Ne söylemeli şimdi gidişinin ardından, ağlamalı mı, ağıt mı yakmalı yoksa? Ya da çarmıha gerip bu yüreği bütün günahlarından arınıncaya kadar kanatmalı mı?
Gülüşün güneş olmuşken yüreğimde, gidişin karanlığım oldu. Bir şarkı tutturdum dilime ve düştüm yokluğunun ardında kalan haritasız yollara...Yol boyu sordum seni; masalıma ortak olmuş anka kuşuna. İzlerini hiç gözünü kırpmadan alıp götüren rüzgarlara ve gidişin ardında hep benimle birlikte olan seni bulabilme ihtimaline. Yoksun işte!
Hiçbir yol yetmeyecek seni bulmaya biliyorum;ama yüreğe söz geçirilebilseydi eğer sevginin ne anlamı olurdu ki. Şimdi kan akıtıyorum o sarhoş gecelerdeki mağrur bakışına. Yanımdayken olmayan içkime ortak olacak kimsem yok şimdi. Yalnız içiyorum, seni özlüyorum, gözyaşlarım yetmiyor içimdeki yangını söndürmeye.
Sana ben en güzel sabahları getirdim, yağmur sonrası rengarenk gökkuşağını, avuçlarımda bıraktığın gözyaşlarını ve yüreğimi. Ne olur içeri al beni. Bu aşkı taşıyacak takatim kalmadı artık; bitkinim, bir kahve koy sıcacık sarılışının üzerine ve uzan yorgun kirpiklerime. Eteğimin cebine bak; sana gökyüzünün gözyaşlarını, biriktirdiğim yağmurları getirdim. Sakın ağlama. Kan kaybetmiş bir aşka ağlamak, acıdan başka birşey kazandırmaz bize.
Saatleri ayrılığa çoktan kurulmuşlar geceyle gelen gölgeler, yazık ki bilmiyorlar sensiz,yalnız uyumayacağımı. Ben bütün umutlarımı sana adadım, senin için geceye dost olup düşlere kucak açtım, minicik parmaklarımla ardına onca mektup yazdım. Her geçen gün bittiğimi tükendiğimi hissettim; ama yılmadım. Hayallerimde dahi seni bir başkasıyla paylaşmadım.
Şimdi karşımda duruyorsun ve yine o mağrur bakışlar hakim gözlerine, bu defa sarhoşta değilsin. Sakın bir şey söyleme. Mem zindanda ölürken zin içten kanamıştı: Yokluğuna yapılacak br şey yok. Sen gittiğinden beni yağmurlar durmayı öğrenemedi bu kentte. Sen güneşimdin benim hayat denen hücreme sızan, şimdi giderken bıraktığın karanlıkta boğuluyorum. Serseri bir rüzgar gibi savrulmak istiyorum senin olduğun yere.
İçimde yeni filizlenen bir isyan gibisin, kendime bu kentte ve yağmurlara karşı. Dedim ya sen gittiğindenberi yağmurlar hiç durmadı. Öksüz bıraktığın bu kent gün doğumuna gebe şimdi. Ve gözlerim günaha davetkar gözlerini arıyor. İçiyorum seni yıllanmışlığınla yudum yudum. Boşuna söylememiş Feridun Düzağaç "yüreğimdeki tüm çiçekleri sana koparttım!"
Şimdi körpe aşkımızda büyük dağlar var aramızda, sen mavi bir denizsin, bense burda o denize ulaşmak isteyen bir ırmak gibiyim. Günler uzayıp geçtikçe ömrüm kısalıyor yokluğunun cehenneminde. Ölmek bir şey değil; bu kent öksüz kalacak. Ben seni tahminlerinin ötesinde sevdim sevgii!
Yanan bir ateşte akan bir suda uçurumun kenarında yaşamaya tutunmuş bir dağ kırlangıcı gibi, hayatını acılardan sakınan bir rüzgarla yaşamı talan edilen bir kırlangıç gibi. Şimdi yoksun; şimdi ayrılık var. Vuslatı arzulasa da yüreğin bilirimki dönmek zor. Sensizliğin ertesinde gözyaşlarım tutarsız,kan çanağı gözlerim. Durma gel yağmurlar durmayacak yoksa.
Yürekte son demi yaşarken, son kadehini içerken içkinin ve gece boyun bükerken, yine kandırmaya çalışıyorken, kendimi gene yanımdaymışsın gibi hissini yaşamaya çalışırken kasetteki bir şarkı bir balyoz gibi indi başıma. "Git, gideceksen bekleme,farklı değilsin sende!"
Ben yüreğimi yüreğine çatmışım, tütün sarmışım umut kırmışım, güz yağmurları düşer eşiğime ıslanırım. Ve intihar kıyısı uçurumlar büyür ardın sıra. Gittin, ne umarsız ne çaresiz. Bozguna uğrattın btün hayallerimi, kan damlıyor bıçkılanmış düşlerimden, gülücüklerim ölüyor bilmiyorsun. Sormadım sebebini demir alırken yüreğim o özlem denizine, ağlamadım hiç,gittin. Ne vicdansız ne yargısız, uykularımı aldın elimden rüyalarımı, gece penceremde bir soğuk hasret, sabahlarımı aldın bimiyorsun.Oturup dertlenmedim hiçgüneşimi götürürken akşam kızıllığına.Gittin. Ne dur diyebildim sana, ne bi sebep bulabildim yarınıma. Ömrümü aldın bilmiyorsun.
Hesapsız kitapsız yaşadığım bu son gece kulaklarını çınlatırcasına haykırıyorum,duy beni sevdalım gidiyorum. Ölüyorum. Artık yaşamı bir vebal gibi asmıyorum boynuma, o en ücra köşesinde sakladığım bir şey vardı sevda hücremde, ne parmaklıklar korkutabildi onu, ne soğuk duvarlar. Yıkılmadı sensizliğin ardından, hiç takmadı yokluğunun gardiyanlarını hakimin kırdığı kalem, umurunda bile olmadı.
Saklanan bir fecr-i sadık gibi doğacak günü beklerdi hep, ne var ki ben astım onu hiç düşünmeden öldürdüm umudumu. Şimdi ne kara giymekte ak kağıtlar ne de kalemler tükenmekte, yaşayamadığım senin son oyununu oynuyorum ölmekle. Birazdan bu akşam diye bir şey olmayacak, ben olmayacağım, yarın olmaycak. En kötüsü sen olmayacaksın. Şarapla yıkanmış o masmavi derinliğinde cilveleşir vesikalı İstanbul, gramafon tadında bir meçhul şiir, içki masasında mezeye dost olur.
Kapat kapılarını umarsız, bir gece vakitsiz gelirim yanına, yorgun kirpiklerinde bir uyku dilimi gibi uzanırım ve o en sevdiğin şarkıyı söylerim sana kör gecenin lal diliyle.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla





