• Reklam

Anket: Değerlendirme

+ Konuyu Yanıtla
4 sonuçtan 1 --- 4 arası gösteriliyor
  1. #1
    TurkForum Game Team Alp41 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-01-2008
    Mesajlar
    258
    Karizma Gücü
    0

    Sergüzeşt (Sami Paşazade Sezai) Özeti, Konusu, Karakterleri, Yorumları

    KİTAP ÖZETİ : Rusya kumpanyasının Batum’dan gelen bir vapuru Tophane’nin önüne yanaştığı zaman denizin üzerinde sabırsızlıkla bekleyen birkaç kişi sandallardan vapurun içine atılmışlardı. Bunlardan birisi uzun boylu,geniş omuzlu,seyrek siyah bıyıklı,etekleri ayaklarına kadar uzun,beli gayet dar bir çerkez paltosu giymiş;başına kendi kavminin kalpağı,elinde bir gümüşlü kırbaç olan çerkese;safa geldiniz. Cariyeler nerede? İşte burada,kaç tane,üç,güzel mi? Şu mavi gözlere bak. Bir paşa buna hazine verir dedi.
    Halayıkların ikisi on altı,on yedi yaşlarında,Kafkasya’nın iki parlak güzellik mahsulü idi. Üçüncüsü tahminen dokuz yaşlarında bir küçük esir idi ki,saçları ile kaşlarının arası biraz yakınca,ağzı gayet küçük,yuvarlak omuzlarına nispetle beli incecik,hele o siyah gözlerinde zeka parıltısı sonsuz bir tatlılık gösterirdi. Sandallar sahile yaklaşarak bu kızları bir eve götürdüler. Eve girdikleri zaman esircinin karısı karşılayarak Bu ikisi güzel bu küçük kız hastalıklı bir şeye benziyor. Bunu buraya ölsün diye mi getirdin dedi.
    O gece Çerkez o evde kalarak,üç gün beğenmeye bağlı olarak üçünün de pazarlığı bitti. Bu evde kızlar geceleri bir odaya toplanır,birbirleriyle konuşurlardı. Fakat çok gülmek Çerkesçe konuşmak yasaktı. Bir müşteriye gedip her ne sebepten dolayı olursa olsun beğenilmeyerek gelen esirlere on,onbeş kırbaç vururdu. Bu eve gelişlerinden birkaç hafta sonra bir sabah Hacı Ömer o küçük esir Çerkese haydi kalk gideceğiz dedi. Çocuk kendi yaşındakilere mahsus bir tavırla hemen yerinden kalktı. Koşarak beraber geldiği kızlardan birinin boynuna sarıldı. Birbirleri ile öpüşüp ayrıldıkları zaman çocuğun gözünden küçücük ruhunun acısını belirten bir damla yaş döküldü sonra birdenbire hayatın ıztırap yükünü hissetmeğe başlayan adanlar gibi minimini kaşlarını çattı. Ciddi müteessir,düşünceli bir çehre ile esircinin o kocaman ellerinden tutarak,evden çıktılar. Yürüyorlardı. Çocuk sokaktan giderken etrafından geçer arabalara tramvaylara hayran hayran bakıyordu. Tophane meydanına geldikleri zaman orada bir çok çocuğun gülüşerek haykırarak oynadıklarını gördü. Duygular kaynayan kalbinden gecen arzular üzerinde hiç düşünmeden,hemen uyuyuvermek,çocukların özelliklerinden olduğu için kendisinden geçerek onların yanına koşmaya başladı. Birdenbire esircinin o büyük,o korkunç gözlerini açarak; Gel buraya şimdi kırbacı çıkarırım dediğini işitir işitmez,yavaş yavaş geri döndü. Öğleye rastlayan bir saatte,doğunun parlak güneşi,bu küçük,bu tenha sokağı aydınlatarak,kapısını çaldıkları evin üst kat pencereleri,saçağının gölgesi altında kalır ve alt kat pencerelerinin kafeslerinden süzülerek giren gün ışığı,evin iç tarafına doğru nüfuz ettikçe sönüyor gibi gözükürdü. O sırada öteki sokaktan çıkan kör bir dilenci elindeki değneği fasıla bir usulle kaldırımlara vurarak;Devri lalinde baş eğmem badei gülfama ben gazelini okuyarak geçiyordu. Evin kapısını açan bir halayık; Safa geldiniz Hacı Ömer Efendi buyurun dedikten ve hanımına gidip haber verdikten sonra bunları hanımın odasına götürdü. Bir baş örtüsüyle köşede bulunan hanım şişman,esmer,kaşlarına bir parmak enliliğinde rastıklar sürmüştü;kaba bir yaradılış,çirkin bir kıyafete girmişti. Odaya girip te esirci ;git hanımının eteğini öp dediği zaman,küçük esir gidip kadına sarılmak isteyince,hanım gayet sert bir tavırla geriye doğru itti. Kız mahzun mahzun geri çekilerek mindere oturdu. Hacı Ömer şiddetle;senin mindere oturmak haddin mi?sen esirsin kalk ayakta dur dedikten sonra hanıma doğru dönerek;Kusuruna bakmayın daha acemidir. Geleli birkaç gün oldu. Siz istediğiniz gibi terbiye edersiniz yolunda özür diledi.
    Sükunet uyuyor gözyaşlarıyla ıslanmış yastığının üzerinde,dağınık saçlarının içinde görünen küçücük çehresi ve bir parça açılmış dudaklarının arasından tebessüm ediyor zannedilecek surette seçilen beyaz dişleri,eğer hayatta ise,annesinin hayali,sükunet mezarına çekilmemişse ruhu tarafından,koruyucu bir meleğin gökten inerek çocukların ızdırabına teselli veren bir anne okşayışıyla dudaklarından öpmesini bekliyor gibi görünüyordu. Heyhat! Esaretin ezdiği,insanlığın terkettiği,ümidin arasıra okşadığı bu zayıf mahluk gecenin kucağında unutulmuş uyuyordu. Sabahleyin şafağın kendi yüzünün rengi kadar uçuk ışığı odanın penceresinden girmeye çalıştığı zaman Dilber elleriyle gözlerini ovuşturarak uyanmaya çalışıyordu. Edirne kapı civarında ,yetmiş seksen sene evvelki Osmanlı mimari tarzına göre yapılmış ve en mamur ülkeleri,en yüksek medeniyetleri bile yerle bir eden zamanın geçmesiyle bazı köşeleri yere doğru eğildiği görülecek surette çökmeye başlamış,azametli,gamlı,büyük bir evin,birkaç bin sene evvelki mimarinin azamet ve vahşetini andıran sağ tarafında,ev eşyasından olarak kıtığı çıkmış bir uzun minder,yüzleri çürümeye başlamış birkaç yastıkla döşenmiş bir büyük odasının açılan penceresinden,tarihi belli olmayan ve çoğu zaman yeniçeri tahriplerine ve zulümlerine isnat edilen yıkıcı,müthiş bir ateşin külü olarak duran bir yangın harabesi;gerilmiş iki büyük kanat gibi,güneş ışığının girmesine engel olan uzun saçaklarla,içinde tesirli bir rutubet hissedilen ve yine o rutubetin tesiriyle sivaları dökülmeye başlamış karanlık bir sofrasından geniş bir bostan;bostanın sonunda Ortaçağın vahşi yerlerinden olan dehşetli bir zindan görünüyor;ve bu tenha yer içinde tek başına duran evin büyük sebze bahçeleriyle çevrili ve bahçelerin içinde uzaktan uzağa eski Bizans harabelerine bakan kısımdaki odaların saçaklarına yakın dış kısımda baykuş gibi atmaca gibi bazı vahşi kuşlar yuva yapmışlardı ki,bu kasvetli evin bir kat daha hüzünü arttıran gurur ile beraber,yürek paralayan sesleri işitilirdi.
    Sabah saat dörde gelmişti ki,esirci aşağıya inerek,Dilber’in oda kapısına vuruverdi. Cevap alamadı,tekrar kapıya vurarak Dilber,Dilber dedi. Yeni cevap yok. Dilber uykusuzluğun verdiği takatsizlik,korkunun hasıl ettiği baygınlıktan bitkin bir halde uyuyordu. Üçüncü defa daha şiddetle: Dilber Dilber diye kapıyı vurup da cevap alamayınca,büyük bir telaşla bir iskemlenin üstüne çıkarak,kapının aralığından iç taraftaki üst sürmeyi,iskemleden inerek alt sürmeyi çekince kapıyı şiddetle itti. Kapı açılırken hasıl olan gürültüden Dilber uyandı. Esirciilber sana ne oldu? Niçin bu kadar uyuyorsun? Diye sorduğu zaman Dilber gözleri yaşla dolu olduğu halde: Ben bu gece çok korttum. Bu oda çok fena dedi. Esirci korkudan Dilber’in sıhhatinin bozulma ve sarsılmasıyla ticaret ve menfaatine zarar geleceğini düşünerek kızım korkacak ne var? Ben senin bu kadar korkak olduğunu bilseydim,bu odada yalnız bırakır mıydım? Bundan sonra her gece benimle yat diyerek gözlerinden öptü. Sonra okşayarak: Hadi kalk kızım senin için müşteriler geldi yüzünü yıka dedi. O haftayı müthiş bir şekilde geçirmişti.Kendisi için bir elemler asrı addedilen bir müddette yüzüne biraz fazla bakanlara ve gecenin sırlı örtüsüne bürünerek en uzun hasret gecesinde görünen ve kaybolan hayaletler gibi sessiz sedasız geçenlere şiddetle hücum edenlere O sende o senin evinde verirsen seni ihya ederim saklarsan seni öldürürüm demeği itiyat etmişti.Hatta bir gün kendi nefsi için bir ıstırap yükü olan hayattan şevk ve neşe payı aldığını yeni açmış bir çiçek gibi etrafa neşe saçan yüzünden ve arkadaşıyla durmadan gülüşerek konuşmasından anladığı bir genç adamın tenha sokağın birisinde üzerine saldırarak;sen neden bu kadar bahtiyarsı? Demek ki o mutlak sende şimdi ikimizden birinin mahvolması lazım geliyor! Deyince genç adam nefsini müdafaaya kalkışarak Celal beyi polise teslim etmek üzere iken kırk senelik bir tecrübe sahibi olan arkadaşı:Bırak şu zavallıyı sözüyle ayrılıp biraz ileride:Bu biçare genç en istidatlı ressamlardan iken sebepleri sözlerinden ziyade sesinden ifade tarzından anlaşılan bir muhabbet mahrumiyetiyle bu hale gelmiştir.sanırım,tarzından konuşarak arkadaşının da merhameti uyandırmıştı.
    Yine bu hafta içinde bir sabah,Marmara’nın safalı sathında yüzen yeşil bir sala benzeyen Fener’den dönüyordu.Sabahın feyizli tesiriyle şeffaf olan semaya karşı rahat ve serbestçe teneffüs ederek,kırları köylere mahsus bir sükunet içinde bulunan yolu takip ediyordu.bazen arka üstü çimenin üzerine yatıp gözlerini semaya dikerek;Rabbim ben ne yapayım? Diye soruyordu.O sükunet içinde baya yürüdükten sonra,Moda burnu tarafından geçerken bir evden ağlama sesleri işitti.Birdenbire durarak:Bu evde ağlıyorlar demek ki Dilber burada dedi.Gidip evin kapısını çaldı.Kapıyı açan ihtiyar bir kadınaukarıda ağlayan kim? Sualini sorunca kadın eve devamlı gelen misafirlerden olduğunu hükmederek:Ah sorma!efendi vefat etti cevabını verdiği sırada cenaze için gelenlere:Bırakın şu biçareyi! Asıl ölen benim.Beni defnedin diyordu.Bu felaket günleri içinde bu kadar dalgın bir halde bulunduğu yoktu.Evin içinde üç günden beri hiçbir kimseye,tek bir kelime söylememişti.Üçüncü gece isi,bir dakika gözlerini kapamadan sabaha kadar.Dilber’i ilk gördüğü balkonda geziyor ve ara sıra ufuklara doğru göz attığına bakılırsa,birisini beklediği anlaşılıyordu.Denizi coşturarak gelen rüzgar,kayıtsızlıktan uzamış saçlarını dağıtarak,yüzüne vurdukça sinirlerini bir kat daha tahrik ediyor ve bazen durarak sahilleri çarpıp kırılan dalgaların sesini dinliyordu.
    Ruhu yükseldikçe,vücudu sukut ediyordu.
    Şimşek gibi ani olarak geçen bir zaman içinde,Nil’in o soğuk,öldürücü girdapları,doğu seması gibi saf,sevgi gibi masum olan Dilber’i birkaç kere derinliğine doğru çektikten sonra artık yüzüne çıkarmıştı.
    Nehrin üzerine arka üstü çıkarak,gecenin sükuneti içinde akıntılara kapılmış giden Dilber’in uzun saçları,suların üzerinde dalgalanmakta ve ayışığı o renksiz çehrenin her arzu,ümit ve emeli terk etmiş manalı hatlarını aydınlatmaktaydı.
    Üzerinde hüzün saçan ayın donuk ışığından başka bir renk olmayan o çehrede,bütün elem ve ıstırapların sükunet bulduğu,bütün sevda ve elemlerin söndüğü görülüyordu.
    Acaba Nil’in bu müthiş bu öldürücü girdap ve selleri,bu zavallı Dilber’i bu talihsiz esiri nereye götürüyordu?
    Hürriyetine!

    Alıntıdır.

  2. #2

    Kayıt Tarihi
    27-11-2005
    Mesajlar
    9,261
    Karizma Gücü
    8
    "ağlamak uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan gücün çığlığıdır. ağlayamadığımız zamanlar, bizde o gücün de yok olduğu zamanlardır ki, onun yerine geçen etkili sessizlik, en şiddetli acının yarattığı göz yaşlarından daha yakıcıdır."


    Hüzünlü bir roman.teşekkürler
    ....

  3. #3
    kRonik_Cadı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    24-06-2008
    Mesajlar
    141
    Karizma Gücü
    0
    ağLamak, uğradığımız feLaketLere karşı içimizde kaLan kuvvet kaLıntıLarının feryadıdır. diye çevriLmişti bnm okduğum kitapta. ve kitap boyunca en etkiLendiğim sözdü. fena bir roman değiL pek sıkıcı da değiL okumanızı tavsiye edebiLirim

  4. #4
    Rüzgar adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    23-01-2007
    Mesajlar
    3,713
    Karizma Gücü
    6
    Yakın zamanda okuduğum halde hikayenin bile aklımda neden kalmadığını merak ettiğim kitap
    ki tüm kitapları özümseyerek okurum hep

    "İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi.
    Düşünüyordu: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor.
    Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış.
    Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umuluyor.
    Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu;
    asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.
    "

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •