Hz.Peygamber’in gönderildiği toplum olan cahiliyye arap toplumu herkesin de bildiği gibi müşrik ve putperest bir toplumdu.
Cahiliyye müşriklerini neden incelemeliyiz? İncelemeliyiz çünkü ancak bu sayede Allah’ın hoşnut olmadığı bir hayat tarzını/medeniyeti Hz.Peygamber’in niçin ve ne şekilde değiştirmek için gönderildiğini anlayabiliriz. Yine incelemeliyiz çünkü onlar Kur'an'ın ilk muhataplarıydılar ve Kur'an onların dili üzerine, onların anlayabileceği şekilde indi. O halde biz de Kur'an'ı doğru bir şekilde anlamak istiyorsak onların ne anladığını hangi mekanda ve hal üzere iken tebliğe muhatap kılındıklarını incelemeliyiz.
Bu toplumun inanç yapısını incelediğimiz zaman şunları görmekteyiz;
Cahiliyye toplumuna İslam gelmeden önce de onlarda hristiyanlık, yahudilik ateistlik, cinlere tapıcılık ve putperestlik gibi İslam'ın reddettiği çeşit çeşit inançlar vardı.
Yahudilik ve Hristiyanlık ile ilgili konulara daha önce değindiğimden/değinildiğinden bu konudaki ayetleri vererek konuyu uzatmak istemiyorum.
Cahiliyye dönemini en iyi gözler önüne sermesi ve delillendirme bakımından cahiliyye dönemi arap şiiri iyi bir malzemedir fakat günümüzde hadis ve tarih rivayetlerini delil olarak kabul etmeyen zihniyetler söz konusu olduğundan ardı sıra hemen ayetleri aktaracağım ve delil olarak yalnızca onlarla yetineceğim.
Cahiliyye Şiirinde dini unsurlar:
Arabın birinin bir şiiri:
و باللهِ إنً اللهَ منْهُنً أكبرُ
و باللاًتِ و العُزًى و مَنْ دانَ دِينَها
Lât'a, ‘Uzzây'a ve onlara ibadet edenlere and içerim, Allah'a da; çünkü Allah, onlardan daha yücedir.
(İbnu'l-Kelbî, Kitâbu'l-Esnâm, s. 13.) (trc. Beyza Düşüngen)
Ama putuna da yemin ediyordu:
و ما سُحِقـَتْ فيهِ المَقـَادِمُ و القـَمْلُ
حَلـَفـْتُ بأنـْصـابِ الأقـَيْصِرِ جاهِداً
Ukaysır'ın kutlu taşlarına, başların ve bitlerin kazıldığı (hacıların tıraş olduğu) yere andiçerim.
(İbnu'l-Kelbî, Kitâbu'l-Esnâm, s. 13.)
Hac ve umre yaparlarken şöyle derlerdi:
لَبَّيْكَ !للهُمَّ لَبَّيْكَ! لَبَّيْكَ! لا شَرِيكَ لَكَ! إلاَّ شَرِيكٌ هُوَ لَكَ! تـَمْلـِكُـهُ و ما مَلـَكَ
Buyur Allah’ım! Buyur! Buyur, senin ortağın yoktur. Bir ortağın varsa o da sana ait*tir; sen ona ve onun sahip olduğuna da maliksin.
(İbnu'l-Kelbî, Kitâbu'l-Esnâm, s. 6.)
Tavaf ederken:
واللاَّتِ و العُزَّى و مَـنـَاةَ الثَّالِثـَةِ الأخْرَى فإنَّهُنَّ الغَرَانِيقُ العُلـَى و إنَّ شـَفـَاعَتـَهُنَّ لـَتـُرْتـَجَى.
Lat, Uzzâ ve üçüncüleri Menât'a yemin ederiz; onlar yüce turnalardır, onların şefaatine elbette ümit bağlanabilir.
(İbnu'l-Kelbî, Kitâbu'l-Esnâm, s. 13.)
O dönemde yaşamış şair Züheyr(ö. Miladi 609)'in bir şiiri:
إلـَى الحَـقِّ تَـقْـوَى اللهِ ما قدْ بَـدَالِـيـا
و لا سابـِقًا شـَيْئاً إذا كانَ جائِيا
-
بَـدَا لِـيَ أنَّ اللهَ حَـقٌّ فَـزادَنِـي
بدا لِيَ أنِّي لَسْتُ مُدْرِكَ ما مَضَى
Allah'ın varlığı, benim için apaçık bir gerçektir; O'nun korkusu bende var olduğu sürece doğruya ve hakikate olan inancımı pekiştirmektedir.
Anladığım hakikat şu ki geçmiş olana ulaşma imkanım olmadığı gibi, gelecek olanın da önüne geçebilmek gibi bir güce sahip değilim.
(Zuheyr b.Ebî Sulmâ, Rabîa’ b. Riyâh el-Muzenî, Dîvân, s. 287)
Hatim et-Tâî (ö. Miladi 578)'nin bir şiiri:
و يُـحْــيـِي العِـظامَ الـبـِـيـضَ وَهْيَ رَمِـيـمُ
أما و الذي يَـعْـلَـمُ الغَـيْـبَ غَـيـْـرَهُ
O.çürümüş bembeyaz olmuş kemikleri diriltecektir.Gaybı O’ndan başka kim bilir ki?
(Hâtim b ‘Abdullâh b. Sa‘d b. el-Haşrec et-Tâ’î, Dîvân, s. 87.)
Müşriklerin ele başı olan meşhur Ümeyye b. Ebi’s-Salt'ın şiiri:
Cehennem tasviri yapıyor;
و عَدْنُ لا يُطالِعُها رَجِـيـمُ
و أعْرَضَ عنْ قَـوا بـِـسِـها الْجَـحِـيمُ
كَـأَنَّ الضَّاحِـيـاتِ لَـها قَـضِـيـمُ
-
جَـهَنَّمُ تـِـلْكَ لا تُبْقِى بَغِـيًّا
إذا شَـبَّتْ جَـهَنَّمُ ثـُـمَّ فَارَتْ
تـُـحَـشُّ بـِـصَـنْـدَلٍ صُـمٍّ صِـلاَبٍ
O Cehennem, hiçbir suçluya toleranslı davranmaz; Adn cennetine de kovulmuş biri, muttali olamaz.
Cehennem, tutuşup alevlendiğinde ve bu şiddetli alevler fırlatmaya başlayınca,
Cehîm bile onun korlarından yüz çevirme zorunda kalma durumundayken sağır, körkütük odunlar bile yakılır;
öyle ki ateşe maruz kalan uzuvlar, onun için öğütülmeye hazır bir arpa gibi.
(Umeyye b. Ebi's-Salt, Dîvân, s. 471.)
Cennet tasviri yapıyor;
و قَـمْـحٌ في مَـنابـِـتِـهِ صَرِيمُ
و ماءٌ بارِدٌ عَذْبٌ سَلِمُ
على صُوَرِ الدُّمَى فِـيها سُهُومُ
و مِنْ ذَهَبٍ و عَسْجَدَةٍ كَرِيمُ
و لا غَـوْلٌ و لا فِـيها مُـلِيمُ
-
فَذَا عَسَلٌ و ذا لَـبَـنٌ و خَـمْرٌ
و تُـفَّاحٌ و رُمَّانٌ و مَوْزٌ
و حُـورٌ لا يَرَيْنَ الشـَّـمْسَ فِـيها
و حُـلُّوا مِنْ أساوِرَ مِنْ لُجَـيْنٍ
و لا لَـغْـوٌ و لا تَأْثِـيمٌ فِـيها
İşte sana bal, süt, şarap, kökünden koparılmış buğday kümesi, elma, nar, muz, soğuk tatlı ve tertemiz su.
Orada, içinde okların bulunduğu taş bebekler şeklinde güneş yüzü görmemiş, huriler vardır.
O huriler altın, gümüş ve kıymetli incilerden bilezikler takarlar.
Yine orada, ne boş söz, ne günah işleme, ne yergi, ne de herhangi bir şeyden gafil olma vardır.
(Umeyye b. Ebi's-Salt, Dîvân, s. 471.)
En önemli şiiri:
بالخَـيْـرِ صَـبَّـحَـنا رَبـِّي و مَسَّانا
مَـمْـلُوءَةً طَـبَّـقَ الآفاقَ سُـلْـطانا
و بَـيْـنــَما نـَـقْــتَـنِي الأولادَ أفْـنانا
أنْ سوفَ يَـلْـحَـقُ أُخْـرانا بأوْلانا
-
الحَمْدُ لله مُـمْسانا و مُـصْــبَـحـَنا
رَبُّ الحَـنِـيفَـةِ لمْ تـَـ ــنْـفــَـدْ خَـزائِـنـُـها
بَـيْـنا يُـرَبِّـنا آباؤُنا هَـلَكُوا
و قدْ عَـلِـمْـنا لَو أنَّ الْعـلْـمَ يَـنْفَـعُنا
Bizi sabah ve akşama ulaştıran Allah‘a hamd olsun; çünkü O, sağlık ve esenlik içinde bizi sabah ve akşama kavuşturmuştur.
Kuvvet ve kudretinin ufukları çepeçevre kuşattığı Hanîf dininin rabbinin dopdolu olan hazineleri, bitmek tükenmek bilmez.
Bir süre babalarımız bizi büyütüp beslediler ve ölüp gittiler; sonra biz, kendimizi yok edecek evlatlar ediniriz.
Biz, ilmin kendimize yarar sağlayacağını idrak edebilseydik bizden sonrakilerin, bizden öncekilere kavuşacaklarını da idrak etmiş olurduk.
Umeyye'nin bu şiiri, Hz. Peygamber'e okunduğunda “Şiiri iman etti, kalbi inkar etti.”, diğer bir rivayette de ise“Umeyye, ramak kaldı Müslüman olacaktı” demiştir.
(Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, el-Eğânî, IV, 130.)
örneklerle konuyu çok uzatmayalım.
Onlardaki bu Allah bilgisi ve inancına rağmen şirklerinden dolayı küfür üzere sayılıyorlar ve onları İslam'a/dine/tevhide çağıran bir peygamber gönderiliyor.
KUR'AN'DA CAHİLİYYE DÖNEMİ ALLAH İNANCI
Cahiliyyede ateistlik:
Casiye 24. وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ
Casiye 24. Dediler ki: “Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.
YâSîn 78. وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ
YâSîn 78. Yaratılışını unutarak Bize bir de mesel (örnek) fırlattı: “Çürümüşken o kemikleri kim diriltir?” dedi.
YâSîn 79. قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
YâSîn 79. De ki:”Onları ilk defa yaratan diriltir ve o yaratmanın her türlüsünü bilir.”
Secde 10. وَقَالُوا أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الْأَرْضِ أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ بَلْ هُم بِلِقَاء رَبِّهِمْ كَافِرُونَ
Secde 10. Bir de: “A! Yeryüzünde kaybolup gittikten sonra mı, gerçekten biz mi muhakkak yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Fakat onlar Rablerine kavuşmayı inkar eden kafirlerdir.
Secde 11. قُلْ يَتَوَفَّاكُم مَّلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ
Secde 11. De ki: “Size tayin edilmiş olan ölüm meleği canınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz!”
Mü’minûn 81. بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْأَوَّلُونَ
Mü’minûn 81. Hayır, öncekilerin dediği gibi dediler.
Mü’minûn 82. قَالُوا أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
Mü’minûn 82. ki: “Sahi biz, ölüp de bir toprak, bir kemik yığını olduğumuz zaman mı, mutlaka diriltileceğiz?
Mü’minûn 83. لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا هَذَا مِن قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ
Mü’minûn 83. Yemin ederiz ki, bize de atalarımıza da bundan önce bu va’dolundu; bu eskilerin masallarından başka bir şey değil!”
Cahiliyyede puta tapıcılık:
En’âm 94. وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ وَمَا نَرَى مَعَكُمْ شُفَعَاءَكُمُ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَاءُ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُن
En’âm 94. Andolsun ki Bize, ilk defa yarattığımız gibi, işte teker teker geldiniz. Ve size verip hayaline daldırdığımız servetleri arkalarınızın gerisine bıraktınız. Hani o sizin var oluşunuzda Allah’ın ortakları olduğunu yanlış yere sandığınız şefaatçıları yanınızda görmüyoruz? Gördünüz ya aranızdaki bağlar büsbütün koptu ve güvendiklerinizin hepsi kaybolup gitmiştir.
Yunus 18. وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمَوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Yunus 18. Allah’ı bırakıyorlar da kendilerine ne zarar, ne de fayda vermeyecek şeylere tapıyorlar ve: “Onlar bizim Allah yanında şefaatçılarımız!” diyorlar. De ki: “Siz Allah’a göklerde ve yerde bilmediği birşey mi haber vereceksiniz?” O, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzeh, çok yücedir.
Zümer 43. أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ شُفَعَاء قُلْ أَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْئاً وَلَا يَعْقِلُونَ
Zümer 43. Yoksa Allah’tan başka şefaatçılar mı edindiler?! De ki: "Hiçbir şeye güç yetiremeseler ve akıl erdiremeselerde mi?"
Cahiliyyede cinlere tapıcılık:
En’âm 100. وَجَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُوا لَهُ بَنِينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَصِفُونَ
En’âm 100. Bir de tutup cinleri (gizli yaratıkları) -onları yarattığı halde- Allah’a ortak koştular. Bundan başka bir de O’na oğullar ve kızlar saçmaladılar, ne dediklerini bildikleri yok. O’nun yüce zatı, onların vasıflamalarından münezzeh ve yücedir.
Cahiliyyede meleklere tapıcılık:
İsrâ 40. فَأَصْفَاكُمْ رَبُّكُم بِالْبَنِينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلآئِكَةِ إِنَاثاً إِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلاً عَظِيم
İsrâ 40. Şimdi Rabbiniz sizi, oğullarla seçkin bir duruma getirdi de kendisi meleklerden dişiler edindi, öyle mi? Gerçekten siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz!
Nahl 57. وَيَجْعَلُونَ لِلّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُم مَّا يَشْتَهُونَ
Nahl 57. Allah'a kızlar isnat ediyorlar O, bundan münezzehtir, kendilerine ise canlarının istediğini.
Ateistlerin dışında, perestij ettikleri cinler, melekler ve putlarının yanı sıra onlarda aynı zamanda yaratıcı bir Allah inancı vardır:
Mü’minûn 84. قل لِّمَنِ الْأَرْضُ وَمَن فِيهَا إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
Mü’minûn 84. De ki: “Eğer biliyorsanız, yeryüzü ve onda bulunanlar kime aittir ?”
Mü’minûn 85. سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Mü’minûn 85. “Allah !” diyecekler. De ki: “O halde düşünmez misiniz?
Mü’minûn 86. قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
Mü’minûn 86. De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi ve büyük Arşın sahibi kimdir ?”
Mü’minûn 87. سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ
Mü’minûn 87. “Allah !” diyecekler. De ki: “O halde korkmaz mısınız?”
Mü’minûn 88. قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
Mü’minûn 88. De ki: “Eğer biliyorsanız, herşeyin mülkiyeti ve yönetimi kudret elinde olan, kendi kayırıp kayırılamaz olan kimdir ?”
Mü’minûn 89. سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ فَأَنَّى تُسْحَرُونَ
Mü’minûn 89. “Allah !” diyecekler. De ki: “O halde nasıl büyüleniyorsunuz?”
Onlar da bu yaratıcıya bizler gibi (ayette geçtiği üzere) Allah diyordu. Ve bu onları puta tapmaktan (şirkten) alıkoymuyordu:q
Yunus 18. وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمَوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Yunus 18. Allah’ı bırakıyorlar da kendilerine ne zarar, ne de fayda vermeyecek şeylere tapıyorlar ve: “Onlar bizim Allah katında şefaatçılarımızdır!” diyorlar. De ki: “Siz Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz?” O, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzeh, çok yücedir.
Cahiliyye döneminde bütün bu dinlerle birlikte açık ve net olarak görüyoruz ki cahiliyye müşrik/kafirlerinde de bir Allah fikri/düşüncesi vardır.
Ateistlerin dışında da, cinlere, meleklere ve puta tapanların tamamında öyle veya şöyle yaratıcı bir Allah inancı da vardır.
Yani onlar tıpkı dinlerini tahrif edenlerin yaptığı gibi Allah’ı, (Allah'ın tanımladığı şekilde değil de) kendi tanımlamaları ve kabulleriyle biliyor ve ona böylece inanıyorlardı.
Dinlerini tahrif edenler diyorum çünkü yukarıdaki ayetler ışığında şirk koşma bakımından Allah'a oğul isnad ederek (hristiyanlar-yahudiler) ile kız isnad ederek yahut cin, melek, put aracalığıyla şirk koşmanın hiç bir farkı yoktur. Bu sebeble bu fiilleri yapanlarla yapmayanları hususunda Kur'an'da bir ayrım olduğunu görüyoruz; Onların yaptıklarının boşa gitmeyeceğini, üzülmeyeceklerini belirtir nitelikteki ayetler de zaten bunu gösterir. Fakat oğul isnad edenler tıpkı kız, cin, melek ve put aracılığıyla şirk koşanlar gibi müşriktirler. Onlara ehl-i kitap demek ancak mecazen mümkün olabilir. Peki bu şirk koşmayan ehl-i kitap bu gün var mı... sanmıyorum bu günkülerin tamamına yakın büyük çoğunluğu ya teslis sebebiyle küfür içinde (bk. Mâide 73) ya da oğul isnadı sebebiyle hem küfür (bk. Mâide 17, 72, Tevbe 30, 31) hem diğer şirk içinde. Fakat kalmışsa elbet onlara ehl-i kitap gibi davranılır.
Burada böyle içinde şirk olan tüm iman biçimlerinin de Allah tarafından reddedildiğini anlatmama gerek yok sanırım (bkz. yukarıdaki ayetler)
Şirklerine rağmen yahudi ve hristiyanları islam/müslüman saymak ancak ilimsiz zann ve zır cehaletin bir ürünüdür. Yok eğer şirke düşmemiş olanları kastediliyorsa zaten aklı başında ve kendi inanç esaslarını bilen hiç bir müslüman onlara müşrik demez. Fakat tevhid üzere bu gün var olabileceğini varsaydığımız ehl-i kitaba müslüman demek de kesinlikle doğru değildir. İman esasları her ne kadar ibadet hatta muamelat esaslarına göre daha güçlü deliller gerektirse de böyle bir şey söyleyebilmek için en azından ayetler ve hadislerden sübut ve delalet bakımından kat'î, sahih ve sarih bir delil gerekir ki o da yok. Aksi takdirde bu çıkarım dine yeni bir şeyi sokmak (bid'at) veya dinde eksiklik olduğunu düşünmektir. Bizler bundan Allah'a sığınırız.
Hz. Peygamber'den bir kaç asır sonra Emevîler döneminde İslam dünyasında ortaya çıkan Cehmiye gibi fırkalar da felsefeleri sebebiyle bu günkü kimi güya müslüman gruplar gibi gerçeği görmeyerek imanın tanımını bilgi olarak tarif etmişlerdir (İman salt olarak Allah’ı bilmektir, demişlerdir). İmanın, kalbin tasdiki ve ameli olması gerçeğinden hareketle istisnasız tüm ehl-i sünnet alimleri de onları tekfir etmiştir. Bu husus ilgili olanlarca oldukça bilinen bir meseledir.
Ayrıca biz burada münafıkları hiç saymadık bile ki; onlar da bir takım olumsuz zanlarla birlikte kendi kafalarına göre Allah’ı biliyor, inanıyor (bk. Fetih 6) hatta zahiren (zorlarına gitse de) dinin hükümlerini de (bk. Nisa 142) kabul ediyor görünüyorlardı fakat bu onları mü'min/müslüman etmiyor aksine kafirlerle birlikte anılıyorlardı.(bk. Nisa 140, Tevbe 68)
Buradan hareketle iman bir bilgi değildir. Yani Allah’ı bilmek kişiyi müslüman yapmaz, yine bilgisel anlamda Allah'a inanmak da kişiyi müslüman yapmaz
Kişiyi ancak tasdik mü'min/müslüman yapar. Tasdik aklın muhakeme ettiği şeyi, kalbin samimi ve gönlünde bir sıkıntı olmaksızın kabulüdür.
O halde bir kişinin mü’min/müslüman olabilmesi için Allah’ı, onun buyruklarını (katından gelen kitaplarını- bu kitaplardaki bildirdiklerini; yani melekler, ahiret vb.) ve onun gönderdiklerini (Peygamberleri ve dolayısıyla Peygamberimizi) hiç bir istisnaya tabi tutmaksızın tereddütsüz bir şekilde kalben tasdik etmesi gerekir. Bunları yapmadığı takdirde o kişi mü’min/müslüman değildir. “Mü’min/Müslüman” şeklinde yazıyorum çünkü İslam’a boyun eğmeyen ile ona inanmayan arasında din açısından hiç bir fark yoktur. Konu reddetme olunca bu iki kavramın aralarındaki fark ne olursa olsun her iki durumda da İslam dininin dışında kalırlar.
İşte yukarıda bahsettiğimiz Emevîler döneminde ortaya çıkmış Cehmiyye'nin kurucusu Cehm b. Safvân(128/745) ve taraftarlarına göre; iman, yalnızca Allah'ı, resüllerini ve O'ndan gelen herşeyi bilmektir. Marifetin dışındaki dil ile ikrar, kalb ile kabullenme, Allah ve Resûlünü sevme, onlara saygı, onlardan korkma ve azalarla amel iman değildir. Küfür ise, Allah'ı bilmemek olup, iman ve küfrün her ikisi de, sadece kalpte bulunur. (bk. Eş’arî, Makâlât, 132)
Cehm b. Safvan ve ona bağlananlardan oluşan bu fırka, Allah'a imanın, Allah'ı, resûlünü ve Allah katından gelen her şeyi bilmek olduğunu, bunun dışında dilin itirafı, kalbin benimsemesi, Allah ve resûlünü sevmek, onlara saygı göstermek, onlardan korkmak ve organlarla iyi davranışlar sergilemek gibi şeylerin ise iman olmadığını ileri sürdüler. Onlara göre, inkar da Allah'ı bilmemektir. Bu fırkanın Horasan ve Mâverâünnehir'de çok sayıda taraftarı olmuş pek çok insanı saptırmışlardır. Onlar bu uğurda kendi görüşlerini desteklemeyen hadisleri de reddetmişlerdir.(bk. aynı yer)
Halbuki iman hakkındaki tanımlar Sahabe asrından bu asra dek değişmeyen esaslardır ve üzerinde icma vardır. (hatta aksini söyleyen bir ehl-i sünnet alimi bulamazsınız)
Dört mezheb imamının bu husustaki görüşleri şunlardır:
İmam Ebu Hanife'ye göre, “İman ikrar ve tasdiktir” (bk. Ebu Hanife, el-Fıkhu'l-Ekber, s.304)
İmam Malik'e göre, “İman söz(tasdik) ve ameldir” (bk. İbn Abdilberr, el-İntikâ, s.34)
İmam Şâfiî'ye göre, “İman söz(tasdik) ve ameldir” (bk. İbn Abdilberr, el-İntikâ, s.81, Beyhakî, Menâkibu'ş-Şâfiî, I/387)
İmam Ahmed b. Hanbel'e göre, “İman söz(tasdik) ve ameldir” (bk. el-Hallâl, es-Sünne, s.96, Beyhakî, Kitabu's-Sunne, 77-78)
Bu zamana gelince; zaman ahir zaman malum ve kendini bu dünyaya elzem sanan her cinsi türedi. Yani bunların dışında şunun bunun (kendileri gibi) hiç bir değer ifade etmeyen tanımlarını da duyar olduk.
MÜ'MİN-MÜSLÜMAN AYRIMI:
Yine birileri de o tiplere aldanarak kalkıyor, Hucurât 14'den dem vurarak müslüman mü'min ayrımı yapıyor sonra da buradan yola çıkarak daha büyük bir cinayet işleyip bu kavramlara kavramına kafasına göre anlamlar yüklüyor:
Bedeviler kim? Bu günkü anlamıyla eğitimsiz taşralılar. Peki bunların müslüman olmaları nasıl oldu. Gayet açık ve anlaşılır üç temel sebep var:
Birincisi; ya ona güzelce İslam'dan bahsedilmiştir. Bu durumda gitmiş basitçe ve sadece kendine gerekli bulduğu kadarını öğrenerek müslüman olmuştur.
İkincisi; menfaatini hesap etmiştir, güçlünün yanında olmak istemiştir. Müslüman olmuştur fakat içine girdiği dinin önemi ve ciddiyeti hakkında fikir sahibi olamamıştır.
Üçüncüsü Kabilesinin liderinin müslüman olması sebebiyle müslüman olmuştur. Bu da sonuçta ikincisi gibidir.
Son iki grup ta her türlü kabalık, anlayışsızlık ve başa kakma gibi câhilî esâmesi baki kalmıştır.
(Bu konuda tüm İslam tarihi ve siyer kitaplarına bakılabilir.)
Bi de o ayetlere bakalım:
Hucurât 14. قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئاً إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Hucurât 14. Bedeviler: “İman ettik.” dediler. De ki: “Siz henüz iman etmediniz, fakat henüz iman kalplerinizin içine girmemiş olduğu halde “İslam'a girdik” deyin. Eğer Allah'a ve Rasûlüne itaat ederseniz, size amellerinizden hiçbir şey eksiltilmez; çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, merhamet edendir.”
Hucurât 15. نَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
Hucurât 15. Müminler, ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasûlüne iman ettikten sonra şüpheye düşmeyip Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşmaktadırlar. İşte doğru olanlar onlardır ancak.
Hucurât 16. قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Hucurât 16. De ki: “Siz Allah'a dindarlığınızı mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdekini ve yerdekini bilir ve Allah her şeyi bilendir”
Hucurât 17. يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُل لَّا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُم بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Hucurât 17. İslam'a girdiklerini senin başına kakıyorlar. De ki: “Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın, bilakis size iman yolunu gösterdiği için Allah sizin başınıza kakar, eğer doğru kimseler iseniz.
Hucurât 18. إنً اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Hucurât 18. Göklerin, yerin sırrını Allah bilir ve Allah, her ne yaparsanız görür.
14. ayette “Siz henüz iman etmediniz” derken yukarıdaki saydığım son iki grup kastediliyor ve bu ayet devamındaki ayetle açıklanıyor;
Sizin imanınızın sayılmaması itaat etmemenizdendir (Eğer Allah'a ve peygamberine itaat ederseniz) deniyor.
İmanınızın sayılması için Allah ve Peygambere iman ettikten sonra, şüphe duymamanız ve onun yanı sıra (15. ayet) itaat de etmeniz gerekir.
Yine sizin imanınızın sayılmama nedeninden biri önemi-ciddiyetinden uzak olmanıza ve dine vukufiyetiniz olmadığı halde din hakkında fikir yürütmeniz(16. ayet);
biri de girdiğiniz dini, girmekle iyilik yapmış gibi başa kakmanızdır (17.ayet) deniyor.
Şimdi gelelim bedevilerden yola çıkarak mü'min-müslüman kategorisi oluşturup yeni tanımlamalar yapmanın durumuna:
(Anlamı zaten boyun eğmek olan) İslam'ın, imanın ilk basamağı olduğunu gösteren bu ayetlerden yola çıkarak İslam'a boyun eğmeyenleri bile müslüman kategorisine sokmak tam anlamıyla zır cahillik ya da bir zır cahilin oyuncağı olmaktır.
Eğer bu ayetteki bedeviler, yalnızca müslüman olarak anılsa ve içinde bulundukları durumları nedeniyle mü'min değil de müslüman sayılsalardı yine bu mümkün olmazdı. Çünkü İslam demek, Allah'ın Peygamberiyle gönderdiği bu dine boyun eğmek, kabul etmek demektir.
Tevbe suresine bakarsak bu bedevilerin niteliklerini görürüz;
Tevbe 97. الْأَعْرَابُ أَشَدُّ كُفْرًا وَنِفَاقًا وَأَجْدَرُ أَلَّا يَعْلَمُوا حُدُودَ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
Tevbe 97. Bedevîler inkâr ve nifak bakımından daha ileri ve Allah'ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Tevbe 98. وَمِنَ الْأَعْرَابِ مَنْ يَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ مَغْرَمًا وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَائِرَ عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Tevbe 98. Bedevilerden kimi de vardır ki, verdiğini angarya sayar ve size zamanın türlü türlü belalarını gözetir. O kötü devir kendi başlarına olsun! Allah, herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
Tevbe 99. وَمِنَ الْأَعْرَابِ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ قُرُبَاتٍ عِنْدَ اللَّهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِ أَلَا إِنَّهَا قُرْبَةٌ لَهُمْ سَيُدْخِلُهُمُ اللَّهُ فِي رَحْمَتِهِ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
Tevbe 99. Yine bedevilerden öyleleri vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe inanır; harcadığını Allah katında yakınlarına ve Peygamberin dualarına vesile sayar; gerçekten bu, onlar için bir yakınlıktır. İleride Allah, onları rahmeti içine koyacaktır; çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Tevbe 101. وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَى عَذَابٍ عَظِيمٍ
Tevbe 101. Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir.
Burada bu bedeviler hakkında bazen durum tesbiti yapılmakta,
Allah ve Rasûlün'nün buyruklarını redde meyilli oldukları belirtilir
İtaatten kaçtıkları belirtilir
fakat bazen de inandıklarından bahsedilir
ve bazen münafıklıklarından bahsedilir.
Demek ki, Hucurat Suresindeki ayetler nedenlerini de belirterek bedevilerin imanını iman saymamakta, Tevbe suresi ise bu imanı sayılmayan bedevileri tanımlamaktadır.
O halde bedevi olunca mü'min değil müslüman demek yanlıştır. Bal gibi bedevinin de mü'mini(Tevbe 99), müslümanı(Hucurat 14), münafığı(Tevbe 97, 101) olabiliyormuş.
Bu ayet ehl-i kitap değil ismen de zikredildiği üzere bu fiili işleyen/işleyecek müslümanlar hakkında inmiştir ve bu ayetlerde geçen esaslar, tüm müslümanım diyenler için geçerlidir:
Kim İslam dininde olduğunu, söyleyip imanında şüpheler barındırıyorsa,(Hucurât 15) veya her an İslamın buyruklarını reddetmeye meyilli ise,(Tevbe 97)
Kim İslam dininde olduğunu, söyleyip itaati reddediyorsa,(Hucurât 14)
Dinine gereken ciddiyeti-önemi vermediği ve din hakkında bir bilgisi olmadığı halde (mesela mü'min şu, müslüman şu gibi) kendi veya başkalarının ağzıyla fikir yürütüyorsa,(Hucurât 16)
İslam dinine girmekle veya içinde kalmakla Allah ve Rasulüne iyilik yaptığını sanıyorsa,(Hucurât 16)
Bu kişiler de hiç mü'minim demesin. Sadece kuru bir İslam kabulü sebebiyle ya müslümandırlar veya münafık (Tevbe 101)
Tıpkı ayette bahsedildiği üzere, onlar da olsa olsa ahir zamanın modern bedevileridir.
Eğer böyle değilseler mü'mindirler (Tevbe 99)
Falanca grup şunu diyormuş, filanca başkasını... Bizim için ölçü Kur’an, Sünnet ve Selef-i Sâlihînin takip ettiği yol.
Mâide 54. يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِم
Mâide 54. Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse: Allah onların yerine, kendisinin sevdiği, onların da kendisini seveceği, mü'minlere karşı boyunları aşağıda, kafirlere karşı başları yukarıda, Allah yolunda savaşan, dil uzatanın kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. İşte o, Allah'ın bir lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah, ihsanı bol, herşeyi bilendir.
Gerisi angarya... ve's-selam
KAYNAKLAR:
Bu Cehmiyye denen sapık fırka Mu'tezile mezhebinin bir kolu da sayılan Cebriyye fırkasının alt koludur. Ben Mutezile veya Cebriyye'ye yazılan reddiyeleri buraya alarak konuyu uzatmak yerine sadece Cehmiyye'ye dair reddiyelerden meşhur ve matbu olanlarının birkaçını veriyorum.
Cehmiyye'ye Reddiyeler:
Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), er-Red ale'z-Zenâdıka ve'l-Cehmiyye
Buhari (ö. 256/870), Halku Ef'âli'l-İbâd ve'r-Red ale'l-Cehmiyye (Ayrıca Sahih'i içinde: “Kitâbü't-Tevhîd ve'r-Red ale'l-Cehmiyye ve Ğayrihim” bölümü)
İbn Kuteybe (ö. 276/889), el-İhtilâf fî'l-Lafz ve'r-Red ale'l-Cehmiyye ve'l-Müşebbihe
Ebu Said Osman b. Said ed-Darimi (ö. 280/894), er-Red ale'l-Cehmiyye
Ebu’l-Hüseyin Muhammed b. Ahmed el-Malati et-Tarâifî (ö. 377/987), et-Tenbîh ve'r-Red ala Ehli’l-Ehvâ ve'l-Bid'a
İbn Mâce (ö. 273/886), Sünen'inde el-Mukaddime, "Mâ Enkereti'l-Cehmiyye" bölümü
Farklı mezheblerin görüşleri için eserler oldukça fazladır, bir kaçı için bkz.
Eş’arî, Makâlâtu’l-Eş’ariyyîn.
Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal.
Fahreddin Râzî, el-Muhassal.
Gazzâli, Faysalu’t-Tefrika beyne’l-İslam ve’z-Zendeka.
M.Ebu Zehra İslamda Siyasî İtikadî Mezhebler Tarihi.
Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelam.
Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-Ekber ve el-Fıkhu’l-Ebsat.
Ahmed b. Hanbel, er-Reddu ale’l-Cehmiyye ve’z-Zenâdika.
Not: Bu eserler türkçeye de tercüme edilmiştir.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
m.








