Ermeni Meselesi
Dr. Sedat Laçiner
Ermeniler 1915 ve sonrasında Osmanlı Devleti’nin bilinçli ve sistematik olarak Ermeni vatandaşlarını katlettiklerini iddia ederler. Bu iddia 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar ‘toplu kıyım’, ‘katliam’ gibi kelimler ile adlandırılırken, sonrasında ‘soykırım’ (genocide) olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Bunda, Yahudi örneğinin ‘soykırım kurbanı’ olmayı siyasi ve maddi kazanca ustalıkla dönüştürmesinin rolü büyüktür. Bilindiği üzere ve Yahudilerin de kabul ettiği üzere 2. Dünya Savaşı dönemince ölen Yahudiler oğullarına ve torunların bir devlet ve yüklü bir tazminat bırakmışlardır. Daha da önemlisi mağduriyet dünyada önemli bir saygınlığa da zemin hazırlamıştır. İşte Ermenileri cezbeden en önemli faydaları budur.
Ermeni tarafı 1915 ve sonrasında Osmanlı topraklarında ortalama 1.5 milyon Ermeninin yok olduğunu iddia eder. Rakam tartışmalı ve ‘uçuk’ olmakla birlikte, Türk tarafının kabul ettiği rakamlar da birkaç yüz bine kadar çıkabilmektedir. Bir farkla, Ermeni tarafı ölenlerin bilinçli ve devlet eliyle öldürüldüğünü iddia ederken, Türk tarafı ölümler büyük bir kısmının açlık, kıtlık, salgın hastalıklar, olumsuz savaş koşulları, kötü hava ve yerel-etnik çatışmalardan kaynaklandığını iddia etmektedir. Ermeni tarihçiler ve onlara katılan Batılı ve hatta bazı Türkler ise yüzbinlerce insanın salgın hastalıktan veya kıtlıktan, böylesine kısa bir sürede ölemeyeceğini iddia etmektedirler. Onlara göre savaşın olumsuz etkileri mutlaka bir takım Ermenilerin ölümüne yol açmıştır, fakat bu rakam oldukça sınırlı olabilir.
Bunu savunan kişiler ne yazık ki dönemin koşullarından bi-haberdirler. Bu dönemde salgın hastalıkların ve açlığın hala şehir ve mahalleri yok edebildiğini bilmemektedirler. Askerlerin dahi, tek bir kurşun atamadan onbinler halinde donarak öldüğünü hatırlamamaktadırlar. En önemlisi yüzbinlerce Ermeninin, 1915’den daha sonraki yıllarda, üstelik Ermenistan’da kıtlık ve salgın hastalıklardan nasıl öldüğünü de bilmemektedirler:
Moskova’daki devrimin ardından Gürcistan ve Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmiştir. Bunun üzerine kısa bir süre sonra Ermeniler de kendi devletlerini kurarlar. Artık Taşnakları’ın da (silahlı Ermeni milliyetçi militan grup) bir devletleri vardır. Fakat Taşnaklar bu devleti kurarken oldukça isteksizdirler. Çünkü onlar Akdeniz’den Karadeniz’e, buradan da Hazar’a uzanacak ‘üç deniz kıyısında’ bir devlet (eğer imparatorluk değilse) istemektedirler. Nitekim bu arzuları Sevr’e de kısmen yansımıştır. Bir Fransız gazetesi bu istekleri ‘Ermeni İmparatorluğu’ sözleriyle tanımlamıştır. (Sunny, s. 129). Taşnaklar ve diğer Ermeni gruplar kurulan devleti küçük bulmakta, bu aşamada mikro bir devlet kurmaktansa mücadeleye devam edip, daha büyüğünü elde etmeyi amaçlamaktadırlar. Genç nesil Türklere karşı nefretle doldurulmakta, liderler başta Avrupa ve ABD olmak üzere bölge dışı güçleri kendi çıkarları için Kafkasya’ya çekmeye çalışmaktadırlar.
Oysa ki gerçekler çok acıdır ve ‘Büyük Ermenistan’ fantezileri ile ilgisi yoktur. Taşnakların kurduğu devlette kıtlık ve salgın hastalıklar kol gezmektedir. Kıtlık öylesine vahim bir safhadadır ki, bir gazete vahim tabloyu şöyle çizmektedir:
“İnsanlar ölü kedi ve köpekleri yiyerek besleniyordu. Hatta aç kalmış bir annenin, ölmüş çocuğunun böbrek veya ciğerini yediği vakalar dahi vardı…” (Sunny, ss. 127-128)
Ermeni tarihçi Richard Hovannissian’a göre Ermenistan bu dönemde nüfusunun beşte birini kaybetmiştir. Kıtlık ve salgın hastalıklar 200.000’den fazla Ermeninin hayatına mal olmuştur.
Tablo gerçekten çok acıdır. Fakat sormak gerekir, sorumlu kimdir?. Acaba Ermenistan’da da mı Türkler gelip soykırım yapmışlardır? Yoksa soykırım gibi katliamlara yol açan sorumluları Ermenilerin kendi içlerinde mi aramak gerekir? Taşnakların hiç mi suçu yoktur? Bir de sormak gerekir, Anadolu’da yüzbinlerce Ermeninin açlık, kıtlık ve diğer doğal nedenlerden, savaş koşullarından ölebileceğini kabul etmeyenler, yüzbinlerce Ermeninin Erivan’da ölmesini nasıl açıklayabilmektedirler…
Ermeniler bir trajedi yaşamışlardır… Tıpkı Türkler gibi… Fakat bu trajedinin sorumluluğunu kendi üzerlerine almak istememektedirler. İşte bu nedenle tarihten ders de alamamaktadırlar. Bundan dolayıdır ki 1991’de ikinci kez kendi devletlerini kurduklarında da aynı tablo ortaya çıkmıştır. İnsanları deprem, soğuk ve kıtlıkla boğuşan genç Ermenistan’ın liderleri onlara yine ‘genişletilmiş bir Ermenistan’ haritası göstermişlerdir. Bu kez hedefte Karabağ ve çevresi, Nahçıvan ve Gürcistan vardır. Dahası Türkiye ile ilgili iddialar da ısıtılıp tekrar servis yapılmaktadır. Evlerinde donma tehlikesi geçiren, Türkiye üzerinden gelecek buğdaya dahi muhtaç olan Ermeni halkı kin ve nefret ile doldurulmaktadır. Ermenistan yine dış yardıma muhtaçtır ve yine bir çok Ermeni savaş ve olumsuz şartlar altında hayatını kaybetmiştir. Bu kez ölü sayısı 1919 kadar değildir. Fakat evlerini, yurtlarını terk edenlerin, Rusya’ya, Fransa’ya ve hatta Türkiye’ye çalışmak için gidenlerin sayısı 1 milyondan fazladır. Ve gidenler geri gelmemektedir. Diasporanın nüfusu anavatanın nüfusunu geçeli çok zaman olmuştur. Taşnak yönetimindeki Ermenistan’ın en büyük problemi de siyasi ve ekonomik izolasyon olmuştur, günümüzdeki Ermenistan’ın da. Komşuları yerine Rusya’ya ve Batılı ülkelere güvenen Ermenistan da bu güçlerce yüz üstü bırakılmıştır, şimdiki Ermenistan da yüz üstü bırakılmaktadır.
Oysa Ermeniler Türkler dost olmasalar bile, en azından onları örnek alabilselerdi sorunlarının önemli bir kısmı çözülürdü:
Mustafa Kemal ve arkadaşları Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken sadece silah gücüne dayanmamışlardır. Daha savaş sürerken dahi barış döneminin hazırlıklarını yapmışlardır. Katı ideolojiler yerine realist ve pragmatik bir duruşu tercih etmişlerdir. İçeride ve dışarıda politikalarını nefret veya öç alma üzerine kurmamışlardır. Anadolu’yu bir dönem işgal eden Yunanlılara dahi ‘zeytin dalı’ uzatılmış, Venizolos-Atatürk dostluğu ilişkilerde altın bir dönemi açmıştır. Aynı şekilde yeni Türkiye komşularının hepsi ile iyi ilişkiler kurmayı temel hedef olarak belirlemiştir. Ermenilere, Bulgarlara, Rumlara, Ruslara ve Araplara karşı halkta büyük bir tepki olmasına karşın, tüm bu duygular dizginlenmiş ve yatıştırılmaya çalışılmıştır. Çünkü Türkiye bu komşular ile yaşamak zorunda olduğunun bilincindedir. Üstelik büyük bir imparatorluktan geliyor olmasına karşın genişletilmiş bir Türkiye, büyük bir Türk dünyası, Osmanlı’nın canlandırılması ya da büyük bir İslam imparatorluğu hayali kurulmamıştır. Daraltılmış ama homojen, savunulabilir bir toprak politikası izlenmiştir. Çok daha önemlisi komşulardan intikam almak yerine sosyal ve ekonomik sorunlara daha çok önem verilmiştir. Ülkede büyük bir kalkınma kampanyası başlatılmıştır ve hatta bu kampanya günümüze dek uzanmıştır.
Türk ve Ermeni tecrübesi karşılaştırıldığında çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki Ermeni halkının bir Atatürk’ü (ya da AtaErmeni’si) yoktur. Onlar hayalci, ayakları yere basmayan liderlerin peşinden gitmektedirler. Fakat her seferinde gidilen yer bir uçurum olmaktadır. En acısı ise yaşadıkları dramlardan dolayı hep başkalarını suçlamaktadırlar. Dün Türkler, İranlılar, Ruslar ve Batı Avrupalılar’dı sorumlular. Şimdi ise Türkler ve kendileriyle yeterince ilgilenmeyen Batı dünyası.
Artık Ermeniler için de aynaya bakma zamanı geldi… Doğrudur, gerçekler can acıtır ve bizler Türk milleti olarak bu sıkıntıları yaşadık, ağır bedeller ödedik… Fakat hayal dünyasında yaşamaktansa, gerçeklerin acı dünyasında yaşamak çok daha iyidir.
Son söz olarak denebilir ki Ermeni milliyetçiliği ağır hastadır ve varlığını en çok birlikte yaşadığı ulusa duyduğu nefrete dayandırmaktadır. Eli kanlı katiller ve teröristleri kahraman olarak gördükleri müddetçe de bu hastalık en büyük zararı Ermenilere verecektir.
Bu yazı ilk olarak www.**********.com sitesinde 14 Mart 2005 tarihinde yayınlanmıştır. yazarın konu ile ilgili diğer görüşleri için ayrıca bkz.: "Türkler ve Ermeniler", (İstanbul: Kaknüs Yayınları, 2004).
E-mail: slaciner@usak.org.uk