İçimde bir şeylerin çürüdüğünü hissediyorum bu günlerde…
Kalbimde paslı bir bıçak gibi saplı duran öfkeyi gördükçe içimde bir şeylerin çürüdüğünü hissediyorum…
Dışa dönük yanımda başkalarına bütün bütün tanıdık gelen ifadelerimi kendimle bir olup yabancılıyorum her seferinde… Dalları alabildiğine yeşil ve çiçek , gölgesi insanların teveccühüne mazhar , mevsimler önünde dimdik , yorgun başlara vefalı bir omuz , seven âmâya yarım bir kalp ve kırık bir ok gövdesi… İçini kurt bürümüş bir ağaç gibi , içimde bir şeylerin çürüdüğünü hissediyorum.
Hayat bazen çok ağır geliyor. İnsanlar soruyorlar, havadan sudan başka başka şeyler de soruyorlar. Afilli bir cevabım yok diyorum , alışılmışa inat.
Susuyorum!...
Bilmiyorlar!...
Yaşamak , toprak olma dağdağasında geçen bir ömür , yalınayak belki , belki dört köşesi mâmur… Bir yanım işte öyle mağrur , bir yanımı hazan vurur…
Yaşamak, işte bazen üstüme basa basa öğretiyor ; söylenecek , yazılacak ve yakılacak ne kadar çok şey olduğunu…
Susuyorum!...
Oysa kelimeler , kalem , kelam usta birer katil oluverecekken dudaklarımda ve parmak uçlarımda ; kasıp kavuracakken sayfaları ve umursamaz yürekleri ; bu sûkut bende taş üstünde taş bırakmıyor…
Ve maskelerim artık yüzüme dar geliyor…
Ve ben sevmiyorum artık aynaları. Yüzümün müebbet tebessüme mahkum edilmiş yalancı silueti aklımdan çıkmıyor…
Ama bilmiyorlar!...
Kimi zaman sebepsiz , çoğu zaman bedelsiz acılarımı… Her derde deva bildikleri zamanın acımasız cellatlığını… Yüreğim de dahil verdiğim hiçbir şey için kendimi alacaklı bilmediğimi…
Sırf yaralarımı görmekten korktuğum için karanlıktan korkmadığımı… Zor seherlerde şakaklarımdaki tarifsiz sızıyı…
Ve içimde bir şeylerin çürüyüp gittiğini , yittiğini…
Bilmiyorlar!...
Artık hayat!...
Kalbim nâmına!...
Söylenecek , yazılacak ve yakılacaklar nâmına!...
Dur diyorum sana!...
Ve hayat !...
Kalbim nâmına!...
Dur artık!...