• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    cCc-kozenir-cCc adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    18-01-2008
    Mesajlar
    109
    Karizma Gücü
    0

    EĞER SEN İSTERSEN O BİR HAYAL DEĞİLDİR...(Başbuğuma)

    Bugün içinde bulunduğumuz çağ itibariyle dünya milletleri içerisinde en güçlü milletlerden biride Türk Milletidir hiç kuşkusuz.
    Güçlüdür ve çağdaş bir ülkedir aynı zamanda.Türk Milleti her türlü güzelliği hak eden ve buna değen bir millettir.
    Türk Milleti bir bütündür ve asla ve asla da bölünemeyecektir.
    Biz Ülkücüler olarak buna gönülden iman ederiz.
    Ülkücü Hareket bunun en büyük mücadelesini dün vermiş ve gerekirse gene de seve seve verecek bir harekettir.
    Bu bağlamda sebebi ne olursa olsun Türk Milletinin kamplaşmasına ve bölünmesine de karşıdır.Bunu bir kere ortaya koymak durumundayız.
    Bugün artık kesinlikle ortaya çıkmıştır ki artık istesek te istemesek te üniversitelerimizde bir başörtüsü meselesi vardır ve devam etmektedir.
    Ülkücü hareket olarak bu meselenin çözülmesi ve başörtüsünü tercih eden kızlarımızın eğitimlerini bu kabulleriyle devam etmelerinde yana olan tavrımızı asla ve asla değiştirmeyecek ve çözülmesi için elimizden gelen tüm çabayı hukuk çerçevesinde ve hukukun üstünlüğüne inanarak sarf edeceğimizi ifade etmek isteriz.
    Bizler başörtüsünün Yüce Kitabımız Kur’an-ı kerim’de buyurulduğu üzere emir olduğuna inanan Müslümanlarız.
    Kimsenin imanını ve inancını da sorgulamak gibi bir niyetimiz hiçbir zaman olmamış ve olmayacaktır da.
    Bu konuda Yüce Allah (C.C) ımızın : “Mü’min kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, zinnetlerini (süslerinin takılı olduğu boğaz, baş, gerdan, kol, bacak gibi yerlerini) açarak göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan (eller, ayaklar ve yüz) müstesnadır. Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar. (Boyun ve göğüslerini göstermesinler.)” (Nur Sûresi, 31) ve “Ey Peygamber!.. Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, (kendilerini baştan aşağı örten) elbiselerinden giyinip örtünsünler.” (Ahzap Sûresi, 59) ayetlerini iyi okumamız ve anlamamız gereklidir.
    Bugüne kadar dinimizde kadınlar için tesettür emri bulunduğu güneş gibi ortadadır. Bunu reddetmek mümkün değildir.
    Kadınların başlarını örtmesi: Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle, Peygamberimizin sahih hadisleri ve sünnetiyle, On dört asırlık son derece güçlü bir icmâ-i ümmetle ortada durmaktadır.
    Dinimizin dört temel kaynağı vardır.
    Bunlar;Kitap,Sünnet,İcma ve Kıyas’tır.
    Dinimizde bir mevzu hakkında önce Kur’an-ı Kerim’e bakılır,Kuranda yoksa hadislere bakılır,Hadislerde de yoksa örfe göre hareket ederiz,Örfte de yoksa içtihad edeilir,Dinimizde örf ilahi emirden sonra en güçlü hüküm kaynağımızdır.
    Başörtüsü meselesinde yapılan budur.
    Kitab’a bakılmış, Sünnet’e müracaat edilmiş ve ümmetin icmaı kadınların başlarını örtmeleri şeklinde karara bağlanmıştır.
    Mezhep imamları böyle söylemiş, müntesiplerine böyle tavsiye etmişlerdir.
    Bin dört yüz küsur yıldır bu böyle kabul edilmiş, böyle uygulanmıştır.
    Üstelik Afrika’dan kutuplara, Japonya’dan Amerika’ya kadar her iklim ve her coğrafyada bu böyle anlaşılmış, böyle yaşanmıştır.
    Bir Müslüman, falan öğretim üyesi şöyle kitap yazdı, falan yazar böyle akıl üretti için değil, işte bu dört esasa göre davranır, çünkü son nefesten sonra hesabın bu esaslara göre verileceğini bilir.
    On dört asırlık İslâm tarihinde, İslâm’da kadınların başlarını örtmeleri emri bulunmadığını iddia eden hiçbir müctehid fakih,hiçbir mukallid fakih, hiçbir icazetli din âlimi ve hoca çıkmamıştır.
    Ortada dolaşanlar mı,onlarıda iyi biliriz.Geçiniz bunları...
    Türk Milleti Müslüman’dır,dolayısıyla da Türk insanı da Müslüman olduğu için İslam dininin emri gereği de tesettüre her Müslüman gibi kabul eder ve inanır.
    Bundan daha doğal bir şey de olamaz zaten.
    Müslüman Türk kadını geçmişte de bugün de kentlisiyle,köylüsüyle farklı farklı şekillerde tesettürü benimsemiş ve başörtüsünü örtmüştür.
    Başörtüsü örten Müslüman da örtmeyen Müslüman değil mi diyenleri duyar gibiyiz.
    Elbette başörtüsü örtmeyen Müslüman değil demek ,İslam’ın özünü bilmemektir.
    Başörtüsünü takmayanın değil karşı çıkan ve İslam’da yok diyenin durumu önem arz eder.
    Başını örtmeyen kafir olmaz.
    Bir insanın İslam dairesinden çıkması için Kur'ana ait bir hükmü inkar etmesi ve ben bunu kabul etmiyorum demesi yeterlidir.
    Tesettür İslam’ın emrimidir?
    Elbette emridir,bundan hiçbir Müslüman’ında şüphesi de yoktur zaten.
    Mealler ve tefsirler ortadadır bu konuda.
    Başın ve gerdanın kapanması konusunda İslam’ın görüşü nettir.
    Kur’an da örtünmeden bahsedilir.
    Ancak bunun nasıl olacağı açıklanmamıştır.
    Şekil üzerinde tartışmak İslam’ı daraltmak anlamına gelir.
    Başörtüsünün nasıl olması gerektiği şeklinde ki tartışmalar ve bu konudaki dayatmalar, ısrarlar ifrattır ve zorlamadır,kasıtlıdır.
    “Tabii ki inanıyorum ama bak bu hoca böyle diyor yani başörtüsü İslam da yokmuş diyor haklı bence...”diyebilir.
    Mesele İslam’da başörtüsü yoktur noktasına getirilmek isteniyor aslında!
    Peki,bunu nasıl kamufle edecekler ?
    Bugün çıkarsanız dışarıya farklı ve değişik tarzda istemediğiniz kadar değişik bağlama ve örtme biçim ile karşılaşırsınız.İşte bu bile olması gerekendir.
    Başını örten istediği gibi örter,örtmelidir de!
    Mesele başörtüsüdür aslında “Türban” hedef gösterilerek.
    İslam’ın emri olan başörtüsüne elbette karşı olanlar hatta düşman olanlarda olacaktır.
    Hatta ve hatta şekil belirleme,örtme biçimi dayatmaya kalkanlarda olacaktır.
    Bizler Ülkücü hareketin neferleri olarak bir kadının kendi iradesiyle ister açık olmasını ister kapalı olmasına saygı duyuyoruz.
    Açık olanların isterse saçlarını kısa,isterse uzun bırakmasına karşı değiliz.
    Açık olanların saçlarını ister sarı isterse siyah hatta kırmızı veya değişik renklerde olmasına karşı değiliz ve olamayız da!
    Çünkü bu onun kendisini var etme ve kendisini bulma biçimidir ve bu şekilde mutlu ve huzurludur diye düşünürüz.
    Yani saygı duyarız.
    Bizler,başı örtülü kadınlarımıza ve kızlarımıza da saygı duyarız.
    Başı örtülü olanlar ister 1 metrekare isterse 1.5 metre kare başörtüsü takabilmeliler.
    Başı örtülü olanlar istediği renkte hatta ve hatta resimli dahi olabilir istediği şekilde örtebilmelidirler.
    Başı örtülü olanlar başörtülerini isterse çene altından dolayabilmelidirler,isterse düğüm dahi atabilmelidirler.
    Başı örtülü olanlar bazı hayasızların "sıkma baş" diye karaladıkları biçimde dahi örtebilmelidirler.
    Başı örtülü olanlar eğer inancım için örtüyorum diyorsa buna hışımla saldırmak terbiyesizliğinde bulunup örtmeyenler inanmıyor mu gibi terbiyesizlikle itham etmeden olaya yaklaşmanın bir yolunu mutlaka bulmalıdırlar.
    Başını örtenler isterlerse anneanneleri gibi de örtebilmelimdirler ,örtmeyebilmelidirler de...
    Buna saygı duyuyoruz.
    Duymalıyız da...
    Dayatma,itham ve kinden uzak yaklaşınca sorun olmaz diye düşünüyoruz.
    Bugün maalesef hala kavramlar üzerinde uzlaşma sağlanamamıştır.
    Türban!
    “Türban” cumhuriyet döneminde Fransa’dan ithal edilen bir kavramdır,bir örtme biçimidir.Müslüman Türk Milleti tarafından hiçbir zaman tam olarak kabul görmemiştir.”Türban” a sosyetik örtünme de denmiştir.
    Bugün kalkmış başörtüsüne “Türban” diyerek deli danalar gibi saldıranlar bunu iyi bilirler.
    Mesele üzüm yemek değil aslında bağcıyı dövmektir.
    Başını İslam dininin emri olduğu için örten insanlara dayatma yapılmak istenmektedir.
    Yüz binlerce mağdur olan kızlarımızı düşünenler bellidir.
    Türk Milleti artık eteklerindekileri dökenleri daha iyi tanımış ve kararlarını bundan sonra ona göre verecektir.
    Başını örtme de açma da insanın özgür iradesi içinde gerçekleşir.Bu temel bir özgürlüktür
    Laiklikte esas olan,inanç özgürlüğü ve devletin çeşitli inançlar karşısında tarafsız kalması ve insanların inançlarına göre yaşamasının güvence altına alınması değil midir?
    Laik sistemde kanun adamlarının görevi temel insan hakkının kullanılmasını engellemek mi yoksa bu hakkın kullanılmasını sağlamak mıdır?
    Burada aslında yapılması gereken bu mevzuda başları örtülü oldukları için üniversitelere kızlarımızı almamak değil,almayanları oraya almamaktır aslında! ,
    Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan yasakları savunanlar iyi bilmelidirler ki,bu ülke Müslüman’dır ve ebediyete kadar da öyle kalacaktır.
    Kızlarımızın daha da aydın olmasını istemeyenlerdir bu kafadakiler.
    Bir profesör diyor ki:”Ben dersime başörtülü kızları her zaman alırdım ve 4 tane başı örtülü varken sene sonunda 1 tane kalırdı başörtülü”
    İşte bari bu profesörü kendinize örnek alın.
    Bakın adam davasını savunuyor ve aşılıyor.
    O halde başörtülü bir kızımızı bırakın ikna etmeyi daha görmeyi tahammül edemiyorlarsa bu koca koca profesörlerin vay hallerine...
    Kuran okumayı bilmeyen,Hadislere vakıf olmayan,İcma ve kıyastan bi haber insanların ortaya çıkıp ta başörtüsü konusunda alıntı fetvaları okumaları son derece gülünçtür ve de Laikliği savunanların üzerinde şık durmadığı gibi komiktir de aynı zamanda.
    Başörtüsü İslam’dan önce de olan bir gerçektir.
    Her İlâhî Din'de, her peygamberin tebliğinde başörtüsü vardır.
    Çıkıp cesurca ben inanmıyorum demeyi de kimse engel olmamalıdır.
    Medeni ve demokrat bir toplumuz.
    Yani,Kur'an'ın emri bile olsa, Peygamber bile uygulasa, ben inançsız olduğumdan dolayı bunu kabul etmiyorum demek yiğitçe bir şey olur.
    Artık Cehenneme mi gider Allah'ın affına mı mazhar olur onu bilemeyiz; Allah'ın bileceği şeydir.
    Herkes istediği gibi düşünebilir, istediği gibi yaşayabilir ve yaşayabilmelidir de.
    Ama hayır sana karışan yok,yaşa ama Üniversiteye girerken başörtünüde çıkar bi zahmet sinirlerimizi bozma demek ne kadar demokratlıktır,o da ayrı bir konu!
    Yıllardır bu toplumda açığıyla,kapalısıyla,üniversitede,çarşıda ve her yerde bir arada olmadı mı bu insanlar,eğer üniversitelerde serbest bırakırsanız diye başlayan paranoyalar,şimdi mi birbirlerine yaka paça girerler diye evhamlanmak yeni mi çıktı,kimse kimsenin eteğine mi karıştı,kimse kimsenin dekoltesine mi karıştı,kimse kimsenin dövmesine,sakalına,saçına mı karıştı?
    Bu ne telaş?
    Eğer başını örten insanların Üniversitelerde okumasıyla Laiklik ve Cumhuriyet elden gidecekse buna kargalar bile güler.
    Gitmez Laiklik merak etmeyin,sağlamdır ve ülkemizde de oturmuştur artık.
    Bu insanlar Cumhuriyet var diye başlarını örtmektedirler.
    Peki mesele nedir?
    Mesele,Üniversite kapılarında başörtülü diye kızlarımıza reva görülen muameledir mesele.
    Okuma hakkı ellerinden alınan Müslüman Türk evladımızın sıkıntısıdır mesele.
    Dinî inançları gereği başlarını örten kızlarımızın üniversite kapılarından kovulmamasıdır mesele.
    Bunlar “Türbanlı” deyip de asla bunları üniversiteye almayız diyenlere lafımız.
    Bakın ne diyorlar?
    ''Türban çağdışı, ortaçağ karanlığına doğru Türkiye'yi götüren bir simgedir''
    ''Türban üzerinden, Cumhuriyet rejiminin değiştirilmek istendiğinin farkındayız''
    ''Önce üniversitelerden başlayacağız. Aşama aşama gidecekler....''
    ''Cumhuriyet'in bütün kazanımları, bu düzenlemeyle ayaklar altına alınmış olacaktır''
    Falan filan!
    -“Hayır efendim ben başörtüsüne karşı değilim,ben “Türban”a karşıyım!!!”
    Allah Allah!
    Bizler,Alevisiyle,Sünnisiyle,başı açık olanı,başı kapalı olanı,başını çene altından bağlayanı,bağlamayanı ile,Türk Milletiyiz.
    Bunlar,O kafa ki,bir Yunanlı’ya zeytin dalı uzatır,fakat başörtüsünü gerçek manada sahip çıkmadığı halde ,savunmadığı halde toplum önünde zor duruma düşmemek için başörtüsünü gelenek diyerek kıvırtan,laik olduğu halde başörtüsünü tarife yeltenen,başörtüsünün dinin bir emri olduğuna inanmadığı halde, istediği gibi işte böyle örtülü olunacak diyerek dayatan , dinlemediği,tanımadığı,sadece simgeci diye aşağıladığı,hakir gördüğü Vahabilerle paralelleştirme acizliğini gösterebilen bir kafadır!
    Başörtülüyü nazi kıyafeti diyebilecek kadar çukurlaşan bir kafa ile karşı karşıyayız.
    Ödleri kopuyor.
    Bir görmeye dursun.
    Fırsat eşitliği,Din ve vicdan hürriyeti,Umurlarında değil....
    Varsa yoksa aha bu “Türban”, aha bu da başörtüsü olayına indirgeyen kafa.....
    Yani,biz şimdi kalkıp başörtüsünü çene altından bağlayana evet,sizinki başörtüsü işte budur!
    Anadoluda bağlama şekli budur ve bravo mu diyeceğiz?
    Yani,biz şimdi kalkıp başörtüsünü çene altından bağlamayıp aynı ebatlarda olan metrekaresi aynı olan başörtüsünü çene altından farklı bir şekilde dolayarak örten yani düğüm atmayan Müslüman Türk kadınımıza olmaz bu senin bağlama şeklin yanlış!
    Sakın ha!!!
    Bu “Türban”!!!
    Olmaz!
    Bağlayamazsın!
    Eee?
    Ne yapsınlar?
    Bu,devrimlere karşıdır,Cumhuriyet Rejimini yıkmaya yönelik bir harekettir,Laikliğe aykırıdır,anayasaya aykırıdır,bu önü açılamaz bir durumlara yol açar,aslında İlköğretimde de istiyorsunuz sizler mi diyeceğiz?
    Bu insanlar kim?
    Uzaydan mı geldiler?
    Bu insanların iffeti,namusu,şerefi,vatan sevgisi,dini,imanı,Türk Milletine hizmet isteği,aileleri,anne babası yok mu?
    Bu kadar da mı tehlikeli bu insanlar!!!
    Başörtüsü geleneğimizin bir parçasıymış!
    Dinimizin emri diyemiyor da!!!
    Gelenekmiş!!!
    Yani örtmesen ne çıkar demeye getiriyor!!!
    Mesele,aslında biz karşıyız amma bu başörtüsü,bu “Türban” diyerek ayrım yaparak niyetini ortaya koymakta ve gerçek yüzlerini ortaya çıkarmaktadırlar.
    Gezin bakalım Anadolu’yu,büyük şehirleri,herkesin farklı bir tarzı vardır.
    Bunu zenginliğimiz olarak görmek varken kutuplaşma oluşturmak acaba kimlerin işine geliyor?
    Bunu iyi ama çok iyi algılamak gerekir.
    Mevcut Anayasamıza göre de bayanların kılık kıyafetlerini yasaklayan bir madde yoktur. Anayasamızın 10–24–26–42. maddeleri de şöyle der: “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” “Herkes vicdan, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı hiç kimse kınanamaz ve suçlanamaz.” “Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.”
    Son söz!
    “Kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.”
    Anlayanlara...
    Tanrı Türkü korusun Ve yüceltsin...

  2. #2
    cCc-kozenir-cCc adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    18-01-2008
    Mesajlar
    109
    Karizma Gücü
    0
    O Bir Alperen İdi



    Tarihe biçim ve yön veren her büyük milletin büyük ruhlu, ağır çileli öncü liderleri vardır. Bu önderler, milletin yaşama ve gelişme iradesine güç veren milli potansiyelin harekete dönüştüğü ipeğe sarılmış çelikten şahsiyetlerdir. Milletin önüne dizilmiş sıradağlar, ancak bu çelik uçlu matkap şahsiyetler tarafından delinir, selâmete çıkılır. Zâhirde ve bâtında her Ergenekon çıkışının öncüleri bunlardır. Bu büyük ruhlu insanların nefisleri de büyüktür. O nefis ki, rahmaniliği temsil eden ruhu sıradağlar gibi sarmıştır. Zamanla, olgunluğa ve doygunluğa doğru yönelen ruh, sıra sıra dizilmiş nefis dağlarını zorlamaya başlar. Dağın en nâzik bölgesine yığınla odun ve kömür dizilir. Körükler kurulur, alevler harlanır ve dağ erimeye başlar. Büyük ruhlu şahsiyet için ard arda gelen ve gelenin gideni arattığı çileli bir dönem başlamıştır.

    Sıradan ruhlu çoğunluğun yaşadığı mevsim genellikle yazdır, bahardır. O ise ‘Ağustos’ta suya girse balta kesmez buz olur’. Doğruyu söyleyip savundukça kınanır, çoğunluğun sâhip olmak için şahsiyetini bile pazarladığı şeyleri o terk ettikçe adı deliye çıkar. Çekilen sistemli çilenin dozajı arttıkça nefis sıra dağları birer birer delinir, aşılır. Bu süreç sona doğru yaklaştıkça, halkın deli dediği bu büyük ruhlu insan, Hakk’ın yanında veli sıfatını kazanmaya başlar.

    Bu arınma, olgunlaşma işleminde önce, nefsin ağırlığını hissettirdiği, alplik sıfatının öne çıktığı dönemlerde, bu şahsiyetin mücâdelesi olabildiğince dışa yöneliktir (küçük cihat dönemi). Mücâdelesi delikanlıcadır. Delice akan bir ırmaktır o. Bâzı baharlarda coştukça coşar, bâzen etrafını silip süpürebilir. İlâhi rahmetin tam kontrolünde olduğu için genellikle uçurumların kenarından bir vesile ile çekip alınır, büyük cihat gününe hazırlanır.



    Genellikle, görünür plânda, tam zafere ramak kala yaşatılan büyük hâyâl kırıklığı ile küçük cihattan büyük cihada çekilir bu büyük ruhlu şahsiyet. Halbuki, ilâhi murat bambaşka bir senaryo takdir etmiştir ta ezelde.

    Bu âni geçiş dönemiyle birlikte, bakışlar dıştan içe çevrilir, öze doğru yönelip ötelerin ötesine bir kutsal hicret başlatılır. Büyük çilelerle aşılan her nefis sıradağından sonra yepyeni iç ufuklara ulaşılır. Adeta, ‘her dem yeniden doğulur.’ Nefis dağları eridikçe, özbenlik Hakk’a erişir. Böylelikle o büyük ruhlu insanın ‘erenlik’ sıfatı güçlenir, kök salar, alplik sıfatını kontrolüne alır. Artık onun içi Yunus, dışı Yavuz’dur. Yavuz Yunus’un emrinde, Yunus da Hakk’ın kont-rolündedir. O Yunus (eren) yönüyle “müminlere karşı mütevazı ve alçakgönüllü”, Yavuz (alp) yönüyle de “kâfirlere karşı onurlu ve zorludur. Kınayanların kınamasından da asla korkmaz.” “O Allah’ı sever, Allah da onu sever”.

    İşte, Hz. Muhammed (s.a..v.)’in çekirdek kadrosu böyle yetişti ve Allah’ın dinini böylelikle yeryüzüne hâkim kıldılar. Ahmet Yesevî’nin Ülkü Ocağı’nda böyle alperenler yetiştirilip Anadolu’ya gönderildi ve bu topraklar bize vatan oldu. Selçuklu, Osmanlı ve dahi cumhuriyeti kuran ilâhi kutsal maya, bu kadrolar tarafından gönüllere, akıllara, bedenlere zerk edildi, işlenip geliştirildi. Bu şahsiyetler bu fâni dünyadan ayrılsalar bile, bizim bilemeyeceğimiz bir boyutta dâima diri kalırlar. Yardımlarını ve hizmetlerini sürdürürler. Onlar yaşayan şehitlerdir. Kur’an’nın ifâdesiyle “Onlara ölüler denmez. Onlar diridirler”.
    Bu altın kadronun her bir üyesi, dünya hayatında üstlenecekleri görev(ler)e göre toplumsal ve fizikî bir çevrede hayata gözlerini açar. İlerde devralacağı misyona uygun bir hayat eğitiminden geçirilir.

    Bu coğrafyada, her şeye rağmen hâlâ vatanlı devletli bir millet olarak varlığımızı sürdürüyorsak yaşayan şehitler ile şehit yaşayanların oluşturduğu alperenler kadrosunun üstün gayret ve himmetlerinin bundaki payı çok büyüktür.



    Başbuğumuz Alparslan Türkeş de böyle bir kadronun değerli bir üyesidir. O’nun hayatı baştan sona ilâhi kudretin tam kontrolünde, bir alp-eren olma sürecinin yaşandığı bir okul niteliğindedir.

    Bu genel bakış açısından ve hikmet perdesinden Alparslan Türkeş’in hayatını kısaca inceleyelim.

    Ezeldeki takdire göre, imânın ruh verdiği Türk milliyetçiliğinin lideri olacak olan Türkeş’in, özbenliğinde Türk-İslâm kimliğinin duygusal plânda filizlenmesi ve kök salması için, bu kimliğin zıddını oluşturan bir toplumsal çevrede dünyaya gelmesi sağlanmıştır. Türk-İslâm tezi kendisini en iyi Rum-Hıristiyan antitezinin sıcak etki alanında ortaya koyabilirdi.
    Kendini ve çevresini tanımaya başlayan küçük Türkeş, Türk, Rum, İngiliz, Müslüman, Hıristiyan, esir Türkler gibi kavramlarla çok sıcak bir ortamda tanışmıştır. Bu kavramlardan kaynaklanan birçok sorunun cevabını, ailesinden ve öğretmenlerinden, kafasına ve gönlüne âdeta kazı***** öğrenmiştir. İleride esir Türkler’in Turan dâvâsını en olumsuz şartlarda bile savunacak bir liderin yetişmesi ancak böyle oldurucu sıcak ortamlarda sağlanabilirdi. O’nun böyle bir misyonu yüklenecek bir ruhi potansiyeli vardı ve bu potansiyel böyle çileli ortamlarda harekete geçirilerek işlenebilirdi.

    Türkeş’e yüklenen tarihi misyonun ağırlığı, onun gerek beyin gerekse gönül planında inceden inceye işlenmesini zorunlu kılıyordu. Esasında, bu zorunluluk Allah (c.c.)’ın rahmaniyat yolunda görevlendirdiği bütün çekirdek kadrolara uyguladığı bir sünnettir. Bu ilahi sünnetin en ağır şekilde uygulandığı şahsiyetler peygamberler ve Allah dostları veliler ile iyi kullardır. Toplumsal bir önderlik görevini üstlenenler için sadece gönül alanında erime ve erme işlemi uygulanmaz. Onlara ayrıca beyin ve beden arınması, aydınlanması işlemi de uygulanır. Çünkü bu kadronun elemanları sâdece şahıslarını ve çevrelerini yönlendirmeyeceklerdir. Bütünüyle bir toplumun yönetilmesi ve yönlendirilmesi misyonunu üslenmişlerdir. Cemaatin hayırlı işler yapabilmesi büyük ölçüde imâmın kalitesine bağlıdır. Ve balığın baştan kokmaması, başın sağlıklı olmasına bağlıdır. Balık kokarsa Hâlık rahmetini kesebilir.


    Türkeş’in özüne yerleştirilen ilâhi emânetin işlenerek olgunlaştırılması ve ileride üstleneceği görevini gerektiği gibi yerine getirebilmesi için hayatın uçurumlarla dolu yokuşlarından geçirilmesi gerekiyordu. 1944 olaylarının ferdî ve toplumsal hikmeti bu noktada düğümlenmiştir. Kişisel açıdan, Türkeş’in gönül, akıl, beden plânında arındırılarak olgunlaştırılma süreci hızlandırılırken, toplumsal açıdan milletin, gönlü ve aklı uygun temsilcilerine savunulan dâvânın aktarılması sağlanmıştır. Böylece, özelde Türkeş’in, genelde bu imtihandan geçen milliyetçilerin karizmatik özellikleri etkinleşmeye başlamıştır. Özdeki ruhi potansiyel işlendikçe nurani bir güç oluşur, bu güç de çevresinde bir çekim alanı meydana getirir. Bu çekim alanı aynı karakter frekansında bulunan diğer insanları kendine doğru çeker. Karizmatik merkez şahsiyet olmanın temelinde bu içsel olay vardır. Rahmani doğrultuda bir özçekim gücüne sahip olan şahsiyetlere ‘şahdamarlarından daha yakın’ olan Rabb’lerinden Muhammedî kanal vasıtasıyla çeşitli ilhamlar gelir. Böylece, dün-bugün-yarın çizgisinde, bu şahsiyetlerin ortaya koydukları temel tezleri ilâhi program doğrultusunda bir gerçeklik ifâde eder. Yıllar sonrasına âit gerçekleri bir sâdık öngörü olarak ortaya koyarlar. Alparslan Türkeş de daha 1944 yılında, mahkeme zabıtlarına da geçtiği gibi, 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılacağını ve bu yıkılışın ardından birçok bağımsız Türk cumhuriyetinin doğacağını söylemiştir. 1944-45 yılları Nazi Almanyası’nın 2. Dünya Savaşı’nı kaybettiği ve komünist Rusya’nın hızla gelişip güçlenmeye başladığı bir zaman dilimidir. Böyle bir ortamda, söz konusu devletin 1990 yılında yıkılacağını söylemek sadece, sınırlı insan zekâsıyla açıklanamaz.

    İlâhi bir programın görevlisi olan Türkeş’in 1960 yılına kadar geçen dönemdeki hayatı, dünya güç dengelerini yakından tanıyıp öğrenmek ve devlet adamı kimliğini pekiştirecek olan bilgi ve tecrübe donanımını arttıracak bir ortamda geçmiştir. Bu dönemdeki birikimi 1960 ihtilâli ve sonrasındaki gelişmelere sağlıklı teşhisler koymak, sağlam tedbirler almak noktasında hayati bir öneme sahiptir.

    1960 ihtilâli olgunlaştırılırken olaya yakın tutulan Türkeş’in, hikmet noktasındaki temel görevi, olması mukadder olan ihtilâlin komünist bir raya oturtulmasını önlemek ve ilerde komünizme karşı verilecek milli mücâdelenin anayasal altyapısını oluşturmak olarak ifâde edilebilir. Bunlara ek olarak birtakım yan görevlerinin olduğu da söylenebilir. Meselâ, eğer Türkeş ve arkadaşları ihtilâle katılmasalardı, Demokrat Parti’den sâdece 3 kişi idam edilmeyecekti, belki de bu rakamın yanına birkaç sıfır daha eklenecek idi. Bu konuda ihtilâlin sol kanadına mensup bir albayın şu ifâdesi dikkat çekicidir: “Esasında bizim hedefimiz Çankaya’dan Kızılay’a kadar dikili bulunan her telefon ve elektrik direğine bir DP’liyi asarak işi kökünden halletmekti”. Evet, Marksistler’in Afganistan ve Habeşistan’da uyguladıkları ihtilâl programın bir benzeri Türkiye’de de uygulanacak idi. Fakat Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının işin içinde olmaları bu kızıl oyunları bozmuştu. Zâten Adnan Menderes ve iki bakanının idamı ancak Türkeş ve arkadaşları yurtdışına sürüldükten sonra gerçekleştirilebilmişti.

    1960 İhtilâlinde almış olduğu görev nedeniyle ‘ihtilâlin kudretli albayı’ sıfatını alan Türkeş’in bu olayla birlikte siyasi ideolojik karizması daha da artmış ve bu tarihten sonra üstleneceği tarihi görevi için gerekli olan ruhî ve fikrî altyapısı büyük ölçüde tamamlanmıştır.


    1965-1980 arasında, soğuk savaşın en önemli stratejik cephe ülkesi olan Türkiye’de, komünist emperyalizmin fikri ve fiziki saldırıları, son bağımsız Türk devletinin yıkılarak Rusya’nın sıcak denizlere inmesine zemin hazırlamayı hedef-liyordu. Böyle bir kızıl amacın gerçekleşmesi hâlinde Mekke ve Medine’nin de içinde bulunduğu kutsal topraklar ateist bir sistemin insafına terk edilecekti. Denilebilir ki, bu kızıl âfete karşı verilecek mücâdelenin zâhiri (milli) sebebi, özelde Türkiye’nin bağımsızlığını korumak, genelde dünya Türklüğü’nün bağımsızlık mücâdelesine katkıda bulunmak olarak ortaya çıkmakta idi. Mücâdelenin mânevi (İslâmi) sebebi, özelde, kutsal toprakların en stratejik cephesi olan Türkiye’de savunmasını yapmak, genelde, bütün insanlığın yaratılıştan gelen inanma ihtiyacına karşı ateizm adı altında savaş ilân eden bu insansız ve insafsız komünist sisteme karşı insanlığın vermekte olduğu haklı mücâdeleye ciddi katkılarda bulunmak olarak belirmekte idi.

    İşte böyle bir ortamda, hem milli, hem İslâmi, hem de insani boyutları olan bir büyük mücâdelenin verilmesi gerekiyordu. Bu mücâdelenin hem fikri hem de fiili sahada başarıyla sonuçlandırılması yalnızca zahiri tedbirlerle gerçekleştirilemezdi. Bu sebepten mâneviyat kadrosu bütün şubeleriyle bu kutsal mücadelede yerlerini almışlardır. Alparslan Türkeş bu mücadelede zâhir kadronun başkomutanı olarak görev yaparken, daima mâneviyat devletinin yardımını yanında hissetmiştir. Bir çok önemli konuda mâneviyattan ya doğrudan ya da görevli haberciler tarafından kendisi bilgilendirilmiş ve yönlendirilmiştir. Türkeş’in hemen hemen her konuda eninde sonunda haklı çıkmasının esas sebebi budur. Çünkü Rahman’nın o konudaki takdiri, Resullullah (s.a.v.) ve ona bağlı Allah dosları (hepsine selam olsun) vasıtasıyla, zamana ve zemine uygun olarak Türkeş’e yansıtılıyordu.

    Kızıl istilaya karşı teoride ve pratikte ortaya konulan mücadelede verilen şehitlerimiz, hareketin mâneviyat boyutunu gün geçtikçe derinleştiriyordu. Böylece ilâhi rahmetten aldığı nasibi her an artan Ülkücü Hareket, Başbuğu’yla birlikte alplik sıfatından erenlik sıfatına doğru hızla yol alıyordu.

    12 Eylül 1980 ihtilâli ile birlikte Ülkücü Hareket’in alplik sıfatı görevini tamamlamış nöbeti erenlik sıfatına devretme-ye başladı. Bunun anlamı, dışa dönük mücâdelenin (küçük cihadın) bilinen sebeplerden dolayı, önce yavaşlayarak durması, sonra da içe bakarak öze dönmesi ve şuurlu bir şekilde Hakk’a yönelmesi aşamalarının yaşanması idi. Gerek hareket olarak, gerekse, birer Ülkücü birey olarak, o âna kadar dış düşmanlara karşı verilen mücâdelenin bir özeleştirisinin yapılması, işkencelerin ve idamların anlamın daha yakından kavranmaya başlanması, Ülkücülüğün her zaman var olan fakat derinliği pek ölçülmeyen imâni yönünü ön plana çıkardı. Bazıları bu yönün derinliği karşısında dengesini kaybederek dün-bugün-yarın bağlantısını kuramadı, hatta kopardı ve Ülkücü kimliğine karşı âdeta savaş açarak, kendince imân tazeledi ve câhiliye (!) ortamından imân ortamına geçmenin iç rahatlığına kavuştu.

    Öte yandan, Ülkücü Hareket’in Ahmet Yesevî (k.s.a.) ocağıyla bağlantısını bilen dâvânın mânevi boyutundan haberdar olanlar, alplik sıfatından erenlik sıfatına geçişin zor ve çileli imtihanından geçtiklerinin farkındaydılar. Bu farkında olma şuurunun en fazla yer edindiği şahsiyet elbette ki Alparslan Türkeş idi. Altmış küsur yaşına ve dâvâsının haklılığının yaşanan olaylarla gün gibi açığa çıkmasına rağmen, içerde tutulmasının ilâhi bir imtihanın uygulaması olduğunun tam şuurunda idi. Bu noktada şu ilâhi hükmün etkinlik alanında bulunduklarını biliyordu. “Sizden öncekilerin geçmiş olduğu imtihandan geçmeden hemencecik, kolayca cennete girivereceğinizi mi sanıyorsunuz? And olsun ki, sizi imtihandan geçireceğiz.” Bu imtihanın esas amacı; seçilen kişileri ihlâsta derinleştirerek, arınmış bir benliğe kavuşturup, Allah (c.c.)’ın rahmetine erdirerek velî kulları arasına katmaktır. Bu sıcak ortamlarda başarılı bir imtihan veren bir çok Ülkücü arındırılarak bu kutsiler kadrosuna dahil edilmiştir. Görünür plânda İslâm’ın mücâhitleri olduklarını yüksek sesle ilan eden gruptan hemen hemen hiç biri bu halkaya alınmamışlardır. Bunun açık ispatı, bu cenahtaki mücahitlerin (!) o günkü sıcak imtihan dönemlerinde çile denen olgunlaştırma işlemine dahil edilmemeleridir. Bu tatlı su Müslümünlar’ı ne mallarından, ne canlarından ne de özgürlük ve sıhhatlerinden eksilme yoluyla ‘dar geçitten’ geçirilmemişlerdir. Bu konuda iddiası olanlara dâima şu belirleyici soru sorulur. “Sizin hareketinizin bir şehitler ve gâziler kadrosu var mı?”

    Özellikle 1980’den 1990’ların başına kadar geçen sürede Türkeş’in nefis elbiselerinden soyundurularak velilik makamına doğru yürütülmesi, onun o zamana kadar alplik sıfatını kullanarak vermiş olduğu milli, İslâmi ve insani mücâdelenin bereketinin rahmani bir sonucudur. Bu sürecin kilometre taşları, bazı iyi kişilerin gönül ekranına yansıtılarak, vermiş oldukları mücâdelenin haklılığı ve arkasından gittikleri liderin rahmaniler sınıfından olduğu gerçeği gönüllere ve beyinlere nakşedilmiştir. Bu şüphesiz Allah’ın büyük bir lutfudur. Ve O bu lutfunu dilediğine verir.

    Alparslan Türkeş’e, bu arınarak ilâhi rahmete erişme sürecinin sonunda ‘Allah’ın emrindeki Başbuğ’ olma makamı verilmiştir. Kur’an’a göre bir insan ya nefsinin kuludur, ya da Allah’ın kuludur. Nefsinin tam kontrolunda bulunan bir kişi “nefsinin istek ve arzularının kuludur”. Arınarak tertemiz bir benliğe sâhip olan bir insan ise Allah’ın istek ve arzularına ulaşarak O’na kulluk eder. Bu iki sınıf arasında bazen nefsine bazen de Allah’a kulluk eden ızdırablı insanlar bulunur. Alparslan Türkeş’de arındırılıp temiz bir benliğe kavuşturulduğu için nefsinin başbuğu değil, Allah’ın emrindeki başbuğ olmuştur. Bu doğrultuda, arınma imtihanını başarıyla vermiş olan Ülkücüler ise, ‘Allah’ın Bozkurtu’ makamına yükseltilmişlerdir.



    Alparslan Türkeş’in ömrünün özellikle son 5 yılını yakından izleyenler ve tasavvuf konusunda biraz nasipli olanlar, onun modern bir Türkmen dervişi makam ve hâline sâhip olduğunu görmüşlerdir. Onun erenlik sıfatı alplik sıfatını tam kontrolüne aldığı içindir ki, meselâ 1991 yılında yapılan genel seçime, kendi genel başkanlığını ve partisini bırakarak Erbakan gibi kendi nefsinin kulu ve kölesi olmuş birinin başkanlığı altında girme erdemliliğini gösterebilmiştir. Bu konuda Türkeş’in nefsinin üzerine basabilmesinde etkili olan esas sebep, ona bu konuda daha 1987 yılında bir haberci vasıtasıyla ‘gelecek seçimde RP ile ittifak yapacakları, Allah’ın emrinin bu yönde olduğu’ mesajının iletilmesi olayıdır. Türkeş bu ilâhi emre itirazsız uymuş ve gerçekten de nefsinin değil Allah’ın kulu olduğunu göstermiştir. Eğer o seçimde söz konusu ittifak olmasaydı, Demirel yaklaşık 270 milletvekili ile tek başına iktidar olacaktı. Bu iktidarın güçlendireceği sol muhalefet hem birleşecekti hem de 1995 yılında yapılan genel seçimde çoğunluğu sağlayarak şu an iktidarda olacaklardı. Bu arada 1991 seçimlerinde M&#199, RP barajı aşamayacakları için kendilerini mecliste ve basında ifâde edemeyecekler ve 1995 seçimlerinde belki RP birkaç milletvekili ile meclise girecekti. Kısacası, bugün (1997’de) başbakanlık makamında rol kesen birileri ve onun avanesi, bu makamları Alparslan Türkeş’e borçlu olduklarını asla unutmamalıdırlar. Eğer şu veya bu vesile ile bu ülkede İslâmi bir gelişme olmuşsa, bunda Türkeş’in ve Ülkücüler’in katkısı çok büyüktür.

    Velilik makamına yükseltilmiş bir büyük ruhlu başbuğ olduğu için Alparslan Türkeş’in cenaze töreni, rahmeti ifâde eden ve göklerin ağlamasını yansıtan lapa lapa kara rağmen, toplumun bütün kesimlerinden 3 milyona yakın imân ehlinin katılmasıyla gerçekleşmiştir. Allah ve Resulü’nün sevmediği bir şahsiyetin halk tarafından bu derece sevilmesi ve son yolculuğunda yalnız bırakılmaması mümkün değildir. O resmi devlet görevlisi değildi, fakat mâneviyat devletinin zâhirdeki kutlu bir başbuğuydu.

    Onun vefâtından hemen sonra bir çok iyi kulun gönül ekranına müjdeli, hayırlı, rahmet dolu görüntülü mesajlar gelmiştir. Bunlardan sâdece bir tanesini siz değerli okuyucularımızla paylaşmak istiyorum.

    Alevî bir ailenin kızı anlatıyor: ‘Ben ve ailem yanlış bilgilendirmelerden dolayı Ülkücüler’i ve Türkeş’i hep kötü bildik, kötü gördük. Yakın bir zamanda Ükücü olduğunu sonradan öğrendiğim bir arkadaşımın vesilesiyle, hem inanç açısından hem de Türkeş’in şahsiyeti hakkında bir çok yanlıştan kurtuldum. Sayın Türkeş’in vefât haberini televizyondan öğrendiğimizde ailem oldukça sevindi. Ben bu duruma karşı çıktım. Türkeş’in cenaze törenini bir gün sonra televizyonlardan izledim. Ve o gece Türkeş’in ölümüne uzun süre ağladım. Aynı gece sayın Türkeş’i rüyamda gördüm. Genç ve dinç idi. Çok güzel bir takım elbisesi vardı. Yeşillikler içinde yüzünden nur saçıyordu. Aydınlıklar içinde yüksek bir tahtta oturuyordu. Yanına kadar çekinerek vardım. Bana ‘Neden cenaze törenimde bulunmadın. Seni orada görmedim’ dedi. Ben de ‘daha önce sizi yanlış tanıttıkları için size karşı idim. Fakat bir Ülkücü arkadaşımdan sizi tanıdım. Sizin cenazenize katılamadım ama söz veriyorum mezarınızı ziyaret edeceğim dedim.”


    Evet, Alparslan Türkeş vatana, millete ve İslâm’a yapmış olduğu hizmetlerin karşılığı olarak, Allah’ın rahmetiyle nefs pisliklerinden arındırılarak Rahman’nın veli kulları arasına katılan bir alp eren idi. Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.
    Onun bıraktığı koltuğu doldurma iddia ve gayretinde bulunanlar, gizli açık ilâhlık iddiasındaki nefislerinin genel başkanı değil, rahmetli Türkeş gibi, Allah’ın genel başkanı olmayı hedeflemelidirler. Onlar da ötelere açılan mânevi kanallarını açık tutmayı ve rahmaniyat atmosferinde icraatlar ortaya koymayı, en azından yüce Allah’dan samimiyetle istemelidirler.

    &#220KÜ OCAĞI DERGİSİ. Ağustos 1997


 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Soykirima İnananlar TÜrk DeĞİldİr!!!
    2006 Konuları bölümünde Bill_90 tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 12.02.06, 18:23

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •