• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 3 123 SonSon
26 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    E-posta Aktivasyonu Bekliyor
    Kayıt Tarihi
    12-01-2008
    Mesajlar
    1,365
    Karizma Gücü
    0

    Tanrı Kavramı, Mutlak Varlık

    Slmlar,

    "Felsefe soru sorma etkinliğidir"

    Bu söz kime ait bilmiyorum, ama felsefeyi yeterince tanımlıyor olmalı.

    Ben de şimdi bir soru sorarak konuya başlıyorum;

    Tanrı ya da mutlak varlık varmıdır?

    Tanrı yani mutlak varlık, sonsuz, sınırsız mutlak güç sahibidir, bu
    İdealist felsefenin ve ilahi dinlerin de ortak kabuludur.

    Tanrı kavramını savunanlara, çok somut bir şekilde "tanrı nerede?" diye soracak olusanız size;

    Tanrının mekan ve zamandan münezzeh olduğunu onun bu kavramlardan beri olduğunu söylerler.

    Peki bu iddaa yanlış veya tutarsız bir iddaa mıdır?

    Hayır bu iddaa tam tersine tutarlı ve çelişkisiz bir iddaadır;

    Mutlak bir varlığın elbette bir mekanı olamaz çünkü, sonsuz varlık bütün mekanı kaplıyacaktır öyleyse onun için bir mekan olamaz!

    Sonsuz bir varlığın zamanıda kuşatıp çevireceği, dolayısıyla onun için zaman kavramı olamayacağı da açıktır.

    Buraya kadar tanrı kavramını kabul edenlerin iddaalarının tutarlı olan kısımlarını ele aldık ve şimdi tutarsızlığın başladığı yere gelelim,

    Sonsuz ve mutlak tanrı varsa, onun dışında haricinde veya içinde onla beraber bir varlık olabilir mi? yani var olanlar canlılar,cansızlar...

    Yani, tıpkı matematikteki gibi sonsuzla bir sayının karşılaştırılması halinde sayının nicelik olarak sıfır olmak zorunda olduğu gibi, bütün mekan ve zaman gibi kavramları sonsuzluğuyla "kuşatan" varlık varken onunla beraber ya da ondan gayrı başka varlık, varlıklar olabilir mi?

    Bu sorunun cevabı açık bir tutarlılıkla hayır olmalıdır, yani sonsuz sınırsız bir varlık varken başka bir varlık olamaz.

    Özetle tanrı varsa, başka hiçbir şey yoktur, ve eğer kendi varlığımızdan bile şüphe edecek kadar fantastik bir düşünceye kapılmadıysak ta biz ve diğer varlıklar varsa tanrı yoktur.

    Bu sonucu biraz daha seçenekli haline getirmeye çalışalım, ve sonuca dayalı önermelere gidelim;

    "varlıklar varsa, tanrı yoktur"
    "tanrı varsa, varlıklar yoktur"

    bir üçüncü önermede şu olabilir,

    "varlıklar tanrıdır"

    üçüncü önermedeki uzlaştırma çabamıza rağmen, şöyle bir tutarsızlıkla karşılaşırız;

    üç önermedeki "varlıklar" yerine her hangi bir varlığı koyabilmeliyiz, örneğin "insan" hatta daha da daraltıp tek bir insanı da koyarsak ortaya sadece bir insanın mutlak varlık olmasını çıkarır.Böyle öznel bir veri insanın kendisi dışındaki bütün varlıkları bir yanılsama ya da varsayım olmaya zorlar.

    Bu çeilişik durum, aslında tanrı kavramının tutarlı bir kavram olamayacağı gerçeğini gösterir, zira bu durumda ya tanrı varsayımdır, ya da algılanan bütün varlıklar varsayımdır.

    Peki bu çelişki "sonsuzluk" kavramı içinde geçerli değilmidir?
    Nicel anlamda sonsuzluk bir çelişki oluşturmaz, çünkü parçalardan oluşan bir tekillik bütünlük oluşturmayan bir kavramdır.Ama nitel anlamda sonsuzluk olamaz, tıpkı "tanrı"
    kavramı gibi bir çelişkiyi oluşturur.

    Sonuç olarak, akılla tutarlı bir şekilde kabul edilecek bir tanrı kavramı olamaz, tanrı belliki yalnızca bir inanç meselesidir.

  2. #2
    Unutursun Gönlüm
    Kayıt Tarihi
    23-07-2007
    Mesajlar
    17,073
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    dınlere göre degerlendırılen tanrı anlayışı ınanc ıle olur akıl ıle olmaz...
    sonsuzluk kavramına uzayın bılınmezlıgı örnek verılebılır...
    tanrının yaratılma sebebı ınsanların korkuları farklı cıkar aramaları vs vs denebılır...
    offf yıne kavramlar ıcınde kaybolucagım labırente gırıcem sımdı en ıyısı sakın kafayla bı daha bu konuyu okumak...paylasım ıcın saol.

  3. #3
    haha... chesss adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    18-10-2005
    Mesajlar
    5,467
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    Alıntı matestas tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Sonuç olarak, akılla tutarlı bir şekilde kabul edilecek bir tanrı kavramı olamaz, tanrı belliki yalnızca bir inanç meselesidir.
    Aslında Yazınızın Özeti Budur.

    İnanan Biri Olarak Yazıyorum ( Tanrı ) Yerine ALLAH Diyorum Bütün Müslümanlarda Yaklaşık Olarak Böyle Söyler.

    Matematiğin İnsan Hayatının Vazgeçilmezi Olduğu Şu İçinde Bulunduğumuz Gün Kadar Apaçık Bir Gerçektir.

    Fakat Sizinde Yazınızın Sonunda Belirttiğiniz Gibi ALLAH'ın Varlığının Mutlak Olduğu Söylenemez Fakat İnanç Olduğu Söylenebilir.

    Müslüman Olmanın Birinci Şartı ALLAH'ın Olduğu Ve Bir Olduğu Ondan Başka İlah Olmadığına İnanmaktır.

    Bakınız Müslüman Olmak Diye Birşey Yok Bir İnsan İnanıyorsa O İnanç Onu Mülüman Yapar.

    Kişi İnanır Ve Bu İnanç Onu Sarar Mutlak Artık İnandığıdır.

    Fakat Mutlak Olmadığı İnancı Belirlerse İçinde Matematik İle Ulaşmaya Çalışır.

    Fakat Böyle Birşey Yoktur Efendim ALLAH Eğer Kendisine Kayıtsız Şartsız İsitsnasız Herkesin İnanmasını İsteseydi Biz Onu Görür Ve Matematiğe İhtiyac Duymazdık.

    İnanca Matematiksel Olarak Bakmaktaki Hata Tam Olarak Burada Patlak Veriyor Eğer Görüyorsanız Vardır Görmüyorsanız Yoktur.

    Bundan Daha Mutlak Birşey Var Mıdır ?

    Birşey Şu Anda Karşınızda Duruyorsa Duruyordur Durmuyorsa Durmuyordur.

    Fakat Siz Durmadığı Halde Duruyor Derseniz Mutlak Olanı İnkar Etmiş Olursunuz ? Matematiği Yani.

    Siz Matematiği İnkar Edemezsiniz Çünkü Hiçbirşey Görünmediği Halde Görünüyor Demeniz Kendinizi Kandırmaktır.

    Aynı Şekilde İnanan İçinde Böyledir.

    İnanç Herşeyin Önündedir Mutlaktır.

    Kişi Ancak ve Ancak İnandığına İnanır.

    Ona Mutlak der...


    Not : Ekleme Yapalım

    Mutlak ve Mutlak Bir Şekilde ALLAH'ı Gözleriyle Görmek Ve Ona Öylece İnanmayı İstemek.

    Onu Görmediği Halde İnanan Kişiden Farklı Kılmaz.

    Mutlak Değildir Çünkü Hiçbirşeyin Yokluğu İspatlanamaz.

    Yokluktan Söz Açılması İçindir Varlık.

    Bu mesaj en son " 08.04.08 " tarihinde saat 19:09 itibariyle chesss tarafından düzenlenmiştir...
    &

    Hamlet: Yaptığı işin farkında değil mi bu adam ? Türkü söulüyor mezar kazarken.
    Horatio: Alışmış, umursamıyor artık!


    Shakespeare

  4. #4
    E-posta Aktivasyonu Bekliyor
    Kayıt Tarihi
    12-01-2008
    Mesajlar
    1,365
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı chesss tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Aslında Yazınızın Özeti Budur.

    İnanan Biri Olarak Yazıyorum ( Tanrı ) Yerine ALLAH Diyorum Bütün Müslümanlarda Yaklaşık Olarak Böyle Söyler.

    Matematiğin İnsan Hayatının Vazgeçilmezi Olduğu Şu İçinde Bulunduğumuz Gün Kadar Apaçık Bir Gerçektir.

    Fakat Sizinde Yazınızın Sonunda Belirttiğiniz Gibi ALLAH'ın Varlığının Mutlak Olduğu Söylenemez Fakat İnanç Olduğu Söylenebilir.

    Müslüman Olmanın Birinci Şartı ALLAH'ın Olduğu Ve Bir Olduğu Ondan Başka İlah Olmadığına İnanmaktır.

    Bakınız Müslüman Olmak Diye Birşey Yok Bir İnsan İnanıyorsa O İnanç Onu Mülüman Yapar.

    Kişi İnanır Ve Bu İnanç Onu Sarar Mutlak Artık İnandığıdır.

    Fakat Mutlak Olmadığı İnancı Belirlerse İçinde Matematik İle Ulaşmaya Çalışır.

    Fakat Böyle Birşey Yoktur Efendim ALLAH Eğer Kendisine Kayıtsız Şartsız İsitsnasız Herkesin İnanmasını İsteseydi Biz Onu Görür Ve Matematiğe İhtiyac Duymazdık.

    İnanca Matematiksel Olarak Bakmaktaki Hata Tam Olarak Burada Patlak Veriyor Eğer Görüyorsanız Vardır Görmüyorsanız Yoktur.

    Bundan Daha Mutlak Birşey Var Mıdır ?

    Birşey Şu Anda Karşınızda Duruyorsa Duruyordur Durmuyorsa Durmuyordur.

    Fakat Siz Durmadığı Halde Duruyor Derseniz Mutlak Olanı İnkar Etmiş Olursunuz ? Matematiği Yani.

    Siz Matematiği İnkar Edemezsiniz Çünkü Hiçbirşey Görünmediği Halde Görünüyor Demeniz Kendinizi Kandırmaktır.

    Aynı Şekilde İnanan İçinde Böyledir.

    İnanç Herşeyin Önündedir Mutlaktır.

    Kişi Ancak ve Ancak İnandığına İnanır.

    Ona Mutlak der...


    Not : Ekleme Yapalım

    Mutlak ve Mutlak Bir Şekilde ALLAH'ı Gözleriyle Görmek Ve Ona Öylece İnanmayı İstemek.

    Onu Görmediği Halde İnanan Kişiden Farklı Kılmaz.

    Mutlak Değildir Çünkü Hiçbirşeyin Yokluğu İspatlanamaz.

    Yokluktan Söz Açılması İçindir Varlık.

    İnanç koşulsuz kabuldur, herhangi bir inanan için inancı şeksiz şüphesiz bir kabuldur.

    Eğer koşul koyuyorsa, kuşkusuz bu koşullar öznel yargılarıdır, çünkü nesnel koşullar koyabilseydi bu inanç değil bir gerçek olurdu.

    Tabi benim sorguladığım tanrı kavramı, belli koşullara(nesnel) dayalı, akılla açıklanabileceği iddaa edilen tanrı kavramıdır.

    Yoksa herhangi birinin inancına yani koşulsuz kabulune, mantıkla hiçbiryerinden yaklaşabilmem zaten mümkün olmaz.

    Çünkü inanç kişinin veya belli bir dini toplumun öznel kabulunden başka bir şey değildir.

    İdealizmin varsayımlara dayalı, öznel yaklaşımlara neden olduğu açık, tanrı kavramı da son tahlilde bu öznelliği bize gösterir.

    Son olarak, hiç bir şeyin yokluğu ispat edilemez, varlığının ispat edilememesi ve kavramsal olarak tutarsız olduğu mantık ölçeğinde gösterilip onun yokluğuna ve yalnızca bir varsayım olduğuna dair deliller gösterilebilir.

    Tabi, idealist felsefe, fantastik bir dünyanın kapılarını ardına kadar açıp, bir sürü varsayım uydurabilir, ve bunların varlığına dair sadece yokluğu ispat edilemez diye bir iddaa da bulunabilir.

    Bu doğru olsaydı kuşkusuz hayalgücünün ürettiği, bir çok şeyi var kabul etmemiz gerekecekti, oysaki bunlar öznel varsayımlardan öteye geçemez..

  5. #5
    odi68 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    25-10-2007
    Mesajlar
    477
    Karizma Gücü
    5
    Çok güzel bir konu seçmişsin tebrikler arkadaşım; karınca kararınca bende biraz katkıda bulunmak istedim..

    Tanrı nın varlığı yada yokluğu evrenle ilgili bilimsel bir olgudur, uygulamada olmasada prensipte keşfi mümkündür.Eğer var olsaydı ve bunu açığa çıkarmayı seçseydi, kendi menfaati için Tanrı bizzat sorunu gürültüyle ve anlaşılır biçimde hallederdi. Ve eğer Tanrı nın varlığı şu yada bu şekilde asla kanıtlanamıyor yada çürütülemiyor olsa bile , mevcut bulgular ve muhakeme sayesinde yüzde 50 den çok daha fazla bir olasılık sonucu elde edilebilirdi.

    Konuyu herhangi birşeyin yokluğunun mutlak kanıtını asla elde edemiyeceğimiz bağlamında ele alırsak, Tanrı nın yokluğunun kanıtlanması mümkün olmayacaktır. önemli olan Tanr ının çürütülebilir olup olmadığı değil varlığının mümkün olup olmadığıdır. Bazı çürütülülemez konuların mantıklıca değerlendirilmesi sonucunda diğer çürütülemez konulara kıyasla daha çok fazla olanak dışı olduklarını görüyoruz. Tanrı nın olasılıklar dizisinde ayrıcalıklı olduğunu düşünmek mantık dışıdır.

    Tanrı varsayımı yaşadığımız gerçekliğin içinde kainatı yaratan, koruyan ve hatta mucizeleriyle müdahale eden bir doğa üstü güç olduğunu öne sürerki bu mucizeler onun kendi yüce durağan kanunlarının geçici ihlalidir.
    Üzerinde yaşadığımız gezegen vede hatta kainat yaşam dostu diyebiliriz. Bu doğrultuda fizik kanunlarınında yaşam dostu olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz. Gece gök yüzüne baktığımızda gördüğümüz yıldızlar çoğu kimyasal elementin oluşumunda ilk koşuldur ve kimya olmasa yaşam olmazdı. Fizikçilere göre eğer fizik kanunları ve değişmezleri bir parça bile farklı olsaydı, kainat yaşamı imkansız kılacak şekilde gelişirdi. Eğer bunu tasarlayan bir Tanrı varsa düzenli karmaşıklığı izah etmede kullanılamaz çünkü herhangi birşeyi tasarlama kapasitesindeki her Tanrı aynı açıklamayı kendi gerçeğii çin sunabilecek karmaşıklıkta olmalıdır Tanrı bizim içinden çıkmaya gücümüzün olmadığı sonsuz bir kısır döngü sunar.. Tanrı evreni yaratıysa Tanrıy ı kim yarattı?
    Neden Tanrı herşeyin bir açıklaması olarak kabul edilsin? Bu bir açıklama noksanlığıdır eğer bir insan birşeyi Tanrı ile ilişkilendiriyor ise bunun anlamı elinde yeterli ipucu olmamasından yada kavrayamamasındandır.
    Teizm; var olan tüm cisimlerin yalnızca bir maddeden ve Tanrı tarafından yaratıldıklarını, varlıklarının sürmesininde Tanrı nın elinde olduğunu öne sürer ve her maddedeki her niteliğin nedeni Tanrıdır. Bilim X i açıklamakta sorunmu yaşadı? Tanrı nın sınırsız gücü X i zahmetsizce izah eder. Tanrı nın işine karışılmaz vardır bir nedeni! Bu kadar basit.. Tanrı bu kadar basit olamaz. Böylesi bir varlığın doğrulanması dev gibi bir açıklama gerektirir. Düşünün bir kere Tanrı( teistlere göre) eş zamanlı olarak insan oğlunun duygularını, dualarını, faliyetlerini takip edecek ve evrenin diğer gezegenlerindeki zeki yabancılar varsa onlarlada ilgilenecek... Bazen düşünürüm eğer Tanrı herkezin hatta ayrım yapalım sadece tüm inanların duasını kabul etseydi kanserli hastalarda baya düşüş olurdu yada herkez zengin olurdu.. Demekki bukadar basit değil? Bir evreni var etmek ve takip etmek bukadar kolay açıklanmamalı.
    Hayatım boyunca hiç birşeyi sorgulamadan koşulsuz ve kuralsız kabul etmedim. Eğer Tanrı yı hoşnut etmek istiyorsak yapmak zorunda olduğumuz şey ona inanmaktır fikrini bu kadar kolay onaylayamam. Sadece cezalandırılmaktan korktuğumuz için yada ödüllendirilmek için inanıyor olmak bence acınılacak bir durum..


  6. #6
    wilma adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-03-2008
    Mesajlar
    82
    Karizma Gücü
    0
    Mutlak ateizmle ilgili ateistlerin fikirlerine bakıldığında pek çok şeyin genelleme olduğu ve zorlama yorumlara başvurulduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bunların pek çoğu tepkisel düşünceler olmaktan öteye gidememiştir. Görünen o ki bir insanın gerek teorik ve gerekse pratik açıdan sonsuza kadar ateist olması mümkün değildir. İnsanın aklı, kalbi, hissi ve ahlâkî melekeleri, kısaca doğası kendini her zaman Tanrı’ya götürmekte buna karşın inançsızlığın da önünü tıkamaktadır.


    Kabul etsin veya etmesin bütün insanların zihninde Tanrı kavramı vardır. Bu kavram, değişik kültür ve dinlerde farklı biçim almakta ve farklı niteliklere bürünebilmektedir. Bunlardan hangisinin daha anlaşılır (kabul edilebilir) olduğu ya da olmadığı bir tarafa, bütün insanlarda böyle bir fikrin bulunması daha işin başında mutlak ateizm iddialarını boşa çıkartmaktadır.


    Tanrı’ya inanmadığını söyleyen insanlar zihinlerindeki bu kavrama Tanrı ismini vermek istememektedirler. Ateistlerin büyük bir çoğunluğu Tanrı’nın var olmadığını söylemekle birlikte kesinlikle evrende bir kaos bulunduğunu ya da kâinatın düzensiz bir kütle yığını olduğunu iddia etmemişlerdir. Dolayısıyla onlar da evrende hâkim olan (ya da görünen düzenin arkasında yer alan) gizli bir gücün, sebebin, enerjinin, kozmik bilincin bulunduğunu belirtmektedirler. Sonuçta Tanrı’yı kabul etmeseler dahi görünen mevcut durum ve düzen karşısında Tanrılık işlevi gören bir ilkenin, gücün veya açıklamanın arayışı içerisinde bulunmuşlardır.


    Özellikle materyalist olan ateistler teorik olarak aşkın bir Tanrı fikrini reddetmekle birlikte, içkin bir tanrı kavramını benimsemişlerdir. Yani onlar bir anlamda doğanın (kâinatın) kendini Tanrı olarak görmüşlerdir. Doğaya sonsuzluk, sınırsızlık, yaratıcılık, ezelîlik ve ebedîlik gibi nitelikler atfetmekle bir şekilde onu kutsallaştırmışlardır. Bu da onların dinden farklı da olsa bir Tanrı kavramına sahip olduklarını ortaya koymaktadır.


    Sonuç itibariyle ateistlerin zihinlerinde ve bilinç altlarında ki Tanrı arayışına engel olmaları mümkün değildir. Teizmin Tanrı kavramını reddetseler de aşkın olmayan (maddi olan) bir varlığa Tanrı gözüyle bakmaktadırlar. Dikkatli incelendiğinde ateistlerin zihinlerindeki kavramlarla dinin Tanrı kavramı arasındaki bazı niteliklerin benzer olduğu gözden kaçmayacaktır.


    Dine ve dindarlara tepki duyarak inançsızlığı tercih eden insanların büyük bir kısmı, aslında içi aşk ve sevgi dolu bir gücün varlığını kabul ettiklerini itiraf etmektedirler. Bu insanların büyük bir kısmı, gerek Batı'da gerekse Doğu'da olsun, kendilerine sunulan geleneksel din anlayışını yeterince insancıl bulmamış ve ondan nefret ettiklerini söylemişlerdir.


    Din adına yapılan savaşlar (mezhep çatışmaları, haçlı seferleri), zulümler, aforozlar, cehennemle korkutmalar vb. tarihte olduğu kadar bugün de pek çok kişiyi dinden uzaklaştırmakta ve onların başka arayışlara yönelmelerine sebep olmaktadır. Burada görülen bir gerçek de şudur: İnsan bazan kendi ihtiraslarını, tutkularını, kinini, nefretini ya da ümit ve hayallerini, din kisvesi altında icra etmektedir. Ancak bu da dinin (İslâmın) öyle olduğu ya da benzeri olumsuzlukları onayladığı anlamına gelmez.


    Gördüğü şiddet ve olumsuzluklar yüzünden dini terkeden bazı insanların yağmurdan kaçarken doluya tutuldukları görülmektedir. Meselâ hasta insanların ölümüyle Tanrı’yı suçlayan ateist bir ideolojinin üyesi, kendi ilkeleri uğruna, çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek demeden milyonlarca insanın acımasızca öldürülmesi ve sıkıntı çekmesine karşı sessiz kalmıştır. Daha üzücü olanı ise bazı ideologların mutlu bir gelecek için bunların gerekli olduğunu söyleyecek kadar ruhsuzlaşmış olmalarıdır. Halbuki insan karşısındakinden bir şey isterken kendisinin nerede olduğunu iyi bilmeli ve ona göre davranmalıdır.


    Dinden soğuyan veya soğutulan insanlar bazan kapılmış oldukları ideolojinin de etkisiyle inançsızlığa doğru kaymaktadırlar. İnançsızlaştıktan sonra dile getirdiği fikirler ise aslında bu kişinin kendi fikirleri olmayıp, eline tutuşturulan ve gerçek olduğu kendine söylenen (enjekte edilen) ideolojik iddialardır. Nitekim bunların büyük bir kısmı dini reddederken veya dindarları kötülükle itham ederken daima hayalindeki ütopik tiplemelere karşı tepki göstermişlerdir. Görmüş oldukları olumsuzlukları zihinlerinde büyütüp canavarlaştırarak onların bir an önce terkedilmesi gereken birer öcü olduğunu düşünmektedirler.


    Ateistlerin büyük bir çoğunluğu Tanrı’ya inanan annesinin, babasının, dedesinin, ninesinin veya sevdiği bir yakının inancını ve davranışını sevimli bulmakta, haklı olarak onları aklamakta ve sık sık onların kişiliğine saygı duyduğunu dile getirmektedir. Hatta herkesin onlar gibi olmasını istemektedirler. Bu da ateizmin büyük oranda ütopik ve hayalî gerekçeler üzerine inşa olunduğunu göstermektedir. Dolayısıyla söz konusu örnekler mutlak ateizmin olamayacağına dair güzel bir göstergedir.


    Din herhangi bir politik ideoloji (ya da mezhep) haline getirildiğinde doğal olarak bu ideolojinin veya mezhebin karşısında yer alan kişiler kendilerini dinsiz olarak görmektedirler. Ancak bu kişilerin büyük bir kısmı da tahmin edilebileceği gibi mutlak ateist değildir. Aşkın bir güce ve sevgiye inandıklarını söyleyen bu kişilerin çoğunluğu ideolojik olmayan bir dine ve bireysel dindarlığa inanmaktadırlar. Hatta yalnızlıklarında veya çocuklarıyla baş başa kaldıklarında kalplerindeki Tanrı sevgisinin sıcaklığını hissettiklerini söylemektedirler.


    Mutlak ateizmin olamayacağını gösteren diğer bir kanıtta şudur. İnsan içerisinde yaşadığı tecrübeler karşısında mantıkî bir kuralı keşfetmiştir. O da her şeyin bir sebebinin bulunduğu ve hiçbir şeyin sebepsiz olamayacağı ilkesidir. Günlük yaşamda edindiği bu tecrübe, insanı eninde sonunda dünyanın ötesine götürmekte ve evrenin varlığını düşünmesine neden olmaktadır. Bu inkâr edilemeyecek bir durumdur. Evrenin varlığını düşünen ve onun nasıl var olduğunu hayal etmeye başlayan bir insanın da aklına Tanrı’yı getirmemesi ve böyle bir seçeneği düşünmemesi imkânsızdır. Bir insanın "Evrenin nasıl var olduğunu düşünmüyorum", “Zihnimde Tanrı kavramı yoktur” ya da “Tanrı fikri aklıma hiç gelmiyor” demesi inandırıcı değildir.


    Mutlak inançsızlığın imkânsız oluşunu sadece teistler değil, geleneksel dinlere inanmayan ve bu anlamda dindar olmayan düşünürler dahi ifade etmişlerdir. Bunların arasında D. Hume (1711-1776), İ. Kant (1724-1804) ve Voltaire (1694-1778) gibi filozoflar da bulunmaktadır. Hatta bunların bir kısmı felsefe tarihinde dinî inanca karşı getirmiş oldukları amansız eleştirilerle tanınmışlardır. Ancak bu kişilerin geleneksel dinî anlayışları veya yorumları eleştirmeleriyle, kendilerinin de ifade ettikleri gibi, yüce bir gücün varlığını kabul etmelerini birbirinden ayırmak gerekmektedir.


    David Hume, dini ve mûcize gibi kavramları şiddetle eleştirmesine rağmen mutlak ateizme inanmamıştır: "Evrendeki gaye ve düzen en dikkatsiz ve en geri zekâlı bir insanın dahi her yerde dikkatini çekecek açıklıktadır... Bütün ilimler bizi farkına varmadan ilk yaratıcının varlığını kabule götürmektedir"


    Voltaire de yazmış olduğu felsefe sözlüğünün ateizm maddesinde, Sokrat ve İtalyan filozofu Vanini (1583-1619) gibi düşünürlerin bu konuda asılsız ithamlarla haksızlığa uğratılarak öldürülmelerini kınamış, mutlak ateizme ise ihtimal vermemiştir. Voltaire ateizmi din adamlarının taassubuna ve Tanrı'yı kötü göstermelerine bağlayarakinsan zihninde yaratıcı bir üstün varlık fikrinin daima yer aldığını belirtmiştir.


    Hume, Voltaire ve Kant gibi filozoflar sonuç itibariyle mutlak ateizme imkân tanımayıp, bir şekilde Tanrı’nın varlığına işaret ediyorlarsa, onlardan daha sistemli olmayan ve ortaya ciddi düşünce koymayan bir kısım ateistlerin tekrar düşüncelerini gözden geçirmeleri ve daha ihtiyatlı davranmaları gerekmektedir


    Teistik Tanrı anlayışını reddettiği halde aynı zamanda ateizmi de kabul etmeyen düşünürlerin varlığı şaşırtıcı olmamalıdır. Onların bu durumu gizli bir ateizm olarakta değerlendirilmemelidir. Ülkemizde de bu ve benzeri yaklaşımları görmek mümkündür. Meselâ eserlerinde geleneksel din anlayışını ve bu anlamda dindarlık biçimini şiddetle eleştiren Cemil Sena da ateizmi kabul etmemiş, onu umutların, aklın ve vicdanın tüm dayanaklarının çökmesi ve yıkılması olarak tanımlamıştır. Geleneksel Tanrı inancına sahip olmayan buna karşılık bireysel, pragmatik ve ahlâkî boyutu ağır basan bir dindarlığı savunan Sena, seküler yaşam biçimini de tanrıtanımazlıktan ayırmıştır. Sena'ya göre Tanrı'sız bir ruh tüm yaşam dayanaklarını ve tinsel varlığının bilincini yitirmiş bir robottur.


    Ateizmi imkânsız gören düşünürler, Tanrı’nın varlığı konusunda insanlığın fikir birliği içerisinde olduğunu iddia etmişler, inançsızlığın ise yanılgı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Doğrusu binlerce yıldır milyarlarca insanın birbirinden farklı zaman ve mekânlarda dahi olsa Tanrı’ya inanmaları bizlere bir mesaj vermektedir.


    Bütün insanlar gerek içgüdüsel ve gerekse zihinsel açıdan Tanrı inancına doğuştan yatkındırlar. Nitekim İslâm peygamberi de her insanın doğduğunda fıtrat üzerine (Allah’a inanmaya yatkın) doğduğunu daha sonra ailesi ya da çevresince yönlendirildiğini ifade etmiştir. Kendini herhangi bir şekilde inançsızlığa şartlamayan ve ideolojilere kanmayan bir insanın doğuştan getirmiş olduğu bu eğilimi muhafaza edeceği muhakkaktır. Dinî hayata bir süre uzak kalsa bile, o kişi eninde sonunda kâinat üzerinde derin düşüncelere dalacak, niçin ve nasıl var olduğunu sorgulayacaktır. Çocukluğundan getirdiği safiyetini, iyiye ve güzele yönelik muhakemesini kaybetmemiş ise, görünen her şeyin ötesinde bir yaratıcının varolduğunu düşünecek, Onsuz bir hayatın olamayacağını bilecektir.


    İnancın fıtrî olduğunu belirten bazı düşünürler ateistlerin mutlu ve sağlıklı günlerinde Tanrı'yı yalanladıklarını, sıkıntılı ve acılı günlerinde ise Tanrı’nın gücünü itiraf ettiklerini belirtmişlerdir. Ateistler, bu düşünürlerce, Tanrı'nın varlığına kasten karşı çıkan, kör ve sağır kimseler olarak tanımlanmıştır. Onlara göre doğadaki en küçük canlının varlığı dahi inançsızların tezlerini çürütmeye yeterlidir.


    Tanrı’ya inanmak için insanın önünde sayısız gerekçeler bulunmakta buna karşın yalanlamak için ise insanın gözünü dış dünyaya kapaması ve kalbinin sesine de kulak tıkaması gerekmektedir. İnsanın zihnî bir şartlanmışlık içine girmeden tabii olarak Tanrı’yı inkâr etmesi mümkün değildir.


