• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 3 123 SonSon
28 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    HamYaparim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-09-2005
    Mesajlar
    1,580
    Karizma Gücü
    7

    Favori Mehmet Akif Ersoy Şiirleri, Yazıları Ve Eseleri

    Türk, şair. İstiklal Marşı'nı yazmış, günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur. İstanbul'da doğdu, 27 Aralık 1936'da aynı kentte öldü. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk'un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı'dır.

    Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi. Fatih camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça, veFransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı.

    1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete'de yayımladı. 1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı.

    1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı. 1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine'ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti. I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi. Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli'yle birlikte Lübnan'a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı.

    Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi. Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif, laik bir Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine Mısır'da sürekli olarak yaşamaya karar verdi. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döndü ve İstanbul'da öldü.

    Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret'ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine'i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren "manzum hikâye" biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır. Mehmed Âkif'in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur. Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini, Batı'nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür. Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif'in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı'da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif, Fuzuli'nin Leylâ vü Mecnûn adlı yapıtının plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir. Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur. Mehmed Âkif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu'ya ya da Batı'ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar. Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. Gerçekle uyum içinde olmayı herşeyin üstünde tutar. Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği, "edebsizliğin başladığı yerde edebiyatın biteceği" anlayışına bağlı kalarak "sanat sanat içindir" görüşüne karşı çıkmış, "libas hizmetini, gıda vazifesini" gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir. Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmed Âkif tarafından yazılmıştır. Mehmed Âkif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle tutulur bir yapıya bırakmıştır. Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur. Bu aynı zamanda Türkçe'nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır


    Alıntı...
    “Ömrümün mahsulü üç sözdür hemân Ham idim, pişdim ve yandım el-emân” (MEVLANA)

  2. #2
    HamYaparim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-09-2005
    Mesajlar
    1,580
    Karizma Gücü
    7
    Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak...

    Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
    Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
    Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
    İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
    Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."
    Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
    His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
    Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
    Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
    Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
    Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
    Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
    Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
    Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
    Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
    Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
    Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
    Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
    Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
    Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
    Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
    Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
    Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
    En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
    Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;
    Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
    Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
    Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
    Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
    Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

    Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
    Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
    Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
    Tek kol da demiyor bir tarafından!
    Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
    Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
    Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
    Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
    Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
    Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
    'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme, yılma.
    Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma


    Alıntı...

  3. #3
    HamYaparim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-09-2005
    Mesajlar
    1,580
    Karizma Gücü
    7
    Bayram

    Gelin de bayramı Fatih'te seyredin, zira
    Hayale, hatıra sığmaz o herc ü merc-i safa,
    Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan
    Tutun da, ta dedemiz demlerinden arta kalan,
    Asırlar ölçüsü boy boy asali nesle kadar,
    Büyük küçük bütün efrad-i belde, hepsi de var!
    Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar,
    İçinde darbuka, teflerle zilli şakşaklar,
    Biraz gidin; Kocaman bir çadır... önünde bütün,
    Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için
    Nöbetle bekleşiyorlar; acep içinde ne var?
    "Caponya'dan gelen insan suratlı bir canavar!"
    Geçin: sırayla çadırlar, önünde her birinin.
    Diyor: "Kuzum, girecek varsa durmasın girsin."
    Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir ilan,
    "Alın gözüm buna derler..." sedası her yandan.
    Alettirikçilerin keyfi pek yolunda hele:
    Gelen yapışmada bir, mutlaka o saplı tele,
    Terazilerden adam eksik olmuyor; birisi
    İnince binmede artık onun da hemşerisi:
    "Hak okka çünki bu kantar... Frenk icadı gıram
    Değil! Diremleri dörtyüz, hesapta şaşmaz adam."
    "Muhallebim ne de kaymak!
    "Şifalıdır macun!"
    "Simit mi istedin ağa!" "Yokmuş onluğun, dursun."
    O başta: Kuşkunu kopmuş eğerli düldüller
    Bu başta: Paldimi düşmüş semerli bülbüller
    Baloncular, hacıyatmazlar, fırıldaklar,
    Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;
    Sağında atlıkarınca, solunda tahtırevan
    Önünde bir sürü çekçek, tepende çifte kolan
    Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer...
    Ferag-ı bal ile birden geviş getirmedeler,
    Koşan, gezen, oturan, maniler düzüp çağıran.
    Davullu zurnalı "dans" eyliyen, coşup bağıran,
    Bu kainat-i sürurun içinde gezdikçe,
    Çocukların tarafındaydı en çok eğlence,
    Güzelce süslenerek dest-i naz-ı maderle,
    Birer çiçek gibi nevvar olan bebeklerle
    Gelirdi safha-i mevvac-i iyde başka hayat...
    Bütün sürur u setaretti gördüğüm harekat,
    Onar parayla biraz sallandırdılar... derken,
    Dururdu "Yandı!" sadasıyle türküler birden,
    - Ayol, demin daha yanmıştı a! Herif sen de,
    - Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.

