Birbirini seven ama aldatan, ölesiye kıran ama bırakamayan dört kişinin hikâyesi...
Geçmişleri ve çalkantılı ilişkileri, İstanbul ve dönemedikleri “memleket”leri, itiraf edemedikleri sırları ve mecburi yalanları arasında, alaturka ve alafranga arasında, tam manasıyla “arada” kalmış insanların açık uçlu hikâyesi.
Rahatsız edici bir film olacak...
Ünal'ın temel derdi birden zenginleşen ve sonra da boşluğa düşen insanların ruhlarına bakmak. "Türkiye'de son 20 yılda insanlar acayip bir sınıf atladı" diyerek söze giriyor: "Bir dönem herkes yoksuldu. Şehirde Mercedes'e üç beş kişi binerdi. Şimdi herkes zengin gibi. Ama aslında bu yalancı bir durum. Şimdilerde 40 yaşlarında olan pek çok insan ciddi manevi boşluklar içerisinde."
Tabii dört karakter arasında Ünal taraf tutmadığını objektif yaklaştığını söylüyor. Tutumluer "Biz burada sakin sakin çalışıyoruz ama seyirciler açısından rahatsız edici bir film olacak. Bir şekilde izleyen hayatından bir şey bulacak" diyor.[/indent]
Erdem Akakçe rolünü anlatıyor: 'Ender çok zengin bir insan olsa bile küçükken çok sıkıntı çekmiş ve dolayısıyla bunun getirdiği bir doyumsuzluk var'. İtibar gören bir fiziği olmasa da (kısa boylu, şişman), çapkın bir
adam olduğunu anlatıp bir nevi sonradan görmelerin yaşadıkları türden bir 'arada kalmışlıktan' bahsediyor.
Selen Uçer 'Gül, Ender'in tam zıttı bir karakter' diyerek başlıyor anlatmaya karakterini. "Rahat bir ailede büyümüş. Annesi Fransız. Ama annesiyle ve babasıyla iyi bir ilişki kuramamış. Babaannesinin yanında büyümüş, aslında bu evin sahibi olmasına rağmen bir türlü sahiplenemiyor. Kendini ailesine, Türkiye'ye, Fransa'ya ait hissedemiyor. Onun arada kalmışlığı da böyle."
Serhat Tutumluer Veli'yi canlandırıyor. Ender'in küçüklükten arkadaşı olan Veli, onun gibi zengin.
Onun özelliği ilişkilerde hep denge kurmaya çalışması.
Betül Çobanoğlu ise Selda rolünde. "En şirin karakter benim" demekle yetiniyor.
Süre : 1 saat, 29 dk.
Gösterim Tarihi : 21 Mart 2008
Özet
Ender (Erdem Akakçe), kendi şirketi olan bir tekstilcidir. Şişmanca ama yakışıklı bir adamdır. Orta halli bir memur ailesinden gelir. Gül(Selen Uçer), anne tarafından yarı Fransızdır. Ender’in sevgilisidir. Hiç bir iş yapmaz. Aileden biraz zengindir. Zevk için Ender’in şirketinde tasarımcı olarak çalışmaktadır.
Veli(Serhat Tutumluer), Ender’in ortağı ve işletme fakültesinden arkadaşıdır. Sakin, içine kapalı bir adamdır. Çok yakışıklıdır. Sade ama çok şıktır. Orta halli bir asker ailesinden gelir. Selda(Betül Çobanoğlu), Veli'nin karısıdır. Ender'in ise çocukluktan arkadaşıdır. Sesi güzeldir, konservatuarda okumuştur. Ama belli bir iş yapmamaktadır. Selda kocasının ortağı ve en yakın dostu Ender ile cinsel ilişkiye girer.
Gül ile Veli de birbirleriyle sevişerek aldatma eylemini gerçekleştirmektedir. Eşler, aldatıldıklarının farkında olmalarını rağmen görmezden gelmeyi tercih etmektedirler. Aldatılmanın oluşturduğu sendromlar bir süre sonra hepsinin hayatını karartacaktır.
"İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi.
Düşünüyordu: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış.
Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umuluyor.
Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu;
asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar."
Ümit Ünal’ın üçüncü uzun metrajlı filmi Ara, aradaki Anlat İstanbul’u kendi filmi olarak saymazsak, ilk filmi Dokuz’la benzerlikler taşıyor ve onun kadar başarılı. Dört karakter etrafında gelişen olayların sınırlı ve kapalı bir mekanda anlatılması fikri, aslında çok riskli bir tercih. Fakat yönetmen, daha öncede bu tarza alışık olmanın getirdiği rahatlıkla, senaryosunun hiçbir boşluğa yer bırakmayacak denli başarılı oluşuyla ve oyuncularından aldığı yüksek performanslarla bütün riskleri ortadan kaldırmayı başarıyor. Filmdeki dört karakterin birbirlerini aldatmalarından, birbirlerine karşı söyledikleri yalanlardan ve yaşadıkları yozlaşmadan yola çıkarak Türkiye’nin son yıllarda değişen toplumsal yapısını eleştiren yönetmen, her filminde olduğu gibi son filminde de kendi hayat hikayesinden çeşitli parçaları filmine yediriyor. Kendi deyimiyle bütün filmlerindeki karakterler aslında onun da hayat hikayesini dillendiriyor. Özellikle kendi jenerasyonunun yaşadığı kimlik bunalımını filminde gösteren yönetmen, bunu yaparken de 1980 sonrasında hızla artan tüketim kültürünü ve yozlaşan insani ilişkileri yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor. Maddi olarak hiçbir eksiği olmayan karakterlerinin içinde bulundukları manevi yoksunluk ve özellikle Ender karakteriyle ayyuka çıkan yaşama amacını yitirme ve bunun sonrasında hissedilen kayıp olma hissi filmdeki en baskın unsurlar olarak göze çarpıyor. Maddi olarak üst seviyede olan karakterlerin kullanılması fikri, salt bir burjuva eleştirisi değil. Burada yönetmen daha geniş anlamda bir eleştirellik yakalıyor ve sınıf ayrımı yapmaksızın, başta ahlaki çöküntü içine girmiş bir toplumu eleştiriyor. Varoluş amaçlarını kaybetmiş, günü kurtarmaya bakan ve birbirleriyle gönül eğlendirmekten başka derdi olmayan karakterlerde esasında bu geniş eleştirinin görünen yüzü.
Filmin çeşitli yerlerinde kullanılan ve filmdeki geçişleri daha iyi kavramamıza yardımcı olan reklam sahneleri, yer yer kullanılan simgesel anlatım teknikleri ve zamanda sıçramalarla ilerleyen filmin parçalı yapısı Ara’nın hikaye kadar, anlatım tekniklerine de vermiş olduğu önemi ortaya koyuyor. Sonuçta Ara, içerisinde hiçbir boşluğa yer vermeyen senaryosu, tıkır tıkır işleyen kurgusu, inanılmaz diyalogları ve kimi bölümlerde deneysele yakınlaşan anlatım teknikleriyle muazzam bir film. Özellikle Dokuz’u sevenler kaçırmasın derim...
Hepsi bir filmden ibaret ama canım yanıyor...
Reconstruction