İstanbul kederi, kehaneti şairin sonra sunulan bir merhamettir şimdilerde

Kadehime dokunan çay renkli alaşımlar, zihnimi bulandıran saatlerde

Perde arkasına mıhladığım kaderimin yabanıl ayasıyla. Seni korkuttu mu?

Korkma.





Sanma ki bu perondan ayrılıklar muaftır, her ceziresi bir Arap iklimi eder sancılarımın

Tutar göğe asarım yıldızların bin bir renklisi gidişince sağanak oldu da gelişini diledim

Islanan duvarlarıma astığım nemli tülbentlerin kuruyacağını sanan bir ruhum şimdi

Tellere takılan ezberlerim, sürgün ruhumun yansıttığı kelimeleri sayıklarken, acıdın mı?




Son yakını benim bu mezarlığın, içine düşülmemiş kuyularda herkes

Adımlarını uzunca attığı vakit düşerim, uykusuzluğun en tazesi gözlerimde

Uyanırken eden sabahtır derim, hâlbuki indirilen perdelerde kırılan camım

Serencam sözler derer zifirlerime, eden son hadde de karanlıktır derim

Bu yüzden kuşlar gagalarken camı, yağmurdur derim sözlerimden. Islandın mı?




Elime korku düşer, sanırım ki alazlar, yakmış canımı uykularında

Düşerim arkasına yaslandığım sesinin, kurşun sesleriyle canhıraş

Bir ananın feryadını anımsatır yüreğimde, yangındır oysa yangındır

Duyarsan sesini şairin yaşa bu yüzden ölümlemeden sözleri. Öldün mü?





Sabahlar düşer omuzlarımdan, anlarım ki vurulan güvercinim

Kanını damlatır sehere, şafağı bir yana taşımış baykuşların

Dillerine düşmemek için, göçe mecburi istikamet vardır

Sayıklarken ince bir sızıyı doğrar ağrıda dilbeste sözleri

Düşer yalnızlığıma kan, ellerimi kilitler sabaha,

Sabah ki ayrılığıma gelirken sen göçer misin?













Göçme.



Ölme.



Islanma.



Acıma.