakit sıkıntısı ile karşı karşıya kalabileceğini ortaya koymaktadır.
Toplam Dış Borç Ödemeleri/Toplam Döviz Gelirleri Rasyosu'nun giderek yükselmesi, borçlu ülkeler açısından olumlu, küçülmesi ise olumsuz bir gelişmedir. Verilerden de görüldüğü gibi, 1990 yılından itibaren oranların yükselmesi olumlu bir gelişmedir .Fakat yaşanan 1994 krizinden sonra bu oran tekrar düşmeye başlamıştır.
Toplam Döviz Gelirleri/İthalat Rasyosu'nun kısa dönemde borç ödeme kapasitesini göstermektedir.1990 sonrası yaşanan gelişmelere bakıldığında, en düşük oranın 1993 yılında gerçekleştiği görülecektir. 1994 yılına gelindiğinde ise bu oran 1.47’ye yükselmiştir. Bunun nedeni de yaşanan kriz sebebiyle ithalatın azalmasıdır. Krizin atlatılmasından sonra ise ithalatta artışlar devam etmiş ve oranlar tekrar azalmıştır.
İhracat/İthalat Rasyosu da ödemeler dengesi açıkları sebebiyle borçlanmaya engel olması bakımından önemli olmaktadır. Yıllar itibariyle değişik seyir gösteren bu oranlar 1994 krizinin ithalatı azaltmasıyla beraber yükselmiş ve sonrasında yeniden düşmeye başlamıştır.
İhracat gelirlerinin istenilen düzeylerde arttırılamaması cari açığının artmasına ve bu oranın yükselmesine yol açmaktadır.1990-1999 arasındaki dönem incelendiğinde, Cari İşlemler Açığı/İhracat Geliri Rasyosu açısından çok sağlıklı bir yapıya sahip olmadığımız rahatlıkla görülebilmektedir.
Dış Borç Faizi+Anapara Ödemesi+İthalat Gideri/Döviz Gelirleri Rasyosu da Türkiye'nin ne kadar ağır bir borç yükü altında olduğunun göstergesidir. Krizin yaşandığı 1994 yılında bir düşüş yaşansa da bu yıldan sonra yeniden artışlar başlamıştır. Borç ödeme gücü ile rasyolar vermemizin gerekçesi, borçların sürdürülebilirliğinin kavram olarak ödeme gücüne bağlı olmasıdır. Ayrıca borçların sürdürülebilirliği için borç miktarının faiz oranından daha yavaş bir hızda artması önemli bir gerekliliktir.
Türkiye’de dış borçlanmanın sürdürülebilirlik sınırının sonuna doğru yaklaşıldığı birçok çalışma ile ortaya konulmuş ve dış borçların sınırlandırılması gerekliliği artık giderek daha fazla tartışılmaya başlanmıştır.
VII. DIŞ BORÇ YÜKÜ VE DIŞ BORÇARIN SINIRLANDIRILMASI
Borç yükü sorunu ve borçların sınırlandırılması günümüzdeki önemli sorunlardan birini oluşturmaktadır. Artık kabul edilen husus iç ve dış borçların belli bir sınırı olması gerekliliğidir. Çünkü borç yükü hem yaşayan nesiller üzerinde, hem de gelecek kuşaklar üzerinde bir yük oluşturmaktadır. Ekonomik anlamı ile borç yükü, alınan borçların kullanımı ile ilgilidir. Alınan borçlar verimli üretken yatırımlar için kullanıldığı taktirde, bunun ilerleyen yıllarda faiz ve anapara ödemelerinde kolaylık sağlayacağı bilinmektedir. Şayet, devletin sağladığı borçlar tüketim harcamalarına gitmekte ise, bu durumda borçların ödenmesinde ekonomik zorluklar ortaya çıkmaktadır. Borçlanmanın ve incelemeye çalıştığımız dış borçların verimli bir şekilde kullanılacağını umut etsek bile bunun her zaman gerçekleşmediği bilinmektedir. Özellikle dış finansman kaynaklarına başvururken vade yapısının kısalığına ve faiz oranının yüksekliğine aldırmaksızın bir borçlanmaya gidiliyorsa, bu borçların yatırımlara kanalize edildiğinden bahsetmemiz mümkün değildir. Devlet borçlarının bugünkü kuşaklar üzerinde mi, yoksa gelecek kuşaklar üzerinde mi bir yük oluşturduğu tartışmaları bir yana bırakılmış ve klasiklerin ortaya atmış oldukları ve kamusal borçlanmanın gelecek nesiller üzerinde bir yük meydana getireceği görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştır. Günümüzde eğer hükümetlerin mali sorumluluklarını sürdürmesi gerekiyorsa, kamu borcu hakkındaki klasik prensiplerin, bu şekilde adlandırılsın ya da adlandırılmasın genel kabulüne geri dönülmesi zorunlu olmaktadır.
1930’lu yıllardan sonra ortaya çıkan gelişmeler hükümetleri vergi gibi siyasi baskısı olmayan araçlara yöneltmiş ve açık bütçe anlayışı genel kabul gören bir politika haline gelmeye başlamıştır. Hükümetler görünüşte denkliği savunsalar bile bunun gerçek anlamda uygulamaya geçmesine yeterince müsaade etmemişlerdir. ABD’de ortaya çıkan ve Anayasal İktisat olarak adlandırılan akımla devletin faaliyet alanının anayasalarla belirlenmesi gerekliliği mali disiplinin sağlanmasında önemli ve radikal olarak değerlendirilebilecek önlemleri içermektedir. Denk bütçeyi gerektiren anayasal değişiklik üzerindeki tartışmada birkaç on yıl içinde politik reformda en yapıcı gelişmeyi tavsiye etmektedir. Keynesyen mantık tarafından mali ahlakın tahribine tanık olduktan sonra, Keynes öncesi sonuçları meydana getirecek gayretleri göstermek giderek bir zorunluluk olmaktadır.
Genel olarak borçlanma ile ilgili alınacak bu tedbirler dış borçlanmanın da sınırlanmasına yol açacaktır. Çünkü kamu kesimi finansman açıklarının giderilmesinde iç borçlar kadar dış borçlar da ağırlıklı paya sahiptir. Eğer anayasal kurallarla devletin borçlanma yetkisi sınırlandırılmak isteniyorsa, bu üç şekilde gerçekleştirilebilir. Birincisi, devletin borç ödeme gücüdür. Yani devlete anayasal olarak tanınan vergileme yetkisi ile gelecekte elde edebileceği vergi geliri, borcun sınırını belirler. İkinci sınırlama yöntemi, vatandaşların devlet tahvilleriyle diğer tahviller arasında yapacağı tercih şeklinde olabilir. Üçüncüsü de fertlerin bugünkü tüketimlerini geleceğe erteleme eğiliminin değişmesi biçimindedir.
Devletin borçlanma yetkisini bu şekilde sınırlarken, iç ve dış borçlarını da birbirinden ayırmak gerekir. Devletin yurt dışında tahvil satması halinde vatandaşlar gelecekteki vergi mükellefiyetlerinin arttığını düşünseler dahi, iç borçlanmada olduğu gibi davranışların da bu mükellefiyeti etkisiz kılacak belirgin bir değişiklik yapmazlar. Bu ise, toplam devlet borcunun artmasına neden olur. Bu nedenle yurt dışı borçlanma ile ilgili anayasal sınırlamaların, iç borçlanma ile ilgili sınırlamalara oranla daha katı olması gerekir. Bu sınırlamaların getirilmesi özellikle bizim gibi ülkeler açısından daha önemli olmaktadır. Ülkemizde kişi başına milli borç tutarının giderek yükseldiği bir süreçte borçlanma hükümlerini sınırlamamak gelebilecek bir krizi önceden kabul etmekle aynı anlama gelmektedir. Bu sebeplerle borçların sınırlandırılması yönündeki her türlü imkan aranmalı ve anayasal önlemler gibi alternatif metotlar denenebilmedir. Örneğin ekonomik anayasa kapsamında yer alan anayasalardan biri olan mali anayasa içine konulacak aşağıdaki gibi bir hükümle de dış borçlanmanın sınırlandırılmasına gidilebilir.
“ Dış borçlanma ancak hükümetin teklifi ve TBMM’nin salt çoğunluğunun kararı ile yapılabilir. Ancak toplam dış borç stokunun bir önceki yıl reel GSMH’ya oranı yüzde 40’ı aşamaz. Dış borçlanma ile sağlanan finansman yatırım harcamalarının dışında kullanılamaz.”
Görüldüğü üzere çözüm anayasal normlarda yatmaktadır. Çözüm sorumluluk ahlakı' na sahip hükümetlerin iş başına gelmesinde aranmamalıdır. Doktoru değiştirmek ya da daha iyi bir doktor bulmak için çabalamak asıl ve köklü çözüm değildir. Çözüm doktorun kullanabileceği dozajı ilacın prospektüsünde yazmaktan geçmektedir. Aksi taktirde devletin borçlanma yolunu sürekli açık tutmak için değişik arayışlar içine girmesi söz konusu olacaktır. Ülkemizde 1980 sonrası dönemde devletin payının sınırlandırılması eğilimleri söz konusu iken, 1986 yılından sonra bütçe gelir ve gider dengesizlikleri arasındaki farkın net borçlanma hasılatı* ile karşılanır hükmü ile karşılanır hükmünün getirilmesi ortam hazırlayacak bir gelişme olmuştur. Tüm bu gelişmelerden de gördüğümüz gibi anayasal sınırlamalar getirmeksizin borçlanmanın önüne geçmek mümkün olmamaktadır.
Ülkemizin bir hedef olarak ortaya koyduğu Avrupa Birliği’ne katılımı açısından mevcut ekonomik yapısını ve dolayısıyla borçlanmasını analiz etmeye çalıştığımızda alacağımız kriterler Maastricht Anlaşmasının ortaya koyduğu kriterler olmaktadır. Ekonomik ve siyasal birliği sağlamak için atılan önemli adımlardan biri olan 7 şubat 1992 tarihli Maastricht Anlaşması üç temel ilke üzerine oturtulmuştur. Bunlar,
-Rekabet ilkesine dayanan serbest piyasa ekonomisi,
-Kamu maliyesinin sağlıklı şekilde yönetilmesi,
-İkame etme ilkesi, bu ilke genelde topluluk müdahalesinin sınırlandırılmasını ve bazı alanlardaki yetki ve sorumlulukların üye ülkelere bırakılmasını kapsamaktadır **
Bu çerçevede; Ekonomik ve Parasal Birliğe üç aşamada ulaşılması hedeflenmiştir. Buna göre;
Birinci aşamada, 1 Temmuz 1990 tarihinde başlamıştır. Bu aşamanın en önemli unsuru sermaye hareketlerinde tam liberalizasyonun sağlanması ve üye ülke ekonomi ve maliye politikalarının birbirine yaklaştırılmasıdır. Bu aşama, 31 Aralık1993 tarihinde sona ermiştir.
İkinci aşamada1.1.1994 tarihinde başlamıştır. Avrupa Para Enstitüsü kurulması ve parasal birliğin tamamlanması ile birlikte bu kurumun, Avrupa Merkez Bankasına dönüşerek özerk bir şekilde topluluk para politikasını yönlendirmesi öngörülmüştür. Bu aşamada en önemli unsur Avrupa Merkez Bankasına dönüşmesi beklenen Avrupa Para Enstitüsünün kurulmasıdır. İngiltere ve Yunanistan dışında tüm üye ülkeler merkez bankalarına anılan özerkliği sağlamış bulunmaktadır. İkinci aşamanın başlangıcından itibaren kamu açıklarının merkez bankalarınca finanse edilmesi engellenmiş ve parasal politikaların daha yakından takibi mümkün olmuştur.
Üçüncü aşamada ise Maastricht Zirvesi’nde varılan karar uyarınca, üçüncü aşamaya, en erken, 1 Ocak 1997’de, en geç 1 Ocak 1999’da geçilmesi öngörülmüştür. 1996’da Avrupa Konseyi ve aynı zamanda Avrupa Para Enstitüsü tarafından hazırlanacak raporlar doğrultusunda, maliye bakanları hangi ülkelerin tek paraya geçiş için gerekli kriterleri yerine getirdiğini tespit edecektir. Eğer bu kriterleri sağlayan ülke sayısı en az yediyi bulur ise, Avrupa Konseyi nitelikli çoğunlukla, bu ülkeler için üçüncü aşamanın başlatılması hususunda karar alabilecektir. Böyle bir karar alınmadığı takdirde, en geç, 1 Ocak 1999’da üçüncü aşamaya geçiş sağlanacaktır. En az her iki yılda bir veya tek paraya geçiş için gerekli şartları yerine getirmemiş olan bir ülkenin talebi üzerine, Komisyon ve Avrupa Merkez Bankası durumu inceleyecektir. Ekonomik ve Parasal Birliğe yeni bir üyenin kabulü, Konsey’in nitelikli çoğunlukla alacağı karara bağlı olacaktır. İngiltere ve Danimarka geçici olarak Birliğin dışında kalacaktır. 1 Temmuz 1998’den önce devlet ve hükümet başkanları nitelikli çoğunlukla ve Konseyin tavsiyesi üzerine hangi üye devletlerin tek para için gerekli koşulları yerine getirdiğini tespit edecektir. Bu durumda tek paraya geçiş için dört devlet yeterli olacaktır. Bu şartlar altında Konsey, Komisyonun tavsiyesi üzerine, nitelikli çoğunlukla, hangi ülkelerin istisna tutulacağını tespit edecektir. Üçüncü aşamanın başlaması ile birlikte bağımsız Avrupa Merkez Bankası oluşturulacaktır şeklinde önceden alınmış kararlara paralel olarak 1 Ocak 1999'da yürürlüğe girmiştir. Ekonomik ve Parasal Birliğin son aşamasına geçiş öncesinde, üye ülke ekonomileri arasındaki farklılıkların giderilebilmesini teminen bazı makro büyüklükler açısından yakınlaşma kriterleri tespit edilmiş ve bunlara uyulmaması durumunda uygulanacak yaptırımlar belirlenmiştir. Buna göre;
-Toplulukta en düşük enflasyona sahip (en iyi performans gösteren) üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ile ilgili üye ülke enflasyon oranı arasındaki fark 1.5 puanı geçmemelidir.
-Üye ülke devlet borçlarının GSYİH’ sına oranı yüzde 60’ı geçmemelidir.
-Üye ülke bütçe açığının GSYİH’ sına oranı yüzde 3’ü geçmemelidir.
-Herhangi bir üye ülkede uygulanan uzun vadeli faiz oranları 12 aylık dönem itibariyle, fiyat istikrarı alanında en iyi performans gösteren 3 ülkenin faiz oranını ancak yüzde 2 puan aşabilecektir.
-Son 2 yıl itibariyle üye ülke parasının diğer bir üye ülke parası karşısında devalüe edilmemesi gerekmektedir.
-Üye ülkeler yukarıda belirtilen şartları yerine getirmedikleri taktirde, nitelikli çoğunluk ile Anlaşma öngörülen dört müeyyideden biri veya hepsi uygulanabilecektir. Bu müeyyideler şunlardır:
-Üye ülke bonolarının sağlıksız olduğu yolunda bir bildiri yayımlaması,
-AYB' nin ilgili üye ülkeye borç vermemesi,
-AT' na faizsiz bir depozito yatırılması zorunluluğu,
-Para cezası şeklindedir.
Maastricht Anlaşmasının getirmiş olduğu kriterlere uymaya çalışmak Türkiye'nin mali disiplini sağlama yönünde adım atmasını sağlayacak kurallar getirmesi açısından olumlu bir takım etkiler meydana getirmektedir. Bu çabalar ayrıca Avrupa Birliğine girme şansının artması ve bu ülkelerle olan ekonomik yapı farklılığın ortadan kalkması adına olumlu olacaktır. Yine bu anlaşma dış borçlanmaya gitmememizin en önemli gerekçelerinden biri olan dış ödemeler dengesini sağlamak açısından da faydalı olabilecek hükümler taşımaktadır. Örneğin ekonomik ve parasal birliğin sağlanması yönünde atılan adımlardan biri olan EURO ile birlikte ihracatın tek bir para cinsinden yapılması, , EURO' nun daha güçlü bir para birimi olması sebebiyle döviz kuru risklerine karşı daha güvenli olması v.b. bir takım avantajlar sağlamaktadır. Çünkü dış ticaretimizin yüzde ellisi Avrupa Birliğine üye ülkeler ile gerçekleşmektedir. Fakat bunlara ilave olarak parasal birliğe katılacak olan ve Maastricht kriterlerine uymayan bir takım ülkelerde bulunmaktadır. Bu ülkelerin Maastricht kriterlerine uyum sağlamak için uygulamaya koydukları sıkı para ve maliye politikaları sebebiyle oluşacak talep kısılmaları birtakım Avrupa Birliği üyesi ülkelere olan ihracatımızın azalmasına yol açabilecektir. Bu da Maastricht Anlaşmasının getirdiği olumsuz yön olarak ifade edilebilmektedir. Fakat her ne şekilde olursa olsun mali ve parasal disiplinin sağlanması dış borçlanmanın ve ekonominin genel dengesini sağlamak için faydalıdır. Bu bağlamda Maastricht Anlaşması'nın koyduğu hedeflere ulaşmak ülkemiz menfaatine olmaktadır.
VIII. SONUÇ
Bu çalışmada gelişim seyrini ortaya koyarak açıklamaya çalıştığımız dış borçlanma problemi ciddi anlamda ele alınması gereken konuların başında gelmektedir. Borçlanma stratejileri belirlenirken ve borç yönetimi politikaları uygulanırken ülkemizde ne yazık ki gerçekçi tespitler yapılamamıştır. Bunun sonucunda sürekli olarak bir dış borçlanma sorunu ile karşılaşılmıştır. Türkiye'nin dış borçlanmasında vade yapısının belirgin olarak kısaldığı görülmektedir. Borçlanma yapımızı ve borçlanılan kaynakları etkileyen uluslararası kredibilitemiz giderek zayıflamaktadır. Rating şirketleri tarafından Türkiye ile ilgili olarak "Riskli Ülke", "Yatırım Yapılmamalı", "Spekülatif Ülke", "Borç Ödeme Kapasitesi Uygun Değil" gibi değerlendirmeler giderek yaygınlaşmaktadır. Bunun yanında KKBG 'ni kapatmak amacıyla borçlanmaya giderken kısa vadeli ve yüksek faizli iç borçlanmaya yönelinmiştir. Türkiye'nin mevcut yapısıyla daha fazla borç yükünü kaldıramayacağı ortadadır.
Yapısal reformlardaki yavaş ilerleme ve politik belirsizlik, şu anda ekonomiye ve bütçeye ağır maliyetler getirmekte ve dış borçlanmaya olan ihtiyacın devam etmesine yol açmaktadır. Mevcut para politikası ve maliye politikası önlemleri ile bu krizi aşmak pek mümkün görünmemektedir.
Ekonomik dengeyi sağlamak için uygulanan ekonomik paketlerin, çoğunlukla sağlıklı sonuç vermediği ülkemizde artık alınan kararların tavizsiz bir şekilde uygulanması gerekmektedir. Ekonomik istikrarın sağlanmasının yolu siyasi istikrardan geçmektedir. Ülkemizde yaşanan siyasi istikrarsızlık hali alınan kararların uzun vadeli önlemler yerine kısa vadeli önlemler olarak ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu sebeplerle zaman geçirilmeden uzun vadeli önlemler uygulanmaya konulmalıdır. Ayrıca alınan önlemlerin siyasi kaygı ve çıkar gözetmeksizin uygulanması ilkesinin geçerli olmasına çalışılmalıdır. Diğer bir ifadeyle borçlanma politikalarının üzerinde oluşan siyasi gölgenin kaldırılması gerekmektedir. Ayrıca alınan önlemlerin uygulanması hakkında halkın desteğinin mutlak sağlanması gerekir. Özellikle IMF ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde istenilen mali disiplini sağlamaya yönelik bir takım önlemlerin, IMF istediği için değil Türkiye’nin bir an önce alması gereken önlemler kapsamında olduğunun da halka anlatılması gerekmektedir. Bu sebeplerle dış borçlanmayı sağlıklı bir yapıya kavuşturacak birtakım önlemlerin alınması gerekmektedir. Bu çözüm önerilerini maddeler halinde sıralayacak olursak;
*Dış borçlanma ile ilgili alınacak olan kararların mutlaka TBMM'nin nitelikli çoğunluğu ile alınması mali anayasa içinde yer almalıdır.
*Hangi durumlarda dış borçlanmaya gidilebileceği mutlaka mali anayasada belirtilmeli ve keyfiyet ortadan kaldırılmalıdır.
*Dış borçlanma miktarının GSMH' nın belli bir yüzdesini geçemeyeceği( Örneğin yüzde 40) mali anayasada belirtilmelidir
*Dış borçlanma ile ilgili faiz oranlarının önceden tespit edilmeli ve bu oranların üstünde borçlanmaya izin verilmemesi gerekmektedir.
Bu direkt düzenleyici önlemlere ilave olarak bir takım dolaylı önlemler de alınabilir. Bu önlemler ile de dış borçlanmaya müracaat etmenin gerekçeleri kısmen ortadan kaldırılabilir. Bunlar ise;
*Öncelikle devletin ekonomideki payı küçültülmelidir.
*Devlet ekonomide özel sektörün faaliyetlerini kolaylaştırıcı yönde yasal ve kurumsal önlemleri bir an önce hayata geçirmelidir.
*İhracatı arttırmayı hedef alan politikalara önem verilmelidir.
*Türkiye’nin ekonomik büyüme hedeflerinden vazgeçmesi beklenmese bile, makul bir büyüme oranı sağlamak için çaba gösterilmelidir. Yani büyümeyi sağlamak için denk bütçe anlayışından feragat edilmemelidir.
*Kayıt dışı ekonomiyi oluşturan kesimin mutlaka kayıt altına alınması gerekmektedir.
*Merkez Bankası’nın özerkliği sağlanmalıdır.
*Dış borçlanma sadece kendini amorti edebilen belli alanlardaki yatırımlar için mümkün olmalıdır.
Aksi taktirde Türkiye’de dış borç sorununu çözülmesi ve bu borçlanmanın neden olduğu olumsuz etkileri ortadan kaldırması mümkün olmayacaktır.
KAYNAKÇ
AÇA Sait, Devlet Borçlanması,Adım Yayıncılık, Afyon, 1995.
AKKOYUNLU Pınar - KARAKAŞ Eser, “Mali Kriz Göstergeleri (Uluslararası Bir Karşılaştırma)”, XII. Türkiye Maliye Sempozyumu, Belek- Antalya-Türkiye, 14-17 Mayıs 1997.
AKTAN Coşkun Can, Ekonomik Anayasa, Ankara, TİSK Yayın No:162,
AKTAN “Borçlanma Yetkisinin Sınırlandırılması ve Ekonomik Anayasa Önerisi”, Maliye Yazıları, Nisan-Haziran 1998.
AKTAN, Türkiye Dünyanın Neresinde?, EGİAD Yayını, Meta Basım,1999.
BUCHANAN James, “Public Debt”, New Palgrame Dictionary of Economics, Vol. 5,1986.
BUCHANAN James, “The Moral Dimension of Public Debt”, Economic İnquiry, Vol13, No: 1, January 1985.
CANKAY Lale, Türkiye’de Dış Borçların Gelişimi”, İşletme ve Finans Dergisi, Şubat, 1993, Sayı:83
DPT Temel Ekonomik Göstergeler 2000.
EĞİLMEZ Mahfi, Hazine, Creative Yayıncılık, 1997.
EKER Aytaç, Devlet Borçları (Kamu Kredisi), Anadolu Matbaacılık, İzmir, 1994.
EKER Aytaç - MERİÇ Metin, Devlet Borçları ( Kamu Kredisi ), Anadolu Matbaacılık, İzmir 1999.
"Ekonomik ve Parasal Birliğin Üçüncü Aşaması ve Tek Para",www.dtm,gov.tr./ab/AB/ eurohtm
ERÇL Gazi, “Türkiye’nin Dış Borç Birikiminin Kaynakları”, Maliye Yazıları, Temmuz-Eylül 1992.
ESEN Hikmet, "Yerel Yönetimlerde Dış Borçlanma ve Sonuçları"Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, Cilt:7, Sayı:3, Temmuz 1998.
İNCE Macit, Devlet Borçlanması (Kamu Kredisi), Seçkin Yayınevi, Ankara, 1996.
KARLUK Rıdvan, Türkiye Ekonomisi, Tarihsel Gelişim, Yapısal ve Sosyal Değişim, Beta Basım Yayım Dağıtım A:Ş İstanbul, 1997.
KARLUK, Avrupa Birliği ve Türkiye, Beta Basım Yayım Dağıtım AŞ., İstanbul, 1998.
ÖNDER İzzettin, KİRMANOĞLU Hülya, “Kamu Açıklarının Tanımlanması, Ölçümü ve Etkileri”, Kamu Kesimi Finansman Açıkları, X. Türkiye Maliye Sempozyumu, İstanbul, 1996.
ÖZER İlhan, Devlet Maliyesi, Cilt 2, Maliye ve Gümrük Bakanlığı APKK Yayın No: 1986/277, Ankara,1986.
SAVAŞ Vural Fuat, Mali Anayasanın Temel Konuları, Anayasa Mahkemesi, Anayasa Yargısı, 8, Ankara: Anayasa Mahkemesi Yayınları,1991.
SAYILGAN Şevket, “Türkiye’nin Cari İşlemler Bilançosu ve Dış Borçlar (Politikalar), Banka ve Ekonomik Yorumlar Dergisi Ocak Sayı:1,1998,
T.C Maliye Bakanlığı, 1999 Mali Yılı Bütçe Gerekçesi, Ankara , Ekim 1998,
T.C.M.B., 1997 Yıllık Rapor.
T.C.M.B., 1998 Yıllık Rapor.
TURAL Aziz, Devlet Borçları, Maliye ve Gümrük Bakanlığı Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı Yayın No: 1992/325, Ankara,1992.
ULUDAĞ İlhan, İzlenen Ekonomik Politikalar Işığında Türkiye Ekonomisi (Teori Politika-Değerlendirme), Marmara Üniversitesi, Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü Yayın No:2, Eylül 1990.
WİJNBERGEN Van Sweder, External Debt, Fiscal Policy and Sustainable Growth in Turkey, Published for the World Bank, , The Johns Hopkins University Press, 1992.
Finansal Tablolarda Birikmiş Amortismanların içeriği ve bu hesabın çalışma şekli konusunda bilgi-dökümanı olanın eklemesini rica ederim