    "Deniz dalgasız olmaz
    Gönül sevdasız olmaz
    Yari güzel olanın
    Başı belasız olmaz!
    Haydindi mini mini maşallah
    Kavuşuruz inşallah..."

    Fakat bu levha-i handana karşı, pek yaşlı,
    Bir ihtiyar kadının koltuğunda gür kaşlı,
    Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.
    Gelen geçen "Bu niçin ağlıyor?" deyip soruyor.
    - Yetim ayol... Bana evlat belasıdır bu acı
    Çocuk değil mi, 'salıncak' diyor...
    - Salıncakçı!
    Kuzum, biraz da bu binsin... Ne var sevabına say...
    Yetim sevindirenin ömrü çok olur...
    - Hay hay!
    Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine
    Katıldı ağlamıyan kızların setaretine.


    Alıntı...

  4. #4
    HamYaparim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-09-2005
    Mesajlar
    1,580
    Karizma Gücü
    7
    Bir Gece

    Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
    Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
    Lakin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler,
    Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi!
    Neden görecekler, göremezlerdi tabii;
    Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi,
    Bir kerede, mamure-I dünya, o zamanlar,
    Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.
    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
    Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
    Salgındı, bugün şarkı yıkan, tefrika derdi.
    Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,
    Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
    Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sum,
    Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi!
    Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı dirildi;
    Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi geberdi!
    Alemlere rahmetti evet şer-i mübini,
    Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi.
    Dünya neye sahipse, O'nun vergisidir hep;
    Medyun ona cemiyyet-i, medyun O'na ferdi.
    Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet
    Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.


    Alıntı...

  5. #5
    HamYaparim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-09-2005
    Mesajlar
    1,580
    Karizma Gücü
    7
    Bülbül

    Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:
    Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

    Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştı;
    Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

    Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
    Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

    Muhitin hali "insaniyet"in timsalidir sandım;
    Dönüp maziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!

    Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
    Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad.

    O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
    Ki vadiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.

    Ne muhrik nağmeler, ya Rab, ne mevcamevc demlerdi:
    Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güya Sur-ı mahşerdi!

    -Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.
    Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?

    O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun,
    Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!

    Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!

    Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-ı serbâzın,
    Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın.

    Değil bir kayda, sığmazsın kanatlandın mı eb'ada
    Hayatın en muhayyel gayedir âhrara dünyada.

    Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişandır,
    Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?

    Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım;
    Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.

    Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda
    Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.

    Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
    Serapa Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

    Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
    Salahaddin-i Eyyubi'lerin, Fatih'lerin yurdu.

    Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman'ın;
    Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!

    Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
    O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

    Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
    Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!

    Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
    Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!

    Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
    Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

    Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
    Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

    Alıntı...

  6. #6
    HamYaparim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-09-2005
    Mesajlar
    1,580
    Karizma Gücü
    7
    Çanakkale Şehidlerine

    Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

    - Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

    Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

    Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

    Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

    Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
    Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!

    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
    Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.

    Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
    Hani tauna da zuldür bu rezil istila...

    Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,

    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrarı ! hayasızcasına,

    Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz...
    Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.

    Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

    Öteden saikalar parçalıyor afakı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;

    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.

    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
    O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

    Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
    Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.

    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman o orduyu seyret ki, bu tehdide güler!

    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

    Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
    Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.

    Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;

    Bu göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
    “O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.

    Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

    Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,

    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

    Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
    Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

    Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
    “Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.

    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
    Seni ancak ebediyetler eder istiab.

    “Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
    Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;

    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;

    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,

    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.

    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,

    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
    Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

    Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.


    Alıntı...

  7. #7
    HamYaparim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-09-2005
    Mesajlar
    1,580
    Karizma Gücü
    7
    Ey Yolcu

    Gitme, ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
    Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım:
    Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
    Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!..
    Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan
    Yatıyor şimdi...Nasıl yerlere geçmez insan?
    Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
    Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!


    Alıntı...

  8. #8
    HamYaparim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-09-2005
    Mesajlar
    1,580
    Karizma Gücü
    7
    Fatih Kürsüsü’nden

    Birinci zümreyi teşkil eden zavalli avam,
    Biraksalar devam edecek tatli uykusuna devam.
    Bugün nasibini yerleştirince kursagina;
    'Yarin' nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sagina.
    Yikilsa arş-i hükümet, tikilsa kabre vatan,
    Vazifesi degil; çünkü 'hepsi Allah'tan!'
    Ne hükmü var ki, esasen yalanci dünyanin?
    Ölürse, yan gelip yatacak cennetinde Mevla'nin.
    Fena kuruntu degil! Ben derim, sorulsa bana:
    'Kabul ederse cehennem ne mutlu, amca, sana!'

    Ikinci zümreyi teşkil eden cemaat ise,
    Hayata küskün olandir ki: saplanip ye'se,
    'Selametin yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna!'
    Demiş de hirkayi çekmiş bütün bütün başina.
    Bu türlü bir hareket mahz-i küfr olur, zira:
    Talepte amir olurken bir ayetinde Huda;
    Buyurdu: 'Kesmeyiniz ruh-u rahmetimden ümid;
    Ki müşrikin olur ancak o nefhadan nevmid.'
    Bu bir; ikincisi: ye'sin ne olsa esbabi,
    Onun atalet-i külliyedir ki icabi,
    Teressübâtini etmiştik önceden tahlil.

    Üçüncü zümreyi kimlerdir eyleyen teşkil?
    Evet, şebâb-I münevver denen şu nesl-i sefih.
    - Fakat nezihini borcumdur eylemek tenzih-
    Bu züppeler acaba hangi cinsin efradi?
    Kadin desen, geliyor arkasindan erkek adi;
    Hayir, kadin degil; erkek desen, nedir o kilik?
    Demet demetken o saçlar ne muhtasar o biyik?
    Sadasi baykuşa benzer, hirami saksagana;
    Hülasa, züppe demiştim ya, artik anlasana!...
    Fakat bu kukla herif bir büyük seciyye taşir,
    Ki, haddim olmiyarak, 'Aferin!' desem yaraşir.
    Nedir mi? Anlatayim: öyle bir metaneti var,
    Ki en savilmiyacak ye'si tek birayla savar.
    Sinirlerinde teessür denen fenalik yok,
    Tabiatinda utanmakla aşinalik yok.
    Bilirsiniz, hani, insanda bir damar varmiş,
    Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmiş,
    Nasilsa 'Rabbim utandirmasin!' duasi alan,
    Bu arsizin o damar zaten eksik alnindan!
    Cebinde gördü mü üç tane çil kuruş nazlim,
    Tokatliyan'da satar mutlaka, gider de çalim.
    Eger dolandirabilmişse istenen parayi;
    Görür mahalleli ta karnavaldan maskarayi!
    Beyoglu'nun o mülevves muhit-i fahişine
    Dalar gider, takilip bir sefilin peşine.
    'Haya, edeb gibi sözler rüsum-u fasidedir;
    Vatanla aile, hatta, kuyud-u zaidedir.'
    Diyor da hepsine birden kuduzca saldiriyor...
    'Ayip degil mi?' demişsin... Acep kim aldiriyor!
    Namaz, oruç gibi şeylerle yok aliş verişi;
    Mukaddesat ile eglenmek en birinci işi.
    Duyarsaniz 'kara kuvvet' bilin ki: imandir.
    'Kitab-i köhne' de -haşa- Kitab'i Yezdan'dir.
    Üşenmeden ona Kur'ani anlatirsan eger,
    Şu ezberindeki esmayi muttasil geveler:
    'Kurun-u maziyeden kalma cansiz evradi
    Çekerse, dogru mu yirminci asrin evladi?'
    Nedir alakasi yirminci asr-i irfanla
    Bu şaklaban herifin? Anlamam ayip degil a!
    Meta'-i fazli mi varmiş elinde gösterecek?
    Nedir meziyeti, görsek de bari ögrensek.
    Hayir! Mehasin-i Garb'in birinde yok hevesi;
    Rezail, oldu mu lakin, şiaridir hepsi!
    Bütün kebaire tiryaki bir kopuk tanirim.
    -Ne oldu bilmiyorum şimdi, sag degil sanirim-
    *****, senaatin akşami, irtikap, içki...
    Hulasa defter-i a'mali öyle kapkara ki:
    Yaninda leyl-i cehennem, sabah-i cennettir!
    'Utanmiyor musun. Ettiklerin rezalettir!'
    Denirse kendine, milletlerin ekabirini
    Sayardi göstererek hepsinin kebairini:
    'Filan içerdi... Filan fuhşa münhemikti...' diye
    Mülevvesatini bir bir rical-i maziye
    Izafe etmeye başlardi paye vermek için.
    'Peki! Fezaili yok muydu söylediklerinin?'
    Diyen çikarsa 'müverrihlik etmedim!' derdi.
    Şu züppeler de, bugün ayni ruhu gösterdi.
    Fransiz'in nesi var? Fuhşu, bir de ilhadi;
    Kapişti bunlari 'yirminci asrin evladi!'
    Ya Alman'in nesi var zevki okşayan? Birasi;
    Unuttu ayrani, ma'tuda döndü kahrolasi!
    Heriflerin, hani dünya kadar bedayii var:
    Ulumu var, edebiyyati var, sanayii var.
    Giden birer avuç olsun getirse memlekete;
    Döner muhitimiz elbet muhit-i ma'rifete.
    Kucak kucak taşiyor olmadik mesaviyi;
    Begenmesek 'medeniyyet!' diyor; inandik iyi!
    'Ne var, biraz da maarif getirmiş olsa...' desek
    Emin olun size 'hammallik etmedim?' diyecek

    Alıntı...

  9. #9
    HamYaparim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-09-2005
    Mesajlar
    1,580
    Karizma Gücü
    7
    Hasta

    "Vak’a Halkalı Zirâ’at Mektebi’nde geçmişti"

    - Bence Doktor, onu siz soyarak dinleyiniz;
    Hastalik çünkü degil öyle ehemmiyetsiz.
    Sade bir nezle-i sadriyyemi illet? Nerede?
    Çocugun hali fenalaşti son günlerde,
    Ameliyata çikarken sinif on gün evvel,
    Bu da gelmez mi? Dedim " Kim dedi, oglum sana gel?
    Nöbet üstünde adam kaçmali yorgunluktan;
    Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan."
    O zamandan beridir za'fi terakki ediyor;
    Görünen: bir daha kalkinmasi artik pek zor;
    Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin
    Oluyormuş biraz dindigi
    - Ben zaten işin,
    Bir ay evvel biliyordum ne vahim oldugunu
    Bana ihtara ne hacet, a beyim. Şimdi bunu?
    Maamafih yeniden bakalim dikkatle:
    Hükmü kat'i verelim, etmeye gelmez acele.
    - Çagirin hastayi gelsin.
    - Kapinin perdesini,
    Açarak girdi o esnada düzeltip fesini,
    Bir uzun boylu çocuk... Lakin o bir levha idi..!
    Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedi,
    Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri.
    Elmaciklar iki baştan çikivermiş ileri.
    O şakaklar göçerek cepheyi yandan sikmiş;
    Firlamiş alni, damarlarla beraber çikmiş,
    Betbeniz kül gibi olmuş uçarak nur-i sebab;
    O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bitab!
    O dudaklar morarip kavlamiş artik derisi;
    Uzamiş saç gibi kirpiklerinin her birisi!
    Kafa yük gibi kesilip boynuna, çökmüş bagri;
    Iki degnek gibi yükselmiş omuzlar yukari.

    - Otur oglum seni dikkatlice bir dinleyelim...
    Soyun evvelce, fakat...
    - Siz soyunuz yok halim!
    Soydu bi çareyi üçbeş kişi birden, o zaman
    Aldi bir heykeli urya-i sefalet meydan
    Yok bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti:
    "Bakmasak hastayi nevmid ederiz belki" diye;
    Çocugun gögsüne yaklaştim biraz dinlemeye:
    Öksür Oglum... Nefes al... Oldu, giyin;
    Bakayim nabzina... A'la... Sana yavrum, kodein
    Yazayim, öksürüyorsun, O, keser, pek iyidir...
    Arsenik haplari al, söylerim eczaci verir.
    Hadi git, kendine iyi bak...

    - Nasil ettin doktor?
    - Edecek yok, çocuk artik yola girmiş, gidiyor!
    Sol taraftan rienin zirvesi tekmil çürümüş;
    Hastalik seyr-i tabiisini almiş yürümüş.
    Devri salisteki asari o mel'un marazin
    Var tamamiyle, degil hiçbir eksik arazin.
    Bütün a'raz, şehikiyle, zefiriyle...
    - Yeter !
    Hastanin çehresi meydan da! Insanda meger
    Olmasin his denilen şey... O degil, lakin biz
    Bunu "Tebdil-i hava" derde nasil göndeririz?
    Şurda üçbeş günü var... Gönderelim Yolda ölür....
    "Git!" demek, hem, düşünürsek ne büyük bir zuldür!
    Hadi göndermeyelim... Var mi fakat imkani?
    Kime derd anlatiriz? Bulsan a derde anlayani!
    - Sözünüz dogru, Müdür bey; ne yapi yapmali; tek
    Bu çocuk gitmelidir. Çünkü eminim, pek pek,
    Daha bir hafta yaşar, sonra sirayet de olur;
    Böyle bir hastayi gönderse de mektep ma'zur.
    - Bir mubassir çagirin.

    - Buyrun efendim.
    - Bana bak :
    Hastanin gitmesi herhalde muvafik olacak.
    "Sana tebdil-i hava tavsiye etmiş doktor.
    Gezmiş olsan açilirsin..." diye bir fikrini sor.
    "Istemem!" de o fakat dinleme, iknaa çaliş;
    Kim bilir, belki de biçare çocuk anlamamiş?
    ***
    - Şimdi tebdil-i hava var mi benim istedigim?
    Birakin halime artik beni, rahat öleyim!
    Üç buçuk yil bana katlandi bu mektep, üç gün
    Daha katlansa kiyamet mi kopar? Hem ne içün
    Beni yillarca barindirmiş olan bir yerden.
    "Öleceksin!" diye kogmak? Bu kogulmaktir. Ben,
    Kimsesiz bir çocugum nerde gider yer bulurum?
    Etmeyin sokaklarda perişan olurum!
    Anam ölmüş babamin bilmiyorum hiç yüzünü;
    Sanki atideki mevhum refahim giderek,
    Onu çalkandigi hüsranlar, içinden çekecek!
    Kardeşim kurdugun amali devirmekte ölüm;
    Beni göm hurfe-i nisyana, ben artik öldüm!
    Hangi bir derdim için agliyayim, bilmiyorum.
    Döktügüm yaşlari çok görmeyiniz; magdurum!
    O kadar sa'y-i beligin bu sefalet mi sonu?
    Biri evvelce eger söylemiş olsaydi bunu,
    Çalişip ömrümü çilginca heba etmezdim,
    Ben bu müstakbele mazimi feda etmezdim!
    Merhamet bilmeyen insanlara bak, Yarabbi,
    Koguyorlar beni bir sail-i avere gibi!
    - Seni bir kerre kogan yok, bu sözün pek haksiz.
    "Istemem yollamayin" dersen eger, kal, yalniz...
    Hastasin...
    - Hem Verem'im! Söyle, ne var saklayacak!
    - Yok canim, öyle degil...
    - Öyle ya herkes ahmak,
    Birakirlar mi, eger gitmemiş olsam acaba?
    Dogrudur gitmeliyim... Koşturunuz bir araba.

    Son siniftan iki vicdanli refikin koluna
    Dayanip çikti o biçare, sefalet yoluna.
    Atarak arkaya bir lemba-i lebriz-i elem,
    Onu teb'id edecek paytona yaklaşti "Verem"!
    Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini,
    Öptüler girye-i matem dökerek gözlerini;
    - Çekiver dogruca istasyona...
    - Yok, yok, beni ta,
    Götür Istanbula bir yerde birak ki; guraba,

    - Kimsenin onlara aldirmadigi bir sirada -
    Uzanip ölmeye bir şilte bulurlar orada!


    Alıntı...

  10. #10
    HamYaparim adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-09-2005
    Mesajlar
    1,580
    Karizma Gücü
    7
    Hürriyet

    "Hürriyeti aldık!" dediler, gaybe inandık;
    "Eyvah, bu bazicede bizler yine yandık!"
    Cem'iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı:
    Sapsağlam iken milletin erkanını yıktı.
    "Turan ili" namiyle bir efsane edindik;
    "Efsane, fakat, gaye!" deyip az mı didindik?
    Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda?
    Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda!

    Alıntı...

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •