İnsanlar nedense hep bir “kahraman” özlemi içindedirler. Tarih boyunca kendi yapamadıklarını yapabilecek, onları kimi dertlerden kurtaracak özverisi bol, güçlü kuvvetli birilerini ararlar. Kişisel sorunları çözebilen özel kahramanlardan, memleketi kurtaracak ulusal kahramanlara değin çeşit çeşit “süper insan” yaşamımızı renklendirmekte.
Kimileri düş kahramanı da olsa bunların çoğu canlarını tehlikeye atabilen, vurdu mu deviren, zeki, becerikli ve çoğunlukla erkek olan insanlardır. Biraz romantik, biraz çapkın da olurlar üstelik... Milyonda bir çıkan bu insanları milyonda dokuzyüzdoksandokuzbin olan öteki inanlar bekler durur.
Beyaz atlı prens, tüm genç kızların beklemesi öğütlenen romantik bir kahraman değil midir? Her ne kadar günümüzde “Kırmızı Ferrari’li Futbolcu”ya dönüşse de kızlarımız hazır paketlenmiş, onlara aşk ve refah sözü veren bu olağanüstü erkeğe daha tanımadan âşık olurlar. Birçok genç kız, kendi iç değerlerini yükseltmek ve bu değerlere sahip bir insanı hak etmek için çaba göstermek yerine hazıra konmayı düşler dururlar.
Kimdir bu beyaz atlı prens? Ne iş yapar? Nasıl yaşar, ne üretir, ne kazanır, nasıl kazanır, nasıl harcar? Devlete vergi borcu var mı? Nereden elde etmiş onca parayı? Atı kendi hakkında ne düşünüyor acaba, falan filan... Tüm bunlar gündem dışıdır. Aslolan kızlarımızın bir paket program çerçevesinde refaha kavuşmasıdır.
Çoğu zaman bu kahramanlar gerçektir. Birçoğu bir haydutu yakalayıp tepelemişler ve kulaktan kulağa yayılan bir olayın başkahramanı olmuşlardır. Zamanla o bir haydut bin hayduta, tepeleme olayı da bir efsaneye dönüşmüştür. Üzerlerine yüzlerce öykü monte edilmiş, kahramanlıkları ayyuka çıkmıştır. Bu “ayyuk” kelimesi pazarlamacılar tarafından iyi değerlendirildiğinden önce dergi ve romanlarda sonra da sinema ve televizyonda paraya dönüşmüşlerdir.
Kahramanların bir zamanlar en sevdikleri yer resimli romanlardı. Burada, çocukların düşlerine girmek için türlü savaşlar verirler, onların gönüllerini kazanarak idolleri olurlardı. Eski resimli romanlar siyah-beyaz yayımlanırdı. “Tom Miks”, “Pekos Bill”, “Teksas” gibi dergiler, bize ait olmayan bir kültüre bizi taşırlar, benimsetirler ve özendirirlerdi. Zamanla renklendiler ve daha keyifli okunur biçime geldiler. Televizyonun gelmesiyle pabuçları dama atıldı ve sahneyi küçük cam ekrana terk etmek zorunda kaldılar.
Kahramanlar sinema ve televizyonu dergilerden daha çok sevdiler. Hareketlerinin daha etkin görülmesinin yanısıra olaya bir de ses boyutu giriyordu. Artık kahramanlıklarını daha destansı ve görkemli sunabiliyorlardı. Üstelik bir gecede milyonlarca insana ulaşıp maceralarını sunabiliyorlardı... Tabii az biraz para karşılığında. Eee, bunu da normal kabul etmek lazım. Kahramanlar da ne de olsa birer insan. Onları ünlü yapan yayıncı dostları onca emeğin karşılığını almasınlar mı?
Her toplumun karakteristik kahramanları vardır. Beyaz evleri ve beyaz giysili toplumuyla ünlü Meksika’nın siyah atlı ve siyah giysili kahramanı Zorro, sol elinde kırbacı, sağ elinde kılıcı Santa Anna’nın Meksika’sının idolü değil midir? Saygıdeğer ve zengin bir “Don” olan bu zat, halkın her başı sıkıştığında birden ortaya fırlayarak onları koruyan, şiddet ve cambazlık dolu kahraman bir halk adamı olmaz mı? Tabii ki olur...
Amerikan toplumu daha çok “Kovboy” kahramanları benimsetmişti tüm dünyaya. Pekos Bill, Davy Crockett, Wyatt Earp gibi at üstünde dolaşan sert yumruklu bu insanlar, yeterince “insanlık dışı” na çıkamayınca yerlerini “Örümcek Adam”, “Süpermen”, “Batman” gibi “İnsandışıbirşey-Adam”a bırakmakta gecikmediler. İnsanların güçleri bir yere değin abartılabildiğinden bu yeni model kahramanlar pek sevildiler. Artık insan kılığında bile olsalar uçup kaçabiliyorlar, hayvanların ve uzaylıların güçlerini etten kemikten vücutlarında barındırabiliyorlardı. “X-Men” gibi yangından fırtınaya her türlü güce sahip Amerikan vatandaşları da ortaya çıkınca seri neredeyse tamamlandı. Tamamlandı da bu kez de olay çok fazla elden avuçtan çıkıp standart bir Amerikan çocuğunun düşlerini aştı. Abuk sabukluk heyecan ve korkuyu ortadan kaldırınca boşalan alanın imdadına bilgişler ve video oyunları yetişti.
Etkileşim, oyunun yeni kuralıydı. Artık oyunlar gerçeklerin simülasyonuna dönüşmüşlerdi. Savaşlar sanki cepheden aktarılıyordu. Ölümler ölüm gibi, katliamlar gerçekti. Kan gövdeyi götürüyordu. Ama en önemlisi artık kahraman kendinizdiniz. Kılınıza bile zarar gelmeden, sıcacık odanızda oturarak çok kanlı bir savaşa katılabiliyor, dilediğiniz denli insan, hayvan, yaratık, uzaylı ne varsa öldürebiliyordunuz. Herkes kendinin kahramanıydı.
Bu yeni kahramanı, çocuklar, çok benimsediler. Öyle ya, artık her çocuk bir kahramandı. Düşler gerçeğe dönüşüyordu. Tek bir sorun vardı, o da kendi savaşları değildi yönettikleri...
Buna da çare gecikmedi. İşe televizyonlar ve sinema el attı. Oyunlar artık konularını güncel olaylardan alan sinema filmlerinden ve televizyon dizilerinden alıyorlardı. Artık savaş burnumuzun dibinde yer alan gerçeklerden oluşuyordu.
Tüm oyunlar yavaş yavaş kanunu kendileri uygulayan “savaşçı” kahramanlara yönelmeye başladılar. Mesaj hepsinde aynıydı:
Devlet hantal, hatta kriminaldir. Suç örgütleri devleti, devlet suç örgütlerini yönetir. Raconda var mı böyle adaletsizliğe boyun eğmek? Git ve kendi kanunlarını öldüre öldüre uygula. Bunu kendi iyiliğin, halkın iyiliği, vatanının iyiliği, yapımcıların iyiliği için yap. Ama mutlaka çok kişi öldür ki kahraman olasın.
Süpermen’in naifliği, Tom Miks’in kibarlığı geride kaldı. Eline bir makineler ordusu geçiren eski sabıkalı, tercihen aranan biri, başlıyor sağı solu taramaya... Filmler çok heyecanlı ve eğlenceli. Oooh, ne de güzel ölüyor suçlular... Hak yerini buluyor işte. Bir taramada 72 kişi yaşamını kaybediyor. Olsun, suçlu değiller mi? Ölsünler tabii... Haa, o arada yolda araba kullanan başka insanlar telef oluyorlar. Bina patlıyor, içinde yaşayan öteki insanlar da güm... Olacak o kadar! Kahramanımız devrim yaratıyor, devrim... O insanlar da devrim şehidi bir nevi... Tabii ki o kadarcık olacak. Ne de olsa adalet yerini buluyor.
Geçen akşam kanalların birinde “Kurtlar Vadisi” adlı dizinin üzerine yapılan bir konuşmayı izledim. Son yılların en kaliteli yapımlarından biri olduğu kesin. Çok para ve emek harcanarak yapılmış bir dizi. Ne yazık! O denli para karşılığında bize empoze edilen mesajın çirkinliği karşısında insanın tüyleri diken diken oluyor. Zafer Ergin vardı ekranda. Halkın yanlış özendirildiğini, yapımcıların böyle bir mesaj vermek istemediklerini, “yanlışlıkla” bu mesaja dönüştüğünü anlatıyordu. Yüzünde utanmakla karışık pişmanlık ifadesi vardı.
Yalnızca birkaç bölümünü izlediğim dizinin son bölümünde vatan aşkıyla yanıp tutuşan kahraman katiller “Ne yaptıksa sizler için yaptık ey Türk halkı. Gerçek devletiniz biziz. Kanunları da biz koyar, canları da alırız. Siz boş yere kanun yapmaya falan çalışmayın. Biz sizin için adaleti sağlarız. Bize özenin... Mafya ve yer altı dünyası tüm vatanseverlere açıktır” mesajını verip ellerini kollarını sallayarak alkışlar içinde mahkeme salonunu terk ettiler.
Tüm medya bayıldı bu diziye. “İşte, biz buyuz, işte gerçek kahramanlar. Bakın ne denli de güzel paralar kazanıyoruz” diyerek yere göğe koyamadılar diziyi. Gençliğin gönlündeki kahramanlığın vizesi yer altına yöneldi. Yaşasın... Ne çabuk da benimsedik çarpık kahramanlığı.
Tabii tüm bunlar bizim gerçek kahramanlarımız olmamasından doğuyor. Bilim yerine hurafelere inanan, sanat diye kalçalara yönelen, kültür diye televolelere sığınan bir toplum yaratmakta üstümüze yok. Bilim insanları, gerçek devlet insanları, gerçek sanatçılar, gerçek yazarlar, gerçek gazeteciler ne yazık ki gözü dönmüş rating canavarının iştahını kabartmıyor. Uğur Mumcu gibi kimileri kanlarıyla ve canlarıyla savaşsalar da bir Polat Alemdar olamıyorlar. Özenemiyor gençlerimizin ezici bir çoğunluğu Mumcu’ya. Sabahlara değin hasta bakan, yaşamı insanlara yardım etmek olan doktorlar, yeni neslin sağlıklı yetişmesi için kendi sağlıklarından olan öğretmenler bir figüran olmaktan öteye geçemiyorlar.
Sokaklarda korsan kitap, yazılım, müzik CD’si satan karanlık kişiler kendilerini kahraman sanıyorlar. Halkımıza ucuz eğitim ve eğlence sağladıkları için kendileriyle gurur duyuyorlar. Televizyon programlarında boy gösterip haklılıklarını ilan ediyorlar.
Yüz işçi bir duvarı bir ayda örer, bir kişi tek bir saniyede onu bombalar ve yok eder. Yüz kişiyi kimse ne tanır ne bilir, ama bombayı koyan kişi tarihe geçer. Üzerine televizyon dizileri yapılır, açık oturumlar düzenlenir, kravatlı beyler ve saçları yapılı hanımlar günler, haftalar süren konuşmalar yaparlar. Gençler sokaklarda “Bu millet seninle gurur duyuyor” diye naralar atarlar. Hangi bilim insanımız için söylendi bu laflar?
Kahramanlarımız futbol topu, manken bacağı ve mafya silahı üçgeninden vize almak zorundalar. Okul diplomalarının yerini para ve rating beklentileri içeren sözleşmeler alınca yapacak birşey kalmıyor doğrusu.
Eski kahramanları özler olduk. Kahraman olmak için değil, koşullar gerektirdiği için kahraman olan kişiler tarihe karıştı. Unutmayalım ki insanların kahraman ya da vatan haini olmaları görevlerini başarıp başaramamalarına bağlıdır.
Biz ulus olarak, hiç bir ulusa nasip olmamış boyutta bir kahramanı, Atatürk’ü çıkardık içimizden. Destanlar ürettik gerçek kahramanlara dayalı... Bunlarla büyüdük çocukken... Şimdi neler oluyor bize?•
Ali Murat Erkorkmaz


LinkBack URL
About LinkBacks

-/-/-MaKsAt MuHaBbEt-/-/-
Alıntı Yaparak Cevapla





