ABD ekonomisindeki krizin önlenmesi doğrudan ve dolaylı olarak bizim ekonomimizi de önemli ölçüde etkileyecek bir husustur. Çünkü Türkiye ekonomisi tarihinde hiç olmadığı kadar dışa bağımlı ve kırılgan bir hale geldi. Ancak, AKP hükümetinin de bu "ayrışma" hipotezine inandığı ve hatta fazla bel bağladığı anlaşılıyor.
KÜRESEL KRİZ VE TÜRKİYE'YE ETKİLERİ
ABD'de 2007'de başlayan Mortage krizinin boyutları büyüyor.
ABD'de konut kredilerinden kaynaklanan krizin ekonomide durgunluğa yol açacağı, yani talepte daralma ve buna bağlı olarak üretimin yavaşlayacağı, işsizliğin artacağı, büyümenin yavaşlayacağı, hatta duracağı beklentisi hakim oldu ve piyasalar bundan etkilendi.
ABD Merkez Bankası'nın aldığı ve uyguladığı faiz indirimi de içeren tedbirler yetersiz kalınca, hükümet duruma müdahale etti ve mali önlemler içeren bir "Acil Ekonomi Paketi" açıkladı. Buna göre; vergi iadesi yoluyla ek satın alma gücü yaratılması, işsizlik sigortasının kapsamının genişletilmesi ve yoksullara gıda yardımı yapılması kararlaştırıldı. Bu çerçevede, 145 milyar dolar dolayında ek satın alma gücü yaratacak kaynağın ekonomiye 2008 yılında enjekte edileceği açıklandı. Daha sonra 168 milyar dolar olarak onaylanan paketin, talebi canlandırarak durgunluğu ve işsizliği önlemesi bekleniyor.
ABD ekonomisindeki durgunluğun arkasında, yıllardır yaşanan bütçe açığı ve dış ticaret açığı gibi yapısal sorunlar var. Tasarruf açığı olan ABD, dolara dayalı kredilerle büyümeye devam ediyordu. Yaşanan krizin son 60 yılın en kötü krizi olduğunu söyleyen ünlü spekülatör George Soros bu sürecin sonuna gelindiğini ve durgunluğun etkisinin büyük olacağını söylüyor. ABD ve AB'de durgunlukla birlikte enflasyonun da artacağı, yani bir stagflasyon tehlikesi olduğu tartışılıyor.
G8 MALİYE BAKANLARINDAN EKONOMİK BÜYÜME UYARISI
Gelişmiş yedi ülkenin (G8) Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları Japonya'nın başkenti Tokyo'da önceki hafta bir toplantı yaptı. Toplantı sonunda açıklanan bildiride Amerikan ekonomisinde büyümenin yavaşlamaya devam edebileceği, bunun da küresel ekonomiyi etkileyebileceği uyarısında bulunuldu. Bakanlar, özellikle finans sektöründeki dalgalanmanın etkisini sınırlandırmak için çalışacaklarını belirttiler.
Yani dünyanın en gelişmiş ekonomilerine sahip G8 ülkelerinin (ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve Rusya) maliye bakanları işin ciddi olduğunu ve önlem alınması gerektiğini söylüyor.
Öte yandan, Mortgage krizinin başladığı yer olan ABD'nin Maliye Bakanı Henry Paulson ise, küresel ekonominin "ciddi ve bitmek bilmeyen" bir tehditle karşı karşıya olduğunu, dalgalanmayı atlatmanın zaman alacağını söylüyor.
Kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poors ise finans kuruluşlarının mortgage krizinden kaynaklanan toplam zararının 265 milyar doları aşabileceğini söylüyor. Kısacası, yaşanan gelişmelerle ilgili olarak herkes uyarıda bulunuyor ve bir şeyler yapılması gerektiğini söylüyor.
ABD'DEKİ GELİŞMELER TÜRKİYE'Yİ
ABD'deki gelişmelerin diğer ülkeleri hem finansal piyasalar hem de reel ekonomi açısından etkilemesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla, Türkiye'yi de etkilemesi kaçınılmazdır.
ABD'den kaynaklanan bir ekonomik ve finansal kriz birçok ülkenin yanı sıra, Türkiye'yi de olumsuz etkileyecektir. Çünkü, ABD'deki talep daralması bu ülkeyle ticaret yapan tüm ülkeleri etkileyecektir. Daha önce tartışılan "ayrışma" (decoupling) hipotezinin geçerli olmadığı şimdiden anlaşılmaya başlandı. Artık "ayrışma" yerine "recoupling" hipotezi, yani ABD ekonomisindeki krizin tüm ülkeleri etkileyeceği hipotezi yeniden tartışılmaya başlandı.
Dolayısıyla, ABD ekonomisindeki krizin, başka bir deyişle durgunluğun önlenmesi doğrudan ve dolaylı olarak bizim ekonomimizi de önemli ölçüde etkileyecek bir husustur. Çünkü Türkiye ekonomisi tarihinde hiç olmadığı kadar dışa bağımlı ve kırılgan bir hale geldi. Ancak, AKP hükümetinin de bu "ayrışma" hipotezine inandığı ve hatta fazla bel bağladığı anlaşılıyor.
Hem Başbakan Erdoğan'ın, hem de ekonomiden sorumlu bakanların açıklamaları bu "ayrışma" hipotezini ciddiye aldıklarını ve Türkiye'nin bu krizden etkilenmeyeceğini düşündüklerini gösteriyor. Yani, AKP Hükümeti dünyada yaşanan bu krizi ciddiye almıyor. Daha amiyane tabirle; "biz şerbetliyiz, bize bir şey olmaz!" havasındalar. Hiçbir somut önlem almamaları ve almaya da niyetli görünmemeleri, suni gündemlerle ve gerilim politikasıyla durumu idare etmeye çalışmaları krizi ciddiye almadıklarının açık göstergeleridir.
"Bize bir şey olmaz" yaklaşımı yanlıştır. Bize çok şey olur ve olmaya başladı da'85 Örneğin; İMKB endeksi yılbaşından bu yana yüzde 25'ten fazla değer kaybetti. Sanayici ve işadamları yatırım kararlarını ertelemeye başladı. Tüketim talebi erteleniyor. Sanayi üretim endeksi Ocak 2008'de büyüme beklentisinin aksine yüzde 1.4 küçüldü. İşsizlik azalmıyor, aksine artış eğiliminde. Ocak ayında yabancılar 925 milyon dolar ile 2000 yılından bu yana en yüksek satışı gerçekleştirdiler.
Bütün bunlar piyasalardaki beklentilerin kötüye doğru gitmesine neden olmaktadır. Türkiye'nin büyük sanayicileri olan Koç, Zorlu ve Çalık gibi grupların patronları bile geçen hafta gidişata ilişkin endişelerini dile getirdiler. Bir süredir "körfez sermayesi" nin desteğiyle finanse edilen cari açık, bu sermayenin ani çıkışıyla sürdürülemez hale gelecektir. Nitekim, ABD ve AB'deki bazı finansal kuruluşlar yaşadıkları sıkıntıyı atlatmak için hisselerini körfez sermayesine satmaya başlamıştır. Öte yandan, Türkiye'ye yatırım yapan ABD'li yatırımcıların da içerdeki sıkıntılarını çözmek için Türkiye'den paralarını çekmeleri durumunda krizin etkisi ülkemizde de çok ağır bir şekilde hissedilecektir.
KRİZ CİDDİYE ALINMALI
Türkiye krizi ciddiye almalı ve gerekli hazırlıkları yapmalıdır. Merkez Bankası büyüme ve istihdamı da dikkate almalıdır.
Türkiye'nin buradan alması gereken birinci ders krizi ciddiye almaktır. Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu sorunların temel nedenlerinden biri olan "dalgalı kur" sisteminin bütün sorunları kendiliğinden çözeceğini beklemek en hafif tabiriyle saflıktır.
Bu çerçevede Merkez Bankası'nın uyguladığı "yüksek faiz düşük kur" politikasının bizi getirdiği nokta, ekonomideki kırılganlığın önemli boyutlara ulaşması olmuştur. Merkez Bankası'nın "ben enflasyonun düşürülmesi dışında bir şeyle ilgilenmem" yaklaşımı yanlış bir yaklaşımdır. Merkez Bankası uyguladığı politikaların büyüme üzerindeki ve de büyüme ile ilişkili istihdam üzerindeki olumlu veya olumsuz etkilerini dikkate almalıdır. "Fiyat istikrarı sağlanmadan sürdürülebilir büyüme sağlanamaz" yaklaşımı da gözden geçirilmelidir. Aynı şekilde; "sürdürülebilir büyüme sağlanmadan fiyat istikrarı sağlanamaz" görüşü de dikkate alınmalıdır. Kalıcı yapısal önlemlerle desteklenen sürdürülebilir büyüme sağlanmadan, geçici önlemlerle ancak enflasyon belli düzeylere düşürülebilir.
Ancak, enflasyonun düşmesi ile fiyat istikrarı farklı şeylerdir. İstikrarın sağlanması için, belli bir süre enflasyonun düşük düzeylerde seyretmesi gerekir. Kısacası, Türkiye uyguladığı politikaları gözden geçirmeli ve sorunları ciddi bir şekilde inceleyerek, yapısal önlemler almalıdır. Sorunlara karşı devekuşu gibi kafamızı kuma gömerek, görmezden gelebiliriz. Ama bu şekilde sorunları çözemeyiz ve zaman geçtikçe ödeyeceğimiz bedel de artar.
TÜRKİYE EKONOMİSİNİN İÇİNDE BULUNDUĞU TEMEL SORUNLAR
Bugün Türkiye ekonomisi, makroekonomik göstergelerde ifade edilen iyileşmelerin aksine, oldukça kırılgan bir yapıya sahiptir. İstihdam yaratmayan ve vatandaşın refahına yansımayan büyüme, bozulan gelir dağılımı, sürdürülemez boyutlara ulaşan borç stoku, yüksek dış ticaret ve cari işlemler açıkları, yüksek reel faiz, gerçekçi olmayan kur politikası, ithalat bağımlısı üretim ve ihracat, giderek yabancılaşan bir finans sektörü, sıcak paraya ve dış borçlanmaya dayanan kırılgan yapı ülkemiz ekonomisinin içinde bulunduğu temel sorunlardır.
SANAL BÜYÜME İSTİHDAM YARATMIYOR VE İŞSİZLİK DÜŞMÜYOR
Düşük kur- yüksek faiz nedeniyle yurda gelen kısa vadeli sermaye, ekonomiyi birçok yönüyle tahrip etmektedir. Bunlardan en önemlisi ekonomik büyümenin yavaşlamasıdır. 2004 yılından sonra büyüme bir düşüş trendine girmiştir.
Büyüme rakamları incelendiğinde, sağlıklı ve kalıcı bir büyüme olmadığı da görülmektedir. 2004 ve 2005 yılında açıklanan yüksek büyüme rakamlarından önemli bir kısmı, yapılan revizyonlardan kaynaklanmaktadır.
Kamu yatırımları giderek azalmaktadır. Özel yatırımlar da istenen seviyeye ulaşmamıştır. Yerli ve yabancı sermaye yeterince yatırım yapmamaktadır. Doğrudan yabancı sermaye daha ziyade hazır kurulu tesislerin satın alınmasına yönelmektedir. Büyümenin bütün sektörlere yayılmamış olması diğer bir sorundur
2008 yılı büyümesi yüzde 5.5 olarak tahmin edilmektedir. Ancak bu gerçekleşebilir görülmemektedir. Büyümeyi yavaşlatan en önemli etken ise düşük kurun ithalatı çok cazip hale getirmesi sonucu yurt içinde özellikle ara malında yaşanan üretim daralmasıdır. Ancak bu durum sürdürülebilir değildir. Bu trend böyle devam ederse düşük büyümeyle yüksek cari açık birlikte yaşanacaktır. Bunun anlamı içeride bir çok firmanın kapanması ve işsizliktir.
Nitekim Ocak 2008'de sanayi üretimi büyüme hedeflerinin aksine %1.4 küçüldü. Yani daralmanın ilk işaretleri geldi!
2002 yılında yüzde 10,3 olan işsizlik oranı 2003 yılında 10,5'e yükselmiş, 2004 ve 2005 yıllarında ise 10,3 olarak gerçekleşmiştir. 2006 yılında ise yüzde 9,9'a düşen bu oran Kasım 2007 itibarıyla ise yeniden 10,1'e yükselmiştir.
Son işsizlik verilerine baktığımızda işsizlikteki artış ve istihdamdaki azalış açıkça görülmektedir. 2006 yılının Kasım ayına göre 2007 Kasım ayında istihdam önemli ölçüde azalırken, işsiz sayısında da artış kaydedilmiştir. 2 milyon 350 bin kişi işsizdir. Yani işsizlik oranı yüzde 10,1 olarak gerçekleşmiştir.
Ayrıca, tarihsel olarak verilere baktığımızda; 2004 yılından itibaren "iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar" kaleminde önemli artışlar olduğu görülmektedir. Bu rakam 2002 yılında 1 milyon 20 bin kişi iken 2006 yılında 2 milyon 87 bin kişiye yükselmiştir. Bunlar normal açıklanan işsizlik rakamları içinde görülmemektedir. Aslında bu kişiler de normalde işsiz olup, bunlar içinde bir kısmı iş bulma ümidini yitirmişlerdir. İş bulma ümidi olmayanların sayısı 2002 yılında 73 bin kişi iken, 10 kat artışla, 2006 yılında 706 bin kişiye yükselmiştir. Buradaki artışı ihmal ederek işsizlik analizi yapmak veya yıllar itibarıyla mukayese yapmak yanıltıcı olacaktır. 2002 yılında % 10.3 olan işsizlik oranı Ekim 2007 itibarıyla % 9.7'dir. Ancak, iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar da dahil edildiğinde işsizlik oranı 2002 yılında yüzde 14 iken 2006 yılında yüzde 16,9'a yükselmiştir.
2002'den bu yana işsizlik oranındaki yüzde 20'lik artışın temelinde üretim yapısındaki bozulma vardır. Eksik istihdam ve mevsimlik çalışanlar da dahil edildiğinde gerçek işsizlik oranı yüzde 20'yi aşmaktadır.
YOKSULLUK GİDEREK ARTIYOR!
TÜİK'in 2005 yılı yoksulluk araştırmasına göre; nüfusun yüzde 0,87'si gıda (açlık) yoksulluğu sınırının altında iken, gıda ve gıda dışı yoksulluk oranı yüzde 20,5'tir. Bu oran, kentlerde yüzde 12,8'e kadar düşerken kırsal kesimde yüzde 32,95'e kadar yükselmektedir.
Başka bir ifadeyle; Türkiye genelinde her beş kişiden biri, kentlerde her sekiz kişiden biri ve kırsal kesimde her üç kişiden biri yoksuldur. Toplam 14,7 milyon yoksul vatandaşın 9 milyonu kırsal kesimde yaşamaktadır. Vatandaşların yoksulluktan kurtarılarak refah düzeyini yükseltmenin yolu; öncelikle onları iş sahibi yapmaktan geçer.
CARİ AÇIK REKORA KOŞUYOR
Dış ticaret açığı ve cari açık Cumhuriyet döneminin rekorlarını kırıyor! Ekonomide kırılganlık artıyor!
Son beş yılda cari açıkta hızlı bir artış meydana gelmiştir. Bunun nedenleri; aşırı değerli YTL'nin ithalatı ucuzlatması, yurt dışı kredi maliyetlerinin düşük olması nedeniyle bu ithalatın dış finansmanla karşılanması, bu süreçte yabancı girdi kullanımındaki artışın yerli üretim ve istihdamı olumsuz yönde etkilemesi ve yerli üretimin ve ihracatın giderek artan ölçüde aramalı ve enerji ithalatına bağımlılığının dış ticaret açığını sürekli olarak artırması olarak sıralanabilir. Doların Euro karşısında değer yitirmesi de ithalatı artırmaktadır. Uluslar arası petrol, hammadde, metal ve altın fiyatlarındaki artışlar da cari açık üzerindeki baskıyı artırmaktadır.
İthalata bağımlı bir üretim ve ihracat yapısının olması, 2008 yılı için öngörülen 182 milyar dolar ithalat hedefinin üzerine çıkılmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Zaten 2007'de 170 milyar dolara ulaşılmıştır.
Cari işlemler dengesi açığının, 2007 yılı programında 30,4 milyar dolar, 2008 yılı programında 39,2 milyar dolar olması öngörülmüştür. Ancak ödemeler dengesine ilişkin gelişmeler cari açığın 2007 de 37, 2008 de 44 milyar doları aşacağını göstermektedir. Bu çerçevede hesaplanan cari açığın milli gelire oranı, 2007 de yüzde 7,7, 2008 de yüzde 8,5 olacaktır.
Cari açığın bu düzeyde yüksek olması ekonomideki kırılganlığı ciddi derecede artırmaktadır. 2002 yılından bu güne cari işlemler açığının GSMH'ya oranı binde 8'den, on kattan fazla artarak yüzde 8 in üzerine çıkmıştır.
Cari işlemler açığının boyutunun yanı sıra, nasıl finanse edildiği de önemli bir konudur. Türkiye'de cari açığın önemli bir bölümü sıcak para ile finanse edilmektedir. Yüksek reel faiz ise ekonomiye sermaye girişini artırmakta ve böylece bir yandan ülke kaynakları faiz olarak yurt dışına aktarılmakta, öte yandan cari açığın finansmanında kullanılan sıcak para, kurlar üzerinde baskı yaparak ekonomide sanal göstergeler oluşmasına sebep olmaktadır.
Üretim yapımızdaki bir diğer bozulma da ihracatın giderek daha fazla ithalata bağımlı hale gelmesidir. İthalat yapıp düşük katma değerle ihraç etme giderek yaygınlaşan bir üretim modeli haline gelmiştir. Bunun anlamı daha az istihdamdır. Ayrıca, ithalatın cazip olmaktan çıktığı bir senaryoda, ihracat büyük darbe görecektir. Bu sağlıklı olmayan bir ihracat yapısıdır.
2002 yılında 36,1 milyar dolar olan ihracat 2007 yılı sonunda 112 milyar dolara, 2002 yılında 51,6 milyar dolar olan ithalat ise 2007 sonunda 170 milyar dolara çıkmıştır. Böylece aynı dönemde dış ticaret açığı 58 milyar dolara yükselmiştir. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise 2002 yılında yüzde 70 iken 2007 yılında yüzde 62'ye düşmüştür. İhracatta bütün şartlar zorlanarak gerçekleştirilen artış, değerli kurun ve ithalata bağımlılığın arttığı bir ortamda sürdürülebilir değildir. Kur seviyesinin 2008 yılı boyunca düşük seyretmesinin öngörülmesi, ithalattaki artış hızının, ihracattan fazla olmasına, dış ticaret açığının yükselmesine ve cari açığın da hızla artmasına neden olacaktır.
İÇ VE DIŞ BORÇ STOKU AŞIRI ARTMIŞTIR
AKP 5 yılda kamu borç stokunu 114 milyar dolar, toplam borç stokunu 225 milyar dolar artırmıştır. 2002 sonunda 180 milyar dolar olan kamu iç ve dış borç stoku 2007'de 295 milyar dolara yükselmiştir. 5 yıllık dönemde kamu borç stoku dolar bazında yüzde 61 oranında artmıştır.
Özel kesim borç stokunda da son 5 yılda hızlı bir artış yaşanmıştır. 2002'de 43 milyar dolar olan özel kesim dış borç stoku Eylül 2007 itibariyle 148 milyar dolara ulaşmıştır. Ayrıca özel sektörün kısa vadeli borç stoku 36 milyar dolara ulaşmış olup, kur riski aşırı derecede artmıştır.
Kamunun yanı sıra, özel sektörün borcundaki hızlı artış da üretmeden tüketen ve borcu borçla kapatan bir ekonomik yapının özel sektörde de hakim olduğunu ve sürdürülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.
Türkiye'nin özel kesim dış borcu dahil toplam borç stoku 2002'deki 224.4 milyar dolar düzeyinden yüzde 100 oranında artışla 445 milyar dolara yükselmiştir.
Başbakan Erdoğan "Borç yiğidin kamçısıdır" veya "Bunlar leblebi çerez" gibi sözlerle borçları hafife almakta ve kamu net borç stokunun GSMH'ya oranının düşmesini tek borç göstergesi olarak kullanmaktadır. Oysa brüt borç stokunda rekorlar kırılmıştır.
ESNAF PERİŞAN
Esnaf ve sanatkar borçlarını ödeyemez hale gelmiştir. Ekonomi bir borç ekonomisi olmuştur.
Esnaf ve sanatkarlar piyasadaki durgunluğun yanı sıra ağır vergi yükü altında ezilmektedir. AKP döneminde, esnaf ve sanatkar sicilinde kayıt sildirenlerin sayısındaki yükselme, protestolu senet ve karşılıksız çek rakamlarında görülen yüksek artışlar ve vergi mükellefi sayısında görülen azalma esnaf, sanatkar ve bütün ticaret erbabının faaliyetlerini yürütmekte sıkıntıya düştüğünü açıkça göstermektedir.
TCMB verilerine göre protestolu senet ve karşılıksız çek miktarında, AKP iktidarı döneminde yüksek oranda artış görülmektedir. Bu durum, AKP'nin ekonomi politikasının esnaf ve sanatkar kesimini borçlarını ödeyemez ve iş yapamaz hale getirdiğini göstermektedir.
Protestolu senet sayısı 2007 yılında 1.470.758 adete ulaşmış olup, 2002 yılındakine göre yüzde 194 oranında artış göstermiştir. Protestolu senet tutarı ise 2007 yılında 5,7 milyar YTL'ye yükselmiş olup, 2002 yılındakine göre 7 kat artmıştır.
Karşılıksız çek miktarında da her geçen yıl artış görülmekte olup, 2007 yılında 1.397.166 seviyesine ulaşan karşılıksız çek miktarında 2002 yılındakine göre yüzde 87 oranında artış olmuştur.
Protestolu senet ve karşılıksız çek rakamlarında görülen sürekli artışlar, esnaf, sanatkar, işadamı ve sanayicinin sıkıntı içinde olduğunu, borçlarını ödeyemez hale geldiğini ve açıklanan yüksek büyüme rakamlarına rağmen reel sektörün bundan pay alamadığını açıkça göstermektedir.
AKP iktidarının ve yandaşlarının çizdiği pembe tablolara rağmen, hiçbir kesimin durumunda iyileşme görülmemektedir. Ödenmeyen kredi kartı ve bireysel kredi borçları ile zirai kredi borçları, çalışan kesimin, emeklilerin ve çiftçilerin de durumunun iyi olmadığının bir göstergesidir. AKP Hükümeti bir an önce kafasını kumdan çıkarıp, krizi ciddiye almalı ve gerekli önlemleri planlamalı ve acil olanları hemen gerçekleştirmelidir.
http://www.ortadogugazetesi.net/haber.php?id=3684&haber=Türk%20Ekonomisi%20Nereye%20Gidiyor?
Pembe tablolar kararmaya başladı. İnşallah olayın vehameti birileri tarafından görülür ve siyasi hesaplar gütmeden gerçekçi düzenlemeler yapılır.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