    Kur’ân-ı Kerîm daha ziyade putperestlik ve Tanrı’ya ortak koşma problemiyle ilgilenmiş bunun yanında ateistlerin tezlerini çürüten kanıtları da dile getirmiş, cevapsız bir konu bırakmamıştır. Her fırsatta insanın dikkatini doğaya, insanın kendi nefsine ve topyekün yaratılışa çekmiş, bütün bunların rüya olmadığını, gerçek olduğunu vurgulamıştır. İnsanın aklını kullanmasını ve kâinat karşısında gözlerini açmasını tavsiye etmiştir.


    Buraya kadar görüldüğü gibi inançsızlık doğuştan olmayıp daha sonra dine karşı oluşan tepkilerle birlikte ortaya çıkmış bir durumdur. İnançsızlığın ortaya çıkmasında yani birtakım insanların ortaya çıkıp “Tanrı’ya inanmıyorum” demelerinin temelinde elbette birtakım gerekçeler bulunmaktadır. Bu gerekçelerin bir kısmı ilmî var sayımlar olabildiği gibi bir kısmı da sosyolojik ya da psikolojik tesbitler olabilmektedir.Bu gerekçelerin önemli bir kısmına çalışmamızın değişik bölümlerinde yer verilecek ve tartışılacaktır.


    Ateizmin yapay kabul edilmesi birtakım düşünürlerin iddialarının da ciddiye alınmayacağı anlamına gelmez. Amacı ve üslûbu ne olursa olsun Tanrı inancına karşı dile getirilen herhangi bir iddiadan insanların uzak durmasına gerek yoktur. Hatta onların üzerinde düşünülmesi de gerekir. Yeter ki bu iddiaların fikrî bir değeri olsun ve tartışması yapılabilsin.


    Yapılan açıklamalardan anlaşıldığı gibi insanın zihninde Tanrı fikrinin bulunmaması imkânsızdır. Dolayısıyla bir ateistin “Zihnimde böyle bir fikir yok” diyerek Tanrı inancını reddetmesi inandırıcı değildir. Bu durumda geriye ateistler için Tanrı’yı bilinçli olarak reddetme seçeneği kalmaktadır. Zaten ateist denildiğinde de böyle bir insan akla gelmektedir.


    Issız bir adada yalnız başına kalmış bir insanın dahi, şayet sağlıklı bir yapıya sahipse, en azından zihninde yüce bir yaratıcıyı düşüneceği kesindir. Böyle bir kişinin aklî muhakemesiyle Tanrı’ya gitmesi zor olmayacaktır. Varacağı bu Tanrı kavramı belki peygamberlerin bütün niteliklerini haber verdiği Tanrı gibi olmayacaktır. Ancak en azından O’nun aşkınlık, sonsuzluk, yaratıcılık, kudret, ezelîyet ve ebedîyet gibi niteliklerini o kişi yakalayabilecektir.


    Bir an için yalnız yaşayan bir insanın Tanrı’yı düşünemediğini var saysak bile yine o kişiye ateist denmesi doğru olmayacaktır. Çünkü o kişi ilâhî dinlerin Tanrı anlayışıyla henüz karşılaşmamıştır. En azından kendine hiçbir kimse bu konuda bilgi vermemiştir. Kaldı ki o kişiye Tanrı hakkında ne düşündüğü de sorulmamıştır. Dolayısıyla o kişiye ateist denemez. Hem insan bilgi ve fikrinin olmadığı bir konuda niçin olumsuz bir tavra girsin. Böyle bir kişi belki Tanrı hakında bir şeyler duyduğunda, duydukları şeylere ilgi duyacaktır. Büyük bir ihtimalle de inanacaktır. Çünkü bu kişiye Tanrı anlatılırken her halde bir masal kahramanından ya da hayalî varlıklardan bahsedilmeyecektir. Kendine âlemin yaratıcısından söz edilecektir. Dolayısıyla olumsuz cevap vermesi ihtimal dışıdır.


    Bir insanın doğası itibariyle mutlak ateist olamayacağı böylelikle anlaşılmıştır. Tanrı’ya inanmayan kişiler ise mutlak ateist olmayıp çeşitli gerekçelerle O’nu bilinçli olarak reddedenlerdir. Daha önce ifade edildiği gibi Tanrı’nın reddedilmesinin arkasında birtakım teorik ve pratik gerekçeler bulunabilmektedır. Aslında bu gerekçeler kendi başına orijinal fikirler olmayıp çoğunlukla inanan insanların düşüncelerine yöneltilmiş itirazlardır.

    Alıntı :DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI WEB SA.

  7. #7
    Kapatıldı Franchise adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-09-2005
    Mesajlar
    6,936
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    Yazınızı okudum.Ve diğer yorumların büyük kısmınıda...

    "varlıklar varsa, tanrı yoktur"
    "tanrı varsa, varlıklar yoktur"

    bir üçüncü önermede şu olabilir,

    "varlıklar tanrıdır"
    Evet üçü de belirli yönlerde çelişik görünür-ki sizde gayet açık ifade etmişsiniz.

    Ancak şunu merak ediyorum,O'nun olup olmaması bizim işimize yarar mı?Yani gerçek bir cevaba ulaştığımızda oluşacak durum nedir?Mutlak açısından değil tabii...Bizim açımızdan.

    Bu sorular bizi bir yere götürebilir mi?
    Herşeyden önemlisi soruyu sormamızın nedeni nedir?Basit bir merak mı,yoksa sadece münazara edip zihin geliştirmek için mi,ya da gerçekten irdelemeyi konuda sonuna dek gitmeyi istiyor muyuz?

  8. #8
    idi
    idi çevrimdışı
    idi adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    11-11-2005
    Mesajlar
    8,214
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    konuyla ilgili stephen hawking'in "her şeyin teorisi" adlı bir teorisi var.
    böyle konularda c/p yapmaya uyuz olurum ama okumaya değecek bir yazı.


    Teorisi'ne göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplı. Bu branlar* için üçüncü boyut, bran'ların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper uzay". "Üç boyutlu kütlecikler" hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler" beş boyutlu bir uzaya vb. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: "Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?" Yanıtını ise şöyle vermiş: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper uzayda süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte bir şey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni bran'lar doğuyor.
    Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlar'la ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz?
    Hawking'e göre bu soruların yanıtı evet.

    * : Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen "Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi" bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara "membran" adını verdi ve daha da kısaltarak "bran" olarak kullandı.
    şimdi bu teoridir belki ileride yanlış olduğu kanıtlanacak veya teori olarak onlarca belki yüzlerce yıl kalacak denebilir ama bunun dışında sizin mantığınızla ilerlediğimizde 4 boyutlu olarak kabul ettiğimiz zaman bile bizim yok olma nedenimiz olur.
    belki fazla fiziksel oldu ama fizik olmadan felsefe de boş oluyor biraz
    şu cahillere bak
    dünyanın sahibi onlar

  9. #9
    E-posta Aktivasyonu Bekliyor
    Kayıt Tarihi
    12-01-2008
    Mesajlar
    1,365
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı Franchise tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle

    Ancak şunu merak ediyorum,O'nun olup olmaması bizim işimize yarar mı?Yani gerçek bir cevaba ulaştığımızda oluşacak durum nedir?Mutlak açısından değil tabii...Bizim açımızdan.

    Bu sorular bizi bir yere götürebilir mi?
    Herşeyden önemlisi soruyu sormamızın nedeni nedir?Basit bir merak mı,yoksa sadece münazara edip zihin geliştirmek için mi,ya da gerçekten irdelemeyi konuda sonuna dek gitmeyi istiyor muyuz?
    Felsefeden soru sormaktan, fayda beklemiyorum.Gerçeği daha iyi kavramak, hem faydaları olan hem de zararları olabilecek bir durum.

    Merak elbette var, entellektüel gelişimin en büyük tetikleyicilerinden biri meraktır zaten.

  10. #10
    E-posta Aktivasyonu Bekliyor
    Kayıt Tarihi
    12-01-2008
    Mesajlar
    1,365
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı cifut tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    konuyla ilgili stephen hawking'in "her şeyin teorisi" adlı bir teorisi var.
    böyle konularda c/p yapmaya uyuz olurum ama okumaya değecek bir yazı.




    şimdi bu teoridir belki ileride yanlış olduğu kanıtlanacak veya teori olarak onlarca belki yüzlerce yıl kalacak denebilir ama bunun dışında sizin mantığınızla ilerlediğimizde 4 boyutlu olarak kabul ettiğimiz zaman bile bizim yok olma nedenimiz olur.
    belki fazla fiziksel oldu ama fizik olmadan felsefe de boş oluyor biraz
    Ben de fiziği çok severim, ve bence de fizik ve bilimin diğer dalları da felsefi bakış açımızı zenginleştirir.

    "her şeyin teorisi" nin gösterdiği hologramik sistem, daha önceleri Bohr'un atom modeli teorisiyle tartışılır olmuştu, Bohr'un atom modelinin güneş sisteminin küçük bir kopyası görünümünde olmasından dolayı fizikçiler arasında hologramik bir evren düşüncesi hakim olmaya başlamıştı.

    Gerçekten de evrende pek çok yapı kendi alt birimlerinde şifreli durumdadır.Sözgelimi DNA organizmanın alt planda bir şifresidir.Bütün ile parça birbirinden bağımsız olmadığı için bu gayet doğal geliyor bana.

    Şimdiki fiziğin, Newton'un; şeylerin kendinden menkul ayrı ayrı bağımsız varlıklar olduğu görüşünden, çok daha gelişmiş bir bakış açısı sunduğu aşikar.Ama bu bakış açısı dahi bütün ile parçanın bir ve aynı şey olduğunu söylemez.Dolayısıyla burada işin içine nicelik giriyor, parçalardan oluşan bir evren modeli giriyor ki bu durum "Mutlak Varlık" ya da "Tanrı" nın Tek ve sonsuz varlık olması gerçeğinden farklıdır.

    Bu sebeple "her şeyin teorisi" nin kurguladığı evren modeli, nicel bir sonsuzluğa değinir ve bu da benim bahsettiğim anlamda bir çelişki yaratmaz.

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •