Dünya gündeminde uzun süredir bazı kavramlar kendisine yer buluyor: Dinlerarası diyalog, medeniyetler arası ittifak, kültürler arası diyalog vs. Dünyanın daha fazla krizi kaldırmayacağı kesin. Farklılıklar giderek daha “ayrıştırıcı” olarak görülüyor. Bunun için de mutlaka çaba harcanması lazım. Ama gösterilmesi gereken çaba “diyalog” değil, “empati” olmalı…
Diyalog sözlüklerde “karşılıklı konuşma” olarak geçiyor. Bugün bir hahamın bir imamla veya bir papazın bir zen rahibi ile diyalogunda herhangi bir sorun yok. Aynı şekilde farklı medeniyetlere ait yazarlar, sanatçılar ve diğerleri de bir araya gelip diyalog kurabiliyorlar. Diyalog güzel, romantik, ama aynı zamanda “tehlikeli ve boş” bir sözcük.
Diyalog Yetmez…
Gerçek şu ki; Karşılıklı algılamaları zihni konsensüse ulaştırıcı, ilke, içerik ve hududu belirli düşünce ve aktiviteler bütünü olan diyalog yetersiz kalıyor. Diyalog; saf, duru, garazsız insan sevgisini, toplumsal katmaların ve kültürel farklılıkların arasında çimento olarak kullanıp insanlığı dağılmaktan, yıkılmaktan, işlersiz ve işlevsiz hale gelmekten koruma ve muhafaza etme hedefi gözetse de, yetmez…
Küreselleşmenin her döneminde uluslararası ticaret, kaynakları ve nakil yollarını paylaşım sorunları, romantizm, dini ve milli aşırılıklar mutlaka artar. Buna itiraz etmek yerine bununla yaşamayı öğrenmek gerekiyor. Küreselleşmenin yan etkilerini azaltmak için ise dinler, kültürler ve medeniyetler arasında diyalog önermek sağlıklı bir yaklaşım değil.
Çünkü akıldan çok duygulara hitap eden bu sözcük kullanıldığında, bir soruya da cevap vermek gerekiyor; Bu diyaloglarda tarafları kim temsil edecek? Bu yetki kime ait ve ona bu yetkiyi kim verdi?
Seçkinlerin Hobisi; Diyalog…
Bugüne kadar diyalog kapsamında yürütülen çabalarda daima “tarafların” elitleri bir araya geldi. Bu toplantılarda, buluşmalarda ve görüşmelerde zaten birbiri ile sorunu olmayan veya olsa da bunu konuşarak, görüş alışverişinde bulunarak çözebilecek kimseler yer aldı. Bu “diyalog” çabaları sınırlı bir kesimin siyasi bir zemindeki gayreti olmaktan ileriye gidemedi. Söz konusu süreçlerde ortaya konulan çabanın tabandan uzak kaldığını ve geniş kitleleri büyülemediğini itiraf etmek gerekiyor.
Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğuna mensup semazenlerin diyalog için Vatikan’daki gösterisi ve orada kardinallere ve piskoposlara dağıttıkları tatlılar, kitaplar ve cd’ler “sorun çözmedi”…
Dini kurumların temsilcilerinin diğer dinlerin önemli günlerini tebrik eden mesajlar yayınlamaları ve birbirini ziyareti hiç de beklendiği gibi kimseyi vicdanını sorgulamaya yöneltmedi. Bugüne kadar yürütülen çabalar Kıbrıs’ta, Keşmir’de, Dublin’de, Kosova’da veya başka bir yerde sonuç vermedi. Bu toplantılar da alınan kararlar Basra’da, İslamabad’da, Kandahar veya Tahran’da yankı bulmadı.
Şüphesiz aynı tanrıya inanan insanları kendi içlerinde kitaplarına ve mabetlerine ayırmamak gerekli. Kuşkusuz farklı kitapları ve farklı mabetleri yargılamak yerine, aynı ilahi güce ve ışığa dayandıkları ile kabul etmek gerekli. Bunun için dinler ve mezhepler arasındaki farklılıkları, birinin diğerine üstünlüğünü savunarak değil, hepsinin aynı kapıya varan farklı yollar olduğunu düşünmek gerekli. Ama bunun yolu diyalog değil.
Çünkü “diyalog” denildiği zaman, bu diyalog için “taraflar” bulmak ve bu tarafların “çözmesi” gereken bir “sorundan” söz etmek gerekir. İlahi değerler ve kutsal kavramlar söz konusu olduğunda, kimse bir diğerini ikna edemez… Bu nedenle taraflardan, sorundan, çözümden ve bunun için diyalogdan söz etmek yerine, farklı bir yol denenmeli.
21. Asır’da hala din, mezhep, mabet, kitap ve medeniyet zemininde düşünüp, farklılıklardan korkarak yaşadığımız için kendimizden utanmalıyız. Bize benzemeyenleri “öteki” diye görerek ve onları tanımadıkları atalarının yaptıklarına göre değerlendirerek yolumuza devam edemeyiz. Katolik Ortodoks’a, Müslüman Evanjeliste, Budist Musevi’ye bakarken, onunla sorunları olduğunu, bu sorunların çözülebileceğini ve bunun için tarafların temsilcilerinin bir araya geldiğini düşünmemeli.
On Yıllar Sonuç Getirmedi…
“Dinlerarası diyalog” kavramı Türkiye’de ilk olarak Şubat 1998’de duyuldu. Aslında diyalog çabaları 1966’dan itibaren ve 1980’den sonra artarak yaşanmıştı, ama son halini Samuel Hungtington’un “Medeniyetlerin Çatışması” makalesinden sonra aldı. 1988 yılında, Vatikan'da, Türkiye'deki ilahiyat fakültelerinden 12 bilim adamı ile Roma'daki Katolik enstitülerinden aynı sayıda uzmanın katılmasıyla bir kollogyum düzenlendi. Ortodoks Hristiyanların 1984'te başlayan benzeri girişimleri oldu. Bunların tamamı akademik çevrelerle sınırlı kaldı.
Fakat diyalog 90’ların ortasından itibaren daha geniş kitlelere yönelmeye başladı. İslam ve Hristiyan dünyasının önderi kabul edilen isimler bir araya gelmeye ve görüşmeye başladılar.
Muhalefet Güçlü…
Halen de hem din hem kültür hem de medeniyet zemininde benzer görüşmeler devam ediyor. Ancak diyalog için harcanan çabalara şüphe ile yaklaşanlar da var. Hatta bazı kesimler diyalog sürecini “800 yıllık Endülüs Medeniyeti'nin yok olmasıyla sonuçlanan olaylarla paralel” görüyor. Keza aynı şekilde Türkiye’deki misyonerlerin sayısının artışını yine diyaloga bağlayanlar da var. Bu kesime göre, kiliseler diyalogu Türkiye üzerinde etkinlik kurmalarını sağlayacak bir silah olarak görüyorlar ve Türkiye’ye de zaten sadece “eski Hristiyan toprakları” diye bakıyorlar. Diyalog süreçleri en çok “küresel mono-kültür” hedefine sahip olduğu ve İslam’a oryantalist bir bakış açısı ile yaklaştığı için eleştiriliyor.
Önyargı ve Diyalog…
Özellikle dini ve milli duyguların tırmandığı bu çağda, herkes birbirine şüphe ile bakıyor ve kimsenin de bu yüzden suçlanmaması lazım. Çünkü diyalogun önündeki en büyük engel –ki zaten diyalog bu nedenle tek başına yetersiz- önyargı. Tarihi travmalar ve bundan yüzlerce yıl önce olan, hatta Habil ile Kabil’den beri devam eden inanışlar ve çatışmalar, 21. Asır’da ufkumuzu kapatıyor.
Bugün “diyalog” zemininde görülen taraflar, daha önce savaşlarda karşılaştılar. Aynı şekilde sömürgecilik denkleminin farklı tarafları oldular. Sokaktaki insan, kutsal kitapların hepsini okuyup, birbiri ile kıyaslayıp, ortak noktalarını tespit etmez. Kendi kitabını –kısmen- bilir ve devam ettiği mabette ve ailesinde anlatılanlara inanır. O nedenle çok kimse için Müslümanlar ile diyalog “Muhammed’e tapanlar ile boşuna anlaşma çabası” ve Hristiyanlar ile diyalog “Vatikan patentli sofistike bir misyonerlik projesi” ve “batının İslam ülkelerini güler yüzle ele geçirme operasyonu” olabilir.
Prof. Dr. Şinasi Gündüz “Kültürler arası barış ve bir arada yaşamanın teolojik temelleri” başlıklı sunumunda bunu vurguladı. Gündüz dinlerin ve medeniyetlerin buluşmasının önündeki en büyük engelin önyargılar ve dinlerin yanlış yorumlanması olduğunu anlattı. Ama önyargıların aşılması kolay olmayacak. Nitekim Prof. Dr. Kemal Karpat’ın dediği gibi “biz Hıristiyanları, Yahudileri kabul ediyoruz. Çocuklarımıza İsa, Musa isimlerini veriyoruz; ama ne Amerika ne de Avrupa hala İslam’a ve Türklere çarpık bakmaktan vazgeçmedi. Batı dünyasının daha samimi olması gerekiyor”.
Mutlaka Hristiyan yazarların da benzer itirazları vardır. Türk düşünür Mevlana “siz ne söylerseniz söyleyin konuştuklarınız karşınızdakinin anladığı kadardır” der. Yine ilk sofistlerden Gorgias'da “bir şey bilemeyiz, bilsek dahi başkasına anlatamayız anlatsak bile başkasının doğru anlayıp anlamadığını bilemeyiz "der.
Diyalog siyasi bir kavram olmaktan sıyrılamıyor. Bugün bir Müslüman’a “batının kendisine ve dinine bakış açısını” sorarsanız, aklında ilk olarak “Hazreti Muhammed hakkında çizilen tatsız karikatürler” ve sonra “Papa 16. Benediktus’un aşağılayıcı sözleri” gelir. Daha sonra ise, Dünya Göçmenler Günü nedeniyle İtalya Katolik Piskoposlar Kurulu’na bağlı Göçmenler Komisyonu Başkanı Piskopos Lino Belotti’nin, “Müslümanlarla evlilik konusunda temkinli olunmalı. Müslüman kültürü, İtalyan ve Avrupa kültürüyle çatışma halinde olma tavrıyla dikkati çekiyor. Geleceğin aile adaylarını bu tür evlilikler konusunda uyarmamız kötü değildir” dediği… Diyalog toplantılarında alınan kararlardan söz ettiğinizde ise, onları zihninde beliren bu resimlere göre değerlendirir.
AB’nin 2008’i kültürler arası diyalog yılı olarak ilân etmesinin ardından Eurobarometer bir kamuoyu yoklaması yaptı. Buna göre farklı kültürlerin bir arada yaşamasını olumlu bulan ülkelerin arasında Lüksemburg’un dışında yüksek bir oranla her hangi bir ülke yer almıyor. Örneğin Almanya, Fransa, Belçika ve İtalya olumlu yaklaşanlar listesinde yok. Farklı olanın kendi kültürel yaşantısını zenginleştirdiğini düşünenler arasında İsveç, İrlanda, Hollanda ve İngiltere var. Görüldüğü gibi, diyalogun “tarafları” içinde de “başka taraflar” var. Dinler, kültürler ve medeniyetler homojen bir yapıya sahip değiller.
Ortak Geçmiş Yok, Ortak Gelecek Olabilir…
İdeal olan bütün diyalog süreçlerinde insanlık ortak paydasında ve “insanlar” olarak tek bir taraf halinde hareket edilmesi olurdu. Ama buna artık imkân yok. Çünkü biz insanlar –dilimiz, dinimiz, milletimiz ne olursa olsun- geleceğe tarihten ders alarak yürümesini bilmiyoruz.
Geleceğe bakarken, bizden sonraki nesillerin nelere ihtiyaç duyacağını önemsemeliyiz. Bizden önceki nesillerin bizim için yapmadığını yapmalıyız ve onlara bütün büyük dinlerin ortak yönlerini göstermeliyiz. Küreselleşmenin etkisindeki dünyada çoğu Müslüman, Hristiyan ve Musevi benzer şartlarda yaşıyorlar, -belki başka kelimeler ile de olsa- benzer kaygıları paylaşıyorlar. Biz onlara kaygılarının ve özlemlerinin ne derecede birbirine yakın olduğunu anlatmalıyız.
Tek Yol Empati…
Her nesil ailesi, ülkesi ve dünyası için bir öncekinden fazlasını yapmalı. Bunun için “kişinin kendisini, karşısındakinin yerine koyup, olaylara onun bakış açısından bakmasının ve hissetmesinin” önemini anlatmalıyız. Yani “empatiyi” geliştirmeliyiz.
Ne zaman bir kişi kendisini “karşı taraf” olarak kabul ettiği kesimden bir kişinin yerine koyarsa ve onu anlamaya çalışırsa, o zaman başarıdan söz edilebilir. Kendimizi “ötekinin” yerine koymalıyız. Onu bu şekilde anlamalı ve onun düşüncelerini tartmalıyız. Çünkü böylece kişi diğerinin neden korktuğunu, neden sevindiğini ve neden üzüldüğünü anlayabiliriz. Belki onu yine sevmeyebiliriz, onu yine yanımızda istemeyebiliriz. Ama hiç değilse, o zaman bu görüşe sahip olmaya hakkımız olur.
Diğer türlü her şey bugüne kadar olduğu gibi ciddi bilgi eksiklikleri ile diğerini farklı olduğu için suçlayarak devam eder. Asla bu konuda “siz neden domuz eti yemiyorsunuz” klişesi aşılamaz.
DİPLOMATİK GÖZLEM GAZETESİ / DG


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla


