• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
13 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    paradiseaapoda MİNNİE adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    16-06-2007
    Mesajlar
    1,875
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    5

    Cezmi Ersöz Şiirleri, Yazıları Ve Eseleri

    ACIYLA ERİR YÜZÜNE AŞIK &#199CUK

    Ne zaman yüzüne baksam
    yalnızlığın o mutlu gerilimi

    O öksüz göl hızla derinleşir
    biliyorum,acılarım hiç bitmeyecek,bu öyle bir
    yeşil

    Ne zaman gözlerinin içine baksam,biliyorum
    ikimizi de aşar,o kapının ardındaki masal
    bense yüreğimin bu hallerinden korkar,kalırım
    bir hız trenine bindirilmiş küçük bir çocuk gibi
    geçip giden yüzlerine bakar kalırım

    Ömrün kısalığı çarpar camlara
    ateş hızla yayılır içerilere

    Akşam olur,evler dolar boşalır
    acıyla erir,yüzüne aşık çocuk


    Ne zaman gözlerinin içine baksam,bliyorum
    İkimizi de aşar,o kapının ardındaki masal



    ARTIK SOKAĞA &#199KABİLİRSİN

    Evine çağırdın ilkyaz sevinçlerini
    çocukluğuna
    Yırtıldı gözlerin, içine hayat doldu
    o karanlık ışık...
    Yükün yok
    artık her sabah hoyrat bir özgürlük uyandırıyor seni...

    Kalbinde herşey eşitlendi
    Haz ve sıkıntı
    Boşluk ve güven
    Hasret ve ölüm
    Gözlerine hastalıklı bir güzellik geldi

    Şimdi acı çeken yanınla bile alay ediyorsun...

    Kalbine çağırdın herkesi
    Kendini bile
    Artık sokağa çıkabilirsin
    Ömründen düştün kendini


    AŞKTA YARIN YOKTUR SEVGİLİ

    Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili.
    O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır.
    Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur.
    Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar.
    Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş,
    anneler ve korkular yoktur.
    Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili.
    İnsan bir başka ışığa teslim olur...
    Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil,
    içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir.
    Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur.
    Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.

    Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın
    hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de...
    Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının
    çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir
    sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...

    Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili,
    kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı
    hakikatlere daha yakınızdır, inan...
    Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye.
    Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda,
    gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri,
    o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim.
    Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...

    Aşk çok eski bir şeydir sevgili.
    Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer.
    Sevdiğimiz insanların çocuklukları da...
    Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer.
    Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider,
    hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...

    İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır.
    Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır...
    Bazen denizler, kıyılar çeker insanı.
    İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde
    yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu.
    Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara...
    Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...

    İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda
    umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler,
    kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının
    korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...

    Birazdan sabah olacak...
    Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş,
    anneler ve korkular başlayacak...
    Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve
    hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...

    Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış.
    Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını,
    cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri
    alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...

    Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...

    Aşkta yarın yoktur sevgili...




    YOK KARŞILIĞI YÜZÜNÜN (15628 Hit)

    Senin sana rağmen bir yüzün var
    Herkesin ilk aşkına benzeyen
    Beklemek kadar acı , anlamak kadar zor
    Nedensiz ölümlerin suskunluğu gibi
    Yok karşılığı yüzünün

    Senin sana rağmen bir yüzün var
    Herkesin ilk aşkına benzeyen
    Yaklaştıkça imkansız uçurumlar
    Nedensiz hayatların o büyük acısı gibi
    Yok karşılığı yüzünün






    bunlar sadce bırkacı
    O aşklar, mahrem gecelerde namusçuluk oynardı. Bir filin kulaklarına kanat takıp yerçekimine küfretmek kadar inandırıcı değildi. İnanmadık dedik. İnanın dediler. Fillerde uçabilir. Uçamaz dedik, Dünya kadar ağır hayvanlar onlar. Dünya? dediler, sahi lan dedik. Tanrı isterse, fillerde uçabilir..

    Kafamın içinde bir palyaço sağa sola ateş ediyor. Aklımı kaybetmişim çünkü. Güleceğim tutuyor. Ah şu şehvetiniz... Nasıl da ölü balık gibi kokuyor...

  2. #2
    <span style='color: #0000FF'>Mavi Duvar</span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-07-2007
    Mesajlar
    6,930
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    6
    ANCAK BİR BENZERİM ÖLDÜREBİLİR BENİ

    Artık daha fazla böyle yaşayamazdı. İçindeki o sadece ve sadece kendisine ait olan özü ortaya çıkarmak ve onu yaşatmak istiyordu. Çünkü böyle, birden fazla ve kendisinin olmayan ve gerçek mi sahte mi olduğunun ayırdına varamadığı kişilikleri taşıyordu, sıkıntılı bir yük gibi... Peki, gerçek ve sadece ona ait bir özü var mıydı onun? Varsa neredeydi ve kimdi o? Öylesine çok maske kullanmış, öylesine çok değişik kalıplara girmiş, şekil değiştirmek zorunda kalmıştı ki, gerçek niteliğini yitirmiş olarak duruyordu. Belki de hiç olmadığı korkusuna kapılıyordu arada bir. Sık sık o gerçek özünü bulabilmek, ona ulaşabilmek için eve kapanıyor, günlerce hiçbir arkadaşını, yakınını aramıyordu. Kendisine yeni bir koza örmeliydi ve gerçek özünü bulduğunu sanıp, 'artık insanların içine çıkabilirim, onları gerçek kişiliğimle görüp, hissedebilirim' diye düşünüyor, yanlarına sevgi ve hasretle koşuyor, ama biraz konuştuktan sonra, konuşmanın yine kendisine ait bir öz olmadığını görüyordu. Bir başkasıydı sanki o. Ya da kimseye ait olmayan birinin özüydü taşıdığı. Unutulmuş, tesadüfen bulunmuş ya da korkudan, kaygıdan alelacele oluşturulmuş yapma bir şeydi. O ânı kotarması için, ilişkileri geçiştirebilmek, kendini orada o an için var edebilmek için yarattığı sahte bir kişilikti sanki...

    Bu yüzden arkadaşlarına dostlarına sevgiyle, umutla koşar, sonra da yapma kişiliğinin yarattığı sıkıntı, tatsızlık, boşluk belli belirsiz bir kasvet duygusuyla yeniden gerçek özünü bulmak için evine, odasına dönerdi. Yine olmamıştı. İçindeki o gerçek öz, eğer bir ara var olmuşsa onu belki de sonsuza kadar terk etmiş, onu böyle öksüz, hep doyumsuz, geçicilik ve kenarda kalmış olma duygularıyla bırakmıştı. Bu hep geçicilik duygusuna, şu anlamsızlık duygusuna daha fazla dayanamazdı. Bir gün gerçek kendisiyle buluşacaktı. Bu tutkuyla bekleyiş, ona geçmişte bir ara, belki çok kısa bir süre bu özle birlikte yaşadığı inancını veriyordu. 'O vardı ki ben onu böylesine çok özlüyorum' diyordu... Şimdiyse 'binlerce hiç kimseydi'. Tek başına bile değildi. Çünkü tek başına olmak bir sağlam varoluştu ve bakım isteyen bir şeydi. 'Tek başınalık bir şans'tı.

    Yalnız bile olamadığı, bir hiç kimse olduğu için bu yüzden kim gerçek dostu, kim düşmanı, kim onu seven, kim katili, asla içtenlikle anlayamıyordu, algılayamıyordu. İşte bu yüzden onu gerçekten sevenleri göremiyor, onu pek de ciddiye almayanlara çok yakınlık duyduğunu sanıyordu. Çoğu kez sevgisinden ve nefretinden emin olamadığı için hep endişeler ve kaygılar içinde ve güvensizlik duygularıyla yaşıyordu.

    Hep bir doyum arıyor, ama yine hep açlık hissediyordu. Kahramanlık yapmak, cesur serüvenler yaşamak istiyor, ama korkuları buna izin vermiyordu. Hep o sahte kimliklerinin tümünden kurtulup çılgın ve başıboş bir aşk yaşamak istiyor, sonunda güvenli, ancak sıkıntılı, coşkusuz, tekdüze ilişkilere saplanıp kalıyordu...

    CEZMİ ERSÖZ

  3. #3
    KUKLALARIN EFENDİSİ (: umudun_guncesi adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-10-2006
    Mesajlar
    10,233
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    BENİ HEP GÖRDÜKLERİ GİBİ SANDILAR

    Hem herkes gitti. Evde yapayalnızım şimdi.
    Artık iyi anladım, kimselere benzemiyorum. Bu beni ürpertiyor, ama yalnızlığımla iyiyim yine de...
    Günlerdir öyle çok kaçmışım ki kendimden, içimle konuşmayı unutmuşum. Unutmak değil aslında bu, bir yorgunluk; bir tür bitkin düşme. Yaşamaktan, herkesten biri gibi olmaya çalışmaktan bitkin düşme bu... Mutlu gözükmeye uğraşmaktan... Her şey yolundaymış gibi yapmaktan bitkin düşme...
    Evim doldu boşaldı bu yaz. Ama sonunda herkes gitti. Ve gidenlerin çoğu beni gördükleri kadar sandılar. Onların bunda bir suçu yok aslında, öylesine yorgunum ki, kimseyi suçlayamam artık. Hem ben böyle olmasını istedim. Çünkü yorulmuştum kendimden. Yorulmuştum kimselere benzemezliğimden... Hem kime neyi kanıtlayacaktım ki. Birbirimiz için kısa, keyifli, ama önemsiz birer molaydık artık... Gece konuştuklarımızın gündüzleri hiç hükmü yoktu. Para ve zorunluluklar bizi gündüzleri tanınmaz hale getiriyordu. Bıçak gibi kesiliyordu geceyle gündüz. Ekonominin güçlü ve değişmez yasaları o azıcık kalmış, o zavallı özgürlük düşlerimizi durmaksızın aşağılıyordu... Bugün tanıdığımızı sandığımız biri, yarın hiç tanınmaz hale geliyordu... Ama hiç...
    Üstelik ne kadar istese de kimse kimseyi gerçekten tanıyamazdı artık. Oysa herkes içiçeydi yine de... Dipdibeydi. Gürültü, bağırış çağırış içinde. Ama yine de birbirinden çok uzaktaydı herkes. Tek bile değil, yalnız bile değil. Hiçkimse bile değil. Korkak, bencil, zavallı, hesapçı tetikte... Ve uzaktaydılar. Uzaktan, onca yitiriş içinde yine de onu nasıl biliyorsa, işte o kayıp sevgiyi, işte o neyse ve ne için, peki öyle diyelim, kırmayalım kimseyi, sevgilerini diyelim, işte onu veremiyorlardı... Ama öylesine uzaktaydılar ki, artık bir sevgileri olup olmadığını bilemeyecek kadar. Belki de olup olmadığını bilemedikleri sevgilerini vermemek için kendilerinden uzağa atmışlardı kendilerini... Bu yüzden sevmedikleri ve sevilmedikleri için ölmekten delice korkuyorlardı... Ama en çok sevemedikleri için... Böyle söyleyelim, kırmayalım kimseyi, sevgiyi kırsak bile!..
    Ama kendini yitirmek pahasına ve ondan daha çok, amansızca kazanmak istiyordu herkes. Ve kazandıklarından emin olduktan sonra sevgilerini vermeyi hesaplıyorlardı. Evet, dünya ve insan buydu. Sevgiyi vermek bile bir hesap kitap işiydi artık... Kazandıktan sonra konuşulacak bir zamanlama işi. Herşey bir yasaya bağlanıyordu. Sevgi de, özgürlük de hep bir yasaya bağlanıyordu; sevginin ve özgürlüğün aşılmaz sınırları vardı.
    Her sabah insanlar uyanır uyanmaz ilk iş bunu öğreniyorlardı. Bugün sevgiye ne kadar özgürlük tanınmış, bugün özgürlüğe ne kadar sevgi tanınmış... Sınırlarını zihnine kazıyor, bu yasaları ezberliyor ve ona göre hareket ediyorlardı...
    Sahi neyi arıyorum, bekliyorum bu insanların arasında. Onlara benzeyip, aralarında kaybolup gitmeyi mi. Sahi ne bekliyorum? Yaşamın katı kurallarını kabul edip, susmayı ve oynamayı mı tercih etmeliyim yoksa...
    Sahi neden herkesten biri gibi olmayı oynuyorum ben... Sevilmek için mi? Hiç olmayacak bir şey için, sevilmek için; evet, belki de.
    Ama beni kimse gerçekten tanımıyor ki.. Tanımadıkları birini nasıl gerçekten sevecekler. Beni tanıyıp sevmeleri mümkün mü?
    Kimin buna zamanı var... Hem herşey bunca planlıyken... Gündüzlerin o değişmez, o korkunç yasaları geceleri kurduğumuz o küçük özgürlük düşlerimizle bile alay ederken...
    Peki, beni gerçekten tanıyan birinin beni sevmesi mümkün mü, herşeyimle?.. İmkansız değil, ama olsaydı, kesin lanetlenirdik birlikte. Bizi kimseler arasın almazdı. Toplum dışı olurduk. Ama müthiş bir aşk olur. Ve bizi en çok ölüm severdi. En çok ölüm kollardı. Güzel olurdu ve en çok ölüm okşardı saçlarımızı...
    Ama yok, olmadı böyle bir şey. Çünkü önce varolabilmem gerekli, varolabilmem için lanetlenmem; ama bunun için hep birini beklediğimi biliyorum. Varolabilmek için bile birine ihtiyaç duyuyorum çünkü. Bu benim en büyük trajedim, derin eksikliğim... Evet varolmak, bu yüzden kaçınılmaz olarak lanetlenmek istiyorum, ama bunun için mutlaka birisine ihtiyaç duyuyorum. Bir yoldaşa, bir sevgiliye, bir yoldaş sevgiliye...
    Oysa varoluş yolculuğuna tek başıma çıkmam gerekir. Çıldırmayı, yok edilmeyi, ya da kendimi yok etmeyi göze almam... Hem de yanımda hiç kimseler yokken...
    İşte belki ancak bundan sonra, benim gibi varoluş yolculuğuna çıkmış, çıldırmayı, lanetlenmeyi, yok edilmeyi, ya da kendini yok etmeyi göze almış biriyle yoldaş sevgili olabilirim...
    Oysa gizlice görüyorum kendimi. Gizlice ve acıtarak izliyorum yaptığım herşeyi. Korkuyorum oysa, deliler gibi korkuyorum lanetlenmekten. Dışlanmaktan... Ne kadar karşı çıksam da toplumda saygın bir yerim olsun istiyorum. Saygınlık için uğraşanlardan ne kadar nefret etsem de bu böyle. Hep yalnız kalacağım, bunu iyi biliyorum; ama az da olsa biraz gücüm olsun, beni yok edemedikleri bir yerde olayım, işte o zaman, bütün mazlumlar ve ezilenler, üzüldüğüm ve ezilen kendim gibiler için savaşırım diyorum. Ancak o zaman, ama şimdi, beni farkedip, yoketmesinler istiyorum. Onlarla hesaplaşmaya hazır olduğum güne kadar bana izin versinler... Bunu beni yoketmek isteyenlerden diliyorum. İşte kendimi böyle aldatıyorum. Ve bu ana kadar, onlarla hesaplaşacak gücü elde edene kadar, razıyım kendimden uzak olmaya, kendimi sayıklamaya, razıyım varolmamaya, yeter ki beni yok etmesinler, dışlamasınlar, razıyım sanki herkesten biri gibi görünmeye... Razıyım sanki kendimi sayıklamaya... Sayıklar gibi yaşamaya... İşte kendimi böyle aldatıyorum.
    Mevsimler hızla geçiyor oysa. Geçsin, aslında istiyorum bunu. Kendim olmadan geçen bütün mevsimler geçsin istiyorum. Dün yazı özlüyordum. Öğrenilmiş bir çaresizlikle şimdi kış gelsin istiyorum. Acılar ve yoksulluk biraz daha artacak, biliyorum...
    Belki bizim buralarda evsiz, kimsesiz birkaç şarapçı daha ölecek çok soğuk havalarda. Ve ben çadırlarda yaşamak zorunda kalan insanları utanarak düşüneceğim başımı pencereme dayayıp... Ama sonunda hiçbir şey değişmeyecek... sonuçta yine yaşlı bir kurt gibi yalnızlıktan ve kimsesizlikten parlayacak yollarda gözlerim. Yine sonsuz bir açlık ve merakla bakacağım yanımdan gelip geçen insanlara... Yine yollarda yürürken, insanlarla gözgöze gelirken garip bir suçluluk duygusu, yapışkan bir kibir, iyileşmesi mümkün olmayan bir çekingenlik duyacağım.
    Yine sırf konuşuyor olmak için, içimden hiç gelmeyen, aslında hiç merak etmediğim şeyler soracağım karşılaştığım insanlara. Yine onlar bana cevabını çok önceden bildiğim şeyler söyleyecekler. Yine ben sırf konuşmak için konuştuğum, cevabını bildiğim şeyler sorduğum için küçümseyeceğim kendimi... Bu hep böyle olacak...
    Çünkü biliyorum, varolamadığım için zayıfım. Belki de beni benden kopartanlar kadar güçsüzüm, korkağım ve muhtacım beni benden kopartan insanlara bile...
    Ne yazık ki muhtacım kendimi hiç olmadığım, hiç hissetmediğim gibi göstermeye...
    Oysa çoktan anladım, dilsizim ben. Bu yüzden çok konuşuyor ve durmaksızın yazıyorum. Dilsizliğim anlaşılmasın diye her soruyu daha sorulmadan cevaplıyorum...
    Ve kendim gibi bir dilsizi özlüyorum çaresizce. Mükemmeli oynayan. Herkes gibi biri olmaya çalışan. Onu kendisinden kopartanlara bile saygıda kusur etmeyen bir dilsizi.
    Kimse kendisini incitip, küçümsemesin diye kendisini sayıklayan bir dilsizi...
    Herşeyi bilip de hiçbir şey yapamayan, en fazla evine kapanıp, bir süre kimseleri aramayan, ama, yine de onu kendisinden kopartanlara muhtaç olup, aramak zorunda kalan birini...
    Aradığım insan bana benziyorsa, benim gibiyse eğer, yorulmuşsa kendisini sayıklamaktan, o da benim gibi muhtaçsa varolmak için kendi gibi birini bulmaya, o zaman bağışlamasın istiyorum hiçbir yalanımı, bütün dengelerimi birer birer bozsun, kınasın, yerin dibine batırsın beni, küçümsesin, yüzüme vursun istiyorum bütün zaaflarımı.
    Ben de, ben de aynı şeyi yapmalıyım ona.
    Birbirimizi bulmuşken yitirmek pahasına hem de. Tek başımıza varolamayışımızın acısını birbirimizden çıkarmak pahasına... Ama biliyorum onun elinden gelmez kimseyi kırmak. Hele kendisine benzeyen birini hiç... Çünkü bilir benim gibi o da, en büyük acıyı ve kırgınlığı o yıllardır aradığı, ona en çok benzeyen insanın yaşatacağını... Bilir bunu, ama yine de engel olamaz kendisine... Öylesine bıkmış, öylesine tükenmiştir ki onu kendisinden kopartanlardan; ama madem o da benim gibi bir başına varolamıyor, en büyük yıkımın kendi gibi birinden gelmesini ister. Tek başına varolmayan, kendisini özlemekten bıkmış birinden gelsin ister... tıpkı benim gibi... Yalnızlığı gibi sever, ürperişi gibi sever onu. Saçını gerçek bir sevgiyle okşayan ölümü gibi... Korkup da veremediği sevgisinin hayaleti gibi...
    Bilmek istemez, uğruna ölümü bile göze aldığı bu insandan bile aslında ayrı ve farklı bir insan olduğunu bilmek istemez...
    Bu hayatta insana en büyük yıkımın, en güvendiği ve herkesten çok inandığını sandığı insandan geldiğini bilse bile, bilmezden gelir... Çünkü içinde yıllardır taşıdığı o karanlık gizi, o da taşır... Ve herkesten çok onlar iyi bilir bu karanlık gizi taşıdıklarını...
    Hem o da benim gibidir, bilirim; kimi en çok kaybetmekten korksa, onu o anda yitirmeye başladığını anlamıştır hep...
    Herkes gitti... Yaz da bitti. Evde yapayalnızım şimdi... anladım kimselere benzemiyorum ben. Ve ezilmiş, küçümsenmiş sevgimle başbaşa kaldım yine. Tıpkı onun gibi.


    Cezmi Ersöz

    seviyorum bu adamın yazılarını.. içinde herkesten bir hüzün taşıyor mutlaka
    En basit yalanları gözümün içine bakarak söyleyen aptallar tanıdım; inandığımı Sandılar...Bense onların kuş kadar akılları ve cahil cesaretlerine hayrandım...

    Dedim: Çok yalnızım.
    Dedin: ... Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186


  4. #4
    <span style='color: #0000FF'>Mavi Duvar</span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-07-2007
    Mesajlar
    6,930
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    6
    Yüzün

    Benim kaderim bu,
    öylece karşına oturup seyrediyorum
    yüzünden geçen zamanları...

    Küçük bir çocuk olan yüzün
    annesinin kalbinin kapılarında kalmış...
    Kırgın düşlerinde sakladığın...
    İlk gençlik oluyor sonra yüzün
    öyle eksik, öyle yarım kalmış büyümelerden durgun...

    Sevdayla ışıyan,
    çaresiz aşkların şiirlerinde mısra mısra yaşlanan yüzün...

    Benim kaderim bu
    öylece karşına oturup
    seyrediyorum zamanın içinden geçen yüzlerini...

    Bana sevdalı bir yüzün vardı eskiden
    o şimdi yalnız içimde saklı...

  5. #5
    <span style='color: #0000FF'>Mavi Duvar</span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-07-2007
    Mesajlar
    6,930
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    6
    ŞİMDİ BURDA DEĞİLSİN

    şimdi burda değilsin....
    ama beni duyuyosun...biliyorum...
    kapat gözlerini benim için ve dinle n'olur...
    bak yoksun...
    bunun anlamını biliyomusunn....
    yokluğun
    yüreğimmdeki bu yıldızsız,
    bu dipsiz, karanlık gece...
    yokluğun, odamın duvarlarına astığım suretlerine bakarken,
    unuttuğum dalgın gözlerim....
    yokluğun yastığımda bıraktığın bu kimsesiz saç telleri...
    sırf kalemini değdirdiğin için atmaya kıyamadığım bu kağıtlar...
    her an gözümün önünde sakladığım mektupların,
    peçetelere yazdığın şiirlerin,
    hediyelerini sardığın paket kağıtların...
    sen gidince,
    hala sen kokuyodur, diye üzerime giydiğim
    ve derinn derinn
    soluduğumm giysilerin....
    bu yarı deli...
    bu hayattan kopuk ruhum...
    kapat gözlerini ve bana baak....
    ben ne diye varsa gördüğün, işte o senin yokluğun....
    söyle.!
    sana neyi anlatayımm...
    sabaha karşı çalan telefonumun ucunda,
    n'luuur bana hayattan kötü davranma diyen...sayıklayan..
    o kırgın, o kendine çarpan sesini mi..! !

  6. #6
    hazan_ng adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-12-2005
    Mesajlar
    11,282
    Karizma Gücü
    9

    Aşk Kararmak Üzeredir Odanda

    Eski bir Turkce kitabinda
    rastladim sana.
    Sirtin pencereye donuktu,
    odan kararmak uzereydi,
    usulca one dusmustu basin
    yorgun bir dusu tasiyordun omuzlarinda.

    Birini bekliyordun,
    kendini bekler gibi...

    Ne zaman askin adi gecse
    sen gelirsin aklima...
    Sirtin pencereye donuk,
    basin one dusmus,
    bir inanc titresir, yarali, yorgun omuzlarinda

    Ne zaman adin gecse
    eski bir Turkce kitabinda
    ask kararmak uzeredir odanda...

    Cezmi Ersöz
    "-Bir gün, başımı omzuna dayayıp, uyumak isterdim" dedi kadın
    "-Ya bir daha uyanamazsan?" dedi adam
    "-İşte mutluluk bu olsa gerek" dedi kadın...


    ...
    ..
    .
    ÖzgüRuh (H.N.G)

  7. #7
    hazan_ng adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-12-2005
    Mesajlar
    11,282
    Karizma Gücü
    9

    Aşktan Nefes Alamadığım Yerde

    Çocukluğumun bahçesiydin sen
    Bütün bilinen mutluluklardan uzakta,
    O sarışın akşam üstlerinde,
    Istırabın eşiğinde…
    Nefesim sıkıştığında seni sevmekten
    Ömrümü okurdum o acı neşede,
    Boşalırdı ağzımdan o kanlı nefes
    Sonra çok özlendiği için acımasızca talan edilen
    Her baharda dönerdim oraya…
    O sarışın akşamüstleri
    Hiç gitmediğim uzaklardan döndüğüm yer olurdu…
    Bilinen bütün mutluluklardan uzakta
    Kalırdım orada,
    Kalırdım çocukluğumun bahçesinde,
    Aşktan nefes alamadığım o yerde…

    Cezmi Ersöz
    "-Bir gün, başımı omzuna dayayıp, uyumak isterdim" dedi kadın
    "-Ya bir daha uyanamazsan?" dedi adam
    "-İşte mutluluk bu olsa gerek" dedi kadın...


    ...
    ..
    .
    ÖzgüRuh (H.N.G)

  8. #8
    hazan_ng adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-12-2005
    Mesajlar
    11,282
    Karizma Gücü
    9

    Beni Hep Bir Baskasi Savunuyor

    Onca atilistan sonra
    balkonuma dondum
    Onca bilgi utandigim cocuklugum icindi
    Cunku beni hep bir baskasi savunuyor
    Sesimden, ellerimden, gulusumden biliyorum

    Hep sakladigim yara izini
    balkonumdan odama goturuyorum iste...
    odamdan bir kez olsun cikartmadigim
    sesimden, ellerimden, gulusumden
    biliyorum...

    Cezmi Ersöz
    "-Bir gün, başımı omzuna dayayıp, uyumak isterdim" dedi kadın
    "-Ya bir daha uyanamazsan?" dedi adam
    "-İşte mutluluk bu olsa gerek" dedi kadın...


    ...
    ..
    .
    ÖzgüRuh (H.N.G)

  9. #9
    Kırmızı | Beyaz <span style='color: #8B0000'><span class='glow_FF0000'>S.e.n.c.e.r</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-10-2009
    Mesajlar
    2,882
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    3
    Adına aşk koyduğun o büyük boşluğa
    ben koca bir hayat sığdırdım...
    Beni sevmemene isyan edip kaçmak,
    sende aradıklarımı hayatla doldurmaya çalışmak,
    ruhumun en büyük yanılgısıydı...
    Hayat bana en acımasız yüzünü
    sevgini inkar ettiğim zamanlarda gösterdi...
    Ve şimdi asıl olmam gereken yerde,
    hayata başladığım yerde,
    kalbindeyim...
    Vazgeçilmez oluşunun sırrı bu işte:
    Senin olmadığın yerde ne olduğunu biliyorum...

    Cezmi Ersöz
    ''Öfke Kında Durmaz!..Çektim Öfkemi Sabrın Kınından.Vurdum Yollara ; Acı Tuttum, Şafak Söktüm, KAN Bağırdım ve Bağırdıkça Ben ; Binalara , Caddelere Yıkıldılar.Büyüdü Karanlığın İğrenç Gözleri! Yumruklar, Sıkıldılar!..Korkmadım!Vazgeçmedim! Kaçmadım! Güldüm Sadece ve Onlar Gülen Gözlerimin Gökyüzünde,Birer Yıldız Kadar Ufaktılar...''

  10. #10
    MƋƔį... blond_41 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    30-12-2006
    Mesajlar
    6,508
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7
    Aramizdaki Görünmez Baglar

    Tek başıma hiç sorunun yanıtını bulamıyorum.Hep yeni
    hayatlar yaşamayı isterken kendimi aynı hayatı tekrar
    tekrar yeniden yaşarken buluyorum... Sisli bir gecede
    yolunu kaybetmiş gemilere benzetiyorum kendimi...
    Yanına gidip konuşmak isteğim insanları da işte bu
    kayıp gemilere benzetiyorum. Uzaktan soluk ışıklarını
    görüyorum... Ama ne onlar bana yaklaşabiliyorlar, ne
    ben onlara... Sisli gecede birbirimize uzaktan bakıp
    yeniden kendi kayboluşlarımıza karışıyoruz... Umudum
    kalmadı artık; bu dünyada düşüncelerimi, beni,
    duygularımı gerçekten anlayacak birini bulmam imkansız
    görünüyor artık bana... Ama evimde duramıyorum yine
    de... Kendimi sokaklara atmak, insanlarla konuşmak,
    kendimi onlara anlatmak istiyorum. Dinliyor gibi
    gözüküp dinlemeseler de, anlıyor gibi yapıp gerçekte
    anlamasalar da...
    Anılar birer zorba gibi yükleniyorlar üzerime.
    Durmadan hesap soruyorlar benden... Tekrar tekrar aynı
    görüntüler belleğimi kanatıyor... Ve hep o yüz...
    Yüzdeki o ışık ömrümü ortadan ikiye bölüyor. Ne geriye
    dönebiliyorum, ne ileri gidebiliyorum... Öğrendiğim
    her yeni bilgi eski inançlarımı koyulaştırmaktan başka
    bir şeye yaramıyor... O yüzün sahibine kaderini
    anlatmak isterdim... Oysa o yüz ışığının farkında bile
    değil. Kendisine rağmen yaşıyor o ışık yüzünde... O
    yüz ki sevgiden önce nefret etmeyi öğrenmiş... O da
    kayıp bir gemi ve o da bu kanlı sisin içinde yitirdiği
    yolunu arıyor...
    Her kayıp gemi bana kırılgan ve bitimli aşkları
    hatırlatıyor... Dostluklar sisin ortasındaki kayıp
    gemiler gibi boğulmuş insan sesleri çıkarıyor... Ziyan
    olmuş hayatlar bu sisi biraz daha koyultuyor... Her
    talihsiz karşılaşma başka bir karşılaşmayı daha
    talihsiz kılmaya gidiyor... Her ziyan edilmiş hayat
    başka bir hayatı ziyan etmeye gidiyor...
    Evimin duvarları bile ayrılığın şarkısını söylüyor.
    Bir başıma dinlemek istemiyorum ayrılığın
    şarkısını...Ayrılık zorba anılarıyla geliyor... Her
    zorba anı beni ayrılığın karşısında küçük düşürüyor:
    Onunla görüşmeye ara verdiğimiz bir dönemdi. Bu defa
    biraz uzun sürmüştü. Ama hasret yine ağır basmış ve
    yeniden bir araya gelmiştik. O zaman itiraf etmişti
    biriyle birlikte olduğunu. Hiç unutmuyorum, ilk tepkim
    kaç kez oldun, onunla kaç kez yattın, demek olmuştu.
    Yüzüme çok tuhaf, ve o güne dek hiç bakmadığı gibi
    bakmıştı... Sadece, ilk bu mu geldi aklına, seni
    tanıyamıyorum, demişti... Neden ilk tepkimin o
    olduğunu bugün bile anlamış değilim; ama ne zaman
    aklıma gelse yüzüm kızarır, utanırım... Ve daha
    binlerce zorba, acıtan anı...
    Bu anıların verdiği acıdan kurtulmak için insanların
    arasına karışmak istiyorum. Demir parmaklıkların
    arkasında değilim, istediğim yere gidebilirim,
    istediğim her şeyi yapabilirim; ama ne yapsam, nereye
    gitsem hep aynı şeyleri hatırlayan belleğimin
    tutsağıyım sanki... Ben değil, bu zorba anılar
    götürüyor beni istediği yere... Sevgi nasıl
    bulaşıcıysa nefret de öyle bulaşıcı... Nasıl bakıyorsa
    insan dünyaya, öyle görüyor ne görüyorsa... Kararmışsa
    gönlü insanın, nereye baksa orada kararmış gönüller
    görüyor... Dibe vurmuşsa hayatı, kimi görse dibe
    vurmuş sanıyor... Hem öyle bir gece ki bu gözlerim
    kapanmayı bilmiyor... Gözlerim nereye baksam
    varlığımın o eski bataklığına çekiyor beni... Oysa
    hayallerimin rüzgarı beni benden alıp uzaklara
    götürsün isterdim... Ama hayallerimin kanatları beni
    anılarımdan koparacak kadar güçlü değil... Hayallerim
    beni, ben anılarımı seyredip duruyorum...
    İnsanlardan ne kadar umudu kessem de yine de insansız
    yapamıyorum. Beni dinlemeyecekleri, asla
    anlamayacaklarını bilsem de onlara hayatımı anlatmayı
    seviyorum... Hem korkuyorum onlardan, hem
    korkularımdan kurtulmak için onlara sarılıyorum yine
    de..
    Tek başıma dolaşıyorum Beyoğlu'nda..Gecenin kim bilir
    hangi saati, yine de her yer insan dolu.. Kimse evine
    gitmek istemiyor sanki... Gece koyulaştıkça yalnızlık
    derdi artıyor... Sadece benim evimin duvarları değil,
    bütün evlerin duvarları sanki aynı ayrılık şarkısını
    söylüyor. Kimse tek başına bu şarkıyı dinlemeye
    katlanamıyor... Evler saçmalığın kederinde boğulmuş,
    yanlış yerde arıyor herkes kendisini... Anılar zorba,
    bellek yorgun, hayaller kanatsız... Kimin gözlerine
    baksam, bu gördüğün ben değilim, ben aslında çok
    başkasıyım, diyor... Kimi sevsem bu sevgiyle
    yarışacağı yerde benimle yarışıyor... Kim beni sevse
    bu sevgide önce kendi yaralarını onarmaya çalışıyor...
    Sevgi bir eliyle çağırıyor, korku iki eliyle itiyor...
    Kim beni öpse ayrılığın ipini geçiriyor boynuma...
    Nereye gitsem, oraya benden önce anılarım gidiyor...
    Oraya benden önce sevgiyi öğrenmeden önce nefreti
    öğrenen kadın gidiyor... Nereden dönsem ardımda
    küskünlüğüm kalıyor... Kimse kurtulamıyor bu
    küskünlükten. Şiirler, aşk nefret etmektir, diye
    bitiyor...
    Taksim'de gecenin bir yarısı tek başıma dolaşıyorum...
    Bunca geç bir saate rağmen her yer öylesine gürültülü
    ve kalabalık ki... Onca gürültüye ve onca kalabalığa
    rağmen her yer aslında öylesine sessiz ve ıssız ki...
    Sanki insanlar bu ıssızlığı ve sessizliği gizlemek
    için durmadan boylukta dolaşıp duruyor ve anlamsızca
    konuşuyorlar...
    Biraz kuytu, kalabalıktan biraz uzak bir banka
    oturuyorum... Sanki her yer gözüküyor bu banktan.
    Ayaklarımın altından mahvolmuş hayatların yanık suları
    geçiyor... Güçsüz düşmüş inancım aşkımı ne kadar
    kirletmeye çalışsa da sanki bir el durmadan yıkayıp
    arıtıyor onu...
    Kendimle o kadar meşgulüm ki, biraz geç fark ediyorum
    yanımda orta yaşlı bir adamın oturduğunu. Uzaklara
    bakıp, benimle hiç ilgilenmiyormuş gibi davransa da
    beni düşündüğünü anlıyorum... Uzaklara baksa da
    hayretle ve acıyla aydınlanmış gözlerini görüyorum...
    Yüzüme bakmadan soruyor: Gece ne kadar sessiz değil
    mi... Şaşırıyorum benimle aynı şeyi düşündüğüne...
    Evet, diyorum bir an durakladıktan sonra... Onca
    gürültüye rağmen öylesine sessiz ki... Çünkü, diye
    devam ediyor, kimse kimseyi dinlemiyor, herkes
    kendisine öylesine gömülmüş ki... Neden böyle? diye
    soruyorum ona... Ellerini kavuşturup uzaklara bakarak
    yanıtlıyor beni: Hepimiz kendimizi başkalarından çok
    farklıyız sanıyoruz, ama aslında birbirimize o kadar
    benziyoruz ki... Bu yüzden birbirimize ne denli çok
    görünmez bağlarla bağlı olduğumuzu bir bilsek her şey
    öylesine değişecek ki... Ama bu bağları göremiyoruz
    bir türlü... Herkes kendisi diye bilmediği bir
    başkasını anlatıyor ve sonra yeniden kendi karanlığına
    gömülüyor... Birlikte ama yalnızız, çok yalnızız...
    Bilir misiniz, İbranice'de bu iki sözcük tek bir
    harfle ayrılır...Yalnız, yahid, demektir, birlikte ise
    yahad...
    Sonra usulca dönüp yüzüme bakıyor: Bana hikayenizi
    anlatır mısınız, diye soruyor... Şaşırmıyorum bu
    sorusuna. Yalnızlık ve hayatın bu korkunç belirsizliği
    öylesine hırpalamıştı ki ruhumu, ona kendimden
    bahsedersem az da olsa bir teselli bulacağımı
    hissediyorum... Kanlı bir sisin içinde kaybolmuş
    gemilere benzettiğim insanları... Ziyan olmuş
    hayatları... Aşkların nasıl bu kadar kısa bir sürede
    nefrete dönüştüğünü... Yaralarını onarmak için
    ilişkiye girenleri, sevmekten korkanları... Zorba
    anıları, yorgun bellekleri, kanatsız kalmış
    hayalleri... Her talihsiz karşılaşmanın başka bir
    karşılaşmayı daha talihsiz kıldığını...Yalnızlığımı ve
    hayatın o korkunç belirsizliğini..Artık beni anlayacak
    birini bulmaktan ümidi kestiğimi anlatıyorum ona..
    Derin bir nefes alıyor ve sonra yine şehrin solgun
    ışıklarına bakarak yanıtlıyor: Öyle demeyin.Sizi
    anlayacak birileri mutlaka vardır.Hem yalnızlık bizi
    olgunlaştırır, yeni keşiflere hazırlar.Belirsizlikse
    çoğu kez özgürlüğün kapılarını açar bize. Biraz önce
    söyledim, hepimiz görünmez bağlarla bağlıyız
    birbirimize.İşte bu bağları görebilmek ve birbirimizi
    anlamak için daha çok çaba harcamalıyız. Bize çoğu kez
    anlamsız görünen olayların, tesadüflerin ardındaki
    gizli anlamlı göremiyoruz...
    O şimdi ne yapıyordur...
    Kim, diye soruyorum şaşkınlıkla...
    Ayrıldığınız insan. Sizi anlamadığını düşündüğünüz...
    İçimden karanlık bir ürperti geçiyor: Uyuyordur, bu
    konuştuklarımızdan hiç haberi yoktur. Dantellerle,
    pullarla kaplı yastığında uyuyordur, diyorum...
    Bence o şimdi sizin uykunuzu uyuyordur, sizin rüyanızı
    görüyordur.Kim bilir belki birazdan uykusundan
    ağlayarak uyanacak ve bu konuşmayı duymadan
    duyacaktır... Sizin varlığınızda onun için
    yaşattığınız her duyguyu hissedecektir... Hiç tahmin
    edemeyeceğimiz işaretlerle anlayacaktır bunu...
    İnsanlar arasındaki bu büyüye inanmak gerekir.
    Karşılaşmalara, tesadüflere inanmak gerekir.
    Mucizelere... Yaşadığımız her şeyin, en anlamsız
    görünenin bile ardında bir anlam yatar... Size kendi
    hikayemi anlatmamı ister misiniz...
    Elbette, diyorum merakla, dinlemeyi çok isterim...
    Ben birini öldürdüm biliyor musunuz... Bunu der demez
    susup etraftaki o gürültülü sessizliği dinliyor bir
    an. Neye uğradığımı şaşırıyorum. Adamın önce yüzüne
    sonra da büyük bir dikkatle ince uzun parmaklarına
    bakıyorum...Bana böylesine huzur veren ve bilgelik
    dolu şeyler anlatan bu insan bir katildi öyle mi...
    Yo, bana öyle bakmayın, dedi gayet sakin bir
    tavırla...Ben de birini öldürmeden önce insan
    öldürmenin kendim için ne kadar imkansız olduğunu çok
    düşünmüşümdür hep. Ama birini öldürmek çok anlık bir
    şey. O an zaten siz siz olmuyorsunuz. Bir başkası
    giriyor sanki içinize... Şaşkınlığım sürdüğü için
    lafını kesiyorum: Neden öldürdünüz peki...Bir sakıncası
    yoksa söyleyebilir misiniz:
    Bencillik... Kibir... Ruhumu körleştiren arzular...
    Kıskançlık... Daha çok şey eklenebilir bunlara...
    Hepimizin içinde var bu duygular... Dilerseniz devam
    edeyim... Bu korkunç olaydan önce durumum çok iyiydi.
    İyi bir evliliğim, çok sevdiğim bir kızım, iyi bir
    çevrem vardı... Karım beni terk etti. Kızım bu olay
    yüzünden beni reddetti... İşimi, çevremi, dostlarımı
    kaybettim. Kimse arayıp sormaz oldu. Dayanılması çok
    güç yıllardı. Geçmişimi bir saplantı haline
    getirmiştim. Demiştiniz ya, anılar zorbadır, diye...
    İşte o zorba anılarda kurtulmak bu hayatımın üstüne
    çıkabilmek için kendimi kitaplara adadım. Elime ne
    geçerse okuyordum. Felsefe, psikoloji, dinler tarihi,
    edebiyat... Kitaplar olmasaydı o korkunç yıllar başka
    nasıl geçerdi ki... Sonra bir gün artık özgürsün,
    dediler. İnanamadım özgür olduğuma. Ama bir amacınız
    yoksa, sevdikleriniz yoksa özgür olmanın pek bir
    anlamı yok... Günlerce karımı aradım, ama bulamadım.
    Kızımdan da bir haber yoktu... Ne dostlarım, ne param,
    ne de bir işim vardı. Bunca işsizlikte hapishaneden
    çıkan, sabıkalı bir adama kim iş verir? Hem de bu
    yaşta birine... Günlerce başıboş dolaştım.Orada burada
    yattım. Nereye gidecektim, ne yapacaktım...
    Kitaplardan öğrendikleriniz bir yere kadar size
    yardımcı oluyor... Hayat başka bir şey... İntihar
    etmek istedim, onu bile beceremedim. Bir gün garip bir
    rastlantı sonucu çok eski bir arkadaşımla karşılaştım.
    Çok zengin olduğunu duymuştum. Bir yerde oturduk, ona
    başıma gelenlerden bahsettim. Anlattıklarımdan çok
    etkilendi. Gözlerinden okudum bunu... Artık benim için
    hayatın bir anlamı kalmadığını, ölmek istediğimi
    söyledim ona. Aslında içten içe bana yardımcı
    olmasını, iş bulmasını ya da biraz para vermesini
    istiyordum... Benim sana verecek hiç param yok, dedi.
    Neden, diye sordum, çok zengin olduğunu duyduğumdan
    bahsettim. Artık değilim, dedi. Bütün paramı, mal
    varlığımı kimsesiz kalmış sokak çocukları için kurduğu
    bir vakfa bağışlamış. Zenginlik ruhunu kirletmiş...
    Ruhunu kurtarmak, arınmak için bu amaca adamış
    kendini... Eğer ölmek istiyorsan seni engelleyemem.
    Karar senin, ama dilersen gel benimle vakıftaki
    işlerimde bana yardımcı ol. Yatacak bir yerin olur, üç
    öğün karnını doyurursun. Sana başka bir şey veremem...
    Bunları söyleyip sustu ve gözlerini hiç kaçırmadan
    gözlerime baktı... İşte o an onun gözlerinde kendi
    kaderimi gördüm.İnsanların arasındaki o görünmez
    bağlar vardır, demiştim ya, işte onunla aramdaki o
    bağı gördüm. O işareti ve o mucizeyi... Tamam, dedim,
    kabul ediyorum... Ve o gün bu gündür onunla kimsesiz
    sokak çocukları için çalışıyorum. Hayatımın anlamı
    buymuş meğerse benim. Bugüne dek bütün yaşadıklarım bu
    günlere bir hazırlıkmış... O karşılaşma anından sonra
    her şeye böyle bakıyorum artık... Her birimizin bir
    başkasının üzerinde mutlaka bir etkisi vardır... Yeter
    ki aramızdaki o bağı görelim...
    Sonra yine susup o dingin, o huzur gülümseyişiyle
    uzaklara bakmayı sürdürüyor..
    O susuyor, ama benim içimde bambaşka bir konuşma
    başlıyor bu defa. İnsanlar arasındaki o görünmez
    bağların varlığını bildiğim halde neden görmek için
    daha fazla çaba harcamadığımı soruyorum kendime...
    Karşılaştığım insanlardan çok kendi benliğime takılı
    kalmıştı gözlerim... Kendimi keşfetmeye harcadığım
    enerjinin birazı da başkalarını keşfetmeye çalışsaydım
    anılarım bu kadar zorba olmazdı bana... Belleğim bu
    kadar yorgun, hayallerim bu denli kanatsız
    olmazdı...Ayrılsam da, bir daha onu görmeyecek olsam
    da, bir zamanlar o çok sevdiğim insanın uykuya
    daldığında benim rüyamı göreceğini bilmezden
    gelmezdim...
    Bu iç konuşmalarımı o sırada önümüzden geçmekten olan
    bir şair arkadaşım bölüyor. Haberin var mı, diyor, Ece
    Ayhan bu gece öldü...Ustayı kaybettik... Bir an ne
    diyeceğimi bilemiyorum. Bu gece her şey o kadar üst
    üste gelmişti ki benim için... Binlerce anı üşüşüyor
    beynime o an... Ama bu defa anılar eskisi gibi zorba
    değildi... Her anı bir diğerine ekleniyor; her anlam,
    her görüntü, her işaret bir diğerine bağlanıyor ve
    bağlandıkça yine anlamlar, yeni değerler
    kazanıyordu... İster misiniz, size Ece Ayhan'la ilgili
    bir hatıramı anlatmamı, diye soruyorum yanımdaki
    adama... Yanıt vermeden sadece başını sallıyor ve
    yüzündeki incecik hüzünle gülümsüyor...
    Ece Ayhan hayatımda çok önemli bir yer tutar... Sadece
    benim için değil, bu ülkede şiir yazan, şiir okuyan,
    şiiri seven birçok insan için de çok önemliydi o...
    Anlaşılması güçtü, çok kapalıydı şiirleri, ama garip
    büyü, bir tılsım vardı onlarda... Sanki bilinçaltımızı
    okurdu o... Bu ülkenin bilinçaltını... Hayatımda
    vazgeçilmez bir değeri olan şair Nilgün Marmara da onu
    çok önemserdi. Ece Ayhan şiirinin sıkı takipçisiydi.
    Dahası aralarında çok sıkı bir dostluk vardı. Ece
    Ayhan'ı evinde ağırlar, onu kollar ve gözetirdi. Bir
    gün Nilgün Marmara yaşamaktan vazgeçti ve kendisini bu
    hayatın öte tarafından çağıranların yanına gitti.
    Beşinci kattaki evinin penceresinden boşluğa bıraktı o
    narin, o kırılgan bedenini... Ne acıydı ki birileri bu
    intihardan Ece Ayhan'ı sorumlu tuttular... Hatta bu
    suçlamayı yazıya dökenler bile oldu. Bir şiirinde;
    'Her yakın zulmün küçük hisseli uzak ortağı' dediği
    içindi belki de... Bu dedikodular ve suçlamalar
    etkisini göstermiş olacak ki, bir akşam Ece Ayhan
    arkadaşlarıyla bir meyhanede otururken kızın biri
    yanına bir şey söylemek maksadıyla yaklaşmış ve
    arkasına sakladığı bir şişe kırmızı şarabı başından
    aşağı dökmüş... Ece Ayhan hiçbir şey yapmamış, ama
    sadece şunu söylemiş; babalarına yapamıyorlar, bana
    yapıyorlar; çünkü güçleri bana yetiyor... Bunu
    duyduğumda çok üzülmüştüm. Çünkü o üzerindeki ceketten
    başka ceketi yoktu Ece Ayhan'ın... Eminim, kırmızı
    şarapla lekelenen o ceketini temizleyiciye verecek
    parası bile yoktu...
    Bu sırada yanımdaki adam sözümün arasına giriyor: Kim
    bilir, belki de Ece Ayhan'ın başından aşağı şarap
    döken o kız benim kızımdır... Bunu bana yapmayı çok
    isteği halde yapamadığı için ona yapmıştır... Çünkü
    onu küçük yaşta hapse girerek babasız bıraktığım için
    beni hiç affetmedi... Ama lütfen siz devam edin...
    Bu olaydan birkaç gün sonra babam öldü. Önce Nilgün,
    ardından babam... Nasıl bir rastlantıydı bu... Hayatta
    en çok sevdiğim iki insanı peş peşe kaybetmiştim...
    Bir gün eve gittiğimde annemi gözyaşları içinde
    babamın elbiselerini fakirlere, ihtiyacı olanlara
    dağıtmak için torbalara yerleştirdiğini gördüm.
    Babamın bir ceketini istedim annemden... Ne
    yapacaksın, diye sordu. Kim olduğunu sorma anne,
    birine vereceğim sadece, dedim... Pekiyi, sen
    bilirsin, deyip bir ceket uzattı bana, sonra da
    babamın diğer elbiselerini katlayıp torbalara
    doldurmaya devam etti... Babamın ceketini önce bir
    temizleyiciye verip temizlettikten sonra Ece Ayhan'a
    götürüp hediye ettim. O zaman Tarlabaşı'nda virane bir
    evde kalıyordu... Zahmet etmişsin, ihtiyacım olduğunda
    giyerim, dedi sadece... Aradan bir iki hafta geçti.
    Bir gün annemle oturmuş konuşurken, biliyor musun dün
    gece baban rüyama girdi, ceketini verdiğin adamı
    sordu, söyle ona dedi, ceketimi verdiği adam çok iyi
    bir insanmış, iyi bir şey yapmış, dedi... Sahi kime
    verdin o ceketi, diye sordu annem... Tanımazsın anne,
    sorma, diyerek gözyaşları içinde yanından ayrılıp öbür
    odaya geçtim...İşte sizin söylediğiniz o görünmez
    bağlar... O işaretler, o mucizeler...
    Daha konuşacak ne vardı ki; neredeyse sabah oluyordu,
    ama gözlerim kapanmak bilmiyordu... Kalkıp yanımdaki
    adama son kez bakıyorum ve ona veda ederken şunu
    soruyorum: Pekiyi, siz ne arıyorsunuz bu saatte, bu
    bankta kimi neyi bekliyorsunuz? O dingin, o
    gözyaşlarıyla biraz daha aydınlık bakan gözleriyle:
    Kim bilir belki de sizi bekliyordum, diyor... Bana
    hikayenizi anlatmanızı bekliyordum...

    Cezmi Ersöz

    Umutlar kaynıyor ufuklarımda
    Umut bırakmadın yarınlarımda
    Yeter düşündüğüm anılarımda
    Hayalim gerçeğe dönüşüversin...


    Tıkla ve Gör

 

 

Bu konuyla ilgili etiketler

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •