Korkarak Ölen İnsanlar
Leman dergisi yıllardır döt laleleri seçiyor. Bilmiyorlar ki lalenin hası, yazarları Nihat Genç! 10 yıl oldu, neler çekiyorum, acılı yemeyeceksin, mayalı içki yok, kış geldi mi soğuğa çıkma, yumuşak, kadife kumaşlı sandalyeden başkasına oturma.
Birçok hastalığımı kendim tedavi ettiğim için, sabırlı, dikkatli olmayı, kendimi korumayı, önemsemeyi öğrendim, rahatlığın, keyfin de vücut için ilaçtan değerli olduğunu, acı gerçekleri önce kendime itiraf etmeyi öğrendim. Hatta, her insanın mutluluğu yakalayabilmesi için vücudunda, onu sürekli dikkatte tutup meşgul edecek bir hastalığın olması gerektiğine inandım. Kestir, kurtar diyenler de oldu. Doktorları, hastaları inceledim, henüz ameliyat kıvamına gelmedi. Ancak, hastalığını arkadaşların bilmemeli. Sık sık takılırlar, "Bak oğlum, kaşıntın varsa bir kere düzdüreceksin". Allah'a bin şükür bu ince kalpli zarif esprileri yüksek sesle ve her ortamda yapacak bollukta arkadaşım var. Hatta, "Bak oğlum, dünyanın en mutlu yaratığı ...kilmiş sıpadır... Bir kereden bir şey olmaz" denemiş de olursun.
Böyle yazmış olmakla denemek arasında da bir fark yoktur aslında, hadi biz bu ibneliğe alıştık, şu güzelim gözlü şirin mi şirin sıpalardan ne istiyoruz? Yalnız ben mi. Şu an içeride yatmakta olan Doğu Perinçek Cumhuriyet gazetesinde "Emperyalizmle gelen eşcinsellik" başlığı altında bir yazı dizisi yayımlıyor, şu paragrafı birlikte okuyalım: "Bilimadamları gürültülü bir ortamda bırakılan farelerin bir süre sonra eşcinsel ilişkilerini gözlemliyorlar. Emperyalist-kapitalist sistem, bunalım dönemlerinde yarattığı kargaşalık ve güvensizlikle insanları serseme çevirmekte ve gürültü altında kalan farenin durumuna itmektedir..."
Yazıyı, başka bir sefer tartışırız da, bu farelerin de çektiği nedir canım? Yazı şöyle devam ediyor: "Gürültüde kalan farenin durumunu, son yıllarda Rusya halkı büyük acılarla yaşadı..."
Yani, farelerden toplumsal tezler, fikirler üretiyoruz. Hadi sıpayı geçtik, o Anadolu'nun kavruk, evde kalmış evladı, ama, bir yazar fare dedi mi duracaksın, çünkü fareden bahseden yazar, bilimden bahsediyor demektir. Bilim, deney, fare laflan artık günlük gazetelerin de katkısıyla aynı anlama geliyor.
Bilimadamları fareleri kurban yapacağına, benim gibi yazıya kendi kaşmtısıyla başlayıp, durumu harbiden kendi deneyimlerinden örnekleseler bilime katkıları daha büyük olmaz mı? Olmaz. Çünkü bilimadamları o kadar sosyal, ideolojik, siyasal olarak düzüldü ki, kendilerinden emin değiller. Kendimizi la-boratuvara koysak, taraf tutarız, fareler ise modernizmin iğdişinden geçmemiştir, doğaldır, karakterleri, namusları, ahlâkları, daha içtendir, sağcı, solcu, devletçi, cumhuriyetçi gibi davranmaz, taraf tutmazlar.
Doğrusu, dişimi sıktım, acı yiyen farelerin "basur"a karşı verdikleri tepkileri konu edinen haberleri okumadım. Ve büyük mucize gerçekleşti, şubatın birinci günü hastalığım bıçak gibi kesildi.
Trabzon'dan gelen ağabeyim, uzun yıllardır görmediğimiz Kayseri'deki akrabalarımıza uğramış. Otuz yıl önce Trabzon Maçka'dan Kayseri'ye yerleşen yakınlarımız Erciyes ve Toros dağlarında arıcılık da yapıyorlar.
Bir kavanoz hakiki Toros balından bir kaşık yediğimin günü mucize gerçekleşti. "Akit" gazetesi bu haberi duysa: "Allah'ın mucizesi" diye manşete çeker.
Böyle şeylere ben de inanmam ama ne yapabilirim, on yıldan beri beni yeyip bitiren "basur" Toros balı sayesinde tarihe gömüldü; içimi derin bir sevinç kapladı, öyle neşeliyim ki anlatamam. Abartmak istemiyorum ama, ilk defa havadan gelen sudan ucuz bir mucizenin şaşkınlığını yaşıyorum.
Kaç gündür bu mucizeyle yaşıyorum. Akrabalarımız ki, en büyükleri Şeref Amcadır, ben onu 10 yaşlarında yaz tatillerinde köye gittiğimde tanıdım. İnce uzun, çok kırışık yüzlü, çok çalışkan insanlar. Köyün bitimi ünlü Maçka Ormanı'ydı, altı sünger gibi yumuşak iğne yapraklarıyla dolu, üstü gün ortasında bile karanlıktı. Kar dizboyu olduğu günlerde, sırtına eski Osmanlı tüfeğini geçirir, kurtların ayak izinden dağlar tepeler aşar, inlerini bulurdu. Sisli dağların ardında yağmur hiç dinmez aylarca çiselerken, çıngıraklı ineklerin ahırdan çıkışları kutsal bir tören gibiydi. Çakalların, sansarların sinsice her gece tavuk kümesinden birkaç tavuğu kandırıp parçalamaları ve hâlâ çakalların uğultusu, zifiri karanlık geceyarılarınm kutsal töreni gibiydi. Ahşap ve toprak zeminli evin içinde duvara açılmış canavar ağızlı kara fırında minderden büyük ekmeklerin yapılması kutsal tören gibiydi. Tuzlu, yağlı, ıslak tereyağının yayıkta günlerce sallanıp, mermer kaya parçası gibi bir kâse içinde önümüze konması kutsal tören gibiydi. Dağdan dağa büyük yatak çarşaflarını çırparak, gererek Kızılderililer gibi konuşmaları kutsal tören gibiydi.
Şeref Amca, ormandan kaim ağaç kütükleri sürükleyip getirmediği, deniz gibi dalgalanan yonca çayırında orakla ot biçmediği, dizboyu çamura dönen tarlayı komşularla birleşip bellemediği zamanlarda, arı kovanlarıyla uğraşırdı.
Bir gün kovanın deliğine kadar soktum gözümü. Bir vinç gibi kocaman patlak patatese benzeyen eliyle boynumdan tutup fırlattı beni geriye. Günlerce ağladım. Ama, bir kez içeride olup bitenleri görmüştüm. Bir kaşık bal verdi bana, "Deli baldır vurur, fazla yeme" dedi. Peteğin mumunu emerek sakız gibi çiğnerken, kovanlardan uzak tutup konuşurdu benimle. "Deli bal ne demek?". Şeref Amca, Kraliçe arı sinirliyse, onun balı da delidir, deyip kestirip attı. Ama sonra, anlar gündelik işini yaparken, balı, çiçeklerin etrafında dans etmeden getirirler, o bal delidir, dedi.
Şeref Amca'nm dediklerini hiç unutmadım: "Çiçeklerde asimda bal yoktur, çiçeğin özsuyu olur, arılar minik borularına çektiklerinde, saniyede yüz kere kanatlarını çırparak bu özsuyu tatlılaştırırlar. Ve özsuyu iyice çalkalamak için, çiçeklerin etrafında dans ederler..."
Dediklerine inandım, meyveler niye tatlıdır, rüzgâr dallarını salladığı için, insanlar ne zaman tatlıdır, çok çalışıp dans edip yoruldukları zaman, orgazm, Mevlâna, metafizik uçlara kadar götürdüm işi...
Çiçeklerin renklerinin bulutlu, yağmurlu, güneşli ve sabah, öğle, akşam ayrı ayrı tonlara büründüğünü ve büyük gövdeli ağaçların şefkatle miğfer gibi en narin çiçekleri fırtınalara karşı nasıl koruduğunu, hangi bayırın hangi rüzgârı aldığı için o çiçeklerin hangi mevsimlerde açtığını ondan öğrendim. Hilesiz, hurdasız, sert alınlarının teriyle taştan ekmek çıkartan bu masal gibi Anadolu insanlarının değişmeyen yoksul hayat kavgalarına romanlar yetmez. Balı, dönüşte eve getiren ağabeyim, "Bu insanlar melek" dedi. Birkaç saat karşılıklı sustuk, derine, otuz yıl öncesine daldık. Kendileri sabahın köründe deprem yarıkları gibi çukurlarla dolu tarlalara girer, bizim için evin önünde, iki ayva ağacı arasına hamak gererlerdi. Ağabeyimle birlikte yine, "Bu insanlar sahici melek" dedim. Yoksulluğun ve çalışmanın melekleştirdiği bu insanları tanımak da hayatımın en büyük mutluluğu, gerçek mucizesi...
O gece işte bunları düşünüp mışıl mışıl uyudum. Uyurken, 10 yaşında giremediğim kovanın içine girmişim. Hayallerim yıkıldı, bir kâbus gibiydi, kovan pis çalılarla doluydu, arılar büyük bir savaştan çıkmış gibiydi, yüzlercesi balın bataklığına gömülmüş boğulmuşlardı, yüzlercesi yorgun adımlarla peteğin mumunun üstünde, güç bela arkadaşlarını sürükleyerek çekiyorlardı. Birçoğunun kellesi kopmuş, ayakta kalanlardan birkaçı geniş yaprakların battaniye gibi altına girmiş, soğuk ve pişmanlık dolu gözlerle olup biteni izliyordu.
Genç bir arıdan dinç ve yırtıcı bir ses duydum. "Bir kraliçenin ölümüyle dağıtmayalım arkadaşlar!" Ayakta kalan binlerce genç arı başına toplandı. "Acilen kraliçeyi seçmek zorundayız!" Bir diğeri, "Kraliçeyi seçene kadar kovanımızı temizleyelim, havalandıralım, çiçek ve ceset parçalarını toplayıp süpürelim" diyordu.
Genç arının konuşmasına bayıldım, havaya kalkmış kahraman başı gibi, zaten aynı köyün çocuğuyuz. Bolşevik gibi sert bir konuşma yaptı: "Yakında kovanımızdan Ankara'ya bir kavanoz bal gidecek, sert çileler çekmiş, coşkun bir yazar, kendini Ergüder Yoldaş gibi ota, böceğe vurmadan, sıkıntılarından birkaçını bitirelim, ancak bu iş için, Toros Dağları'nm denize bakan yüzünde çalışacağız bu ay..."
Kovanın üstüne yağmur saklayarak vururken, genç arının konuşması alkışlarla kesildi. Ayakları zincirle bağlanmış genç bir arı çıktı kürsüye, dramatik bir konuşma yaptı, ürperdim: "Ablası 17 yaşında ölen 7 yaşındaki çocuklara işkence yapılmasın yasası çıkartalım..."
Vücudumu ter basarak kâbusla yataktan fırladım. Rüyamda ciddi bir karışıklık çıktı, hayalle gerçek birbirine girdi. İnsan zihni neler uyduruyor, cinlerin bir şakası mı, korku dolu bir suskunlukla yatakta öylece durup sabahı bekledim...
Telefonda bir arkadaş: "Samsun Cezaevine görüşe gidiyoruz, hazır araba var, hemen gel..." Gittim. Yolda çiğköfte yiyorum, soğuk taşlara oturuyorum, acımıyor, keyfim yerinde. Görüş yerinde bir sürü şaklabanlık yaptım, yabani mandalar gibi şakalaştım. Müstehcen fıkralar anlattım, tek bir satırında bıkkınlık olmayan, şenlikli ve klas küfürler savurduk.
İçeriden çok sonra, uzun boylu, zayıf yüzlü, genç bir tutuklu geldi, sessizce. Hali yoktu, yüzü solgundu. Alçıdan bir tebessümle hoşgeldin dedi. Şakalarımızı, kapıya konulmuş eski bir tel dolap gibi dinledi. Bu uzun boylu ve sessiz delikanlıların çok içli bir müziği oluyor, dedim içimden.
16 yaşında içeri düşmüş, pankart açmaktan. İşkenceler, kalp, böbrekler iflas. Şimdi yirmisine giriyor. Ayrılırken herkesle kuvvetle ve neşeli bir kas gücüyle kucaklaştık, o an, bazı şeyler vardır eksik kalır, döner, doyamaz bir daha kucaklaşırsın. En son onunla kucaklaştım, saygı ve çekingenlikle yanaklarımızdan öperek.
Bastık gaza girdik yola, ben basur maceraları anlattım, arkadaşlar güldü, yol uzadı, sıkıldık, berber fıkralarına geldi sıra. Gecenin bir vakti resim gibi sessizleştik. Vurdum kafayı yattım...
Telefon sesiyle uyandım. Bir arkadaş ağlayarak "(...?) (dünkü uzun çocuk) öldü" dedi. İşkenceden hali kalmamış, 16 yaşında girdi, bakımsızlık, 20 yaşında ölüsünü veriyorlar, alt tarafı bir pankart açmış...
Buna can dayanır mı? En son beni öpmüştü... Açtım pencereyi Ankara'ya yumuşak bir yağmur yağıyor. Yağmur yağdı ben ağladım, yağmur yağdı ben ağladım... Şimdi, içeride koğuşta herkes ağlıyordur, dedim. Bu kadarı da fazla Tanrım, kafamı duvara vurdum, alnımda kanlı bir boynuz, buna can dayanmaz... Adli Tıp'a koşalım, polis her yanı kesmiş... Yakınlarından bir genç anlattı... Dedi ki, 7 yaşındayken, ablası 17 yaşında kalpten ölmüş... Yığıldım yere. Gergin ve kâbus dolu gecenin tılsımını şimdi öğrendim, başım döndü, kusar gibi oldum...
İçeride insanlar işkenceden ölürken, son bir hafta küçük bir hastalığımın iyileşmesi yüzünden dünyanın en neşeli insanı gibi havalara uçmamın suçluluk kompleksi ayan beyan rüyalarıma giriyordu, işte Kraliçe arı, gözleri kırmızı bir kömür, hiddetle bağırıyor: "Ben size demedim mi biz o balı, o uzun çocuğa en son sarılacak, öpecek görüşçüsü diye bu adama gönderdik, bu ...kilmiş sıpa yazarlar kendilerini ne bok sanıyor?"
Ertesi gün yakınlarından birini bulup konuştuk. Babası müstahdem, dedi, süt, şeker yüzlü bir adam, temiz, sakin, efendi, ihtiyar, yorgun... Evleri Mamak'm bile tepesinde, işe gitmek için babası, her sabahın beşinde kalkmak, iki vasıtaya binmek zorunda... Arkadaşlarına, komşularına oğlum pankart açtı, içeri düştü diyemedi, kâh utandı, kâh korktu, "Oğlum askere gitti" dedi. Dökük dişlerinin arasında bal damlayan bir gülüşü vardı ama, dünyanın en güzel armağanı gencecik oğulları yalnız bırakmıştı onları. O küçücük maaşla, yemediler, yedirdiler. Kendini ibadete vermiş gibi oğullarının peşinden koşturdu. Beş yıl önce, henüz 15 yaşındayken uzun oğlunu, bulaşıkçı aldı yanına... İki ay çalışabildi, ağırına gitti bulaşıkçılık, ayrıldı... Oğlu yanmdayken, nazik bir adam, alnı ayna gibi parlardı, şimdi, ak düşmüş o simsiyah kaşlarının arasından bıçağın suyu gibi gözyaşları düşüyor. Yoksulluğun melekleştirdiği bu insanları devlet döve döve öldürüyor...
Buna can dayanmaz. Kendimi sakinleştirmem lazım. Hemen alan değiştirip Belgin Doruk'un hayatını okudum. Kendinden 25 yaş büyük Faruk Kenç adında sinemacı sosyeteyle evleniyor. Enver Paşa'mn karısı Naciye Sultan'm ailesi, yalıları, antikaları, sefaları etrafında şamatası, eğlencesi bitmek bilmeyen İstanbul geceleri. Ne çok eğlenmiş, ne çok mutlu olmuşlar, fotoğraflarına bakıyorum, yüzleri yumuşak, giysileri yumuşak, gülümseyişleri yumuşak. Benim de böyle yumuşacık yüzüm olsaydı, hak veriyorum hepsine, simsiyah saçlarım omuzlarına atıp, ahû bakışlarıyla sabaha kadar vursunlar şarabın köküne...
Delirmek, olmayan bir şeyin peşinden koşmaksa, sabaha kadar balkonda, helada, sinek, böcek aradım, sonunda mutfakta ziftlenirken buldum birkaçını tüm acımı onlardan çıkardım, ulan ziftlenip duruyorsunuz, yaptığınız bal, kum gibi güzel çaresiz annelerin memelerine süt mü oluyor, hela sürgüsü gibi kilitli gözleri, aç çocukların meşinleşmiş yanaklarına kırmızılık mı oluyor, yaptığımız bal, devlet oluyor, dayak oluyor, bundan sonra kızgın, kör kaya kaşlarının altından akrepler toplayacağım...
Hayatımın en korkunç gecesinden uyanırken, demir kapılı bir hücrede başı ezilen iri kıyım bir akrep gibi gördüm kendimi. Tanrım, nedir bu evin hali... Bir telefon...
"Nihat unutma, birkaç arkadaş halkevinde seninle tanışmak istiyor." Alelacele çıktım. İşte artık gün batıyor, kraliçemle uzun uzun konuşuyorum.
Güzel kokulu sevgilim. En hoş kokulu çiçeklerin balını öperken nasılsa dudakların, öyle dinle beni. Bundan on sene önce, taşlar, arabalar, elbisem, sigaram, dokunduğum tüm nesneler zehirli sarmaşıklar gibiydi. Sonra pembe sürgülü kapısını açıverdi dünya. İnsanı sarhoş eden, yumuşak, okşanan şeyler, ağzı en tatlı sevgililer gibi dokunduğum şeyler... Eşşekler gibi mutlu oldum, seyrettikçe.
Zaman denen bu akarsu gönlümü çeldi. Öğle sonraları bir küçük yürüyüş, dişlenmiş nar tadında. Akşam vakti bir sigara içimi, zambaklar tadında... Anladım ki, bu dünya, sevgililer sevgilisi. Bir günü akşam etmek, güzeller güzeli...
Sonra gördüm ki, sesi tatlı, yatağı sıcak, can tatlısı tahtırevan gibi bu güzel hayat, insanı ham ayva tadında bencil yapıyor...
Gencecik, şarap yüzlü çocuklar, ıtır kokulu genç anneler, polis işkenceleri karşısında tarihin en vahşi eziyetleriyle parçalanınca, işte bu yüzden gözlerimizi yumuyoruz. Çünkü, bir kez olsun kelebeklerin çimenler üstünde dans ettiğini gören insan, hayatı herkesten, her şeyden kıskanıyor. Geride kalan tüm iğrenç, ****** katliamlara sessiz kalıyor...
Rahatı kaçmış bir insanı, sonsuz öpüşlerle bir daha kurtaramazsın kraliçem... Artık itiraf edelim, ...kilmiş bir sıpa olmadan, bu deniz ülkesinden güzel bu topraklarda hiç kimse mutlu olamayacak...
Halkevi küçük bir oda, içeride sigara içmek yasak. Üç-beş kişi ancak var. Yarım saat kadar konuştum, dışarıya attım kendimi, saç diplerimden fışkıran teri durduramıyorum, soğukta titreyerek sigara içmenin tadından...
66 yaşında genç bir delikanlı, konuşkan, sıcak, hareketli Hasan Baba'yı burada herkes seviyor. Erzurum şivesiyle konuşuyor, Horasanlı. Ne tatlı konuşuyor. Bal gibi. Gençliğinde başından geçen siyasi kavgaları anlatıyor. Ağlar gibi oluyorum. Dudakları, avuçları yarılmış. Üstü başı, kavrulmuş toprak renginde. Horasan Dağları'nda, karın altında donma tehlikesi yaşadığı geceleri anlatıyor. Ağlar gibi oldum. Kara tren vagonları gibi, ağır kömür yükleri çeker gibi konuşuyor. Bak, "Nihat Gardaş, şu insanlara bak... Sokağın loş köşelerinde insanlar görüyorum, aynı renk arabalar içinde insanlar görüyorum... Bu insanları öyle göriyem ki... Hani eti buzdolabına koymaz, dışarıda bırakırsan... Toprağa çıplak ayakla basmamış, bir kere eline pabucunu alıp bu puştların peşine düşmemiş... Nihat Gardaş, bu insanlar kokarak ölürler. Ben onları ele görüyem, hepsi kokir bunların..."
Kokirler... Kokirsiniz... Kokiyrik...
NİHAT GENÇ - MODERN ÇAĞIN CANİLERİ


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla