• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 3 123 SonSon
29 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    de-sifre adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    24-02-2008
    Mesajlar
    7
    Karizma Gücü
    0

    Ehl-i Kitaba özenen Müslümanlar!!!

    Ebu Saîd el-Hudrî’nin bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:

    “Sizden öncekilerin izlerini, kuşkusuz karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girseler, siz arkalarından gideceksiniz.

    Dedik ki; “Yahudi ve Hıristiyanlar mı?”

    -Ya kim olabilir? dedi”.
    (Buhârî, İ’tisam bi’s-Sünne, 14.)

    Bugün Hıristiyanlar daha etkin olduğundan karşılaştırma bazı cemaat ve tarikatlarla Katolikler arasında olacaktır.

    A- ŞİRKİ REDDEDER GÖZÜKME
    Katoliklere göre şirk en büyük günahtır. “Birinci buyruk şirki yasaklar. Allah’tan başka tanrılara inanmak ve Tek olandan başka ilahlara saygı göstermek yasaktır. Putları reddetmek gerekir(Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 2112.).”

    Kutsal Kitap’ta şöyle geçer: “Dinle ey İsrail, Allah’ımız Rab, bir olan Rab’dir”. (İncil, Markos 12/29).

    İsa şöyle demiştir: “Tanrın olan Rabb’e tap, yalnız ona kulluk et.” (İncil, Luka 4/5–8)

    İncil’de böyle olmasına rağmen Hıristiyanlar, Allah ile aralarına, 4 asır sonra aracılar koymuşlardır. 325 yılında toplanan İznik Konsili, inanç ilke*lerini şöyle açıklamıştır: “Tanrı’nın biricik oğlu, ezelde Baba’dan doğmuş, nurdan gelen nur, ger*çek Tanrı’dan gelen gerçek Tanrı, yaratılmış olmayıp Baba ile aynı özdendir (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 242.)”.

    Katolikler müşrik sayılmamak için Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üçlüsünü bir tek Tanrı gibi göstermeye çalışırlar. Şöyle derler: “Kâdir Baba ve Onun biricik Oğlu ve Kutsal Ruh bir tek Tanrı’dır: Çok Kutsal Üçlü Birlik(Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri par. 233).”.

    Ancak bunun gerçeği göstermediğini bilirler. Çünkü şöyle derler: “Tanrı’daki kişiler birbirinden farklıdır. Oğul olan kişi Baba değildir. Baba olan kişi de Oğul değildir. Kutsal Ruh olan kişi de ne Baba’dır, ne Oğul. Temellerinden gelen ilişkiler yüzünden bir*birinden farklıdırlar(Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 254.)”.

    Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah üçün üçüncüsüdür” diyenler tam kâfir oldular. Oysa Tek Tanrı’dan başka tanrı yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, onlardan kâfir olanları, elem verici bir azap elbette çarpacaktır.” (Maide 5/72–73)

    Müslümanların tarikat ve cemaatlerine göre de şirk en büyük günahtır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah şirki bağışlamaz, onun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 4/48)

    Kur’ân-ı Kerim’in hemen her sayfasında şirkle ilgili âyetler yer alır. Ama müslümanların inançlarını anlatan kitaplarda bu ayetler üzerinde yeterince durulmamıştır. Hatta birçok ayetin üstü adeta örtülmüştür. Bunun sonucu olarak bazı tarikat ve cemaatler, şirk konusunda kendi yolunu bırakmış, Hıristiyanların yoluna girmiştir.

    B- DİN BÜYÜKLERİNİ TANRILAŞTIRMA
    Şeytan ve yardımcıları, Peygamberi tanrılaştırdıktan sonra din büyüklerini tanrılaştırmaya koyulurlar. Bunun en kestirme yolu, kendilerinin peygamberi temsil ettiğini söylemektir. Bunu Hıristiyanlar yapmışlar, kimi müslümanlar da onları takip etmişlerdir.Katoliklere göre İsa’yı Kilise temsil eder. Kilise, hiyerarşik organlardan ve Mesih’in mistik bedeninden oluşan bir topluluktur. Kilisenin, biri insani diğeri ilahi olan iki farklı yapısı vardır. Kilise insanlıkla Allah arasındaki birleşmenin işareti ve aracıdır. Papa’nın bütün Kilise üzerinde tam ve yüce bir yetkisi vardır. Papa, yanılmaz bir otoritedir.
    Kimi tarikat ve cemaatlerde de insan-ı kâmil diye bir kavram vardır. Onlara göre insan-ı kâmil, Hakikat-i Muhammediyeyi temsil eder ve maddî-manevi bütün kemâl mertebelerini kapsar. Her tarikat, kendi şeyhini insan-ı kâmil bilir. Maddî-manevi bütün kemâl mertebeleri yalnız Allah’ta bulunabileceğinden, onlara göre tarikat şeyhi, Allah’ın ete kemiğe bürünmüş hali olarak değerlendirilir. Allah’ın böyle şeylerle ilgisi olmaz.

    C- BAZI TARİKATLARDA ARACILIK İNANCI
    Allah’ı tanımlamada sıkıntı yoktur. Sıkıntı, Allah ile ilişkilerde ortaya çıkar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şurası bir gerçek ki, insanı yaratan biziz. Ona şahdamarından da yakın olduğumuzdan biz, içinin ona ne fısıldadığını biliriz.” (Kaf 50/16)

    “Kullarım sana beni sorarlarsa, ben onlara yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına karşılık veririm. Onlar da bana karşılık versinler; bana güvensinler. Belki olgunlaşırlar.” (Bakara 2/186)

    İncelediğimiz tarikatların her birinde, Allah’ın insana şah damarından yakın olduğuna ve içten geçen her şeyi bildiğine inanılır. Hıristiyanlara göre de Allah insanlara yakındır ve her şeyi bilir, insanların yüreklerinin derinliklerine iner. Taoistlere göre de Allah her şeyi açıkça görür ve bütün işlerde insanlarla beraberdir. Bunlara rağmen, Allah ile insanlar arasına aracılar konur. İncelediğimiz tarikatlarda aracı yapılanlar şunlardır:

    1- Hakîkat-i Muhammediye
    Bu tarikatlara göre Hakîkat-i Muhammediye varoluşun başlangıcıdır. Onunla Allah, aynı gerçeğin ön ve arka yüzleridir. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediye var olmuş, bütün yaratıklar ondan ve onun için yaratılmıştır. O, bütün peygamberlerin ve velilerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır.( Mehmet DEMİRCİ, “Hakikati Muhammediye”, DİA, c. XV, s. 179-180.)
    Hakîkat-i Muhammediye; Katoliklerdeki İsa inancı ile Taoistlerdeki Te inancının karışımı gibidir. Kimi Hıristiyanlar “İsa Allah’tır” derler. Hakikat-i Muhammediye inancında da “Muhammed Allah’tır” anlamına gelen sözler söylenir.

    2- İnsan-ı Kâmil
    İncelediğimiz tarikatlarda insan-ı kâmil Muhammed’dir. Ama onun tarihi şahsiyeti değil, Adem balçık halindeyken peygamber olan Muhammed, yani Hakikat-i Muhammediyedir. İnsan-ı kâmil, varlığın ve hilkatin gayesidir. Zira ilâhî irade ancak onun aracılığıyla gerçekleşir. Eğer insan-ı kâmil olmasa Allah bilinemezdi!!!!. … İnsan-ı kâmil, maddî-manevi bütün kemâl mertebelerini kapsar. Onun kalbi Arş’a, benliği Kürsü’ye, makamı Sidre-i müntehâya, aklı Kâlem-i a’lâ’ya, nefsi Levh-i mahfûz’a, tabiatı anâsır-ı erbaaya bağlantılıdır”.( Hasan Kâmil YILMAZ, İnsânı Kâmil, Altınoluk Mecmuası, Temmuz 1996, sayı, 125; s. 31. )

    Birçok kimse insan-ı kâmil terimini, olgun ve örnek insan diye algılar ama tarikatlar, bu terimle Katoliklerdeki Kilise inancına benzer bir inanç oluşturmuşlardır. Kilise, nasıl yaşayan İsa ise, onlara göre İnsan-ı Kamil de yaşayan Hakikat-i Muhammediye’dir. Her tarikat kendi şeyhini insan-ı kâmil bilir. Derler ki: “İnsan-ı kâmil âlemde daima vardır, birden fazla olmaz. İnsan-ı kâmil için mülkte, melekûtta ve ceberûtta hiçbir şey gizli değildir. O eşyayı ve eş*yanın hikmetini olduğu gibi bilir...” “Bu hakikat, her devirde değişen isim ve suretlerde peygamber veya veli olarak ortaya çıkar.( Hasan Kâmil YILMAZ, a.g.e, s. 31. )

    “Mülkte tasarruf” Allah’a ait yetkileri kullanma demektir. Melekût da mülk anlamınadır, ama yalnız Al*lah’a ait mülk demektir(Rağıb el-İsfahânî, Müfredât, (ملك) maddesi. )
    Ceberût da mana âlemine ve göklere hakimiyet anlamlarına gelir.( Şemseddin Sami, Kâmûsi Türkî, Dersaadet 1317, (جبر) maddesi. ))

    Tarikatlar insanları sınıflara ayırırlar. Sırlarını bilenlere havass’ul-havas, az bilenlere havas, diğerlerine avam derler. Bildiklerini iddia ettikleri sırlar, tamamen hayal ürünü şeylerdir. Kendilerini, din büyükleri ve Allah ile ilişkide göstererek farklılıklarını vurgulamaya çalışırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Allah’a karşı yalan uydurandan veya kendine bir şey vahyedilmediği halde ‘Bana vahiy gelir’ diyenden, bir de; ‘Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim’ diyenden daha zalimi kim olabilir? Bu zalimleri can çekişirlerken bir görsen!.. Melekler ellerini uzatır şöyle derler: “Verin bakalım canlarınızı! Siz, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylerdiniz, kendinizi onun âyetlerinden yukarı bir yerde görürdünüz. Ona karşılık bugün alçaltıcı bir cezaya çarptırılacaksınız.
    Bakın bize teker teker geldiniz; tıpkı sizi ilk defa yarattığımız gibi. Size yaptığımız ikramları arkanızda bıraktınız. Yanınızda şefaatçilerinizi de göremiyoruz; onların size eşlik edeceğini umuyordunuz. Bakın, aranızdaki bağlar tümüyle kopmuş. Umut besledikleriniz sizden ayrılıp gitmişler.”
    (En’am 6/93–94)

    3- Kutb’ul- İrşad
    İmam Rabbânî’ye göre Kutb’ul-irşad son derece az bulunur. Uzun zamanlar ve asırlar geçtikten sonra ortaya çıkar, hidayet ve zuhurunun nuru ile karanlık cihanı aydınlatır. Onun irşadı bütün cihana yaygındır. Arştan yeryüzünün merkezine kadar her kime rüşt, hidayet, iman ve marifet ulaşırsa onun yolundan ulaşır ve ondan alınır. Onun aracılığı olmadan bu devlet kimseye nasip olmaz. Onun nuru, mesela büyük okyanus gibi cihanı kaplamıştır da bu denizde hiçbir hareket meydana gelmemiştir, sanki donmuş gibi durmaktadır. Ona yönelen ve samimiyetle inanan yahut onun yöneldiği talibin -yönelme sırasında- sanki kalbinden bir pencere açılır ve bu yoldan, yöneliş ve samimiyeti nispetinde nasip alır ve doyar. İnkâr ettiği için değil de onu tanımadığı, bilmediği için (doğrudan) Allah’ın zikri ile meşgul olan ve gönlünü Allah’a yönelten kimse de – tıpkı o kutba yönelenler gibi- ondan istifade ederler; ancak birinci durumdaki istifade daha ziyadedir. “Kutbu inkar eden yahut ondan rahatsız olan kimselere gelince, Allah’ı zikir ile meşgul olsalar bile gerçek rüşd ve hidayetten mahrum olurlar. Onu inkâr ve rahatsız etmek kişinin feyz yolunu tıkar, kutub onu faydalandırmamayı, ona zarar vermeyi istemese bile o gerçek hidayetten uzak kalır. Onda bulunan, ancak rüşt ve hidayetin görünüşüdür (suretidir). Manadan uzak, içi boş suretin faydası da azdır. O kutbu seven ve ona içten inanan kimseler, ona gönülleriyle yönelmeseler, Allah’ı zikir ile meşgul olmasalar dahi, yalnızca sevgileri sebebi ile rüşt ve hidayetin nuru onlara ulaşır.(İmam Rabbânî, el-Mektûbât, Arapça nüsha, tarih ve yer yok, c. I, s. 254, 260. mektubun son bölümü.)

    Demek ki, Kutb’ul-irşad denen şahsı inkâr eden, Allah’ın zikri ile meşgul olsa dahi gerçek rüşt ve hidayetten mahrum kalırken, onu seven ve ona içten inanan, Allah’ın zikri ile meşgul olmasa bile rüşt ve hidayetin nuruna kavuşuyor. Bunlar, açıkça Allah’a iftiradır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimi kimdir? Onlar Rablerinin huzuruna çıkarılacaklar ve hallerine tanık olanlar şöyle diyeceklerdir: ‘İşte bunlar, Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir’. Bilin ki Allah’ın laneti o zalimlerin üzerindedir.
    Onlar Allah’ın yoluna engel koyar, geri çevirmeye çalışırlar. Onlar ahireti göz ardı eden kimselerdir.
    Bunlar yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değillerdir. Allah’tan başka dostları da yoktur. Azapları ikiye katlanacaktır. Onlar gerçekleri, ne işitmeye ne de görmeye tahammül edebilirler.
    Onlar değerlerini yitirmiş kimselerdir. Uydurdukları şeyler de kaybolup gidecektir.
    Hiç şüphesiz ahirette en çok kayba uğrayacak olanlar bunlar olacaktır.
    İnanan ve iyi işler yapanlar ve Rablerine içten boyun eğip başka bir arayışa girmeyenler var ya, işte onlar cennetliklerdir; orada temelli kalacaklardır.
    Bu iki kesimin durumu, hem kör hem sağır olan ile görmesi ve işitmesi iyi olan kimsenin durumu gibidir. Bunlar hiç eşit olabilirler mi? Artık bilgilerinizi gözden geçirmeyecek misiniz?”
    (Hûd 11/18–24)

    4- Rical’ul-Gayb
    Bunlar, kimliklerini gizlediğine inanılan ve kutup, gavs, evtâd, revâsî, nukebâ ve nucebâ adı verilen kimselerdir. Bu terimler şu anlamlarda kullanılmıştır:
    5- Kutup
    En büyük velî bilinir. Tarikatçılara göre, erenlerin başı ve Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir. Yani evreni yönetmede yetki sahibidir.

    6- Gavs
    Tarikatçıların darda kalınca sığındıkları ve yardım istedikleri kutuptur. Darda kalan sûfiler, “Yetiş ya Gavs!” diye gavsa sığınırlar. Gavs olarak bilinenler, esmâ ve sıfât-ı ilahî mazharı sayılırlar. Yani Allah’ın isim ve sıfatlarının onların şahsında ortaya çıktığına inanırlar. Abdülkadir Geylânî, “Gavs-ı azam = en büyük gavs” lakabıyla ünlüdür.

    7- Revâsî
    Dağlar, evtâd direkler anlamına gelir. Onlara göre felaket zamanında kullar evtâda, evtâd da revâsîye yönelir. Revâsîyi Kutup idare eder.

    Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” derler. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn (sağdaki imam) kutbun hükümlerine, imam-ı yesâr (soldaki imam) da haki*katine mazhar sayılır. Yani biri kutbun kararlarını, diğeri de gerçek yönünü bilir, derler. Kutup ölünce yerine imam-ı yesâr geçer. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur.

    Bunlardan başka, sayıları sekiz veya kırk olan “nücebâ” ile sayıları on veya üç yüz olan “nukebâ” bulunduğu ve onların insanların iç dünyalarından haberdar olduğu kabul edilir.( Hasan Kamil YILMAZ, Ricalü'l-Gayb - Gayb Erenleri, Altınoluk Mecmuası, Aralık 1995.)

    Bunlar, Kur’ân’ın, küfür ve şirk sayarak yasakladığı şeylerdir. Müslümanlar, namazın her rekâtında “Yalnız sana kul olur ve yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha 1/5) diyerek zihinlerini canlı tutarlar ki, bu hale düşmesinler.

    8- Tarikat Şeyhi
    Tarikatta şeyh her şeydir. O, hem insan-ı kâmildir ve Hakikat-i Muhammediyeyi temsil eder; hem kutup, hem de gavstır. Mürit, Allah ile bitecek işin, ancak şeyhin araya girmesi ile olacağına inanır. Tarikatta mürid, nefsini öldürme adına çok alçaltılır. Derler ki, “Şeyhe karşı mürit, yıkayıcı önündeki ölü gibi olur.” (Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb)
    Allah müşahhas yani elle tutulan ve gözle görülen bir varlık değildir. Tarikata göre onu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas (somut) bir şeye ihtiyaç görülür. Tasavvufta bu obje Allah’ın en mükemmel tecellilerinin mazharı sayılan “insân-ı kâmil” konumundaki şeyhtir. Yani müridin Allah’a gereği gibi kul olması için önce şeyhe kul olması ve kulluk eğitiminden geçmesi istenir. Bunu sağlamak için râbıta gerekli görülmüştür. “....Sâlik önce insan-ı kâmil olan şeyhe, ardından Rasûl’e, onun ardından Allah’a kalbini bağlamalı ve bu suretle huzur-i kalbe erip fena fillâh’a varmalıdır” derler. Çünkü râbıtayı Allah ile murâkâbeye varmak için yaparlar. (Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb)

    Onlara göre; “murâkâbe ve teveccühe devam eden kişiye vezaret, yani bakanlık verilir. Buna sahip olan, mülk ve melekûtta kolayca tasarrufa (hâşâ Allah’ın yetkilerini kullanmaya) başlar; hatırlardan geçen işlere vâkıf olur. Gönülleri hidayet nuruyla aydınlatmak da onun için mümkündür”. (Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb)

    Tarikatçılara göre; “şeyhin bakışı kalp hastalıklarına şifadır. Yüzünü göstermesi, manevi hastalıkları giderir. O, anlatılan olgunlukların sahibi, vaktin imamı, zamanın halifesidir. Kutuplar, bedeller onun makamları sayesinde yetişip yaşarlar. Evtâd, nücebâ, onun kemalât denizinden akıp gelen bir katredir. Onun irşadı güneş misalidir. Kendi istemeden her şeye feyzini yağdırır..”. (Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb)

    Râbıta yapan mürit, şeyhinin dışında her şeyden ilgisini kesmek ve kalbinde yalnız ona yer vermek zorundadır(Sadık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri I, s. 39-40.).
    O, şeyhin suretini alnının ortasında hayal eder, sonra onu kalbinin ortasına indirir, kendini yok, şeyhini var bilir. Biri doğuda, biri batıda da olsa, şeyhin ruhaniyeti onu râbıta ile terbiye eder ve Allah’a ulaştırır. (Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb)

    Tarikatçılara göre hakiki şeyh, müritle Allah arasında vasıtadır. Ondan yüz çevirmek Allah’tan yüz çevirmektir. Mürit inanır ki, şeyhini nerede düşünse, ruhaniyeti orada hazır olur. Yine inanır ki, şeyhin ruhani tasarrufları Allah’ın tasarruflarıdır. (Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb)

    İncelediğimiz tarikatlarda Şeyh, tümüyle Allah’ın yerine konur. Kilisede de papaz öyledir. Bu şirkten Allah’a sığınmak gerekir.

    Bu tarikatlara göre “Mürit şeyhinin kendisine emrettiği şeyi yapmakta acele etmeli, onu derhal yerine getirmelidir. Hiçbir tevil ve tehir yoluna sapmamalıdır. Zira tevil ve tehir yol kesicilerin en büyü*ğüdür.” (Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb)

    “Sâlik, mürşidinin yanında ve uzağında daima onun rızasını elde edeceği yolda yürümeğe bakmalıdır. Mürşidinin nelerden hoşlanacağını anlamak ve ona göre çalışmak zorundadır.” (Sadık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri I, s. 41-42.)

    İslamla uzaktan yakından alakası olmayan iddialarını şöyle sürdürürler: “Mürşidler Allah Teâlâ’nın bulunduğu oturumda bulunurlar, dolayısıyla Allah Teâlâ’yı zikirle elde edilecek fayda, bu zatları görmekle aynen elde edilir. Allah’ın Elçisine tam uymayı, bu kâmil şeyhin sevgisi ile bir tutmak gerekir.” (Muhammed b. Abdullah Hani, Adâb)

    Bunlar hiçbir delile dayanmadan bazı kimselere kul olmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Allah ile kendi aralarına koydukları öyle şeylere kul olurlar ki, Allah onun hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onunla ilgili kendilerinin de bir bilgisi yoktur. O zalimlerin yardımcısı olmaz.” (Hacc 22/71)

    Sonuç olarak Kur’ân’da “من دون الله = Allah’ın dûnundan” ifadesinin geçtiği yerlerin büyük bir bölümü, aracı sayılan tanrılara yakıştırılan yer anlaşılır. Yukarıdaki iddialar, o aracıların ne gibi hayali yetkilerle donatıldığını göstermektedir.

  2. #2
    HAMZA... adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-02-2007
    Mesajlar
    5,134
    Karizma Gücü
    7
    Bu gün Müslümanların en önemli sorunu budur. Ehl-i Kitap ile yapılan Müteffikliklerdir. Sonunda onlar gibi olduk. Onların Kutsal Pazarları bizim içinde tatil. Cuma günü Müslümanların bayramıdır oysa ama biz entegrasyon için bunu şart koştuk kendimize. Peygamberimiz'in sünnetini uygularken gerici oluruz Ehl-i Kitap bizim aramızda hakkını savununca İnsancıl olalım deriz. Evet size katılıyorum yazdıklarınız ciddi önemli herkes okumalı bunu. Teşekkürler elinize sağlık
    HAMZA...


    Son Ağaç yıkıldığında, Son Nehir kuruduğunda, Son Balık öldüğünde,son Çiçek solduğunda paranın yenmeyeceğini öğreneceksiniz (Kızılderili Atasözü)



    TÜRKYAŞAM
    FENERBAHÇELİLE

    Hep DESTEK
    Tam DESTEK!!




    NE KADAR BİLİRSEN BİL, SÖYLEDİKLERİN KARŞINDAKİ KİŞİNİN ANLADIĞI KADARDIR. (HZ. MEVLANA)

  3. #3
    İmhotep adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    23-11-2007
    Mesajlar
    1,425
    Karizma Gücü
    5
    müslümanlar, yahudi ve hıristiyanları takip etselerdi onlar gibi ileride olurlardı
    (Tanrı öldü.)
    Religulous _ 1. ve 2. bölümler kendi uploadım.
    http://www.vimeo.com/11457696
    Cosmos serisinin 1.2.3. filmleri toplam 10 part kendi uploadım
    http://www.dailymotion.com/relevance/search/cosmos
    BBC Walking With Cavemen CD1- 1. bölüm ve devamı 2. bölüm ekran üzerine gelecek bittiğinde (Türkçe altyazı)
    http://www.dailymotion.com/video/xb3...cd1-bolum_tech
    BBC Walking With Cavemen CD2 bölüm 1/3 (Türkçe altyazı) kendi uploadım.
    http://www.youtube.com/watch?v=XpXn0hxuyPw 3. 4. seriler youtube da mevcut.

  4. #4
    recognizer adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-04-2007
    Mesajlar
    509
    Karizma Gücü
    6
    Alıntı İmhotep tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    müslümanlar, yahudi ve hıristiyanları takip etselerdi onlar gibi ileride olurlardı

    Yahudi ve hristiyanların bizden öğrendikleriyle kalkınmaya başlamasını 17.YY. kabul edersek;
    Bu durumda eğer biz de onlar gibi yapacaksak yaklaşık 1000 sene sonra ilerlemeye başlayacağız demektir.
    Ibn Abbas (r.a)’tan, Peygamber (s.a.v):"Sen Allah’ı bollukta bil, Allah da seni şiddet anında bilsin, istediğin zaman Allah’tan iste, yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile. Olacak şeyler hakkında kalem kurudu. Eğer yaratıkların tümü Allah’ın hükmetmediği birşeyle sana fayda vermek isteseler, buna güç yetiremezler. Şayet Allah’ın senin aleyhine yazmadığı birşeyle sana zarar vermek isteseler, buna da güç yetiremezler. Bil ki hoşlanmadığın şeye sabırda çok hayır vardır, zafer sabırladır, çıkış kapısı sıkıntıyladır ve zorlukla beraber kolaylık vardır."
    [Hadis Hasen-Sahihtir. Tirmizi, Sünen - Ahmed b. Hanbel, Müsned - Abd b. Humeyd, Müsned - İbn Receb, Câmiu'l-Ulûm, vd.]

  5. #5
    Kenan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    18-11-2006
    Mesajlar
    5,086
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7
    Demekki bir yerde hata yapmışız ve onlardan geri kalmışız. Halbuki onlar medeniyetide, ilmide bizden öğrenmemişlermiydi?

    Bari bu hatamızı anlasakta artık bu hataya bir dur desek.
    Ama malesef anlamaya çalışmadıkları gibi, anlatana da engel olmaya çalışıyorlar.
    “Nefsinin aczini bilen insan, varlığın ALLAH’a mahsus olduğunu bilen insan, ilim sahibi demektir.
    Çünkü ilim ALLAH’ı bilmektir”

  6. #6
    M.571 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-08-2007
    Mesajlar
    1,676
    Karizma Gücü
    0
    Konu için teşekkürler.

    Özellikle bazı tarikatlardaki "rabıta" adlı dini ibadetin %99 "yoga" olduğunu düşünüyorum. "rabıta" ibadetini bilenlerin, olaya -tarafsız- yaklaştıklarında, bu söylediğime hak vereceklerine eminim.

    İyi forumlar.

  7. #7
    mehmetcik1979 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-04-2007
    Mesajlar
    3,257
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    6
    Rabıtanın ne olduğu nasıl yapıldığı,gayesinin ne olduğunu bilmeden rabıta konusunda yapılan yorumlar gerçeği bilmeden ne derece yerindedir!......

    Rabıta=Allaha rabt olma.

    YOGA

    İnsanlık evriminde, dünyadaki tüm insanların artık hayata dair yapılan dünyevi araştırmaların ötesinde başka birşeyleri aramaya başladığı, yepyeni bir çağ açılmıştır. Her toplumda, mutlak tatminkarlığın artık sadece mesleki başarı, ilişkiler ve maddi bolluk ile elde edilemeyeceği düşüncesi yaygınlaşmaya başlamıştır. Bütün bu ahlaki, ekonomik ve ruhsal kargaşanın ötesine, içimizde bir şekilde mutlaka varolan ve neşe ile desteklenen bir huzur konumuna geçmek, artık zorunlu hale gelmiştir. Gerçek yoga deneyimi de işte budur.

    GERÇEK MEDİTASYON
    Meditasyon, genelde sessizce oturmak veya düşünceye dalmak anı olarak tanımlanmaktadır. Gerçek meditasyon ise bundan çok daha öte birşeydir. Bu, aklın sakinleştiği ve sessizleştiği ama buna karşın tamamen uyanık olduğu, "düşüncesiz farkındalık" diye bilinenderin huzur halidir. Bu, bizi farkındalığın daha yüksek boyutlarına götüren ve kendi gerçek insani değerlerimizi ortaya çıkaran bir değişimin sadece başlangıcıdır. Sorun, elbette ki, bu konuma nasıl geleceğimizdir.



    TASAVVUFİ MÜRACAAT (RABITA)


    Bu dünyada a’ma, ahirette a’ma ayetini idrak etmiş bahtiyarlar... Onlar şeytandan tahrik geldiği zaman kendi iradeleri ile izale edemezlerse ALLAH’ı zikrederek, aczini itiraf ederek ( rabıta ) yaparlar. ALLAH’a iltica ederler. Zati sıfatı olan “muhalefetün li’l-havadis” ( yarattığı hiç bir şeye benzemeyen ) Rabbını bir şekilde tahayyül etmeden rabıta edemeyeceğinden rahmet-i ilahi olarak kuluna ferahlık ihsan etmiş. Şeriatıyla yükümlü olduğu ALLAH’ın elçisi Peygamber Efendimiz ahirete yürümüşse hayatta olan varisini ALLAH’a müracaat etmesi için Resul-i Ekrem ve Nebiyy-i muhterem ( s.a.v. ) Efendimizin talimi üzere rabıta yapar.

    ALLAH’a müracaat kastı ile şeriatına tabi olduğu Peygamber Efendisinin suretini tahayyül ederek o sureti tahayyül edemiyorsa, veraset taşıyan mürşidini bir an müracaat kasti ile düşünmesi. Ne için rabıta etti ise rahmet-i ilahinin bu yönde hemen zuhurunu zevkle görecek. Ve mutmain olmaması ehl-i aşk için düşünülemez.

    Samimiyetle yapılan rabıta ret olunmaz. Yeter ki mürşidi sahte olmasın,. Dünyasını değiştiren mürşitlere de rabıta edilmez. Mürşidin bir ölçüsü de rabıtadır. Misal olarak arz edeyim : İbadet ve taat anında şeytan engellemek ister. İşte o an kasdin ALLAH'a iltica olarak rabıta yaptığın an bir anda o engelin imha olduğunu göreceksin.

    Nefsin ve nahoş hadiselerin zuhurunda da manen müdahale istiyorsan hemen Rabbımın lutf-i ihsanı olarak rabıtayı unutma. Bize üstatlarımızın tavsiyeleri bu veçhile olup, bizde devamlı rabıta tavsiye edilmemiştir. Na-ehil rabıtayı bilmediği için küfür zanneder. Kesinlikle bilelim ki, imandır. Amentü’ye kül olarak iman edenlerin, kitab-ı ilahiyi, Peygamber Efendimizin tebliğ ettiği şeriatı kabul edenlerin, ALLAH’ın lutfu olan tertibi, tanzim-i ilahiyi kabul etmesi ile yaşayabilen sadıkların ,bahtiyarların yolu. Tasavvuftur, tarikattır. İhlas, takva, vera bu yolda yaşanır.İtminanı kalb tecelli eder mananın zevki kalıcı olur. İmanının verdiği gerçeklerin güzelliğini nefsin yasak zevkine dönüştürmediği müddetce müttaki ve mümindir !..

    Rahmeti ilahiyenin kalıcı ve devamlı olmasına en büyük vesile kalbinde kal-ası kurulmuş , üzerinde titizlikle durulan ehl-i tasavvufun yegane ümidi ve silahıdır. “La ilahe illallah”ın manasını yaşayıp ehl-i tevhidin, ehl-i aşkın yegane ümidi, dayanağı Hazret-i ALLAH’ın rızasını kazanmaktır şunu hatırdan çıkarmayalım . Bu rahmet-i ilahi akılcı dincilerin ölçülerine göre değildir..

    Onlar ibadet ve taat yönündeki emr-i ilahileri, zikir meclisinde olanların cümlesi kemalatlı kullarımdır hitab-ı ilahiyi yeteri kadar kabul edemezler. Haşa, bu halleri imansızlık değil. Fakat taklitten öte gitmez. Gitmiş gibi görülse de kalıcı değildir. O kemalatlı kullarına benzemez. Sahih-i Buhari’nin ( Tecrid-i Sarih Tercümesi ) onikinci cildinde Ebu Hureyre ( r.a. )’dan rivayet edilen hadis-i şerifte :
    Zikir meclislerini arayan melaikeler vardır. Zira melaikelerin gıdası zikrullahdır. Devam eder... Hadis-i Şerif’in nihayetinde melaikelerinin sualine cevaben “Ey melaikelerim, sizleri şahit kılarım ki, o mecliste bulunanları korktuklarından emin, umduklarına nail eyledim. Onlar öyle kemalatlı kullarımdır ki, onların yanına şaki gelmez. Onu da affettim diye buyurdu, Hazret-i ALLAH ( c.c.) .

    İmanları akıl ölçüsünden öte nasip almak istemeyenler için rahmet-i ilahiler, manevi tedrisat görmediklerinden onlar için elbette gariptir. Hüküm ALLAH’ındır. Gerçek ilim ALLAH’ın yed-i kudretindedir. Hikmet, buyurmuştur, Hikmet, mü’minin kayıp malıdır, nerede bulursa alsın hitab-ı ilahisi umuma şamil olup biz Yusuf’a rüyanın tabirini öğrettik, ona hikmet verdik buyurduğu gibi istisnai ilimlerin istisnai vazifelilerde zuhuru görülür.

    PİR H.GALİP HASAN KUŞÇUOĞLU
    "LA İLAHE İLLALLAH"

    ALLAH BU SIRRIN ANLAMINI YAŞAMAYI CÜMLEMİZE NASİB ETSİN

  8. #8
    mehmetcik1979 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-04-2007
    Mesajlar
    3,257
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    6
    TASAVVUFU BUGÜNE GÖRE NASIL YAŞAYACAĞIZ? ŞERİAT-I MUHAMMEDİYYEYİ BUGÜNE GÖRE YAŞAMAK MÜMKÜN MÜ ?


    Mana değişmeden, asra ve zamana göre içtihatla yaşamak elbette mümkün!. Çünkü asra göre tertib ve tanzim-i ilâhi kullarını tarih boyu rahmetini cümle kullarına bu minval üzere ihsan ve ihya eylemiştir. Gafil olma!..

    Evet bugün de, yarın da verilen ömür müddetince insan olmaya namzet beni Adem’in kıyâmete kadar yaşaması elbette mümkün kılınmıştır, amma tertib, tanzim ve kasd-i ilâhi ne yönlü ise yüzde yüz olmassa da adem iken insan olmaya yönelik yaşantısında kul HZ. ALLAH’ın varlığına ve emrine samimi olduğu nisbette, -samimiyetini ölçme terazisi cüz’i de olsa ademe de bahşedilmiş- ayarını sen de beğendinse şüphe etmeyesin, insan olmaya namzetsin!.

    Şüphe etme. İzlediğin yolunun ismi sırat-ı müstakimdir!. Din ismi ise ind-i ilâhide tek olup HZ. ALLAH’a inanan, dünyada yaşayan tüm insanlara ihsan edilmiş manası ile anlamı ile tek din ismi İslâmiyettir!..

    Fakat “Biz arza nice nice âyetler indirdik” hitâbını bilenlerle istişare etmeden hüküm verir isen içinden çıkamazsın. İcraatın hayır iken şerre dönüştürürsün. Medeniyete, teknolojiye, cumhûriyete, demokrasiye, insan haklarına, laikliğe, tasavvufa, aklın ötesinde metafiziğe dahi karşı çıkarsın! Bu hâlini de “Şerîat-i Muhammediyye’dir” diye pazara dökersin. Elbette alıcı bulamazsın. Buldun mu?

    İslâm’ı yaşamak isteyen kültürlü insanları da Şerîat-i Muhammedî’den öyle kaçırdın ki, kelime olarak dahi duymak istemezsin “Onlar îmansız kâfirler” diye laf ebeliği yapma. Peygamber efendilerimiz ALLÂH’ın rahmetinin sonsuzluğundan bahsettiler. Müstesna yaratıldıkları halde “BİZLER DE HZ. ALLAH’IN RAHMETİNE MUHTACIZ” dediler. Bu türlü îman ve tutumları ile emr-i ilâhîleri tebliğ ettiler. Uzun lafın kısası hep rahmet-i ilâhiyeden, aşk-ı ilâhîden bahsettiler, kulluğun zevkini anlattılar, verdiler. Rabbim cümlesinden râzı olsun, şefaatlerine nâil kılsın. Âmîn!.

    ALLÂHU TEÂLÂ Hazretleri’nin Kur’ân’ın çok yerinde bahsettiği evliyâ’ya anlamı manası uymayan dost diye çarpıttığın gerçekler sana neye malolacak ALLAH bilir?. Ehl-i aşka neye maloldu, ölçe biliyor musun?.

    Evliyayı teleffuz etmediğin gibi manadan dışladığın müddetçe çarpık yolunda dahi yaya kalırsın. Bu abd-i âcize itimad et.!.

    ALLÂH’ın kânunlarını hiç bir beşerî kânun iptal edemez. Ediyormuş gibi görünse de netîce hüsrandır!.

    Elbette, bahşedilen cüz’î irâdeni kullanacaksın. Küllî irâdeyi dışlamadan, harama helal, helale de haram demeden, hasbe’l-beşer, gerek bilerek, gerekse bilmeyerek, hatâya düştüğünde sonsuz rahmet-i ilâhi tövbe istiğfar kapısını kıyâmete kadar açık tutuyor. Bizim aczimizi bizden iyi biliyor. Hazret-i ALLÂH’ın afvu mağfiretinin sonu yoktur. Yeise kapılma, samîmi ol ; samîmiyet: îmanın dışa yansıdığı zaman zuhur eden meyvesi ruha ve cesedede sürur verir o sürur ebedidir geri alınmaz!..

    HZ. ALLAH’a şirk koşma. Cüz’î irâdeni kullanman her şeyin güzelini, iyisini, zamâna göre uygun olanını alman tertîb-i tanzîm-i ilâhîyedir.!

    Bu güzelliği bulman için seni salâhiyetli ve vazifeli kilmış HZ. ALLAH ve kuluna hitaben: “Bu âlemi ben yarattım. Ey insan, sen tanzim edeceksin” “Yeryüzünde halîfemi yaratacağım” hitâbı, “Yaratılışın sırrı Hazret-i insana secde edin” buyruğunun anlamı İblis ve o türlü yaratıkların idrâkinin dışında oldu nedense. ALLAH u alem Yeteri kadar kendini bilmeden ALLÂH’ı ve “men araf” sırrının nedenini bildiklerini zannedenlerin varlık iddiaları!.. “MEN AREFE NEFSEHU FEKAD AREFE RABBEHU” (nefsini bilen ALLÂH’ı bilir) buyuruldu. Yaratanını bilmek yaratılanı bilmekle ve nefsini bilmekle başlar öğrenim yeri dün dünya idi bugün de dünyadır!. Yarın başka beklemeyesin..

    PİR H.GALİP HASAN KUŞÇUOĞLU.
    Bu mesaj en son " 08.03.08 " tarihinde saat 14:37 itibariyle mehmetcik1979 tarafından düzenlenmiştir...
    "LA İLAHE İLLALLAH"

    ALLAH BU SIRRIN ANLAMINI YAŞAMAYI CÜMLEMİZE NASİB ETSİN

  9. #9
    student adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    19-09-2005
    Mesajlar
    5,219
    Karizma Gücü
    8
    Bakara Suresi

    186.186. Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.



    selam ve dua ile,
    En-am Suresi 68.Ayet;

    Ayetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma.

  10. #10
    mehmetcik1979 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-04-2007
    Mesajlar
    3,257
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    6
    Bakara Suresi

    186.186. Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.
    Student kardeş.

    Allah'ın Kuran'ı Kerimde bildirdiği bütün Ayeti kerimelere şeksiz ve şüphesiz(acabasız) iman etmek için,bütün çabamızla yaşadığımız kadarıyla iman etmekteyiz..Bu ayeti kerimeyi buraya alıntılamakla herşeyin bittiğini sananlar.Kuranda ki bütün Ayeti kerimelere olduğu gibi, Bu ayeti kerimedekilere de iman ettin mi diye sormıyacaklar mı?...
    Nelere....
    Allah'ın kuluna çok yakın olduğuna,nasıl?
    Allah'a dua edildiğinde icabet ettiğine,nasıl?
    Allah'ın Tertibine,nasıl?
    Allah'ın varlığına,birliğine,şeriki naziri olmadığına,acabasız,nasıl?
    Birde bunlara cevap yazarmısın? Student.....
    Sevgi ve saygılarımla.
    "LA İLAHE İLLALLAH"

    ALLAH BU SIRRIN ANLAMINI YAŞAMAYI CÜMLEMİZE NASİB ETSİN

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Sözde Müslümanlar
    2005 Konuları bölümünde turuffy tarafından açılmış
    Yanıt: 7
    Son Mesaj: 31.10.05, 21:33
  2. Fotokopi kitaba korsan muamelesi
    2005 Konuları bölümünde dundik tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 31.10.05, 12:01

Bu konuyla ilgili etiketler

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •