Yolda yürüyorsun.

Canın çok sıkkın.

Arkadaşlarından hiç birini aramak istemiyorsun.

İçinde bulunduğun koşullara şükretmen öğretilmiş sana. Annen, büyükannen bu halini gördükçe sana, “Aza tamah etmeyen, çoğu bulamaz!”, diyerek seni sürekli bunaltıyorlar.

Etrafındaki insanlara bakıyorsun, herkes büyük ölçüde mutsuz.

“Niye kimse tam anlamıyla mutlu diil?”, diye düşünmeye başlıyorsun.

Anneni düşünüyorsun. Yıllarca tek başına iş hayatında mücadele vermiş, erkeklerin yapabileceği o işi kadınların da yapabileceğini, kanıtlamış, bu savaştan hala bunalmamış, hala savaşan o kadını düşünüyorsun.

Yaşadığın sıkıntılara ad koymana gerek olmadığını biliyorsun.

Sıkıntıların adı var, işinden memnun değilsin. İş yerinin ne zaman durumunu kurtaracağını bilmiyorsun. Patronların da bilmiyor zaten. Her an işten çıkartılabilirsin ya da şirket batabilir.

“Çok şükür borcum yok!”

Şükrettiğin için kendine kızıyorsun.

Savaşmak istiyorsun, çünkü.

Ama bu durumda savaşmanın gereksizliği, acil çözüm bulmanın önemli olduğu öğretilmiş sana.

İş aramak çözüm, arıyorsun ama, cevap çıkmıyor.

Yürüyorsun.

Daha hızlı yürümek istiyorsun.

Hatta koşarak uzaklaşmak istiyorsun.

Ama bunun bir işe de yaramayacağı da sana öğretilmiş.

Artık hayatını paylaşmak istiyorsun. Ama sana, “İnsan yalnız bir varlıktır!”, diye öğretilmiş.

Bir kahve görüyorsun.

Oturup soluklanmaya karar veriyorsun.

Çayını söylüyorsun. Yanında da oda sıcaklığında su.

Soğuk su boğazına ve sesine zarar verir, bu da öğretilmiş sana.

Yanına bir kadın geliyor.

“Selpak ve kalem satıyorum kızım alır mısın?”

Bakıyorsun kadının yüzüne…

Elindekilere bakıyorsun…

“Bi selpak, bi de siyah yazan kalem...”

Kadın selpağı veriyor ama siyah yazan kalemi bir türlü bulamıyor.

Kalemlerin olduğu torbayı boşaltıyor sonunda.

Sen pişman oluyorsun, siyah kalem istediğine.

Kadın kalem poşetinde siyah kalem bulamayınca, kol çantasına elini atıyor.

Kadına alıcı gözüyle bakıyorsun bu defa. Çantası beklediğin gibi harap değil, çünkü. Evet yeni değil, iyi durumda değil, ama harap değil, yalnızca biraz eski. Hatta oldukça iyi bakılmış bir çanta, bu yüzden az eskimiş.
Kadının üstü başı da öyle; biraz eskimiş yalnızca. Ama kirli değil, yıpranmış değil.
Kadın çantasını karıştırırken başına öylesine doladığı eşarbı kayıyor. Onu tutup yeniden basına dolarken, kadından gelen beyaz sabun kokusunu alıyorsun.

Derin bir nefes alıyorsun.

Beyaz sabun kokusu içine doluyor.

İçin biraz ferahlıyor.

“Buyrun kızım!”

Bir kaleme bir kadına bakıyorsun. Hatırlıyorsun, kadını ve istediğin kalemi.

“Almak ister misin bilmem. Benim siyah yazan kalemim yokmuş. Bitti heralde. Ama bu kalemi bana kocam vermişti. Artık burda değil. Ama ben de zamanı gelince gidicem. Herkes mavi kalem ister, sen siyah istedin. İçini aydınlatmaz siyah, ama insana ciddiyet verir. Ama beyaz kaatta siyah kalem, inci gibi durur. Demek ki sen, inci gibi durmalısın beyaz kaatta. Sen ben de olmayan bir kalemi istedin. Ben bööle şeylere inanırım. Bu kalemin bende ki zamanı dolmuş.”

Kadına bakıyorsun, ne demek istediğini anlamaya çalışıyorsun.

“Nası? Ne demek ‘kalemin bendeki zamanı dolmuş?’”

“Kocam, -biz evli diildik, kızım. Ama birbirimizi çok severdik. Birbirini bu kadar sevip kendi kendimize evlilik yemini etmiştik. Ama resmen evlenemeden o gitti. Bir de çocuğumuz oldu. Büyüdü, ama çok kalamadı, o da gitti. Neyse- kocam, evlilik yeminimizi ederken bu kalemi hediye etti. Yeminini yazdı, ‘bak beyaz kaatta siyah kalem nası inci gibi duruyo. Biz hep birbirimizin beyaz kaadı, siyah kalemi olalım.”, dedi. Evlilik yeminimizi bu kalemle yazdık. Ama heralde sen beyaz kaatsın, siyah kalemini bulamadın. Bu kalem sana onu buldurur, merak etme. Ama tek bi şey yapman lazım, tam olarak ne istediini yaz bu kalemle. Sensiz gitmemesini de yaz. Biz yazmamıştık, sen yaz, kocansız kalma.”

Kaleme baktın.

Aldın eline, açtın kalemi bir daha baktın.

Güzel bir dolmakalem.

En son ilkokulda dolmakalem kullandığın geldi aklına.

Kadına baktın bir daha.

“Benimle bi çay içer misiniz?”

Kadın oturdu.
Elinde çaylarla gelen çocuğa “Bana bembeyaz bi kaat getirir misiniz?”
‘Bu kağıda bir insan çizmek isterdim, ama çöp adamdan başka bir şey çizemedim, hayatımda. Çöpten bir kocam olsun istemem. Benden uzun, uzun kollu, az saçlı, hatta saçsız, dinlemesini bilen, Kızılderililer gibi az ve öz konuşan, Kızılderililer gibi doğaya düşkün ve doğadan korkmayan, Buda gibi sakin ve gülümseyen, tek başına hayır kurumu gibi insanların yardımına koşan, müziği ve geceyi seven, denize ve güneşe tutkun, sevmesini ve özlemesini bilen, ortak olmayan konularda bile anlaşabilmemizi sağlayan, kendi ailesine ve kuracağı ailesine sahip çıkan, sarılmayı ve dokunmayı seven, bakışlarının ve ses tonunun insanı ele verdiğini bilip yalana hiç ihtiyaç duymayacak kadar kendinden emin, kısaca “ERDEM”li bir koca istiyorum. Kocamla bu kalemle yazacağımız evlilik yemininde birbirimizin bembeyaz kağıdı ve siyah kalemi olup inci gibi pürüzsüz olmayı dilemek istiyorum.

Ona, seninle öğretilmiş şeyler yaşamayalım, içimizden geldiği gibi yaşayalım, özgür ve özgün olalım, birbirimizle savaşmayalım

Ve

“Seni Seviyorum, Biriciğim…” demek istiyorum.’


Ceren ERGİNSOY