Yine yağmur yağıyor,
Bardaktan boşalırcasına düşüyor üstüme,
Dudaklarımda düğümlenen kelimeler,
Yağmura koşup yine bana dönüyor,
Ve ben yağmura yürüyorum.

Çaresiz çırpınışlarım bir fayda vermiyor artık,
Esrarına kapılıyorum damlaların,
Gülümsüyorum ölüme ben,
Aldanıyorum efsunkar bakışlara,
Kimi zaman boşa söylenen aşk sözleriyle ürperiyorum,
Ve ben yağmura yürüyorum.

Çisil çisil gözlerime akıp gidiyor,
Sel oluyor yüreğime yağmur,
Seninle dolan efkarımı ona anlatıyorum,
Sende, sende benimle yağ gönüllere diyor,
Ama ben yapamıyorum,
Kopamıyorum senden,
Ve ben yağmura yürüyorum.
Kaçıyorum hatıralardan,
Birer birer vuruyorlar beni can evimden,
Gözlerin beni öldürüyor her bakışında,
Kan ağlıyor gözlerim kimi zaman,
Şimdi yağmur olup yağmak vardı,
Zindan gecelerde gül gibi açmak vardı,
Vazgeçtim ben,
Susuyorum,
Ve ben yağmura yürüyorum.

................................................
BENİM HİÇ SENİM OLMAMIŞ GİBİ!



Varlığınla yokluğun arasında kalmayacağım artık,
sadece olmayacaksın. Sensiz kalma ihtimali olmayacak
aleyhine kurulmuş cümlelerimin sonunda. Belki birkaç
satır arasında unutulacaksın bir müddet sonra. İçimden olmayacak,
boş bir kağıdın gölgesine sığınmayacak sana sitemlerim.
Hani hep kızardın ya “Konuş konuş konuş” derdin,
haykırabilir miyim şimdi korkaklığını.
Bıraktığın bu mavi düşleriyle avunan yalnızlığı,
artık sahiplenilmeyecek olmanın
burukluğunu yaşarken, haykırabilir miyim dersin,
susar mıyım, gülüp geçer miyim yoksa ...?

Aslında alıştırmalıyım kendimi hiç dönmeyecekmişsin,
dönülmeyecek bir yerdeymişsin gibi farzetmeli, unutmalı.
Seni hiç tanımamış gibi yaşamımı sürdürmeliyim.
Var olduğum her yer aşkın şehri olmalı artık,
yeniden sevmenin, sevilebilmenin yeri her yer,
zamanı yaşanan ve gelecek tüm zamanlar olmalı benim için.
Evet, sayfalardan koparıp bir bir savurmalıyım seni
yaşanmış tüm zamanlara, uzaklaşan
her adımımla hapsetmeliyim bu anılar sokağına.
Kopan takvim yaprakları sensiz geçen günleri saymamalı,
yokluğunun güncesini tutmayı artık bırakmalıyım.
Her yeni güne seni getirmedi diye isyan etmemeliyim.
Kabullenebilmeli, hazmedebilmeli, aldırmamalı
hatta sana hak verebilmeliyim.
Bu satırlarla büyümeye başlamalıyım, sırf seni
ve çocuklaşan bir aşkı kolayca unutabilmek için.
Zira yoksun. Sanki benim hiç senim olmamış,
sanki bizi hiç yaşamamışız,
sanki aşk denen o hoyrat şarkıyı mırıldanmış
ve sonra yarım bırakmışız gibi.

Artık yeni bir şarkı söylemenin vakti,
Yaşanmışlığına, yitikliğime hiç aldırmadan,
Sanki benim hiç senim olmamış gibi...

Semih Tanrıver
..........................................................
YAŞAYABİLME İHTİMALİ . . .

Soğuk ve şehirlerarası
Otobüslerde vazgeçtim
Çocuk olmaktan
Ve beslenme çantamda
Otlu peynir kokusuydu babam...
Ben seninle bir gün Veyselkarani'de haşlama
Yeme ihtimalini sevdim.
İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında
(Ankara'da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o
Zaman) özlemeye başladım herkesi.. Ve bu hasret öyle
Uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladım
Sonra..
Bizim Kemalettin Tugcu'larimiz vardi...
Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı...
Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan
kahverengi sıralarda, solculuk oynamaya başladık..
Ben doktor
Oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla...
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu,
Pütürlü duvarlara ve Türk Dil Kurumu'na inat bir
Türkçeyle... Ağbilerimizden öğrendik, s harfinden
Orak çekiç figürleri türetmeyi..
Ankara'ya usul usul karbonmonoksit yagiyordu.
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu
Haber bültenleri..
Oysa Ankara'da hiç sevişmedim ben.
Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim..
(Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik
Dikenleri saymazsak..)
Ankara'ya usul usul kurşun yağıyordu.. Ve belli bir
Saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber
Bültenleri.. Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim..
Ve hiçbir mahkeme tutanağında geçmedi adım..
Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm
Sadece..

Sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde ama
Sen yoktun.. Ben, senin beni sevebilme ihtimalini
Seviyordum, suni teneffüs saatlerinde.. Okul servisi
Seni hep zamansız, amansızca bir lojman griligine
Götürüyordu.. Ben, senin benimle Tunalı Hilmi
Caddesine gelebilme ihtimalini seviyordum..
Ben senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.
Yaz sıcağı topraga çekiyordu tenimin çatlamaya hazır
Gevrekligini.. Sonra otobüs oluyordum,
kırık yarık yolların çare bilmez sürgünü..
Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum Muş
Ovasının yalancı maviliğini.. Otobüs oluyordum bir
Süre.. Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum,
Yanağım otobüs camının garantisinde..
Otobüs oluyordum.. Bir ülkeden bir iç ülkeye..
Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum...
Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın
Listesinin.. Korkuyordum..Sonra iniyordum otobüsten..
Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun, ömrümün
En kısa, ömrümün en çocuk, ömrümün en ihtiyar yolunu
Koşuyordum.. Çünkü sonunda annem oluyordum babam
Kokuyordum sonunda...
Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim,
Çocuk olmaktan..
Ve beslenme çantamda
Otlu peynir kokusuydu babam...
Ben seninle birgün Van'daki bir kahvalti salonunda...
Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği)
Bir yol üstü lokantasında...
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay
KIvamında bakan Doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak
Damında..
Ben seninle herhangi bir insan elinin terli
Coğrafyasında olma ihtimalini sevdim..
Ben senin,
Beni sevebilme ihtimalini sevdim !

Yılmaz Erdoğan