Yazar Begüm Kayalar
04 01 2008
Geceyi semtteki alış-veriş merkezininkiler başta olmak üzere binaların pencerelerinden süzülen ışık huzmeleri aydınlatıyordu. O anda bambaşka bir ruh haleti içindeydim. Biraz yorgun, biraz hüzünlü, biraz kasvetli.
Caddeden geçen insanlar... Bazıları hızlı adımlarla ilerliyorlar gecede, bazıları yavaş, bazıları bir şeyler düşünüyorlar belki de. Ben de düşünceliler arasındaydım. Ama neyi düşünüyordum? Zaman hızla akıp geçmesine rağmen o hıza yetişemediğimi mi? İnsanların bencilliğini mi yoksa neden bu kadar vurdumduymaz olduklarını mı? Toplumumuzun kendi köklerinden bu kadar uzaklaşıp neden kendini inkar etme noktasına geldiğini mi? Ülke meselelerini mi? Yoksa caddeden geçenlerin neler düşündüklerini mi merak edip düşünüyordum?
Cengiz... O da caddeden yürüyenler arasındaydı. Her gün aynı saatte bu caddeden geçerdi iki kere. Bir sabah, bir akşam. Evden işe, işten eve. Bir tekstil fabrikasında işçiydi. Zordu hayatı. Caddeden geçerken o zor hayatını düşünürdü hep. Zaman zaman da hayaller kurardı. Zaman zaman kurduğu hayallerle yeni bir dünya var etmişti kendine. Çok büyük bir dünya... Keşke gerçekte de böylesine büyük bir dünyası olsaydı.
O akşam caddeden geçerken bir vitrindeki yağlı boya tablo ilişti gözüne. Uçsuz bucaksız sapsarı bir ova ortasında, yalnızlığıyla tüm her şeye meydan okurcasına dimdik duran bir alıç ağacı... Bozkır çocuğuydu Cengiz. İlkbaharda yemyeşil olup Anadolu’yu cennete çeviren, havaların biraz ısınmasıyla sarı sarı olan buğday başakları arasında büyümüştü o. Alıç ağaçlarını iyi bilirdi. Alıç ağacı en yakın dostuydu. Yalnızlığa dayanmayı ondan öğrenmişti. Alıç ağaçları neden yalnız olsundu ki? Cengiz gibi niceleri vardı. Cengizlerle yalnızlıktan sıyrılıp, Cengizlere yalnızlığa katlanmayı öğreteceklerdi. Peki Cengiz’in kimi vardı ki bu alıç ağacından başka? Kırşehir’deki ailesi, eşi ve İhsan Abi’si.
Ara sokaklardan birine saptı Cengiz. Akşamın bu saatinde de açık olan mahalle bakkalının fi tarihinden kalmış, bazen çalışan bazen çalışmayan radyosundan Cengiz’in çok sevdiği bir türkü yayılıyordu etrafa duyanların yüreğini sızlata sızlata.
“Cahildim dünyanın rengine kandım,
Hayale aldandım boşuna yandım,
Seni ilelebet benimsin sandım,
Ölürüm sevdiğim, zehirim sensin,
Evvelim sen oldun, ahirim sensin.”
-Hayırlı işler İhsan Abi...
-Hoş geldin Cengiz.
-Neşet Ertaş... Nasıl da yanık sesi var hemşehrimin. Babam hep Neşet Ertaş türküleriyle büyüttü bizi. Buralara geldiğimizde ben çok küçüktüm zaten. “Dinleyin bunları da memleketinizi, Kırşehir’i hatırlayın.” derdi. Dinlediğimiz türküler Kırşehir yöresinden olmasa bile biz öyle kabul ederdik.
İhsan Abi, her yer vatan toprağı, her karışına canım feda ama; insanın doğduğu yerin ayrı bir değeri, ayrı bir güzelliği var be!
-Tabi ya öyledir. Bak bana, Yozgat her ne kadar küçük, gelişmemiş bir yer olarak gözükse de başkalarına; benim gözümde İstanbul’dan güzeldir. İnsanın içinde var bu memleket sevgisi.
Sohbetine doyum olmazdı İhsan Abi’nin. Cengiz İhsan Abi’siyle üç beş lafladıktan sonra evine yollandı yeniden.
Yozgat... Gerçekten de küçük bir şehirdi. Şehrin etrafını saran çıplak tepeler, Şehrin güneydoğusunda bir çamlık-Yozgatlıların yegane piknik mekanı... Şehir girişinde şehrin çaresizlik ve garibanlık kokan, sönük çehresine inat tüm heybetiyle dikkatleri çeken bir adalet sarayı, adalet sarayını geçtikten sonra Boğazlıyan-Kayseri yol ayrımı, kendisine atılan bir iftira sonucu, bir hiç uğruna idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey... Müşterilerine ayran ikram eden benzin istasyonları, Liseler Caddesi’nin sonundaki saat kulesi, testi kebabı, yazın bile buz gibi esen rüzgar, musluklardan akan su içilmediği için her mahallede tek oluklu, çift oluklu çeşmeler...
Hava almak için her gün Liseler Caddesi’nde turlayan, çeşme başında sıra beklerlerken yüzlerine baktığınızda içinizi ısıtan bir tebessümle karşılaşacağınız, yoksul ama mutlu halk oluştururdu Yozgat halkını. Cengiz de bu kalabalığın bir parçasıydı. Eşi Gülnaz ile kendi yağlarında kavruldukları bir hayatları vardı. Kıt kanaat geçinseler de şükretmesini bilirlerdi.
Gülnaz... Çoğu genç kız gibi “Zengin bir kocam olsun, dillere destan bir düğünüm olsun, elim sıcak sudan soğuk suya girmesin, rahat içinde yaşayayım.” diye hayalleri olmamıştı Gülnaz’ın. Kaderlerimizi çizmek biz insanların elinde ama; bir noktadan sonra bize verilen rollerde oynamak zorundayız. Gülnaz bunun farkında olduğu için “Eğer yoksulluk çekmem gerekiyorsa çekerim.” demişti ve Cengiz’le evlenmişti.
Çoğu genç kızdan farklı hayalleri olsa da pek çok taze gelin gibi kocasının eve gelişini pencereden seyretmek en büyük mutluluk kaynağıydı. Cengiz’i elinde poşetlerle görmüştü bu akşam. Anlaşılan yine İhsan Abi’nin yanına uğramıştı Cengiz. İhsan Abi’yi Gülnaz da çok severdi fakat Cengiz’in İhsan Ali’nin yanına uğramış olmasına hiddetlendi.
-Hoş geldin Cengiz.
-Hoş bulduk. Sofra hazır mı? Bir bilsen ne kadar acıktım.
-Hazır hazır. Sen yine İhsan Abi’ye mi uğradın?
-Evet, al şu poşetleri de mutfağa götür. Bugün Neşet Ertaş dinledik İhsan Abi’yle. Bilsen ne kadar mutlu etti beni bir türkü.
-Hangi türküymüş bakalım?
-Evvelim sen oldun, ahirim sensin.
Gülnaz’dan bir karşılık gelmeyince Gülnaz’ın bir şeylere moralinin bozulduğunu anladı Cengiz.
-Hayırdır ne oldu?
-Cengiz seni hiç anlamıyorum. Zaten eline geçen maaş üç beş kuruş ve maaşının bir bölümü alış-veriş çeki olarak veriliyor. Sen de ona rağmen alış-verişini mahalle bakkalından yapıyorsun. Biliyorsun kıt kanaat geçiniyoruz, ay sonunu zor getiriyoruz. Bundan şikayetçi değilim ama; tedbirimizi de almak zorundayız.
-Biz yokluk çekiyoruz da İhsan Abi çekmiyor mu sanki? O da kazansın çoluk çocuğunun rızkını.
Cengiz bunları söylerken bir yandan da Gülnaz’a hak vermiyor değildi aslında. Bir ay öncesi geldi aklına. Maaşının bir bölümü, çalıştığı fabrikanın anlaşmalı olduğu alış-veriş merkezinden temin edilmek üzere alış-veriş çeki olarak veriliyordu ki bu bölüm hemen hemen maaşının yarısına tekabül ediyordu. Geçen ay Gülnaz rahatsızlanmıştı ve ellerinde ilaç masraflarını karşılayacak kadar bile nakit para yoktu. O ihtişamlı alış-veriş merkezinde, alış-veriş yapanların yanına utana sıkıla gidip de “Ben size 20 liralık alış-veriş çeki versem siz de bana 20 lira nakit verseniz olur mu?” diye bir teklifte bulunduğu günü hatırladı. Durumunu anlattığı zaman çoğu kişi onu umursamamıştı bile ama; onu umursamadıkları için kızamamıştı kimseye. Kime kızabilirdi ki? İşverenine mi, onu umursamayanlara mı, onu bu hale getirenlere mi, hastalandığı için Gülnaz’a mı yoksa kendine mi?
-Daldın yine. Seni kırdıysam özür dilerim. Ben de isterim İhsan Abi’nin de eline üç beş kuruş geçmesini ama bizim durum da ortada.
Düşünceli kafasını kaldırıp da Gülnaz’ın o içleri gülen gözlerine baktığında kendine gelebilmişti ancak. Yaşanılan her sıkıntıya rağmen içleri gülen gözler, gerçek mutluluk... Bundan ötesi var mıydı? Cengiz kendine biçilen rolü oynuyordu ve mutluydu.
Beni düşündüren şey buydu belki de. Bir yanda imkansızlıklara rağmen mutlu olabilen insanlar, bir yanda tüm imkanlara rağmen hep daha fazlasını isteyen, hiç bir şekilde tatmin olmayan, mutsuz, hayattan tat alamayan insanlar ve tüm insanlar kendilerine biçilen rollerdeler. Demek ki mutluluk rollerde değil rollerin oynanış biçiminde.
Caddede yürüyen insanlar azalıyor, kalanlar adımlarını sıklaştırıyor. Nice Cengizler geçiyor kaldırımlardan. Nice Cengizler gidiyor evlerine içleri gülen gözlerde gerçek mutluluğa erebilmek için. İnceden inceye bir rüzgar esiyor, alıç ağacının yapraklarına dokunur gibi içimi titretiyor. Artık benim de adımlarımı sıklaştırma vaktim geldi. Bir türkü tutturuyorum, Cengiz’in sevdiği türkü.
“Sözüm yok şu benden kırıldığına,
Gidip başka dala sarıldığına,
Gönlüm inanmıyor ayrıldığıma,
Göz yaşım sen oldun, kahırım sensin,
Evvelim sen oldun, ahirim sensin.”
http://www.odtuogrencileri.com/content/view/71/50/


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
