Fetretdenilince hepimizin aklına, Hz. İsanın getirdiği dinin bozulması ileResulûllah Efendimize vahyin tebliğ edilmesi arasında geçen dönemgelir. Ancak, bu tabir bir peygamberin getirdiği dinin nurundanhaberdar olmayan her fert ve her dönem için kullanılabilir. Bu dönemdeyaşayan insanların sorumluluk sınırları hakkında itikat mezhepleriarasında az da olsa farklılık görülüyor. Maturudî ve Eşarî imamları, “Ve biz resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.” meâlindeki âyet-i kerimede geçen “resul” ifadesine farklı izahlar getirmişler.

Maturudîmezhebine göre, akıl da bir elçidir. Akıl doğru ile yanlışı ayıracakbir kabiliyettedir. Onun için aklı olan her insan, yaratıldığını bilirve kendisini bir yaratanın olması gerektiğini bilmekten sorumludur. Amaibadete ait hükümler akıl ile bilinemeyeceğinden bu konuda fetretehline bir sorumluluk terettüp etmez. Yani fetret, iman için değil ameliçin geçerlidir. Eş’ariler ise, “resul”ü doğrudan doğruya “peygamber”olarak anlamışlar ve peygamber gelmeyen bir kavim için sorumluluk daolamayacağını savunmuşlardır.

Âyetin tamamının meali şöyle:

“Kimdoğru giderse sırf kendi lehine gider, kim de sapıklık ederse ancakaleyhine eder. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. Vebiz resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.” (İsra Sûresi, 15)


Bazıâlimlerimiz âyet-i kerimede geçen azabın dünyevî azap ve felâketlerolduğunu ifade etmişlerse de büyük çoğunluk, “dünyanın âhiret tarlasıolduğu” hadisinden hareketle, bu azabın cehennem azabını ihtarettiğini, âyetin hem dünya, hem de âhiret azabını kapsadığını beyanetmişlerdir.

Şu âyet-i kerime bize bu hususta ışık tutar:

“Okâfirler bölükler hâlinde cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman(cehennemin) kapıları açılır. (Cehennem) bekçileri onlara derler: Sizeiçinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bu güne kavuşacağınızı ihtareden peygamberler gelmedi mi? Evet geldi, derler. Ama azap sözükafirler üzerine hak olmuştur.” (Zümer Sûresi , 71) .

“İtikatimamları, fetret dönemiyle niçin bu kadar ilgilenmişler?” diye bir soruhatıra gelebilir. Benzer sebepler benzer sonuçları doğurur. Fetret birsemboldür. Her ne kadar belli bir dönem için kullanılmışsa da benzerdurumların vuku bulması hâlinde yine fetret hükümlerinin geçerliolacağında şüphe yoktur. Kâfirun suresinde “Sizin dininiz size, bizimdinimiz bize” buyrulur.

Bazı zatlar, cihat âyetiyle bu hükmünnesih edildiğini söylemişlerse de, nice alimler diğer bazı âyet-ikerimeler gibi, bu âyetin de belli şartların tahakkuk etmesi hâlindeyine geçerli olacağı görüşünde birleşmişlerdir. Şimdi şöyle düşünemezmiyiz? Bugün Amerikada yahut Avrupada yaşayan Müslümanlar, cihatâyetiyle amel etseler, bir anda yeryüzünden silinmezler mi? Hâlbukimaksat onların ortadan kalkmaları değil çoğalmaları değil mi? O hâldene yapacaklar? Kâfirun suresiyle amel edip, başkalarının dinlerinekarışmadan kendi dinlerini yaşamaya, yaşatmaya ve imkânları ölçüsündeyaymaya çalışacaklar. Demek ki, Kâfirun Sûresindeki hüküm, hâlen niceülke için geçerli, yani nesih olmuş değil.

Bumisâlimizde olduğu gibi, günümüzde hâlen fetret karanlıklarında yaşayaninsanlar varsa, onlara uygulanacak hüküm de fetret hükmü olacaktır. Bugerçeği görmezlikten gelen bir takım kimselerin Bediüzzamanhazretlerinin fetretle ilgili bazı ifadelerine karşı çıktıklarını vebunu nezaket sınırlarını aşarak yaptıklarını görüyoruz.

Bedizüzzaman,o günün bütün İslâm âlimlerince takdirle karşılanan fakat günümüzdebazı çevrelerin itiRazına maruz kalan 2. Dünya savaşıyla ilgili sizinde aktardığınız mektubunda şöyle der:


“Âhirzamandamadem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm.) bir lakaytlıkperdesi gelmiş ve madem âhirzamanda hazret-i İsanın din-i hakikîsihükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan vehazret-i İsaya mensup Hıristiyanların mazlumlarının çektiklerifelâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.” (KastamonuLâhikası)

İtirazamaruz kalan son cümlenin, peşin hükümden uzak kalarak, iyice birtahlili yapılırsa hiç de tenkit edilecek bir yanı olmadığı açıkçagörülür. Cümle, fetret gibi karanlıkta kalan, dolayısıyla İslâm’danhaberdar olma hususunda bir nevi fetret devri yaşayan Hıristiyanlarhakkındadır. Bu Hıristiyanların mazlumları ayrıca tahsis edilmiş. Butahsis, “bir nevi şehadet” hükmü içindir. Buna göre söz konusu cümle şuşekilde anlaşılmalı: “Fetret devrinde, zulme maruz kalan ve şiddetlifelâket çeken insanlar bir nevi şehit hükmündedirler.” O bir sorumünasebetiyle şöyle der:

“Fakat zaman-ı fetrette "ve mâ künnâ muazzibîne hattâ nebase rasulâ" sırrıyla; ehl-i fetret,ehl-i necattırlar. Bilittifak, teferruattaki hatiatlarından muahezeleriyoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eşarîce; küfre de girse, usûl-i imanîdebulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i ilâhî irsal ile olur veirsal dahi, ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-uzaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanınahüccet olamaz. İtaat etse sevap görür, etmezse azap görmez. Çünkü mahfîkaldığı için hüccet olamaz.” Mektûbat

Bilittifak (ittifakla)ifadesi üzerinde durmak gerekir. Her iki mezhebe göre de ehl-i fetretamelî hükümlerden yani emir ve yasaklardan sorumlu değil. Bu husustaittifak var. İman edip etmeme hususunda ise iki mezhep farklılık arzediyor.


İmam-ı GazaliHazretleri'nin aşağıdaki tasnifine göz atalım, Bu tasnifinde İmam-ıGazâlî Hazretleri o zamanda yaşayan Hıristiyanların ve henüz Müslümanolmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle buyurmaktadır:

"İnancımagöre, inşâALLAH ALLAH ü Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hıristiyan veTürklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümulüne alacaktır. Bunlardanmaksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm'ın davetiulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:

a. Hazret-i Muhammed'in (S.A.V.) ismini hiç duymamış olanlar.

b.Hz. Peygamber'in ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu'cizeleri duymuşolanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veyaMüslümanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhidlerdir.


c.Bu iki derece arasında bulunan grupdur. Hz. Peygamber'in isminiduymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusubunlar Hz. Peygamber'i tâ küçüklüklerinden beri "İsmi Muhammed olan-hâşâ!- yalancının biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur" şeklindetanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın Adı el-Mukaffa' olanyalancının biri ALLAH 'ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddiaetmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur sözünüduymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grubda olanlarındurumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber'in ismini, haiz bulunduğuvasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmakiçin insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez."(İmam-ı Gazali,İslâm'da Müsamaha (Tercüme: Süleyman Uludağ), s. 60-61.)

GerekHıristiyan âleminde ve gerekse diğer ülkelerde İmam-ı GazaliHazretleri'nin tasnifindeki üçüncü gruba giren insanlara rastlamakmümkündür. Hıristiyan âleminde ücra bir köşede içtimaî hayattan uzak veDin-i Hakk'ı bulma imkânından mahrum birçok insanlar bulunduğu gibi,demir perde gerisinde esaret kamplarında hür dünyanın varlığından bilehabersiz nice mazlumlar vardır. Bunların içinde bulundukları hayatşartlan ve imkânları ile din-i Hak olan İslâm dinini bulmalarınınzorluğu meydandadır. Hikmeti nihayetsiz ve rahmeti herşeyi ihata edenALLAH ü Azimüşşân'ın bu gibi kimselere muamelesi, elbette içindebulundukları şartlarla mütenasip (orantılı) olacaktır.

Şurasıda herkesin malûmudur ki, bir rejimin perdesi arkasında ulûhiyeti inkârmaksadıyla mutlak inanca, hususan İslâm dinine karşı dessasâne faaliyetgösteren ifsat komitelerinin mes'uliyetleri, gafil ve mazlumlarlaelbette bir olamaz.